ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404
SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 32 (3)
Volume: 32  Issue: 3 - 2021
RESEARCH ARTICLE
1.Detection and Evaluation of Antibodies to SARS CoV-2 Spike Protein in Healthcare Workers After Inactivated COVID-19 (CoronaVac) Vaccination
Serap Demir Tekol, Mehmet Mustafa Altıntaş, Erdal Yılmaz, Kemal Saracoğlu, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2021.94899  Pages 217 - 222
GİRİŞ ve AMAÇ: S proteini bir transmembran proteini olup bu proteine karşı gelişen antikorlar, aşı sonrası ve geçirilmiş enfeksiyon sonrası bağışıklığı araştırmak için kullanılmaktadır. Bu çalışmada sağlık çalışanlarında CoronaVac aşısı sonrası antikor düzeylerinin ve aşının etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: CoronaVac aşısı uygulanmış, 96 sağlık personeline ait verinin analizi yapılmıştır. İki aşı dozu arasında 28 gün bırakılarak birinci dozdan itibaren beş aylık periodda aylık antikor ölçümleri yapıldı. SARS-CoV-2’ye karşı oluşan total antikorlar (IgM ve IgG), elektrokemilüminesans yöntemi ve S1 antijeninin reseptör bağlanma alanını temsil eden rekombinant protein içeren Elecsys® Anti-SARS CoV-2 S kiti ile saptandı ve karşılaştırıldı.
BULGULAR: Yaşları 22–69 (39.75±11.19) arasında değişen gönüllülerin %51’i (n=49) kadındı. Ortalama antikor konsantrasyonu birinci doz aşı uygulamasından bir ay sonra 8.93 U/mL, ikinci doz aşıdan bir ay sonra 171.30 IU/mL, ikinci doz aşıdan iki ay sonra 125.90 IU/mL, üç ay sonra 98.57 IU/mL, dört ay sonraysa 89.85 IU/mL olarak tespit edilmiştir. Birinci ve ikinci aylarda antikor düzeylerindeki artış; üçüncü, dördüncü ve beşinci aylarda antikor düzeylerindeki azalmalar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Antikor pozitifliği ≥0.8 IU/mL gözlenen ve nötralizan antikor (≥15 IU/mL) gelişen gönüllülerin oranı ilk doz aşı sonrası %68.75 ve %5.21 olarak bulunmuştur. Nötralizan antikor geliştiren birey oranı, ikinci doz aşı sonrası ise aylara göre %100, %93.8, %91.7 ve %89.6 şeklindedir. Bir kişide, ikinci doz aşıdan dokuz hafta sonra SARSCoV-2 D3L içeren varyant (İngiltere varyantı) PCR pozitifliği saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Uzun süreli takiplerde nötralizan antikor seviyesinin beşinci ayın sonunda dahi anlamlı olarak yüksek bulunması aşının koruyucu olduğunu göstermektedir. Aşı sonrası antikor konsantrasyonlarının düşmesi ve SARS-COV-2’nin yeni varyantlarının ortaya çıkması, destek aşı dozunun faydalı olabileceğini düşündürmektedir.
INTRODUCTION: Antibodies against the S protein are used to investigate post-vaccine and post-infection immunity. In this study, it was aimed to determine the antibody levels and the efficacy of the vaccine after the CoronaVac vaccine in healthcare workers.
METHODS: Data from 96 healthcare workers who had the CoronaVac vaccine were analyzed. From the first dose, monthly antibody measurements were made over a 5-months period with an interval of 28 days between two vaccine doses. Total antibodies (IgM and IgG) against SARS-CoV-2 were detected by the Electrochemiluminescence method using the Elecsys® Anti-SARS-CoV-2 S kit, which contains recombinant protein representing the receptor-binding site of the S1 antigen.
RESULTS: 51% (n=49) of the volunteers aged 22-69 (39.75±11.19) were female. The mean antibody concentration was 8.93 U/mL one month after the first vaccine dose, 171.30 IU/ mL one month after the second vaccine dose, 125.90 IU/mL two months after the second dose, 98.57 IU three months later, and 89.85 IU/mL after four months. Increase in antibody levels in the first and second months; The decreases in antibody levels in the in the following months were statistically significant. The proportion of subjects with antibody positivity
≥0.8 IU/mL and developing neutralizing antibodies (≥15 IU/mL) was 68.75% and 5.21% after the first dose of vaccination. The rate of individuals developing neutralizing antibodies were 100%, 93.8%, 91.7%, and 89.6% with regard to the months after the second dose of vaccination.
One person had SARS-CoV-2 D3L-containing variant (UK variant) PCR positivity 9
weeks after the second vaccine dose.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the long-term follow-up, the neutralizing antibody level was found to be significantly higher even at the end of the 5th month, indicating that the vaccine is protective. The decrease in post-vaccination antibody concentrations and the emergence of new SARSCOV-2 variants suggest that a booster dose may be beneficial.

