E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

Hızlı Arama




SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 25 (3)
Cilt: 25  Sayı: 3 - 2014
1.
Kapak ve Künye
Cover
Keah 2014–3
Sayfa I

ARAŞTIRMA MAKALESI
2.
Acil Serviste Düzenlenen Adli Raporların Türk Ceza Kanunu Kapsamında Değerlendirilmesi
Evaluation of Medico-Legal Reports in Respect of the Turkish Penal Code
Hakan Hakkoymaz, Hamit Sırrı Keten, Selahattin Artuç, Hüseyin Üçer, Selim Bozkurt, Mehmet Okumuş, Alper Keten
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.36693  Sayfalar 177 - 180
AMAÇ: Çalışmamızda acil serviste düzenlenen adli raporları mevzuat eşliğinde incelemeyi amaçladık.
YÖNTEMLER: Çalışmamızda bir üniversite araştırma ve uygulama hastanesi acil tıp kliniğine 01.08.2012-01.02.2013 tarihleri arasında başvuran 220 olguya ait genel adli muayene raporu ve hasta dosyası incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen olguların 157’si (%71.4) erkek, 63’ü (%28.6) kadın, yaş ortalaması ise 27.3±15.9 SD (min: 1, maks: 87) idi. Olguların 56’sında (%25.5) herhangi bir konsültasyon yapılmamış olup, en sık beyin cerrahi kliniğinden konsültasyon istendiği tespit edildi. Adli olguların en sık trafik kazası 67 (%31.5) nedeniyle olduğu görüldü. Olguların hiçbirisinde alkol alım durumlarının tespitine ilişkin analizlerin yapılmadığı belirlendi. Adli raporların 114’ünde (%51.8) yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olduğu saptandı. Raporların 61’inde (%27.7) hayati tehlikenin varlığının belirtildiği bulgusuna ulaşıldı. Düzenlenen raporların türüne bakıldığında 215’inin (%97.7) geçici, beşinin (%2.3) ise kati rapor olarak düzenlendiği tespit edildi.
SONUÇ: Çalışmamızda hekimlerin adli rapor düzenlenmesinde eksik yaklaşım sergilediği görülmektedir. Hekimlerin adli olgulara ilişkin yapacağı iş ve işlemler ile adli olgulara nasıl bir yaklaşım sergileyeceği hem tıp eğitiminde hem de mezuniyet sonrası eğitimlerde işlenmelidir.
OBJECTIVE: In this study we aimed to investigate the forensic reports prepared in the emergency department in respect of current legislation.
METHODS: Forensic examination reports and medical records of 220 medico-legal cases that applied to the emergency department of a university medical faculty hospital between 01.08.2012 and 01.02.2013 were retrospectively investigated.
RESULTS: Of the cases included in the study 157 (71.4%) were male and 63 (28.6%) were female, with a mean age of 27.3±15.9 years (min: 1 year, max: 87 years). Consultations were most commonly requested from the department of brain surgery; however, no consultation was requested for 56 (25.5%) cases. No alcohol analysis was performed for any of the cases. Described injuries were found to be treatable with simple medical intervention in 114 (51.8%) forensic reports. Reports indicated the presence of life-threatening clinical status in 61 (27.7%) cases. Regarding the type of reports, 215 (97.7%) reports were concluded as temporary, while only 5 (2.3%) were final reports.
CONCLUSION: Obtained findings revealed improper preparation to forensic reports of physicians. Physicians need to be educated regarding approach to medico-legal cases, forensic reporting and related procedures during undergraduate and postgraduate life-long education programs.

3.
Eğitim Seviyesi Düşük Kadınların Meme Kanseri Bilgi Düzeyi ve Risk Hesaplaması
Breast Cancer Risk Assessment and Level of Knowledge in Women With Low Levels of Education
Oğuzhan Dinçel, Fatih Başak, Bahattin Pektaş, Erdem Kınacı
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.07269  Sayfalar 181 - 186
AMAÇ: Otuz beş yaş ve üstü eğitim seviyesi düşük kadınların meme kanseri hakkında bilgilerini ölçmek, risk faktörlerini ortaya koymak ve risk hesaplaması yaparak kadınları bilgilendirmek.
YÖNTEMLER: Sağlık Bakanlığı meme kanseri risk değerlendirme formu ve Gail modeli ile olguların risk oranları tespit edildi. Ayrıca kadınların meme muayenesi ve tarama hakkındaki bilgileri de kaydedildi.
BULGULAR: Olguların Gail modeliyle yapılan hesaplamasında yüksek risk saptanmadı. Sağlık Bakanlığı’nın risk değerlendirme formuna göre sadece iki olguda orta risk bulundu. Düzenli olarak doktora giden ve muayene olan kadınların sayısı %60’ın altındaydı. Kadınların kendi kendine muayene yapanların oranı %67 idi. Meme kanserinin en sık görüldüğünü bilenler %81 oranında olup bilgilerin çoğunluğu televizyondaki sağlık programlarındandır.
SONUÇ: Meme rahatsızlığı ile başvuran hastaların riskleri ortaya konularak hesaplama yapmanın ve aynı zamanda bilgilendirmenin yararlı olacağı sonucuna varılmıştır.

OBJECTIVE: The aim of this study is to assess breast cancer risk and level of knowledge in women over the age of 35 and with a low level education.
METHODS: Risk ratios of patients were determined by the breast cancer risk assessment form of The Turkish Ministry of Health and the Gail model. We also recorded information about women’s knowledge of breast examination and screening.
RESULTS: There were no high-risk patients with Gail model. Only two cases were found at moderate risk according to the Ministry of Health’s risk assessment form. The number of women who were seeing their doctor on a regular basis was 60 (60%). The number of women who perform self-examination was 67 (67%). The number of women who know “breast cancer is the most common” was 81% and the source of this knowledge was television health programs.
CONCLUSION: Breast cancer risk determination has to be performed for patients who admit with breast complaints, and at the same time, having the information available is useful.

