E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 26 (1)
Cilt: 26  Sayı: 1 - 2015
1. 
Kapak ve Künye
Cover
Keah 2015–1
Sayfa I

ARAŞTIRMA MAKALESI
2. 
IVF Sikluslarında HCG Günü Progesteron Seviyesinin Tedavi Sonuçlarına Etkisi
Impact of HCG Day Progesteron Levels on IVF Outcome
Zehra Sema Özkan, Ekrem Sapmaz, Mustafa Ekinci, Hüseyin Timurkan
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.35693  Sayfalar 1 - 6
AMAÇ: Gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH) agonist/antagonisti ile hipofizer down-regülasyon yapılan kontrollü overyan hiperstimülasyon (KOH) sikluslarında, human koryonik gonadotropin (hcg) uygulandığı gün plazma progesteron (P) düzeyinin tedavi sonuçlarına etkisini araştırmak.
YÖNTEMLER: Bu çalışmada Tüp Bebek Ünitemizde KOH + intrasitoplazmik sperm injeksiyonu uygulanan 217 siklusun stimülasyon özellikleri incelendi. Hcg günü P seviyesinin 1 ng/mL ve 1.5 ng/mL üzerine çıkmasının elde edilen oosit, matür oosit ve fertilize oosit sayıları ile gebelik oranlarına etkisi olup olmadığını araştırdık.
BULGULAR: P eşiği 1 ng/mL alındığında prematür lüteinizasyon (PL) insidansı %34 iken; P eşiği 1.5 ng/mL alındığında %8 idi. Hipofizer down-regülasyon için GnRH agonisti ya da antagonisti kullanılması, PL insidansı için anlamlı bir fark oluşturmadı. Fertilizasyon ve implantasyon oranları 1 ng/mL eşiğinde bir fark göstermezken; 1.5 ng/mL eşiğinin üstünde gebelik ve implantasyon gözlenmedi. P değeri 1.5 ng/mL‘yi aştığında gebelik üzerine OR=0.52 oranında (%95 CI=0.332-0.844, p<0.01) etki ettiği gözlendi.
SONUÇ: PL için kabul edilmiş kesin bir P eşik değeri bulunmamakla beraber 1.5 ng/mL üzerine çıktığında gebelik gerçekleşmediğini gözledik.


3. 
Gelişimsel kalça displazisinde Pavlik bandajı ile tedavinin başarısını etkileyen faktörlerin kısa süreli takiple değerlendirilmesi
Evaluation with short-term follow-up of the factors affecting the success of Pavlik harness treatment for developmental dysplasia of the hip
Seyit Ali Gümüştaş, Güven Bulut, Mehmet Müfit Orak, Talat Çağırmaz, Tolga Onay, Halil İbrahim Bekler
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.19480  Sayfalar 7 - 12
AMAÇ: Gelişimsel kalça displazisinin (GKD) Pavlik bandajı ile tedavisinin başarısını etkileyen faktörleri kısa süreli takiple değerlendirmek.
YÖNTEMLER: Çalışmamızda ultrasonografi (USG) ile GKD tanısı konup Pavlik bandajı ile tedavi edilen 0-6 ay arası 55 hasta (76 kalça) incelendi. Tedavi başlangıcındaki fizik muayene bulguları, GKD açısından tanımlanmış risk faktörleri, kalçaların Graf metoduna göre tipleri ve tedavi başlangıç yaşı ile Pavlik bandajı tedavisinin sonuçları karşılaştırıldı. Elde edilen verilerin tedavi sonucuna etkileri analiz edildi.
BULGULAR: Pavlik bandajı ile tedaviye başlama yaşı ortalama 2.80±1.97 ay, Pavlik bandajı kullanım süresi 3.80±1.73 ay, ortalama takip süresi 20.9 ay (6-46 ay) idi. Hastaların 48’inde (68 kalça-%89.5) Pavlik bandajı ile tedavi başarılı olurken, yedisinde (8 kalça-%10.5) kapalı redüksiyon ve pelvi-pedal alçı yapılması gerekti. Tedavi öncesi kalçanın disloke (Graf tip 3 ve 4) olması (p=0.010), makat gelişi (p=0.030) ve kundak kullanım öyküsü varlığı (p=0.003) çok değişkenli analizde Pavlik bandajı tedavisinin başarısını olumsuz etkileyen faktörler olarak tespit edildi.
SONUÇ: Tedaviye başlama yaşı ile kundak kullanımı başarı oranına etki eden değiştirilebilir faktörlerdir. Tarama ile GKD olguları erken saptanarak tedavi başarısı artırılabilir. Ayrıca ülkemizde halen sorun olan kundak ile mücadele edilerek GKD riski azaltılabileceği gibi, Pavlik bandajı ile erken dönem tedavinin başarısı da artırılabilir.