2.Which is Better in Predicting Mortality in Patients Hospitalized for COVID-19: CURB-65 Score Versus Physicians’ Gestalt
Sarper Yılmaz, Erdal Yılmaz
doi: 10.14744/scie.2021.94840  Pages 223 - 227
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmadaki amacımız; acil servise başvurup hastaneye yatışı planlanan COVID-19 hastalarının mortalite tahmininde CURB-65 skoru ve hekimlerin geştaltının prediktif performansını ölçmek ve birbirleriyle karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma ileriye yönelik-gözlemsel olarak tasarlanmıştır. 1 Mayıs–1 Haziran 2021 tarihleri arasında acil servise başvuran tüm COVID-19 hastaları çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaneye yatışı yapılan hastaların gestalt yüzdeleri ve CURB-65 skorları hesaplanmış, bu sonuçlara göre hastane içi mortalite tahmin güçlerinin analizi yapılmıştır.
BULGULAR: Bu çalışma dahil etme-dışlama kriterleri uygulandıktan sonra 101 hasta ile tamamlanmıştır. Hastaların yaş ortalaması 75.9±9.31 olup 55’i erkek (%54.5) idi. CURB-65 için en uygun pozitiflik sınır değeri (cut off) ≥2.50, Gestalt için en uygun pozitiflik sınır değeri (cut off) ≥%35 olarak bulundu. CURB-65’in AUC (area under curve) değeri, sensitivitesi ve spesifitesi sırasıyla; 0.668, 0.500 ve 0.841 olarak hesaplandı. Gestalt için ise bu değerler sırasıyla; 0.630, 0.789 ve 0.444 olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada COVID-19 hastalarında hastane içi mortaliteyi öngörmede CURB-65 skoru ve hekim gestaltının prediktif güçlerinin başarılı olduğu, ancak birbirlerine üstünlükleri olmadıkları bulunmuştur. Çalışmamızın sonuçlarına göre sınırlı kaynak veya kalabalık acil servislerde çalışan hekimler için gestalt kullanımını öneriyoruz.
INTRODUCTION: This study aims to measure and compare the CURB-65 score and the predictive performance of physician’s gestalt in predicting mortality for COVID-19 patients admitted to the emergency department (ED) and intended for hospitalization.
METHODS: This study was designed as prospective-observational. All COVID-19 patients admitted to the ED between May 1 and June 1, 2021, were included in the study. Based on these results, the gestalt percentages and CURB-65 scores of the hospitalized patients were calculated, and the in-hospital mortality predictive power was analyzed.
RESULTS: This study was performed with 101 patients after utilising the inclusion-exclusion criteria. The mean age of the patients was 75.9±9.31 years and 55 (54.5%) were male. The most suitable cut-off value for CURB-65 was found to be ≥2.50, and the most suitable cutoff value for Gestalt was found to be ≥35%. Area under the curve (AUC) value, sensitivity and specificity of CURB-65, was calculated as 0.668, 0.500 and 0.841, respectively. For Gestalt, these values were found as 0.630, 0.789 and 0.444, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it was revealed that the predictive powers of the CURB-65 score and physician’s gestalt were successful in predicting in hospital mortality for COVID-19 patients, but they were not superior to each other. According to the results of our study, we suggest the use of gestalt for physicians working in limited-resource or crowded EDs.

3.Interventional Bronchoscopic Approach to Emergent/Urgent Situations in the Era of Covid-19
Efsun Gonca Ugur Chousein, Mehmet Akif Ozgul, Demet Turan, Ekrem Seyhan, Erdogan Cetinkaya
doi: 10.14744/scie.2021.70037  Pages 228 - 234
GİRİŞ ve AMAÇ: Covid-19 pandemisi sağlık alanındaki pekçok işleyişi etkilemiş, bir süre ellektif olan tıbbi ve cerrahi işlemlerin ertelenmesine ya da bulaşıcılığı daha az olan alternatif yöntemlerin kullanılmasına neden olmuştur. Pandemi döneminde yaşamı tehdit eden acil durumlarda girişimsel bronkoskopik işlemler ertelenmeyerek devam etmiştir. Çalışmamızın amacı, girişimsel bronkoskopik işlemleri daha uzun süre dünyayı etkileyecek gibi görünen bu virüsün varlığında, hasta seçimi, aciliyet durumu, işlem başarısı ve komplikasyonları açısından değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Covid-19 hastalığının en yoğun görüldüğü 11 Mart 2020 ile 01 Haziran 2020 tarihleri arasındaki ilk dalga sürecinde girişimsel pulmonoloji ünitemizde acil olarak işlem uygulanan 21 hastanın bilgisayar ve dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Çalışmamıza alınan, yaş ortalaması 54.7±17 yıl olan 21 hastaya 23 girişimsel bronkoskopik işlem uygulanmıştı. Dokuz hastada malign, dokuz hastada benign hava yolu obstrüksiyonu mevcuttu. Üç hastaya ise hemoptizi ve pulmoner alveolar proteinosise bağlı solunum yetersizliği nedeni ile işlem uygulanmıştı. Multimodalite tedavi olarak uygulanan girişimsel bronkoskopik işlem başarı oranımız %100, akut komplikasyon oranımız %4.7, kronik komplikasyon oranımız %4.7, prosedürel mortalitemiz %0.0 ve 30 günlük erken mortalite oranımız %9 idi. Tüm işlemler gerekli önlemler alınarak negatif basınçlı girişimsel pulmonoloji ünitesinde yapıldı, ekip üyelerimizden hiçbirinde koronavirüse bağlı herhangi bir belirti ve semptom görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gerekli tüm önlemleri almak kaydı ile pandemi periodunda ortaya çıkan, cerrahi ve invazif girişimlerin uygulanamadığı yaşamı tehdit eden massif hemoptizi, santral hava yolu obstrüksiyonu ve diğer acil durumlarda girişimsel bronkoskopik işlemler yüksek başarı ve düşük komplikasyon oranları ile hastaların hayatını kurtaran, sağkalımı uzatan ve primer tedavilerine kadar onlara zaman kazandıran bir role sahiptir.
INTRODUCTION: The Covid-19 pandemic has caused delays in elective medical and surgical procedures in accordance with the measures and precautions to be taken. Alternative, low transmission risk procedures had to be adopted. Urgent and emergent interventional bronchoscopic procedures (IBP) were continued to be performed in life-threatening conditions. We aimed to evaluate the IBP performed during the ongoing pandemic in terms of patient selection, diagnoses, emergency/urgency, type of procedure used, success, and complications.
METHODS: Patients who underwent IBP in the first wave of pandemic between March 11, 2020, when the first patient was diagnosed with Covid-19, and June 1, 2020, in Turkey.
RESULTS: Twenty-one patients with a mean age of 54.7±17 years underwent 23 emergent/urgent IBP. Nine patients had malignant and 9 had benign airway obstruction. The remaining 3 patients were diagnosed with hemoptysis and pulmonary alveolar proteinosis.The success rate of IBP treatment was 100%, the acute complication rate was 4.7%, the chronic complication rate was 4.7%, the procedural mortality was 0.0% and the 30-days early mortality rate was 9%. All procedures were performed in interventional pulmonology (IP) unit with negative room pressure with as few auxiliary staff as possible. None of our team members developed signs and symptoms of coronavirus disease with the contribution of the constantly updated literature to our increasing clinical experience and measures taken.
DISCUSSION AND CONCLUSION: IBP can be performed with high success and low complication rates, even under pandemic conditions, especially in emergent/urgent life threatening situations such as central airway obstructions, massive hemoptysis, and other diseases, in the absence of other surgical and invasive procedures. They have a life-saving, survival-prolonging and time-saving role up to primary therapy, provided that all necessary precautions are taken.