4.
Musküler Distrofi ve Transaminazlar
Muscular Dystrophy and Transaminases
Meltem Uğraş, Öznur Küçük, Canan Kocaman Yıldırım, Ayça Vitrinel
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.99705  Sayfalar 187 - 190
AMAÇ: Aspartat aminotransferaz (AST) ve alanin aminotransferaz (ALT) en fazla karaciğerde bulunan ancak karaciğere özgül olmayan testlerdir. Bazı çocuklarda uzun süreli ve ciddi karaciğer fonksiyon testi (KCFT) yüksekliği karaciğer dışı nedenlerden de kaynaklanabilmektedir. Bu çalışmada, çocuklarda uzun süren KCFT yüksekliğinde kas kaynaklı nedenler araştırıldı.
YÖNTEMLER: Çocuk polikliniğine başvuran ve karaciğer enzim yüksekliğine bağlı olarak musküler distrofi tanısı alan çocuklar geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Yaşları 5-10 yaş arası olan 11 çocuk değerlendirildi. Hastaların 9’u erkek (%81.8) ve 2’si (%18.2) kız idi. Fizik muayenede tüm çocukların boy ve kilosu 3. persentilin üzerinde ve hepsinin nörolojik gelişimi normal bulundu. Beş erkek çocukta (%45.5) gastroknemius kasında hipertrofi saptandı. ALT seviyesi 70-2400 IU/L arasında, AST seviyesi 70-1300 IU/L arasında ve kreatinin kinaz (CK) 900-20389 IU/L değişmekteydi. Karaciğer biyopsisi 2 hastaya (%18.2) yapıldı ve normal morfoloji saptandı. Kas biyopsisi 8 çocuğa (%72.7) yapıldı, 1 hastada distrofinopati ve 7 hastada musküler distrofi saptandı. Genetik test ile 2 erkek hastaya (%18.2) Becker müsküler distrofisi tanısı kondu.
SONUÇ: Çocuklarda uzun süreli, nedeni açıklanamayan KCFT yüksekliği araştırılırken, musküler distrofi ayırıcı tanıda yer almalıdır. Serum CK düzeyinin temel tanı testlerine eklenmesi erken tanıya yardımcı olacağı gibi gereksiz incelemeleri de önleyecektir.
OBJECTIVE: Aspartate aminotransferase (AST) and alanine aminotransferase (ALT) are mostly found in the liver but are not the only tests for liver function. Prolonged elevated transaminases can be due to extrahepatic reasons. We aimed to evaluate muscle diseases associated with elevations of transaminases among children.
METHODS: Data of children who were admitted to a pediatric polyclinic due to elevated transaminases and who were diagnosed with muscular dystrophy were evaluated retrospectively.
RESULTS: There were 11 children aged between 5-10 years, 9 of them were boys (81.1%) and 2 were girls (18.2%). Physical examination revealed normal developed children with normal neurologic examination in all children. Five boys (45.5%) had hypertrophied gastrocnemius muscles. Levels of AST, ALT and CK ranges were 70-1300 IU/L, 70-2400 IU/L, and 900-20389 IU/L, respectively. A liver biopsy was performed on 2 patients (18.2%) and revealed normal histology. A muscle biopsy was performed to 8 children (72.7%) and revealed dystrophinopathy in 1 and muscular distrophy in 7 children. Genetic testing revealed Becker muscular dystrophy in 2 boys.
CONCLUSION: Muscular dystrophy should be suspected in children who have long term elevated transaminases. Creatinine kinase testing would help diagnose the disease and prevent unnecessary tests.

5.
Pankreas Kitlelerinin Benign Malign Ayrımında Difüzyon Ağırlıklı MR Görüntülemenin Yeri
The Role of Diffusion Weighted MR for Differentiation Between Benign and Malign Pancreatic Masses
Mehmet Yağtu, Eren Turan, Çiğdem Öztürk Turan
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.94824  Sayfalar 191 - 199
AMAÇ: Bu çalışmada pankreas kitlelerinin, difüzyon ağırlıklı MR görüntüleme ile görünür difüzyon katsayısı (ADC) değerlerinin ölçülmesinin tanıya ve kitlelerin benign malign ayrımına katkısının değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEMLER: Pankreas kitlesi olan 31 olgunun 31 adet kitlesine difüzyon ağırlıklı MR sekansı uygulandı. Aksiyal planda, single shot eko-planar spin eko sekansı ile her üç yönde (x, y, z), üç farklı b değerinde (b=0, b=500 ve b=1000 s/mm²) difüzyon duyarlı gradiyentler uygulanarak difüzyon ağırlıklı görüntüler ve b=500 değeri için ADC haritaları elde edildi. Verilerin istatistiksel olarak değerlendirmesi yapılırken gruplar arasındaki değişkenler için Mann-Whitney U testi kullanıldı.
BULGULAR: Otuz bir pankreas kitlesinin 17 tanesi benign, 14 tanesi malign özellikteydi. Benign kitlelerin sekizi psödokist, sekizi indetermine, biri kitleyi taklit eden pankreatit oluşturuyordu. Malign kitleler ise sekizi adenokarsinom, üçü intraduktal papiller musinöz neoplazi, üçü orijini bilinmeyen malign hücrelerden oluşmaktaydı. ADC ölçümleri sonucunda en yüksek değerler psödokistler aitti. B=500 s/mm² değerinde benign kitlelerin ortalama ADC değeri, 2.12±0.56x10-3 mm2/s, malign kitlelerin ortalama 1.25±0.14x10-3 mm2/s olarak ölçüldü.
SONUÇ: Benign lezyonların ortalama ADC değeri malign lezyonların ortalama ADC değeri ile karşılaştırıldığında; ADC ölçümlerinin pankreas kitlelerinin malign benign ayrımında anlamlı olduğu bulundu (p<0.05).
OBJECTIVE: In this study, we aimed to evaluate the value of diffusion weighted MR imaging with the use of apparent diffusion coefficient (ADC) measurements on diagnosis and differentiation of benign and malignant pancreatic masses.
METHODS: Diffusion weighted MR sequence was performed to 31 masses of 31 cases. In axial plan single shoot echo-planar spin echo sequence for 3 plans (x, y, z) at 3 different b values (b=0, b=500, b=1000 s/mm2) diffusion sensitive gradients were applied and diffusion weighted images and maps of ADC for the value of b=500 were obtained. During the evaluation of statistical data, between the groups for variables, Mann-Whitney U test statistical analysis was used.
RESULTS: The number of benign and malignant masses was 17 and 14, respectively. Benign masses were consisted of 8 pseudocysts, 8 undetermined, 3 mass-forming pancreatitis. Malignant masses were 8 adenocarsinoma, 3 intraductal papillary mucinous neoplasms, 3 malignant cells of unknown origins. The ADC values of pseudocysts were the highest among all pancreatic masses. Mean value of benign lesions was 2.12±0.56x10-3 mm2/s at b=500 s/mm² and mean value of malign lesions was 1.25±0.14x10-3 mm2/s at b=500 s/mm².
CONCLUSION: When compared mean values of ADC between benign and malign pancreatic masses, there were statistically significance (p<0.05).