4. 
Nonalkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı ve Karotis İntima Media Kalınlığı İlişkisi
The Association Between Non-Alcholic Fatty Liver Disease With Carotid Intima Media Thickness
Abdulkadir Kırvar, Teslime Ayaz, Tugba Durakoğlugil, Serap Baydur Şahin, Osman Zikrullah Şahin, Emre Durakoğlugil
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.13284  Sayfalar 13 - 18
AMAÇ: Çalışmada non-alkolik yağlı karaciğer hastaları ve sağlıklı kontrollerin karotid arter intima-media kalınlığınıın karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Hastanemiz dahiliye polikliniğe başvuran ve üst abdomen ultrasonografisinde karaciğer yağlanması tespit edilen 100 hasta ve yağlanması olmayan 30 kişi kontrol grubu olarak alındı. Tüm bireylerin, karotis intima media kalınlıkları ultrasonografi ile ölçüldü. Lipid profilleri, açlık serum insülini, açlık kan şekeri, homeostasis model of assessment-insulin resistance, C-reaktif protein ve karaciğer fonksiyon testleri ileriye yönelik olarak karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Hastalarının Karotis intima media kalınlıkları (sağ, sol ve ortalama değerleri için p<0.001), açlık kan şekeri (p<0.001), HOMA-IR (p=0.022), C-reaktif protein (p=0.010), aspartat amino transferaz (p<0.001), alanin amino transferaz (p<0.001), gama glutamil transferaz (p<0.001) değerleri, kontrol grubunun değerlerine göre anlamlı düzeyde yüksekti. Non-alkolik yağlı karaciğer hastalarının yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) düzeyleri kontrollerle karşılaştırıldığında daha düşüktü (p=0.045). Gruplar arasında; Açlık serum insülini, total kolesterol, düşük densiteli lipoprotein (LDL) ve trigliserid (TG) açısından fark yoktu.
SONUÇ: Çalışmanın sonunda non alkolik yağlı karaciğer hastalarının karotis intima media kalınlığının kontrollere göre daha fazla olduğunu gördük. Bu artışın non alkolik yağlı karaciğer hastalarında, kardiyovasküler hastalık için, olası risk artışı açısından prognostik önemi olabilir.

5. 
Keratokonusta Korneal Kollajen Çapraz Bağlama Sonuçlarının Değerlendirilmesi
Corneal Collagen Cross-Linking for Treatment of Keratoconus
Nadir Koçkar, Banu Acar, Alev Koçkar, Tahir Kansu Bozkurt
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.24085  Sayfalar 19 - 24
AMAÇ: Keratokonusta ultraviole-A ve riboflavin kullanarak yapılan korneal kollajen çapraz bağlama (KKÇB) sonuçlarının değerlendirilmesi.
YÖNTEMLER: Bu geriye dönük çalışmada ilerleyici keratokonuslu 37 hastanın 37 gözü değerlendirildi. Santral 8-9 mm çapında kornea epiteli manuel olarak uzaklaştırıldı. İşlemden önce 30 dakika boyunca her beş dakikada bir %0.1’lik riboflavin solüsyonu damlatıldı. Kornea 30 dakika boyunca UV-A ile ışınlandı ve ışınlama sırasında her beş dakikada bir damla riboflavin solüsyonu damlatıldı. Hastaların ameliyat sonrası birinci, üçüncü, altıncı aylardaki takiplerde elde edilen gözlükle en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (GEİDGK), topografik keratometri (K) değerleri, refraksiyon değerleri kaydedildi.
BULGULAR: GEİDGK’de istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Ameliyat öncesi ortalama EİDGK 0.47±0.21’den 0.47±0.19’a değişti. Sferik eşdeğerde ortalama 0.55 D azalma saptandı (p<0.05). Ortalama K değerinde 0.53 D azalma saptandı. Bu azalma istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05).
SONUÇ: Bulgular keratokonusta KKÇB sonrası düzelme ve stabilizasyon olduğunu göstermiştir. Bu çalışma KKÇB’nin keratokonusta güvenilir ve umut vaad eden bir metot olduğunu ileri sürmektedir.