4.The Effect of Pre-admission Hydroxychloroquine Treatment on COVID-19-Related Intensive Care Follow-up in Geriatric Patients
Fulya Çiyiltepe, Ayten Saracoglu, Yeliz Bilir, Elif Bombacı, Kemal Saracoglu
doi: 10.14744/scie.2021.89847  Pages 235 - 240
GİRİŞ ve AMAÇ: Geriatrik hastalarda yoğun bakım ünitelerine kabul oranları ve ölüm oranları, COVID-19 enfeksiyonu olan popülasyonun geri kalanından daha yüksektir. Hidroksiklorokin sülfatın etkinliği artık kabul edilmiş olmasına rağmen, özellikle enfeksiyon sırasında erken başlandığında, geriatrik hastalarda bu erken zaman noktalarında etkinliği araştırılmamıştır. Bu çalışmada birincil amacımız, hidroksiklorokin sülfatın erken tedavisinin COVID-19 pozitif geriatrik hastalarda klinik semptomlara dayalı olarak, yoğun bakım öncesi ve hasta sağkalımı üzerindeki etkilerini araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yoğun bakım ünitesinde COVID-19 tanısı alan toplam 147 geriatrik hasta üç gruba ayrıldı: Acil servisten yoğun bakım ünitesine kabul edilen ancak tedavi almayan hastalar (Grup 1); beş günlük tedavi başlatılan ancak tamamlanmayan klinikten kabul edilen hastalar (Grup 2); ve beş günlük ilaç tedavisini tamamlamış olanlar (Grup 3).
BULGULAR: Üç grup arasında demografik veriler benzer olmasına rağmen, yaş parametreleri aralarında önemli ölçüde farklıydı. Ayrıca ölüm oranı, taburculuk veya ekstübasyon zamanı açısından gruplar arasında fark yoktu. Grup 1'de mortalite süresi ve mekanik ventilasyon süresi anlamlı olarak daha kısa bulundu (p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hidroksiklorokin sülfatın erken uygulanmasına dayalı olarak, hasta sağkalımı ve sonucu üzerinde önemli bir etki görülmemiştir. Ana bulgularımıza göre, bu çalışma COVID-19'u olan geriatrik kritik hastalarda başvuru öncesi hidroksiklorokin tedavisi önermemektedir
INTRODUCTION: The admission rates to intensive care units and mortalities in geriatric patients are higher than the rest of the population with COVID-19 infection. Although the efficacy of hydroxychloroquine sulfate has been recognized, especially when started early during infection, its effectiveness at these early time points in geriatric patients has not been investigated. In this study, our primary aim was to investigate the effects of early treatment of hydroxychloroquine sulfate on COVID-19 positive geriatric patients, according to their clinical symptoms, situation before the intensive care, and patient survival.

METHODS: A total of 147 geriatric patients diagnosed with COVID-19 in the intensive care unit were divided into three groups: Patients who were admitted to the intensive care unit from the emergency department but did not receive treatment (Group 1); from the service for whose a 5-day treatment was initiated but not completed (Group 2); and those who completed 5-days of drug therapy (Group 3).
RESULTS: Although demographic data were similar between the three groups, the age parameters were significantly differed between them. Furthermore, there was no difference between the groups regarding mortality rate, discharge time, or extubation. The time to mortality and the duration of mechanical ventilation were found to be significantly shorter in Group 1 (p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: No significant effect was observed on patient survival and outcome due to early administration of hydroxychloroquine sulfate.According to our main findings, this study cannot recommend pre-admission hydroxychloroquine treatment for critically ill geriatric patients with COVID-19.

5.Characteristics of the Healthcare Workers Infected with the COVID-19 Virus After Receiving the First Dose of Coronavirus Vaccine
Erdal Yilmaz, Rohat Ak, Nihat Müjdat Hökenek, Mehmet Mustafa Altıntaş, Ayse Batirel, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2021.89106  Pages 241 - 244
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık çalışanları COVID-19 enfeksiyonu için yüksek risk altındadır. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de aşılama için sağlık çalışanlarına öncelik verildi. Bu çalışmadaki amacımız Hastanemizde Coronovac aşısının ilk dozunu olduktan sonra COVID-19 enfeksiyonu görülen sağlık çalışanlarının incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük gözlemsel çalışmada, 14 Ocak 2021 tarihinde hastanemizde çalışan sağlık personellerine Coronavac aşısının ilk dozu uygulanmıştır. Çalışmaya aşı sonrası bir aylık dönemde RT-PCR testi ile konfirme edilen COVID-19 enfeksiyonu görülen her iki cinsiyetteki sağlık çalışanlarının tümü dahil edilmiştir. Bu hastaların genel demografik ve klinik verileri hastanenin elektronik hasta kayıt yönetim sistemi (HBYS) kullanılarak taranmıştır.
BULGULAR: Hastanemizde 4.195 sağlık çalışanı bulunmaktadır. Bunların 3.259’una (%77.68) Coronavac aşısının ilk dozu uygulanmıştır. Tanı alan sağlık personellerinin 17’si (%56.7) kadın, 13’ü (%43.3) erkek cinsiyetinde olup ortalama yaşları 38.96±11.23 olarak saptandı. İki hastanın pandemi servisinde yatışı gerçekleşti. Hastaların hiçbirinde mortalite veya yoğun bakım yatış ihtiyacı görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Özellikle sağlık çalışanları arasında tespit edilmemiş COVID-19 olguları hastalar ve diğer personel için tehlikeli olabilir. Bu nedenle sağlık çalışanlarının tamamının aşılanması hedeflenmelidir. Aşılansa bile COVID-19 enfeksiyonu geçirebileceklerini unutmamalı, hastalıkla mücadelede kişisel koruyucu önlemlerini almaya devam etmelidir. İlk doz aşıdan sonra görülen COVID-19 olguları, ikinci doz aşının gerekliliğini göstermektedir.
INTRODUCTION: Healthcare workers (HCWs) are at higher risk of COVID-19 infection. As in many countries, priority has been given to the vaccination of healthcare in Turkey. Our aim in the present study is to examine healthcare workers who contracted COVID-19 infection after receiving the first dose of the CoronaVac vaccine in our hospital.
METHODS: In this retrospective observational study, the first dose of the CoronaVac vaccine was administered to healthcare workers in our hospital on January 14, 2021. All healthcare workers of both sexes, who were confirmed to have COVID-19 infection by RT-PCR test in the one month post-vaccination period, were included in the study. The patients’ demographics and general clinical data were analysed using the hospital’s electronic patient record management system (EPRMS).
RESULTS: There are 4,195 healthcare workers in our hospital. Of these, 3,259 (77.68%) received the first dose of the CoronaVac vaccine. Of all healthcare workers diagnosed with COVID-19 infection, 17 (56.7%) were female and 13 (43.3%) were male, with an average of 38.96±11.23 years. Two patients were admitted to the pandemic service. None of the patients were admitted to the intensive care unit or died.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Undetected cases of COVID-19, especially among healthcare workers, can be dangerous for patients and other healthcare workers. Therefore, vaccination of all healthcare workers should be the primary goal. It should always be kept in mind that even if vaccinated, it is possible to become infected with COVID-19, and thus, personal protective measures should always be maintained in the fight against the disease. The occurrence of COVID-19 cases after the first dose of the.