6.
Acil İç Hastalıkları Servisine Hiponatremi Nedeniyle Yatırılan Hastalarda Etiyoloji ve Prognozun Geriye Dönük Değerlendirilmesi
Retrospective Evaluation of Hyponatremia Etiology and Prognosis in Patients Hospitalized to Emergency Internal Medicine Service
Seydahmet Akın, Sinan Kazan, Muhammet Emin Erdem, Didem Kılıç Aydın, Aslı Gözek Öcal, Mustafa Tekçe, Mehmet Aliustaoğlu
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.56933  Sayfalar 200 - 202
AMAÇ: Hiponatremi acil servise başvurularda giderek artan sıklık gösteren, yüksek morbidite ve mortalite ile seyreden ciddi bir klinik durumdur. Çalışmamızda hastanemiz acil iç hastalıkları servisi’ne yatırılan hiponatremik hastaların etiyoloji ve prognozlarını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEMLER: Şubat 2012-Temmuz 2013 tarihleri arasında hastanemiz acil iç hastalıkları servisi’ne yatırılan hiponatremili ardışık 118 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Tüm hastaların demografik verileri, serum Na+ seviyeleri, volüm durumları, hiponatermiye yol açtığı belirlenen faktörler ve prognozları kayıt altına alındı.
BULGULAR: Çalışmaya 57 erkek (%48.3), 61 kadın (%51.7) hasta alındı. Median yaş 68 olarak saptandı. Hastaların ortalama Na+ düzeyi 114.6±8.4 mEq/l olarak hesaplandı. Elli bir (%43.2) hastada normovolemik, 37 (%31.4) hasta hipervolemik, 30 (%25.4) hastada hipovolemik hiponatremi tespit edildi. Uygunsuz ADH sendromu hiponatremi nedenleri arasında ilk sırada saptandı. En yüksek mortalite oranı normovolemik hasta grubunda saptandı.
SONUÇ: Çalışmamızın sonuçları üçüncü basamak sağlık hizmeti veren kurumlarda en sık hiponatremi sebebinin hipotonik solüsyonlar değil uygunsuz ADH sendromu olabileceğini düşündürmektedir.
OBJECTIVE: Hyponatremia is a serious clinical condition characterized by a high morbidity and mortality that shows an increasing incidence in presentation to the emergency department. We aimed to evaluate the etiology and prognosis of patients with hyponatremia hospitalized to the emergency internal medicine service.
METHODS: 118 consecutive patients with hyponatremia hospitalized to emergency internal medicine service from February 2012 to July 2013 were included in our study. We recorded demographic data, serum Na+ levels, volume status, factors that led to hyponatremia and prognosis of all patients.
RESULTS: 57 (48.3%) men and 61 (51.7%) women were included in our study. Median age was 68 years. The mean level of Na+ was 114.6±8.4 mEq/l. We detected normovolemic hyponatremia in 51 patients (43.2%), hypervolemic hyponatremia in 37 patients (31.4%) and hypovolemic hyponatremia in 30 patients (25.4%). Syndrome of inappropriate ADH was the leading cause of hyponatremia. Normovolemic patients had the highest mortality rate.
CONCLUSION: The results of our study suggest that the most common cause of hyponatremia in tertiary health care units is not hypotonic solutions, but rather syndrome of inappropriate ADH.

7.
Kemoterapi Alan Hastalarda Depresyon Analizi: Tek Merkez Deneyimi
Depression Analysis in Patients Treated with Chemotherapy: Single Center Experience
Bala Başak Öven Ustaalioğlu, Huriye Öztürk, Hacer Er, Şerife Peker, Sevilay Yıldız, Selda Duman, Ömür Cantürk, Kenan Kocatürk
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.24482  Sayfalar 203 - 209
AMAÇ: Kanserli hastalarda depresyon en sık görülen psikiyatrik sorundur. Depresyonun erken tanı ve tedavisi, hastaların tedaviye uyumunu ve yaşam kalitesini artıracaktır. Biz kemoterapi alan hastalarımızda depresyon varlığı ve psikiyatrik destek gereksinimini değerlendirdik.
YÖNTEMLER: Çalışmamızda, kemoterapi ünitemizde tedavi almak için gelen 155 hastayı değerlendirdik. Hastaların depresyon varlığını ve düzeyini belirlemek için Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) kullandık. Hastaların kişisel ve klinik özellikleriyle psikiyatrik destek gereksinimi arasındaki ilişkilerini ki-kare testi ile değerlendirdik.
BULGULAR: Hastalarımızın yaş ortalaması 58 (21-78) idi. Hastalarımızın 61.9%’u erkek olup, çoğunluğu emekli idi. BD֒ye göre ortanca depresyon puanı 9 (0-41) olarak bulundu. Depresyon sınıflaması; %10.3 (n=16) ciddi, %10.3 (n=16) orta, %27.1 (n=42) hafif depresyondu. Geriye kalan 81 hastada (%52.3) depresyon saptanmadı. Metastaz varlığı ve aldığı kemoterapi şekli ve progresyon varlığı psikiyatrik tedavi gereksinimi ile ilişkili olarak bulundu (p<0.05).
SONUÇ: Kanserli hastalarda depresyonun tanısı ve derecelendirmesi ile hastaya uygun psikiyatrik desteğin sağlanması kanser tedavisinin bir parçasıdır. Bu süreçte hastalara psikososyal destek sağlamak kemoterapi ünitesi ve onkoloji çalışanları için bir görev olmalıdır.
OBJECTIVE: Depression is frequently seen in patients with cancer. The early diagnosis and management of depression may improve quality of life and treatment compliance. We evaluated the depression and requirement of psychiatric support in cancer patients who received chemotherapy.
METHODS: We evaluated 155 cancer patients who attended our chemotherapy unit to receive chemotherapy treatment. We used the Beck Depression Scale (BDS) to classify depressıon. The X² test was performed to evaluate the relationship between the need for psychiatric support and patient’s characteristics.
RESULTS: The median age of the patients was 58 years (range: 21-78 years). The majority of patients (61.9%) were male, and most patients were retired. The median depression score was 9 (0-41). Depression was classified as 10.3% (n=16) serious, 10.3% (n=16) moderate, and 27.1% (n=42) weak. Depression was not detected for the other 81 (52.3%) patients. The presence of metastasis, chemotherapy type and progression were related with need for psychiatric support (p<0.05).
CONCLUSION: The early diagnosis and psychiatric support for depression in cancer patients were an important part of treatment. During therapy for cancer, psychiatric support for cancer patients should be the responsibility of the health care personnel in the oncology department.