6. 
İşitme engelli kişilerde statik dengeyi etkileyen faktörlerin incelenmesi
Investigation of the factors effecting static balance in deaf subjects
Ali Kitiş, Nihal Büker, K. Emre Eren, Hakan Aydın
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.06926  Sayfalar 25 - 30
AMAÇ: Bu çalışma işitme engeli olan bireylerin denge yeteneklerini işitme engeli olmayan sağlıklı bireylerle karşılaştırmak ve antigravite kaslarının kuvveti ile kas kısalıklarının denge üzerine etkilerini belirlemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEMLER: Rastgele seçilen 20 işitme engelli ile 41 işitme engeli olmayan sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Tüm olguların sırt ekstansör ve quadriceps kas gruplarına kuvvet ölçümü, kalça fleksörleri ve hamstring grubu kaslar ile gastrocnemius kasına esneklik ölçümleri yapıldı. Laboratuvar ortamında SportKat Kinestetic Ability Trainer (SPORTKAT 550) cihazı kullanılarak statik denge ölçümü yapıldı.
BULGULAR: Gruplar arasında Hamstring kas kısalığı açısından anlamlı fark bulunmuştur (p=0.001). Denge değerlendirmesine ilişkin sonuçlar incelendiğinde; sola denge (p=0.01), öne denge (p=0.011) ve total denge (p=0.005) skorunda işitme engelli olmayan grup lehine istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilmiştir.
SONUÇ: İşitme engelli bireylerde denge yeteneğini geliştirmeye yönelik çalışmalarda kas kısalıkları ve kuvvet kaybının da ortadan kaldırılması gerektiğini düşünmekteyiz.

7. 
Böbrek Tümörlerini Taklit Eden Ksantogranülamatöz Pyelonefrit Olgularının Analizi
Xanthogranulamatous Pyelonephritis Cases Mimicking Renal Tumors
Akif Türk, Ahmet Selimoğlu, Kadir Demir, Hasan Aslan, Osman Çelik, Mustafa Yücel Boz, Murat Tuncer, Aydın Özgül
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.59365  Sayfalar 31 - 34
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı renal kitle nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan hastalarda ksantogranülomatöz pyelonefrit sıklığını ve hastaların klinik özelliklerini araştırmaktır.
YÖNTEMLER: Hastanemizde 2005 ile 2011 yılları arasında renal kitle nedeniyle radikal nefrektomi veya nefron koruyucu cerrahi uygulanan 420 hasta geriye dönük olarak incelendi. Klinik ve histopatolojik bulgular değerlendirildi. Sonuç patolojisi ksantogranülomatöz piyelonefrit olan hastaların klinik özellikleri geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Böbrek hücreli kanser ön tanısıyla cerrahi tedavi uygulanan toplam 420 hastanın 36’sında ksantogranülomatöz piyelonefrit saptandı. Ksantogranülomatöz piyelonefrit insidansı %8.5 olarak tespit edildi. Ksantogranülomatöz piyelonefrit saptanan hastaların yaş ortalaması 38 yıl (24-48) olarak bulundu. Kadın/erkek oranı 2/1 idi. Hastaların 18’inde diabetes mellitus (DM) mevcuttu. Sekiz hastanın (%22) anamnezinde altta yatan taş hastalığı yok iken 28 hastanın (%78) daha önceden taş düşürme veya operasyon öyküsü mevcuttu.
SONUÇ: Ksantogranülomatöz piyelonefrit insidansı %8.5 olarak saptandı. Klinik hikaye ve radyolojik görüntülemelerle ksantogranülomatöz piyelonefrit düşünülen hastalarda antibiyoterapi ve destek tedavisi ile tedavi edilmeli tanının geciktiği durumlarda uygulanacak cerrahi tedavide hastanın klinik durumu gözönünde bulundurulmalıdır.