6.The Effect of Comorbid Disease on the Severity and Prognosis of Patients Hospitalized with SARS Cov-2 Infection
Nesrin Kıral, Ali Fidan, Ersin Demirer, Coşkun Doğan, Elif Torun Parmaksız, Sevda Şener Cömert
doi: 10.14744/scie.2021.35467  Pages 245 - 252
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19’a komorbiditelerin sık eşlik ettiği gösterilmiştir olup komorbiditelerin olumsuz sonuçlar için risk faktörü olabileceği düşünülmektedir.Çalışmamızın amacı, COVID-19 tanısı ile kliniğimize yatırılan olgularda eşlik eden hastalıkların prevalansını, komorbiditelerin hastalığın ağırlığı ve prognozu üzerine etkisini saptamaktır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif, epidemiyolojik, tek merkezli çalışmamıza, 15 Mart–15 Haziran 2020 tarihleri arasında SARS-CoV-2 ile enfekte olup hastaneye yatırılan, üst solunum yolundan boğaz ve burun sürüntü örnekleri kullanılarak RT-PCR (reverse transkripsiyon-polimeraz zincir reaksiyonu) testi ile ve/veya korona virüsü pnömonisi ile uyumlu akciğer görüntüleme özelliğine göre klinik olarak teşhis edilen olgular alındı. Hastalığın ağrılığı ve prognoz ile komorbiditelerin arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: COVID-19 tanısı alan toplam 258 hasta çalışmamıza dahil edildi. Toplam 140 (%54.3) hastada altta yatan komorbidite mevcuttu. Hastaların 134’ü (%51.9) erkek ve 124’ü (%48.1) kadın, yaş ortalamaları 54.2 (min: 18; maks: 92) yıldı. En yaygın saptanan komorbidite hipertansiyon (%32.9) ve diyabet (%22.1) idi. Ağır pnömoni gelişimi hipertansiyon varlığında (%.47.0 vs %34.1), kalp yetersizliği varlığında (%66.6 vs. %36.2) ve immünsupresyon varlığında (%69.2 vs. %37.0) anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0.05). Komorbiditesi olan hastalarda YBܒye yatış %12.1 iken, olmayanlarda %6.8 saptandı (p=0.147). Komorbiditesi olmayan hastalarda ölüm oranı %4.2 iken komorbiditesi olan hastalarda mortalite %8.6 idi (p=0.162). Ek hastalığı sırasıyla olanlarda ve olmayanlarda ölüm oranları, hipertansiyon (%11.7–%4.0, p=0.019), immunsupresyon (%23–5.7, p=0.046), kalp yetersizliği (%22.2–%5.4, p=0.022), diabet (%14.0–%4.4, p=0.029) ve kronik böbrek hastalığı (%33.3–%5.6, p=0.016) için anlamlı düzeyde yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda komorbiditesi olan hastalarda hastalığın daha ağır seyrettiği, YBܒye yatış ve ölüm gibi olumsuz sonuçların daha fazla görüldüğü saptanmıştır. Bu nedenle hastaların öyküleri alınırken ek hastalıklarının dikkatli sorgulanması önem taşımaktadır. Bu yaklaşım daha ağır seyredebilecek hastaları erken tespit etmemize, tedavi planını ve yatış kararını düzenlememize yardımcı olacaktır.
INTRODUCTION: Patients with coronavirus 2019 (COVID-19), the disease caused by infection with severe acute respiratory syndrome-related coronavirus 2 (SARS-CoV-2), frequently have comorbidities and this is thought to be a risk factor for poorer outcomes. The aim of this study was to determine the prevalence and effect of comorbidities on the severity and prognosis of patients hospitalized with a diagnosis of COVID-19.
METHODS: This was a retrospective, single-center, epidemiological study. Patients with a confirmed SARS-CoV-2 infection of the upper respiratory tract based on a reverse transcription-polymerase chain reaction test using throat and nasal swab samples and/or clinically diagnosed according to lung imaging features compatible with coronavirus pneumonia hospitalized between March 15 and June 15, 2020 were included in the study. The relationship between the severity and prognosis of COVID-19 and comorbidities was analyzed.
RESULTS: A total of 258 patients diagnosed with COVID-19 were included in the study; 140 (54.3%) patients had at least 1 comorbidity and 118 (45.7%) patients were categorized as patients without a comorbidity. In the group, 134 (51.9%) patients were male and 124 (48.1%) were female, with a mean age of 54.2±16.6 years (range: 18–92 years). The most common comorbidities were hypertension (32.9%) and diabetes mellitus (22.1%). The rate of development of severe pneumonia was significantly higher in the presence of hypertension (47.0% vs. 34.1%), heart failure (66.6% vs. 36.2%), and immunosuppression (69.2% vs. 37.0%) (p<0.05). Intensive care unit (ICU) admission was necessary for 12.1% of the patients with a comorbidity and 6.8% of the patients without a comorbidity (p=0.147). While the mortality rate was 4.2% in patients without a comorbidity, mortality was observed in 8.6% of the patients with comorbidities (p=0.162). The mortality rate was 11.7% vs. 4.0% (p=0.019) for hypertension, 23% vs 5.7% (p=0.046) for immunosuppression, 22.2% vs. 5.4% (p=0.022) for heart failure, 14.0% vs. 4.4% for diabetes mellitus (p=0.029), and 33.3% vs. 5.6% for chronic kidney disease (p=0.016).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings indicated that the course of COVID-19 was more severe in patients with comorbidities, and negative effects, such as ICU admission and death, were more common. It is important to determine comorbid diseases when taking the medical history of COVID-19 patients in order to identify patients likely to have a more dangerous clinical course and to adjust the treatment plan accordingly.