8.
Tibia Diafiz Kırıklarının İntramedüller Çivilenmesi Sonrası Patellar Tendinosis Gelişmesi Üzerinde Vücut Kitle İndeksinin Etkisi
The Effect of Body Mass Index on Developments Patellar Tendinosis After Intramedullary Nailing of a Tibial Shaft Fracture
Gültekin Sıtkı Çeçen, Deniz Gülabi, Yiğit Erdağ, Halil Bekler, Güven Bulut, Seyit Ali Gümüştaş
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.99266  Sayfalar 210 - 214
AMAÇ: Tibia diafiz kırıklarının tedavisinde kullanılan intramedüller çivileme (İMÇ) sonrası patellar tendinit dizönü ağrılarının önde gelen nedenlerindendir. Çalışmamızda amaç opere İMÇ hastalarında kaynama sonrası hastalarda sağlam ve opere taraf arasındaki patellar tendon değişikliklerini MR görüntüleme ile karşılaştırmaktır.
YÖNTEMLER: Çalışmamız Temmuz 2010 ile Eylül 2011 tarihleri arasında kliniğimizde tibia kırığı nedeniyle transpatellar yolla İMÇ uygulanmış dizönü ağrısı olan 12 hasta üzerinde yapıldı. Kırık kaynamasını takiben yapılan sağlam ve kırık taraf karşılaştırmalı MR görüntülemesi ortalama 19.9 ayda (14-28) yapıldı. Ölçümler belirlenen sabit anatomik bölgelerde yapıldı. Sagital plan ölçümleri patellar tendon 3 parça bölünüp, üst-orta-alt bölümler olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Kırık taraf sagital proksimal, orta, distal ölçümleri sağlam tarafa göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0.01). Kırık taraf aksiyel ölçümleri de sağlam tarafa göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p<0.05). Opere taraftaki patellar tendon kalınlaşmalarının, tendon distaline doğru arttığı gözlendi.
SONUÇ: Tibia diafiz kırığı nedeniyle İMÇ yapılan hastalarda dizönü ağrısı en sık gözlenen komplikasyonlardan biridir. Dizönü ağrı nedenlerinden biriside patellar tendondaki kalınlaşmadır. Bunu önlemek için nazik doku açılması ve oyma sırasında doku koruyucularının kullanılmasına özen gösterilmelidir.
OBJECTIVE: Patellar tendinitis is the major cause of anterior patellar pain after intramedullary nailing (IMN) procedures. In this study our aim is to compare patellar tendon changes with MRI between the healthy side with the operated side in IMN patients after union.
METHODS: Our study is carried out in 12 patients with anterior knee pain between July 2010 and September 2011. Following fracture union, MRI are evaluated comparing healthy and fractured sides at 19.9th months (14-28). Measurements are obtained at constant anatomical regions which were previously determined. Sagittal plane measurements were evaluated as 3 pieces dividing patellar tendon in superior-middle-inferior segments.
RESULTS: Saggital measurements of the fractured side when compared with the healthy side were statitically significantly higher (p<0.01). Axial measurements also of the fractured side when compared with the healthy side were statitically significantly higher (p<0.05). The thickening of patellar tendon at the operated sides were increasing towards the distal part of the tendon.
CONCLUSION: In patients that were operated due to fracture of tibia, anterior knee pain is the most frequent complication. Patellar tendinitis is one of the cause of anterior knee pain. To prevent this complication, during the reaming procedure gentle dissection must be used.