8. 
Deksametazon-Haloperidol ve Deksametazon-Metoklopramid Kombinasyonlarının Ameliyat Sonrası Bulantı ve Kusma Üzerine Olan Etkilerinin Karşılaştırılması
Evaluation of Dexamethasone-Haloperidol and Dexamethasone-Metoclopramide for the Treatment of Post-operative Nausea and Vomiting
Tahsin Şimşek, Osman Ekinci, Gülşen Bosna, Dilek Subaşı, Asu Özgültekin, Berna Terzioğlu
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.97658  Sayfalar 35 - 41
AMAÇ: Ameliyat sonrası dönemde en sık karşılaşılan bulantı ve kusma, ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir. Antiemetik özelliği olan deksametazonu diğer sık kullanılan antiemetikler haloperidol ve metoklopramid ile kombine ederek etkinliklerini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Ameliyat sonrası dönemde bulantı kusma gözlenen hasta verileri incelendiğinde; DH ve DM kombinasyonlarının kullanıldığı hasta gruplarında, plasebo kullanılan hasta gruplarına göre, istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha düşük VDS değerlerinin elde edildiği görülmüştür (p<0.05).
BULGULAR: Hastanemizde elektif koşullarda laparoskopik kolesistektomi operasyonu planlanan ASA I-II grubundan, 18-65 yaşları arasında 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Grup D’ye anestezi indüksiyonu öncesi deksametazon 5 mg iv, Grup DH’ye anestezi indüksiyonu öncesi deksametazon 5 mg iv bolus, ekstübasyondan 15 dk önce haloperidol 2 mg iv, Grup DM’ye anestezi indüksiyonu öncesi deksametazon 5 mg iv, ekstübasyondan 15 dk önce metoklopramid 10 mg iv uygulandı. Olgulardaki bulantı ve kusma şiddeti beş aşamalı Verbal Deskriptif Skala (VDS) ile değerlendirildi. Bulantı-kusma skoru 5, 15, 30. dakikalarda ve 1, 3, 6, 24. saatlerde kaydedildi.
SONUÇ: Çalışmamızda deksametazonun 5 mg’lık dozunun ameliyat sonrası bulantı kusmayı önlemede yetersiz kaldığı, DH ve DM kombinasyonları kullanımının POBK profilaksisinde etkili olduğu görülmüştür. Ancak en iyi VDS değerinin DM grubunda görülmesi nedeniyle DM grubunun DH grubuna göre daha iyi bir tercih olacağı sonucuna vardık.

9. 
Erkeklerde Meme Kanseri ve Tedavi Özellikleri
Breast Cancer in Men and Treatment Characteristics
Öztun Temelli, Cemal Ekici, Kemal Ekici
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.92653  Sayfalar 42 - 46
AMAÇ: Bu çalışmamızda amacımız kliniğimizde tedavi edilen erkek meme kanseri (EMK) olgularını literatür bilgisi ışığında sunmaktır.
YÖNTEMLER: Bu geriye dönük çalışmada Haziran 2004 ile Ocak 2013 tarihleri arasında kliniğimizde incelenen ve tedavi edilen 15 erkek hastanın kayıtları incelendi. Hasta yaşı, tümörün hangi memeden geliştiği, tümör evresi, histopatolojik özellikler, genetik özellikler, adjuvan tedaviler ve sağkalım süreleri analiz edildi.
BULGULAR: Hastalar 44-82 yaşları arasında, ortalama 62 yaşındaydı. Tümör 11 hastada sol memede, dört hastada sağ memede yerleşimli idi. AJCC 2010 evrelemesine göre altı hasta evre 2, dört hasta evre 3A, üç hasta evre 3B ve iki hasta evre 3C idi. Hastalarımızın tamamı invaziv duktal karsinomdu. Hastalarımızın hepsine modifiye radikal mastektomi sonrası adjuvan kemoterapi ve radyoterapi uygulanmıştı. Hastalıksız sağkalım medyan 46 (12-108) ay bulundu.
SONUÇ: Erkek meme kanserleri kadın meme kanserlerine benzer klinik, histopatolojik ve prognostik özellikler göstermekte olup, aynı prensiplerle tedavi edilmelidir. Erkek meme kanserine erken evrede tanı konulur ve uygun tedavi yapılırsa prognoz iyi görünmektedir.