7.Vacuum-Assisted Closure (VAC) Treatment In Thoracic Surgery: A Single-Center Experience
Hakan Işık, Merve Şengül İnan, Ersin Sapmaz, Kuthan Kavaklı, Özgün Aran, Hasan Çaylak, Sedat Gürkök
doi: 10.14744/scie.2021.60566  Pages 253 - 259
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, farklı nedenlerle kronik enfeksiyon veya büyük doku defektleri gelişen göğüs cerrahisi hastalarında vakum yardımlı kapatma (VAC) tedavisinin etkinliğini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2017–Aralık 2020 tarihleri arasında kliniğimizde VAC tedavisi uygulanan toplam 10 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, hastanede kalış süresi, primer patolojinin etiyolojisi, VAC kalış süresi, sünger değişikliği sayısı, yara yerine mikrobiyolojik kültür sonuçları, nüks, komorbidite varlığı, morbidite ve mortalite verileri analiz edildi.
BULGULAR: On hastanın yedisi erkek, üçü kadındı. Ortalama yaş 47 (23–71) idi. Ortalama hastanede kalış süresi 61.3 gün (13–141 gün) ve ortalama VAC kalış süresi 43.2 gün (12–102 gün) idi. VAC değişiklikleri üç–dört günlük aralıklarla planlandı ve ortalama 3.6 günde bir değişim yapıldığı tespit edildi. İki hasta ateşli silah yaralanması, biri koroner baypas cerrahisi sonrası sternal dehissens (SD), biri yüksekten düşmeye bağlı travmatik doku defekti, biri kist hidatik cerrahisini takiben gelişen ampiyeme bağlı ve ikisi pulmoner rezeksiyon sonrası (primer akciğer kanseri) bronkoplevral fistül (BPF), üçü ise göğüs duvarı malign kitle (iki primer, bir metastaz) rezeksiyonu sonrası kronik enfeksiyon için tedavi edildi. Yara kültürlerinde en sık izole edilen mikroorganizma, psödomonas alttürleriydi. VAC tedavisi tamamlandıktan sonra iki hastaya ek tedavi gerekti. Hastalarda yatış sırasında ve taburcu olduktan sonra ölüm görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: VAC uygulaması, normal iyileşmenin olmadığı yara veya enfeksiyonlarda yara iyileşmesini desteklemek ve hızlandırmak için kullanılan kontrollü negatif basınç temelinde çalışan bir sistemdir. VAC, torasik enfeksiyonların yönetimi ve ölü alanın azaltılması için yararlı ve güvenli bir yöntemdir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the effectiveness of vacuum-assisted closure (VAC) therapy in thoracic surgery patients who developed chronic infections or large tissue defects for different reasons.
METHODS: A total of 10 patients who underwent VAC therapy in our clinic between February 2017 and December 2020 were included in the study. Age, gender, length of hospital stay, primary pathology etiology, duration of VAC stay, number of sponge changes, microbiologicalculture results from the wound site, recurrence, presence of comorbidity, morbidity, and mortality data of the patients were analyzed.
RESULTS: Of the 10 patients, 7 were male and 3 were female. The mean age was 47 (23–71). The average length of hospital stay was 61.3 days (13–141 days) and the mean VAC stay was 43.2 days (12–102 days). VAC changes were made at 3–4-day intervals and it was determined that changes were made every 3.6 days on average. Two patients were treated for gunshot wounds, one for sternal dehiscence (SD) after coronary bypass surgery, one for traumatic tissue defect due to fall from height, one for bronchopleural fistula (BPF) and empyema after cyst hydatid surgery, and three for chronic infection after chest wall malignant mass (two primary, one metastasis) resection and two for BPF after pulmonary resection (primary lung cancer). The most commonly isolated microorganism in wound cultures was the pseudomonas subspecies. Two patients were re-treated after the completion of VAC treatment. No mortality was observed in the patients during hospitalization or after discharge.
DISCUSSION AND CONCLUSION: VAC application is a system that works on the basis of controlled negative
pressure used to support and accelerate wound healing in wounds or infections where there
is no normal healing. VAC is a useful and safe method for the management of thoracic infections
and the reduction of dead space.