9.
Fototerapi Alarak Tedavi Edilen Yenidoğan Sarılıklı Bebeklerde Etiyolojiye Yönelik Geriye Dönük Bir Değerlendirme
A Retrospective Evaluation of Etiology in Neonatal Jaundice İnfants Were Treated With Phototherapy
Meliha Aksoy Okan
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.94834  Sayfalar 215 - 219
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, fototerapi alarak tedavi edilmiş olan indirekt hiperbilirübinemili hastalarda yenidoğan sarılığı etiyolojisini geriye dönük olarak değerlendirmektir.
YÖNTEMLER: Fototerapi amacıyla hastaneye yatırılmış gestasyon haftası 37 ve üzeri olan 140 yenidoğan bebek çalışmaya dahil edildi. İstatistik programı olarak SPSS 16 kullanıldı. Gruplar arası fark değerlendirilmeler için Student-t testi kullanıldı. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Bütün hastalarda ortalama yatış bilirübin değeri 17.5±2.4 mg/dl, fototerapi için yatış günü ortalama 5.5±3.2 gün idi. Hastaların %28’inde (38 hasta) ABO grup uyuşmazlığı, %4.9’unda (7 hasta) Rh grup uyuşmazlığı, %3.5’inde (5 hasta) RH artı ABO grup uyuşmazlığı vardı. Hastaların %63’ünde (90 hasta) ABO ya da Rh grup uyuşmazlığı yoktu. Olguların %1.4‘ünde (2 hasta) G6PD aktivitesi eksikliği, %5’inde (7 hasta) idrar kültürü ile kanıtlanmış üriner sistem enfeksiyonu, %0.7’sinde (1 hasta) geçici TSH yüksekliği tesbit edildi. Olguların %12’sinde (17 hasta) beslenme yetersizliğine bağlı %10 ve üzeri kilo kaybı, hastaların %2.1‘inde (3 hasta) gastroenterit bulguları vardı. Tüm gruplarda ortalama yatış günü ve ortalama yatış bilirübin seviyeleri açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi (p>0.05).
SONUÇ: ABO ve Rh grup uyuşmazlığı sarılık sebebi olarak bilinmekle birlikte, üriner sistem enfeksiyonu, G6PD eksikliği ve özellikle beslenme yetersizliği sarılık sebebleri arasında önemini koruyarak devam etmektedir.
OBJECTIVE: The aim of this study is to evaluate the etiological factors of neonatal jaundice retrospectively in infants with indirect hyperbilirubinemia who were treated with phototherapy.
METHODS: This study included one hundred and forty newborn infants who were born at an age of more than the 37th gestational week and hospitalized for phototherapy. Statistical evaluations were calculated with SPSS 16 program for Windows. Students-t test was used to evaluate differences between groups, and p<0.05 was accepted as statistically significant.
RESULTS: Mean serum bilirubin level was 17.5±2.4 mg/dl, and mean hospitalization day was 5.5±3.2 day in the study group. Thirty eight patients (28%) had ABO blood group incompatibility, 7 patients (4.9%) had Rh group incompatibility, and 5 patients (3.5 %) had both RH and ABO blood group incompatibility. Ninety patients (63%) had no blood group incompatibility. Two patients (1.4%) had G6PDH deficiency, 7 patients (5%) had urinary tract infection that was proven by urinary culture, and 1 patient (0.7%) had a transiently elevated TSH level. Seventeen patients (11.9%) had weight loss equal to or more than 10% due to insufficient feeding. Three patients (2.1%) had gastroenteritis. Both mean hospitalization day and mean bilirubin levels in all groups were not statistically significantly different (p>0.05).
CONCLUSION: Even though ABO blood group and Rh group incompatibility are known as reason for neonatal jaundice; urinary tract infections, G6PD deficiency and especially insufficient feeding keep going as a matter of concern in neonatal jaundice.

10.
Transüretral Prostat Rezeksiyonu Sonrasında Erken Dönem Yaşam Kalitesindeki Değişiklikler
Quality of Life Changes After Early Transurethral Resection of Prostate
Nihal Büker, Sevgi Koç, Ö. Levent Tuncay, Raziye Şavkın, A. Ersin Zümrütbaş
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.45722  Sayfalar 220 - 224
AMAÇ: Son yıllarda yaşam kalitesinin her alanda giderek artan bir ilgi görmesi benign prostat hiperplazisinde (BPH) özellikle tedaviyi yönlendirmedeki rolü açısından önem kazanmaya başlamıştır. Bu nedenle çalışmamızda BPH’ye bağlı alt üriner sistem semptomları olan hastalarda prostatın transüretral yolla rezeksiyonu sonrasında yaşam kalitesindeki değişikliklerin incelenmesini amaçladık.
YÖNTEMLER: Çalışmamıza Şubat 2010-Mayıs 2012 tarihleri arasında BPH nedeniyle transüretral prostat rezeksiyonu (TUR-P) uygulanan ve yaş ortalaması 66.70±8.92 yıl (49-82 yaş) olan 25 hasta alındı. Çalışma süreci içinde hastalarımızdan ikisi öldü ve çalışma 23 hastayla tamamlandı. Çalışmaya katılan hastalara TUR-P öncesi ve TUR-P sonrası üçüncü ayda Uluslararası Prostat Semptom Skoru (IPSS), Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği (HAD), Genel Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Form-36 (KF-36), Üriner Semptomlara Göre Yaşam Kalitesi Ölçeği uygulanarak herhangi bir fark olup olmadığı değerlendirildi.
BULGULAR: TUR-P öncesi ve sonrası üçüncü aydaki değerlendirme sonuçları karşılaştırıldığında IPSS skoru (p=000), HAD-A (p=001), HAD-D (p=000), KF-36 alt ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değişikliklerin olduğu gözlenmiştir. Üriner Semptomlara Göre Yaşam Kalitesi Ölçeği kötü, mutsuz kategorisinden orta ve iyiye doğru değişiklik göstermiştir.
SONUÇ: TUR-P sadece klinik olarak etkili olmakla kalmayıp hastaların genel yaşam kalitelerini de olumlu yönde etkilemektedir. Geniş hasta çalışmalarında uzun dönem sonuçları değerlendirecek çalışmaların yapılması gerekmektedir.
OBJECTIVE: Quality of life, which has gained more and more importance in every field, has also become important in benign prostate hypertrophy (BPH), especially for its guidance in treatment. In this study we aimed to investigate the changes in the quality of life after operation in patients with lower urinary tract symptoms due to BPH who had transurethral resection of the prostate.
METHODS: Twenty-five patients with a mean age of 66.70±8.92 (49-82) years who had transurethral resection of prostate due to BPH between February 2010 and May 2012 were included in our study. Two patients died during the study period and the study was completed with 23 patients in total. Before TUR-P and 3 months after TUR-P, International Prostate Symptom Score (IPSS), Hospital Anxiety Depression Scale (HAD), general Quality of Life Scale Short Form (SF-36) and quality of life scale according to urinary symptoms were applied to the study group.
RESULTS: The comparison of the scores before and after the operation revealed that IPSS score (p=000), HADA (p=0.001), HADD (p=000) and SF-36 sub scales were significantly better in postoperative evaluation. Quality of life scale according to urinary symptoms changed from bad and unhappy to moderate and well categories.

CONCLUSION: TUR-P is not only clinically effective but also affects the quality of life of the patients in a positive manner. Further studies with larger series evaluating the long term results are needed.