10. 
Travma Dışı Hastalıklarda Laparoskopik ve Açık Splenektominin Karşılaştırılması
Comparison of Open and Laparoscopic Splenectomy for Nontraumatic Diseases
Sedat Tan, Selçuk Kılınç, Ayça Tan, Eyüp Kebapçı, Cezmi Karaca, Mustafa Ölmez, Mehmet Görgün
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.38981  Sayfalar 47 - 53
AMAÇ: Laparoskopik girişimler günümüzde birçok alanda güvenle uygulanmaktadır. Çalışmamızda travma dışı nedenlerle yapılan laparoskopik splenektominin, açık splenektomiyle karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Kasım 2001 ve Ağustos 2009 tarihleri arasında hematolojik hastalık nedeni ile splenektomi uygulanan toplam 62 olgu dahil edildi. Splenektomi uygulanan hastalar geriye dönük olarak araştırıldı. Hastaların yaş, cinsiyet ve hematolojik hastalık yönünden genel dağılımları değerlendirildi. Laparoskopik ve açık ameliyat uygulanan hastalar dalak boyutu, dalak ağırlığı, ameliyat sonrası hastanede yatış süresi, ameliyat süresi, kanama miktarı, ameliyat öncesi ve sonrası trombosit düzeylerinde artış yüzdesi, aksesuar dalak bulma yüzdesi, erken ve geç dönem majör komplikasyonlar yönünden değerlendirilip karşılaştırıldı.
BULGULAR: Laparoskopik splenektomi, yatış süresi, kanama miktarı ve ameliyat sonrası birinci gün trombosit artış yüzdesi olarak anlamlı derecede üstün iken açık ameliyat dalak boyutu, ağırlığı ve ameliyat süresi olarak anlamlı derecede üstün bulundu (p<0.05). Ameliyat sonrası komplikasyon ve aksesuar dalak bulma oranında anlamlı fark saptanmadı.
SONUÇ: Laparoskopik splenektomi, diğer kapalı girişimlerde olduğu gibi birçok yönden açık cerrahiye üstünlüğü olan bir yöntemdir. Halen ameliyat süresi ve çok büyük dalaklarda teknik açıdan uygulama güçlükleri dezavantaj gibi görünse de gelişen teknik ve cerrahi beceriler ile bu zorlukların ortadan kaldırılabileceğini düşünmekteyiz.

11. 
Psödoeksfoliasyon Sendromlu Olgularda Katarakt Cerrahisi Sonuçları
The Results of Cataract Surgery in Patients With Pseudoexfoliation Syndrome
Sibel Öskan, Sinan Çalışkan, Özlen Rodop Özgür
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.46514  Sayfalar 54 - 58
AMAÇ: Psödoeksfoliasyon sendromu (PES) olan ve olmayan olguları, katarakt cerrahisi sırasında gelişen komplikasyonlar açısından karşılaştırmak.
YÖNTEMLER: Katarakt cerrahisi uygulanan 104 olgunun 115 gözü geriye dönük olarak değerlendirildi. Gruplar yaş, cinsiyet, katarakt morfolojisi, ameliyat tipi, arka kapsül açılması, vitreus kaybı, zonül diyalizi ve lens gibi intraoperatif komplikasyonlar gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Psödoeksfoliasyon sendromlu 24 hastanın yaş ortalaması 70.42 yıl, PES’siz 80 hastanın yaş ortalaması 62.06 yıl olarak bulundu. PES’li hastaların %70’i (n=19) 65 yaş ve üstü iken, PES’siz grubun %43.2’si (n=38) 65 yaş üzerinde bulundu. PES’li grupta en sık matür katarakt (n=14, %51.9)görülürken, PES’siz grupta en sık arka subkapsüler katarakt (n=27, %30.7) görüldü. Her iki grupta da en sık fakoemülsifikasyon cerrahisi uygulanırken intrakapsüler ekstraksiyon sadece PES’li grupta iki hastaya uygulandı. Komplikasyonlar katarakt tipine göre incelendiğinde en sık matür kataraktlarda komplikasyon gelişmiştir (n=4, %40). İntraoperatif komplikasyonlar irdelendiğinde PES’li olguların dördünde (%14.8) komplikasyon gelişirken, PES’siz grupta altı olguda (%6.8) gelişmiştir. Zonül diyalizi sadece PES’li (%7.4, n=2) grupta görüldü. Arka kapsül açılması, PES’li grupta %7.4 (n=2), PES’siz grupta %5.7 (n=5) bulundu.
SONUÇ: Zonül diyaliz ve arka kapsül açılması gibi intraoperatif komplikasyonlar PES’li olgularda daha fazla rastlanmaktadır. Doğru cerrahi yaklaşım PES’li olgularda komplikasyonlar azaltmaktadır.