8.Neutrophil-to-lymphocyte Ratio as a Predictor of Prognosis in Patients with Small Cell Lung Cancer: A Retrospective Study
Pinar Atagun Guney, Ilim Irmak, Umut Sabri Kasapoglu, Sibel Arinc
doi: 10.14744/scie.2021.93695  Pages 260 - 267
GİRİŞ ve AMAÇ: Nötrofil-lenfosit oranı (NLO), çeşitli kanser türleri için prognostik değeri olan, kolayca ölçülebilir bir parametredir. Küçük hücreli akciğer kanserinde (KHAK) NLO’nun prognoz açısından rolü tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı; KHAK’li hastalarda NLO, TLO (trombositlenfosit oranı) gibi potansiyel faktörleri değerlendirmek ve bunların prognoz ile arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif kohort çalışması, 1 Ocak 2008 ile 31 Aralık 2012 tarihleri arasında KHAK tanısı konan 396 hastayı üçüncü basamak bir hastanenin göğüs hastalıkları bölümüne dahil etmiştir. Tanı sırasında NLO düzeylerine göre gruplandırılan hastalar; düşük NLO (<4) (Grup 1) ve yüksek NLO (≥4) (Grup 2) ayrıldı. Bu gruplar kaydedilen verilerle karşılaştırılmış ve mortalite ile ilgili prediktif değerler analiz edilmiştir.
BULGULAR: Yüksek NLO’ya sahip hastalar düşük NLO’ya sahip hastalara kıyasla daha kötü performans durumu, geniş evre ve daha düşük yanıt oranına sahipti. Genel sağkalım (OS) yüksek NLR grubunda daha kötü idi. Aksine, yüksek TLO OS ile ilişkili değildi. Çok değişkenli analiz, yüksek NLO ve laktat dehidrojenaz, evre, sigara öyküsü, malign plevral efüzyon varlığının OS için bağımsız prognostik faktörler olduğunu göstermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yüksek NLO kolayca ölçülebilir ve kötü prognozu yansıtan prognostik bir belirteç olarak kullanılabilirken, TLO KHAK’li hastalar için sağkalım ile ilişkili değildir.
INTRODUCTION: Neutrophil-to-lymphocyte Ratio (NLR) is an easily measurable parameter with prognostic value for various types of cancer. The role of NLR in terms of prognosis in small cell lung cancer (SCLC) is controversial. The aim of this study was to investigate the relationship between NLR, platelet-to-lymphocyte ratio (PLR), other potential factors and prognosis in patients with SCLC.
METHODS: A retrospective cohort study enrolled 396 patients diagnosed with SCLC between January 1, 2008, and December 31, 2012 in the department of chest diseases of a tertiary hospital. Patients were grouped according to their NLR levels at the time of diagnosis; low-NLR (<4) (Group 1) and high-NLR (≥4) (Group 2). These groups were compared with the recorded data and predictors of mortality and the results were analyzed.
RESULTS: Patients with low-NLR (<4) (Group 1) had worse performance status, extensive stage, and lower response rate compared to patients with high-NLR (≥4) (Group 2). Median overall survival (OS) was worse in the high-NLR group than in the low-NLR group (Group 1). In contrast, elevated PLR was not associated with OS. Multivariate analysis showed that elevated NLR and lactate dehydrogenase, stage, smoking history, presence of malign pleural effusion were independent prognostic factors for OS.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Elevated NLR is easily measurable can be used as a prognostic marker that reflects poor prognosis, while PLR is not associated with survival for patients with SCLC.

9.Anterior Interhemispheric Transcallosal Approach for the Treatment of Colloid Cysts of the Third Ventricle: Results of a Single-Center Retrospective Study
Ali Börekci, Jülide Hazneci
doi: 10.14744/scie.2021.05826  Pages 268 - 272
Amaç: Kliniğimizde 2015–2020 tarihleri arasında üçüncü ventrikül kolloid kisti nedeniyle mikroskopik anterior interhemisferik transkallozal
yaklaşımla opere edilen olgular literatür eşliğinde tartışılmıştır.

Gereç ve Yöntem: Üçüncü ventrikül kolloid kisti nedeniyle opere edilen yedi hastanın (4 kadın, 3 erkek) başvuru şikayetleri, nörolojik muayeneleri, saptanan kolloid kistlerin boyutları, hidrosefali eşlik edip etmediği, yapılan cerrahi, cerrahi esnasında yapılan kallosal kesi çapları, postop nörolojik durumları, komplikasyon, epilepsi, diskonneksiyon ve nörokognitif bozukluklar gelişip gelişmediği geriye dönük olarak incelendi.

Bulgular: Tüm hastaların ameliyat sonrası nörolojik muayenelerinde bir defisit gözlenmedi. Altı hastanın kolloid kistlerinin total olarak çıkarıldığı görüldü. Takiplerinde hiçbir hastanın şant gereksinimi olmadı, epileptik nöbet, diskonneksiyon sendromu ve nörokognitif bozukluklar gözlenmedi.

Sonuç: Anterior interhemisferik transkallosal yaklaşım, kısa operasyon süresi minimal morbidite ile ilişkili, iyi total rezeksiyon için üçüncü ventrikül kolloid kistlerinin tedavisinde güvenli bir yoldur.
Objective: The cases operated using the microscopic anterior interhemispheric transcallosal approach due to third ventricular colloid cyst during 2015–2020 in our clinic were discussed in the light of the literature.

Methods: Seven patients (four females, three males) operated for colloid cyst of the third ventricle were examined retrospectively in terms of their presentation complaints, neurological examinations, size of the colloid cysts detected, presence/absence of accompanying hydrocephalus, surgery performed, callosal incision diameter used in the surgery, post-operative neurological conditions, complications, epilepsy, and development of disconnection and neurocognitive disorders.

Results: No neurological deficits were observed in the post-operative examinations of any patients. It was observed that the colloid cysts of six patients were completely removed. None of the patients required shunts during their follow-up, and epileptic seizure, disconnection syndrome, and neurocognitive disorders were not observed.

Conclusion: The anterior interhemispheric transcallosal approach is a safe way to treat colloid cysts of the third ventricle for a good total resection, with a short operative time. This is associated with minimal morbidity.