11.
İntrasitoplazmik Sperm İnjeksiyonu Sikluslarında İptal Nedenleri
Our Reasons for Cancellation During Intracytoplasmic Sperm Injection Cycles
Zehra Sema Özkan, Mustafa Ekinci, Hüseyin Timurkan, Ekrem Sapmaz
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.71501  Sayfalar 225 - 229
AMAÇ: Yardımcı üreme teknikleri (YÜT) ile tedaviye alınan çiftlerde tedavinin yarıda bırakılması nadir görülen bir durum değildir. Stimülasyonun yarıda bırakılması veya embriyo transferine gidilememesi birçok farklı nedene bağlı olabilir. Bu yazıda Tüp Bebek Ünitemizde iptale giden olgularımızın özelliklerini irdeledik.
YÖNTEMLER: Hastanemiz Tüp Bebek Ünitesi’ nde Mayıs 2010- Ekim 2012 tarihleri arasında tedaviye alınan 554 çiftin kontrollü overyan hiperstimülasyon-intrasitoplazmik sperm injeksiyonu (KOH-ICSI) tedavilerinin retrospektif analizi yapıldı.
BULGULAR: KOH-ICSI siklusuna alınan 554 çiftin 71’ inde embriyo transferi yapılamadı. Bu 71 vakanın ortalama kadın yaşı, infertilite süresi ve daha önceki deneme sayıları sırasıyla 34.2± 6.1 yıl, 9.4±6.7 yıl ve 1.4±0.7 idi. 31 vaka ile iptalin en sık sebebi testiküler sperm ekstraksiyonunda (TESE) sperm bulunamaması idi. Ardından 17 total fertilizasyon başarısızlığı ve 8 boş folikül sendromu vakaları 2. ve 3. en sık iptal nedenleri idi. Geriye kalan 15 vakanın iptal nedenlerini ise matür oosit yokluğu (6 vaka), folikül gelişiminin olmaması (2 vaka), fragmanlı embriyo (3 vaka), overyan hiperstimülasyon sendromu (1 vaka), prematür luteinizasyon (1 vaka), prenatal genetik tanıda sağlıklı embriyo olmaması (1 vaka) ve kemoterapi öncesi total embriyo dondurulması (1 vaka) olarak tespit ettik.
SONUÇ: ICSI sikluslarında en sık iptal nedeni TESE’de sperm çıkmayan azoospermi vakaları olarak görünmektedir.
OBJECTIVE: Cycle cancellation is not a rare condition during assisted reproductive treatments. Cancellation of ovarian stimulation or embryo transfer may happen due to different reasons. In this study we researched the characteristics of cancelled cycles that were performed in our in vitro fertilization (IVF) center.
METHODS: The 554 controlled ovarian hyperstimulation- intacytoplasmic sperm injection (COH-ICSI) cycles performed during May 2010- October 2012 in our IVF Center were retrospectively analyzed.
RESULTS: Among 554 COH-ICSI cycles, embryo transfer could not be performed in 71 cycles. Mean female age, infertility duration and previous cycle number of couples were 34.2± 6.1 years, 9.4±6.7 years and 1.4±0.7 respectively. The majority of cycle cancellation cases were consisted of sperm absence after testicular sperm extraction (TESE) procedure. The second and third cancellation factors were total fertilization failure (n=17) and empty follicle (n=8) respectively. The remaining 15 cycle cancellation causes were as follows: absence of mature oocyte (n=6), absence of follicular development (n=2), fragment embryo (n=3), ovarian hyperstimulation syndrome (n=1), premature luteinization (n=1), absence of normal embryo after prenatal genetic diagnosis (n=1) and total embryo freezing before chemotherapy (n=1).
CONCLUSION: It was seen that our major factor of cycle cancellation in ICSI-ET cycles was sperm absence after TESE procedure.

OLGU SUNUMU
12.
Nadir Bir Radikülopati Nedeni; Lomber Zigapofizyal Eklem Sinoviyal Kisti
A Rare Cause of Radiculopathy; Lumbar Zygoapophyseal Joint Synovial Cyst
Aylin Sarı, Osman Sümengen
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.48030  Sayfalar 230 - 232
Sinoviyal kistler genellikle tendon kılıfı ve periartiküler yapılarda yerleşim gösterirler. Spinal kanalda sinoviyal kistler nadiren gözlenir ve bunlar sinoviyal kılıfın kistik genişlemeleridir. Servikal ve torakal bölgelerde de görülmekle birlikte en sık görüldükleri yer lomber bölgedir. Bu yazıda lomber zigapofizyal eklem sinoviyal kisti nedeni ile radikülopati yakınmaları bulunan, fizik tedavi ve faset eklem enjeksiyonu ile yakınmaları tamamen düzelen bir olgu sunuldu.
Synovial cysts usually exist within tendon sheath placement and periarticular structures. Synovial cysts are rarely observed in the spinal canal and they are the cystic expansions of the synovial sheath. Although they can be seen in cervical and thoracic regions, the most frequently reported region is the lumbar region. In this article, a case of zygoapophyseal joint synovial cyst due to symptoms of lumbar radiculopathy and her symptoms completely resolved with physical therapy and facet joint injection is presented.

13.
Hipokalemik Periyodik Paralizi Olgusu
Hypokalemic Periodic Paralysis Case
Cemil Adaş, Uygar Utku, Besime Utku, Hilal Adaş
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.74755  Sayfalar 233 - 234
Hipokalemik periyodik paralizi kas güçsüzlüğü atakları ile seyreden ve tedavi edilmediği zaman ölümcül olabilen nadir bir hastalıktır. Otuz altı yaşındaki erkek hasta hastanemiz acil servisine bacaklarda kas güçsüzlüğü ile başvurdu. Dört ay önce benzer şikayeti olan hasta 16 saat içerisinde kendiliğinden iyileşmişti. Acil rutin kan testlerinde serum potasyum seviyesi belirgin düşük saptandı. Kliniği potasyum yerine koyma tedavisi ile kısa sürede tamamen düzeldi. Nadir görülen olgu; acil servise ani gelişen kas güçsüzlüğü ile gelen hastalarda akılda bulundurulması amacıyla sunulmuştur.
Hypokalemic periodic paralysis is a rare disease characterized by episodes of muscle weakness and can be fatal when left untreated. A 36-year-old male was admitted to our emergency service of the hospital with common muscle weakness in his legs. He had the same complaint four months prior and normalized in 16 hours without any intervention. The serum potassium level of the patient was significantly low. In the clinic, it is important for patients to receive potassium replacement therapy as soon as possible for resolution of symptoms. This rarely seen case is presented to make physicians aware of incoming patients to the emergency department with sudden muscle weakness.