OLGU SUNUMU
12. 
Nöroleptik Malign Sendrom
Neuroleptic Malignant Syndrome
Seydahmet Akın, Muhammet Emin Erdem, Semih Keçici, Ercan Ergin, Mustafa Tekçe, Mehmet Aliustaoğlu
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.14227  Sayfalar 59 - 62
Nöroleptik Malign Sendrom, trankilizan ve antipsikotik ilaçların kullanılmasıyla ilişkisi olan, santral nörotransmitterlerin inbalansıyla karakterize, dopaminerjik bloğun geliştiği düşünülen bir sendromdur. Görülme sıklığı çeşitli yayınlarda %0.02-3.20 arasında değişmektedir. Mortalitesi %55 gibi yüksek olmakla birlikte, günümüzde erken tanı ve bakım ile ciddi olgularda bile ölüm engellenebilmektedir. Nadir görülmesi ve ayırıcı tanısının zor olması nedeniyle bu olguyu sunuyoruz.

13. 
Midenin Burkitt Lenfoma Olgusu
A Case of Stomach Burkitt Lymphoma
Kemal Ekici, Muhammed Emin Erdem, Gülcan Şahin, Alpaslan Mayadağlı, Seydahmet Akın, Nagehan Özdemir Barışık, Mehmet Aliustaoğlu
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.34392  Sayfalar 63 - 66
Lenfoid neoplazmlar non-Hodgkin lenfoma, Hodgkin lenfoma, multiple myelom ve akut kronik lenfositik lösemi gibi heterojen bir grubu temsil ederler. Burkitt lenfoma non-Hodgkin lenfomaların agresif matür B hücreli lenfomalarıdır. Burkitt lenfomada mide tutulumu hastaların sadece %10’unda görülür. Bunların çoğu karın veya gastrointestinal sistemin diğer bölgelerinden kaynaklanan ve geç yakalanan büyük kitleler şeklindedir. Bu yazıda midenin burkitt lenfoması tanısını alan 72 yaşındaki kadın hastayı tartıştık.

14. 
Gebelik Luteoması: Olgu Sunumu
Luteoma of Pregnancy: A Case Report
Selma Şengiz Erhan, Aylin Ege Gül, Sevinç Hallaç Keser, Hüseyin Ekici, Ayşe Nimet Karadayı
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.25593  Sayfalar 67 - 70
Gebelik luteoması overin luteinize hücrelerinin solid proliferasyonu ile karakterize farklı bir nonneoplastik lezyonudur. Bir çok olgu semptomsuzdur. Ovaryan büyüme genellikle insidental olarak sezaryan ya da postpartum tüp ligasyonu sırasında saptanır. Olgumuz da makat prezentasyon endikasyonu ile sezaryana alındı ve sol overdeki büyüme tipik olarak ameliyat sırasında tespit edildi. Gönderilen biyopsi materyaline bölümümüzde gebelik luteoması tanısı verildi. Nadir olan bu olgu literatür bilgileri ışığında sunuldu.