10.Comparison of Resolvin D1 Levels in Patients with Aneurysmal Subarachnoid Haemorrhage with Those in Healthy Controls
Bekir Can Kendirlioğlu, Evren Aydoğmuş, Tufan Hicdönmez
doi: 10.14744/scie.2021.46036  Pages 273 - 279
GİRİŞ ve AMAÇ: Literatür, anevrizmal subaraknoid kanamadan sonra önde gelen mortalite ve morbidite nedeni olan vazospazmın etiyolojisinde nöroinflamasyonun rolüne işaret etmektedir. Resolvin D1’in nöronlar üzerinde apoptoza karşı koruyucu bir etkiye sahip olduğu ve anevrizmal subaraknoid kanamadan sonra nöroinflamasyon ve vazospazm üzerinde anti-inflamatuar etkisi olduğu varsayılmaktadır. Bu çalışmada, anevrizmal subaraknoid kanamalı hastalarda serum resolvin D1 düzeylerini ve bunun vazospazm ve C-reaktif protein, nötrofil ve albümin gibi inflamatuar belirteçlerle olası ilişkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Spontan anevrizmal subaraknoid kanaması olan 15 hastanın verileri, 17 sağlıklı gönüllünün verileriyle karşılaştırıldı. Anevrizmal subaraknoid kanamalı hastalar iki gruba ayrıldı: anjiyografik vazospazm olan subaraknoid kanama grubu (8 hasta) ve anjiografik vazospazm olmayan subaraknoid kanama grubu (7 hasta). Subaraknoid kanamadan sonra 1, 4, 9 ve 14. günlerde seri serum resolvin D1 ölçümleri alındı.
BULGULAR: Resolvin D1 seviyeleri, anjiyografik vazospazmı olan hastalarda subaraknoid kanamadan sonraki birinci günde istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p=0.021). Ayrıca anjiyografik vazospazmı olan grupta da ölçülen tüm resolvin D1 değerleri diğer gruplara göre daha yüksekti. Serum C-reaktif protein ve nötrofil düzeylerinin ölçümleri, kontrol grubuna kıyasla her iki grupta da subaraknoid kanamadan sonraki birinci günde istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Resolvin D1 seviyeleri, nöroprotektif ve antiinflamatuar özelliklerinden dolayı inflamasyona sekonder yükselme eğilimindedir. Böylece subaraknoid kanama + vazospazm grubunda yüksek resolvin D1 seviyeleri, anevrizmal subaraknoid kanama sonrası anjiyografik vazospazmın etyopatogenezinde inflamatuar süreçlerin rol oynadığını göstermiştir. Sonuç olarak, resolvin D1, anevrizmal subaraknoid kanama sonrası anjiyografik vazospazmın tahmininde önemli bir biyobelirteç olabilir.
INTRODUCTION: The literature points to the role of neuroinflammation in the aetiology of vasospasm, which is the leading cause of mortality and morbidity after aneurysmal subarachnoid haemorrhage. Neuroinflammation has been found to contribute to early and delayed brain injury, both of which are associated with poor clinical outcomes. Resolvin D1 is hypothesised to have a protective effect on neurons against apoptosis and has anti-inflammatory and pro-resolving effects on the neuroinflammation and vasospasm after aneurysmal subarachnoid haemorrhage. In this study, we aimed to investigate the serum resolvin D1 levels and its possible relationship with vasospasm and inflammatory markers, such as C-reactive protein, neutrophil and albumin in patients with aneurysmal subarachnoid haemorrhage.
METHODS: Fifteen patients with spontaneous aneurysmal subarachnoid haemorrhage between June 2017 and May 2018 presenting at our institution were included in the study. Their data were compared with those of 17 healthy volunteers. Patients with aneurysmal subarachnoid haemorrhage were divided into two groups: the subarachnoid haemorrhage with vasospasm group (8 patients), which included patients with subarachnoid haemorrhage and angiographic vasospasm, and subarachnoid haemorrhage without vasospasm group (7 patients), which included patients with subarachnoid haemorrhage without angiographic vasospasm. Serial serum resolvin D1 measurements were taken on days 1, 4, 9 and 14 after subarachnoid haemorrhage.
RESULTS: Resolvin D1 levels were statistically significantly higher on day 1 after subarachnoid haemorrhage in patients with angiographic vasospasm (p=0.021). Additionally, in the group with angiographic vasospasm, all the measured resolvin D1 values were also higher compared to other groups. The measurements of serum C-reactive protein and neutrophil levels were found to be statistically significantly higher on day 1 after subarachnoid haemorrhage in both groups compared to the control group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Resolvin D1 levels tend to increase secondary to inflammation because of its neuroprotective and anti-inflammatory properties. Thus, high resolvin D1levels in the subarachnoid haemorrhage + vasospasm group indicated that inflammatory processes play a role in the aetiopathogenesis of angiographic vasospasm after aneurysmal subarachnoid haemorrhage. Consequently, resolvin D1 might be an important biomarker in the prediction of the angiographic vasospasm after aneurysmal subarachnoid haemorrhage.

11.Anatomical Evaluation of the Brain Via Magnetic Resonance Imaging: T1-Weighted Flair Versus T1 Weighted Spin-Echo Pulse Sequences
Sezen Güleç Aydoğmuş, Evren Aydogmus
doi: 10.14744/scie.2021.81568  Pages 280 - 287
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, T1-ağırlıklı (T1A) FLAIR (sıvı atenüasyon inversiyon geri kazanımı) görüntülemenin rutin beyin manyetik rezonans (MR) incelemesindeki değerini araştırmak; ayrıca T1A spin-eko (SE) ve hızlı T1A FLAIR sekansları anatomik yapıların tanımlanabilirliği ve görüntü kalitesi açısından karşılaştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: T1A SE ve hızlı T1A FLAIR sekansları, 30 sağlıklı olguda anatomik yapıların tanımlanması, genel görüntü kalitesi ve artefaktların varlığı açısından kalitatif ve kantitatif olarak analiz edildi. Sinyal-gürültü oranı (SNR) ve kontrast-gürültü oranı (CNR) değerleri, arka çukur ve talamus seviyelerindeki gri madde, beyaz madde ve beyin omurilik sıvısı dahil olmak üzere eşdeğer lokalizasyonlardan iki dizinin sinyal yoğunluğu değerleri alınarak belirlenmiştir.
BULGULAR: SNR değerleri T1A SE’de T1A FLAIR sekanslarına göre talamus ve arka çukur düzeyinde anlamlı olarak yüksekti (p<0.001). Talamik seviyedeki ölçümler, beyin omurilik sıvısı-gri madde ve gri-beyaz madde için T1A FLAIR CNR değerlerinin T1A SE’ye göre anlamlı olarak daha yüksek olduğunu gösterdi (p=0.0001). Arka çukur düzeyindeki ölçümler, gri-beyaz madde için T1A FLAIR CNR değerlerinin T1A SE’ye göre anlamlı olarak daha yüksek olduğunu gösterdi (p=0.006).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, beynin T1A görüntülemesinde, T1A FLAIR sekansının CNR değerleri açısından kalitatif ve kantitatif değerlendirmelerde T1A SE’den üstün olduğunu bulduk. Bununla birlikte, SNR değerleri T1A SE görüntülemede daha yüksek bulundu.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the value of T1-weighted (T1W)/FLAIR (fluid attenuation inversion recovery) imaging in routine brain magnetic resonance (MR) evaluation by comparing the T1W spin-echo (SE) sequence with the T1W rapid FLAIR sequence in terms of identifiability of anatomical structures and image quality.
METHODS: T1W SE and T1W rapid FLAIR sequences were qualitatively and quantitatively analysed with regard to the identification of anatomical structures, general image quality and presence of artefacts in 30 healthy cases. Signal-to-noise ratio (SNR) and contrast-to-noiseratio (CNR) values were determined using the signal intensity values of two sequences from equivalent localisations, including the grey substance, white substance and cerebrospinal fluid at the level of the posterior fossa and thalamus.
RESULTS: SNR values were significantly higher in T1W SE than in T1W FLAIR sequences at the level of the thalamus and posterior fossa (p<0.001). Measurements at the thalamic level revealed that CNR values of T1W FLAIR for cerebrospinal fluid-grey substance and grey white substance were significantly higher when compared to T1W SE (p=0.0001). The measurements at the posterior fossa level demonstrated that CNR values of T1W FLAIR for grey-white substance were significantly higher when compared to T1W SE (p=0.006).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, we found that in T1W imaging of the brain, T1W FLAIR sequence was superior to T1W SE in qualitative and quantitative evaluations in terms of CNR values. Nevertheless, SNR values were found to be higher in T1W SE imaging.