14.
Primer Dalak Kist Hidatiği; İki Farklı Olgu, İki Farklı Klinik
Primary Splenic Hydatid Cyst; Two Different Cases - Two Different Clinic Presentations
Mustafa Özsoy, İsmail Özsan, Bahadır Celep, Yüksel Arıkan
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.78736  Sayfalar 235 - 238
Ekinokokkozis, diğer adı ile kist hidatik hastalığının etkeni Ekinokokus granülosus’dur. Tanı ve tedavisindeki ilerlemelere rağmen hastalık halen Türkiye’nin de içinde bulunduğu Orta ve Doğu Avrupa, Güney Amerika, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika gibi endemik ülkelerde ciddi sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Hastalık en sık karaciğeri ve akciğeri etkilemekle birlikte dalak üçüncü sıklıkta etkilenen organdır. Dalak tutulumu genellikle karaciğer ve akciğer tutulumu ile birliktelik göstermektedir. Dalağın primer izole tutulumu oldukça nadir görülür. Hastalar genellikle semptomsuzdur. Farklı nedenlerle yapılan incelemeler esnasında rastlantısal olarak tanı koyulur. Bu makalede oldukça nadir rastlanan izole dalak kist hidatikli iki olguyu ve normalden farklı klinik presentasyonlarını sunmayı amaçladık.
Echinococcosis, also known as hydatid disease, is caused by Echinoccus granulosus. Despite advances in diagnosis and treatment, hydatid disease leads to serious health problems in the endemic countries such as Central and Eastern Europe, South America, Australia, New Zealand and South Africa, including Turkey. The most common affected organs with hydatid disease are the liver, then lung, with the spleen being the third most frequently affected organ. Splenic involvement is usually seen with liver and lung diseases. Primary isolated involvement of the spleen is a rare occurrence. These patients are typically asymptomatic. Generally, diagnosis is made incidentally during investigations for various reasons. In this article, we aimed to present two cases that have isolated splenic hydatid cysts and their unusual clinical presentations.

15.
Hipergonadotropik Hipogonadizmin Nadir Bir Nedeni Olarak Ullrich Turner Sendromu: Olgu Sunumu
A Rare Cause of Ullrich Turner Syndrome of Hypergonadotropic Hypogonadism: A Case Report
Dilek Benk Şilfeler, Atilla Karateke, Selin Tertemiz, Serdar Kenan Dolapçıoğlu, Arif Güngören, Ali Ulvi Hakverdi, Ali Baloğlu
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.08769  Sayfalar 239 - 241
Turner sendromlu 45XO/46XY mozaikliği, nadir görülen kromozomal bir anomalidir. Yaklaşık 1/10.000‘de bir görülen bu mozaismin fenotip yansımaları normal bir erkekten, klasik Ullrich-Turner Sendromuna (UTS) kadar değişen çeşitliliktedir. Primer amenore şikayeti ile kliniğimize başvuran hastanın yapılan kromozom analiz sonucu 45XO/46XY olarak geldi.
Turner syndrome is a rare chromosomal abnormality of 45XO/46 XY mosaicism. Approximately 1/10000 are seen with a phenotypic reflection of mosaicism that shows variability from a normal man to Ullrich-Turner syndrome. We present this case report as a result of chromosomal analysis (45XO/46XY) who admitted to our clinic with primary amenorrhea.

16.
Ekstratestiküler Lipom Olgusu
A Case of Extratesticular Lipoma
Nuri Havan, Osman Köse, Duygu Yegül, Hakan Kefeli
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.74436  Sayfalar 242 - 244
Ekstartestiküler lipom nadir görülen selim bir mezenkimal tümördür. Otuz beş yaşında hasta skrotumda ağrısız şişlik şikayeti ile başvurdu. Tanı amaçlı ultrason ve manyetik rezonans görüntüleme yapıldı. Rezeksiyon sonrası histopatolojik tanısı ekstratestiküler lipom geldi. Nadir görülen bu olgumuzu sunmayı amaçladık.
Extratesticular lipoma is a rare benign mesenchymal tumor. A 35 year old patient was invoked with complaint of painless swelling in the scrotum. Ultrasound and magnetic resonance imaging was performed for diagnosis. After resection, the extratesticular lipoma was diagnosed histopathologically. We aim to present this rare case.

17.
Spontan Glob Subluksasyonu
Spontaneous Globe Subluxation
Musa Musaoğlu, Titap Yazıcıoğlu, Yusuf Özertürk
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.85547  Sayfalar 245 - 247
Spontan glob subluksasyonu orbitanın nadir görülen bir komplikasyonu olup dramatik tarzda oluşur. Globun öne doğru yer değiştirmesiyle karakterize olan bu durumda globun ekvatoru, retrakte göz kapaklarından dışarı çıkar. Bu olgumuzda göz dibi muayenesi için tropicamid %0.1’lik damla göze damlatılırken sağ göz alt ve üst kapakların aralanması esnasında şiddetli basınç hissi ve görme kaybı ile birlikte globun aniden öne subluksasyonu gelişti. Daha sonra globun yavaşça geriye doğru çekildiğini gördü. Bir-iki dakikalık bu zaman süreci sonunda hasta rahatlamış, görme fonksiyonları normale dönmüş ve ağrı hissi ortadan kalkmıştı. Konjonktivada minimal hiperemi dışında gözde bir patoloji gelişmedi.
Spontaneous globe subluxation is a rare orbital complication and presents in a dramatic fashion. It is characterized by the anterior displacement of the eye, usually when the equator of the globe protrudes beyond the retracted lids. In this case, while opening the upper and lower eye lids to drop 0.1% tropicamide to examine fundus, a strong pressure feeling and a loss of vision occurred along with the spontaneous globe subluxation. Later, the globe was observed to be retracted to the back. After 1-2 minutes the patient was relaxed, vision functions returned and the pain disappeared. There was no pathology in the globe except minimal conjunctival hyperemia.