15. 
Abdominal Angina ve Kilo Kaybı ile Başvuran Takayasu Arteriti Olgusu
A Case of Takayasu’s Arteritis Presenting With Abdominal Angina and Weight Loss
Muhammet Emin Erdem, Semih Keçici, Seydahmet Akın, Didem Kılıç Aydın, Nesibe Vardı, Mustafa Tekçe, Mehmet Aliustaoğlu
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.94547  Sayfalar 71 - 74
Takayasu arteriti, aorta ve onun büyük dalları gibi geniş arterlerin duvarlarının enflamasyonuyla karakterize nadir görülen bir hastalıktır. Hastalığın sonuçları immün sistemin vucüdun kendi arterinin duvarlarına saldırmasıyla ortaya çıkar. Hastaların başvuru şikayetleri genelde ateş, halsizlik, miyalji gibi nonspesifik semptomlardır. Hastamız abdominal anjina ve kilo kaybıyla tarafımıza başvurdu. Üst ekstremitelerde nabızlar alınıyorken, alt ekstremitelerde nabızlar alınamadı. Manyetik rezonans anjiografide inen aort ve mezenterik arterde stenoz saptandı ve Takaysu arteriti tanısı konuldu. Nadir rastlanması nedeniyle bu olguyu sunuyoruz. Klinik pratikte bu tip olgulara nadir rastladığımız için bu olguyu sunmaya karar verdik.

16. 
Gebeliğin Intrahepatik Kolestazı: Olgu Serisi
Intrahepatic Cholestasis of Pregnancy: Case Series
Burcu Artunc, Nagehan Ikiz
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.28190  Sayfalar 75 - 79
Gebeliğin intrahepatik kolestazı, gebeliğin ikinci yarısında vücutta yaygın kaşıntı ile ortaya çıkan bir karaciğer hastalığıdır. Gebeliğe bağlı en sık karaciğer patolojisidir. Patofizyolojisinde gebelikte artan östrojenin safra asitlerinin atılımını engellemesi rol oynar. Yaygın kaşıntı ve artmış serum safra asitleri ile karakterizedir. Maternal komplikasyonları nadirdir. Ancak spontan preterm eylem, mekonyumlu amniotik sıvı ve fetal distres, intrauterin ani fetal ölüm gibi ciddi perinatal komplikasyonlara neden olabilir. Bu nedenle gebe bir olguda yaygın kaşıntı tespit edildiğinde olası komplikasyonlar nedeni ile gebeliğin intrahepatik kolestazı mutlaka akılda tutulmalıdır. Bu çalışmada gebeliğe bağlı sekiz intrahepatik kolestazlı olgunun 10 bebeği (biri üçüz gebelik) perinatal sonuçları ile incelenerek güncel literatürler ışığında hastalığın etiyolojisi ve yönetiminin gözden geçirilmesi amaçlandı.

17. 
Kaudal Regresyon Sendromu: Bir Olgu Sunumu
Caudal Regression Syndrome: A Case Report
Ali Karaman, Hatip Aydın, Bilge Geçkinli
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.60320  Sayfalar 80 - 82
Kaudal regresyon sendromu (KRS) inperfore anüs, sakral agenezi ve sirenomeli içeren bir spektrumun parçası olduğu düşünülmektedir. Kaudal regresyon olgularının çoğu sporadik veya gestasyonel diyabet ile ilişkilidir. Biz hidrosefali, pes equinovarusu, ösofageal atrezi, anal atrezisi, hipoplastik böbrekler, sakrum ve koksiks yokluğu ile karakterize KRS‘li bir olguyu tanımladık.

18. 
İnguinal Kitle Ayırıcı Tanısında Nuck Kanal Hidroseli
Hydrocele of the Canal of Nuck in the Differential Diagnosis for Inguinal Masses
Aybala Agac Ay, Bülent Halaçlar, Ahmet Ay, Ozan Turgut
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.86648  Sayfalar 83 - 85
Kadın popülasyonunda Nuck kanalı hidroseli oldukça nadir bir durum olup, parietal peritonun Nuck kanalına invajinasyonu olarak da tanımlanabilir. Bu makalede kadın olguda Nuck kanalı hidroseli sunuyoruz. Otuz dokuz yaşında kadın hasta son üç aydır, dış merkezde verilen antibiyoterapiye rağmen büyüme gösteren inguinal kitle ile başvurdu. Nuck kanal hidroseli saptanan hasta ameliyat edilerek defekt yüksek ligasyonla onarıldı. Inguinal kitlelerin ayırıcı tanısında oldukça nadir görülen bu antitenin, özellikle herni ile uyumsuz inguinal kitle saptanan kadın hastalarda akılda tutulmasının önemli olduğu görüşündeyiz

19. 
Tansiyon Pnömotoraksı Taklit Edebilen Dev Bül: Olgu Sunumu
A Giant Bulla Which May Mimic Tension Pneumothorax: A Case Report
Erkan Akar, Tarık Candan
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.80148  Sayfalar 86 - 88
Dev büllöz amfizem, sıklıkla bir veya her iki hemitoraksın en az 1/3’ünü kaplayan apikal yerleşimli büller ile karakterize bir patolojidir. Daha çok sigara içen genç erkek hastalarda görülür. Hastaneye başvuru genellikle akut solunum yetersizliği nedeniyle olmaktadır. İleri derecede büyüyen bül, radyolojik olarak tansiyon pnömotoraks ile karışabilir. Sunduğumuz olgu, hiç sigara içme öyküsü olmayan 37 yaşında kadın hastaydı. Hastaneye başvuru şikâyeti, öksürük ve hırıltılı solunumdu, nefes darlığı olmamıştı. Toraks bilgisayarlı tomografisinde, mediasteni sağa iten sol üst lobda dev bül yapısı görülmesi üzerine torokotomi ile büllektomi yapıldı. Hastaneye yatışından beş gün sonra şifa ile taburcu edildi.

20. 
İliyak Kanat Yerleşimli Osteokondrom: Olgu Sunumu
Solitary Osteochondroma of the Ilium: A Case Report
Serdar Yılmaz, Yunus Demirtaş, Murat Gülçek, Alper Deveci, Ahmet Özgür Yıldırım, Özdamar Fuad Öken, Sualp Turan, Ahmet Uçaner
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.26779  Sayfalar 89 - 93
Osteokondromlar en sık görülen iyi huylu kemik tümörleridir ve sıklıkla uzun kemiklerin metafiz bölgesinden köken alırlar. Çocuk yaşta görülen iliyak kanat yerleşimli osteokondromlar ise nadir görülmektedir. Sıklıkla ağrıya sebep olması ve kondrosarkom gelişme riskindan dolayı cerrahi tedavi önerilmektedir. Bu olgu sunumunda iliyak kanat üzerinde gelişen osteokondrom olgusu bildirilmiştir.

21. 
Preeklampsiye Bağlı Gelişen Fokal Segmental Glomeruloskleroz
Focal Segmental Glomerulosclerosis Secondary to Preeclampsia
Burcu Artunc, Kemal Sarsmaz
doi: 10.5505/jkartaltr.2015.16769  Sayfalar 94 - 96
Preeklampsi 20. gestasyonel hafta sonrasında gelişen hipertansiyon ve proteinüri ile karakterize multisistemik bir hastalıktır. Preeklampsiye bağlı olarak preeklamptik nefropati olarak tanımlanan bazı tipik renal değişimler oluşmaktadır. Bu değişiklikler geri dönüşümlü olabileceği gibi, nefron kütlesinde azalmaya neden olan kalıcı değişiklikler de olabilmektedir. Preeklamptik renal patolojilerden birisi fokal segmental glomerulosklerozdur. Gebelik sırasında oluşan proteinürinin, gebelik sonrasında da devam etmesi renal prognoz açısından kötüdür ve bir sonraki gebelik ile daha da ağırlaşarak böbrek yetersizliğine ilerleyebilir. Ayrıca, altta yatan renal patoloji varlığı ya da şiddetli hipertansiyon antenatal prognoz açısından da oldukça kötüdür ve gebelik sırasında renal patolojinin daha da ağırlaşması, preeklampsi ve preeklampsiye bağlı ek patolojiler, erken doğum, intrauterin gelişme kısıtlılığı gibi komplikasyonlar gelişebilmektedir.

LookUs & Online Makale