18.
Prepisyumda Kene: Olgu Sunumu
Tick on Prepuce: Case Report
Mustafa Yücel Boz, Oktay Akça, Ahmet Selimoğlu, Kadir Demir, Mustafa Bilal Hamarat, Mehmet Kutlu Demirkol
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.42243  Sayfalar 248 - 450
Kırım-Kongo kanamalı ateşi (KKKA), viral hemorajik ateş sendromları arasında yer alan zoonoz karakterli bir enfeksiyondur. Hayvanlarda insanlara nazaran daha yaygın olmakla birlikte sporadik olgular veya salgınlar halinde insanlarda da görülebilmektedir. Tanı virüsün üretilmesi, virüse karşı oluşan antikorların saptanması ya da moleküler yöntemlerle konulur. Bu makalede prepisyumda kene saptanan, Kırım-Kongo kanamalı ateşi şüphesi ile sünnet uygulanan olgu sunulmuştur.
Crimean-Congo hemorrhagic fever (CCHF) is an infection with zoonosis character that comes from viral hemorrhagic fever syndromes. In spite of being observed more frequently among animals, it could be detected among human beings in sporadic cases or as epidemics as well. The diagnosis is determined by generating the virus, detecting antibodies against the virus, or molecular methods. In this paper, a case is presented where a tick was detected on the prepuce and circumcision was performed on suspicion of CCHF.

19.
Küçük Hücreli Akciğer Kanseri Tedavisinde Sisplatin Kullanımı Sırasında Gelişen Akut İskemik İnme: Olgu Sunumu
Acute Ischemic Stroke Developing in the Course of Cisplatin Treatment of Small Cell Lung Cancer: A Case Report
Nesrin Helvacı Yılmaz, Sinem Atik Güngör, Taflan Sahlepçi
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.26937  Sayfalar 251 - 253
Kemoterapötik ilaçlar sıklıkla venöz, daha nadiren de arteriyel tromboembolik olaylara sebep olmaktadır. İskemik inme, bildirilen nadir komplikasyonlardan olup post-kemoterapi iskemik inme insidansı %0.137, iskemik inme ile komplike olan kemoterapi siklusu sıklığı %0.035’dir. Birçok kanser tipinde ilk tercih olarak kullanılan sisplatin ise iskemik inmeye en sık neden olan ilaçtır. Bu yazıda, sisplatin tedavisi esnasında iskemik inme gelişen küçük hücreli akciğer kanserli bir olgu sunuldu.
Chemotherapeutic agents frequently cause venous, rarely arterial thromboembolic events. Ischemic stroke as a complication is rare while the reported incidence of post-chemotherapy ischemic stroke is 0.137%. Frequency of chemotherapy cycles complicated with ischemic stroke is 0.035%. Cisplatin, used as the first choice of many types of cancer, is the most common drug that causes ischemic stroke. In this case, we discuss a patient with small cell lung cancer that had ischemic stroke during to the course of cisplatin treatment.

20.
Akut Kolonik Obstrüksiyonda Stent Uygulaması Sonrasında Laparoskopik Sigmoid Rezeksiyon: Olgu Sunumu
Laparoscopic Sigmoid Resection After Placement of Stent for Acute Colonic Obstruction: Report of a Case
Tuba Atak, Yusuf Erkan Kılıç, Kadri Güler, Barış Bayraktar, Kıvılcım Orhun
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.99422  Sayfalar 254 - 256
Akut mekanik kolon obstrüksiyonları kolorektal acil hastalıkların yaklaşık %30’unu oluşturmaktadır. Akut sol kolon obstrüksiyonları sıklıkla malignite nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Cerrahi tedavide birçok seçenek mevcut olup yüksek morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Geçici veya kalıcı stoma ile sonuçlanarak hastaların hayat kalitesinde anlamlı ölçüde düşüşe neden olmaktadır. Bu yazıda, akut kolonik obstrüksiyon tespit edilen ve stent uygulamasından sonra elektif laparoskopik sigmoid rezeksiyon uygulanan bir olgu sunulmaktadır. Kolon kaynaklı tümör nedeniyle oluşan obstrüksiyonlarda stent uygulanması ilk dekompresyonu sağlayıp stomadan kaçınmayı sağlamakta ve acil operasyonu mekanik bağırsak hazırlığı sonrasında planlı ve güvenli cerrahiye çevirmektedir.
Acute mechanic colon obstructions account for approximately 30% of emergent colorectal diseases. Acute left colon obstructions are frequently occurring due to malignity. There are many options in surgical treatment that are associated with high morbidity and mortality. It causes a considerable decrease in the quality of life of patients by resulting in temporary or permanent stoma. In this article, we present a case where acute colonic obstruction was determined and elective laparoscopic sigmoid resection was applied after stent application. Stent application in obstructions that occur due to the colonic tumor provides initial decompression and reversal of emergency operation to planned and safe surgery after mechanic bowel preparation.

DERLEME
21.
Akciğer Kanserli Geriatrik Hastalarda Tedavi Yaklaşımı
Treatment Approach for Lung Cancer of Geriatric Patients
Şule Karabulut Gül, Alpaslan Mayadağlı, Mahmut Gümüş
doi: 10.5505/jkartaltr.2014.04900  Sayfalar 257 - 260
Kanser tanısı konulan hastalarda geriatrik yaş grubunun oranı her geçen gün artmaktadır. Yeni tanı alan küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastaların yaklaşık %30-40’ı 70 yaş üzerindedir. Yaşlı hastaların genel durum bozuklukları ve tedaviyi tolere edememeleri nedeni ile bu grup hastalara genellikle destek tedavi uygulanmaktadır. Yaşlı hastalarda özellikle komorbidite ve performans esas belirleyicidir ve kapsamlı bir geriatrik değerlendirme yapılarak tedavi kararı bireysel olarak verilmelidir. Çalışmalarda 70 yaş üstüne yer verilmemiştir ve sınırlı sayıda geriye dönük verilere dayanan sonuçlar vardır. Yaşlı hastalarda tedavi ile ilgili doğru çıkarımlar yapabilmek için yalnızca ileri yaş grubuna yönelik düzenlenmiş faz III randomize çalışmalara ihtiyaç vardır.
The rate of the geriatric age group patients diagnosed with cancer is increasing every day. Approximately 30-40% of non-small cell lung cancer patients are over 70 years of age at diagnosis. In order for geriatric patients who have general disorders and inability to tolerate the treatment, supportive treatment is generally applied to this group of patients. In elderly patients, co-morbidities and performance are decisive and by making comprehensive geriatric assessment, treatment decisions can be made individually. Studies did not include patients over 70 years of age and there are a limited number of results based on retrospective data. Inferences about the correct treatment of elderly patients require advanced phase III randomized trials that are only tailored to the elderly age group.

LookUs & Online Makale