12.Physical Activity Involvement and Perception of Sufficient Physical Activity Among University Students According to Personality Traits
Mehmet Ali Kurçer, Işıl Zorlu, Zeynep Erdoğan, Nehir Aslan Yüksel, Gülşah Çolak
doi: 10.14744/scie.2020.60565  Pages 288 - 293
GİRİŞ ve AMAÇ: Orta şiddette veya şiddetli fiziksel aktivite; sedanter geçirilen zamana bakılmaksızın daha iyi kardiyometabolik risk faktörleriyle ilişkilendirilmiştir. Bu araştırmada tıp fakültesi öğrencilerinin kişiliklerine göre fiziksel aktivite düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma verilerinin toplanmasında fiziksel aktivite düzeyi ve etkileyen faktörleri içeren sorulardan oluşan bir anket kullanılmıştır. Ayrıca 10 Maddelik Kişilik Ölçeği ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi’nin (UFAA) Kısa Formu kullanılmıştır.
BULGULAR: UFAA’ya göre, tüm öğrencilerin %38.7’si düşük veya inaktif, %47.8’i orta ve %13.4’ü yüksek fiziksel aktif idi. Normal fiziksel aktiviteye sahip olduğunu düşünen öğrencilerin %10.9’u inaktif, %50.9’u orta düzeyde fiziksel aktif ve %38.2’si yüksek düzeyde fiziksel aktif idi. Algılarına göre yeterli fiziksel aktif olduğunu düşünen öğrencilerin %17.5’i inaktifti. Bisiklete binme, koşma, dans etme ve takım oyunlarına katılan öğrencilerin UFAA ile ölçülen fiziksel akivite düzeyleri, bu aktiviteleri yapmayanlara göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Öğrencilerin kişilik puanlarına, beden kitle indeksi gruplarına, bazı fiziksel aktivite tiplerine (yürüme ve yüzme) ve cinsiyete göre fiziksel aktivite düzeyleri arasında anlamlı fark yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yeterli fiziksel aktif olduğunu düşünen öğrencilerin %17.5’i UFAA’ya göre inaktifti. UFAA’ya göre öğrencilerin yalnızca %13.4’ü yeterli fiziksel aktifti. Fiziksel aktivite düzeyi, kişilik özelliklerinden etkilenmemekteydi.
INTRODUCTION: Moderate and vigorous physical activity (PA) has been associated with better cardiometabolic risk factors in adolescents, regardless of the quantity of sedentary time. The aim of this study was to determine the level PA engagement and perception of sufficient PA among students of a faculty of medicine and to investigate a correlation with personality traits.
METHODS: A questionnaire was used to collect data about the level of PA and factors that might influence participation. A 10-item personality inventory and the short form of the International Physical Activity Questionnaire (IPAQ) were also administered in student interviews.
RESULTS: According to the IPAQ scores, 38.7% of the students had a low level of activity or were inactive (LPA), 47.8% had a moderate level of participation (MPA), and 13.4% ranked as highly active (HPA). The results indicated that 10.9% of the students who reported regular PA were classified as LPA, 50.9% were graded as MPA, and 38.2% had an HPA score. Of the students who reported a perception of sufficient PA, 17.5% were scored as LPA. Students who participated in cycling, running, dancing, and team sports had a significantly higher IPAQ measurement (p<0.05). Personality scores, body mass index, some types of PA (walking and swimming), and gender were not correlated with PA level.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings indicated that 17.5% of the students who thought that they engaged in sufficient PA actually had an LPA score. The IPAQ results revealed that only 13.4% of the students actually had a sufficient level of PA, as defined by the World Health Organization guidelines. The level of PA participation was not affected by personality traits.

13.The Latex Allergy Awareness and Attitudes to Protective Measures in Healthcare Workers
Kadriye Terzioğlu, Dane Ediger, Ebru Özdemir, Raziye Tulumen Ozturk, Fatma Oflu Doğan, Gokhan Ocakoglu
doi: 10.14744/scie.2021.21548  Pages 294 - 298
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık çalışanlarına yeterli eğitim verilmesi ve doğru koruyucu önlemlerin alınması lateks alerjisi ile mücadelede etkin yollardan biridir. Biz de bu çalışmamızda sağlık çalışanlarının bu konudaki yeterliliklerini saptamak amacı ile lateks alerjisi hakkındaki bilgi düzeyleri, davranış modelleri ve lateks alerji görülme sıklığını incelemeyi hedefledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dört yüz on sağlık çalışanına late ks alerjisi hakkında bilgi düzeyi ve kaçınma yöntemlerini ölçen anket uygulaması yapıldı. Doktor tanılı lateks alerjisi olan ve lateks maruziyet ile semptom tarifleyen 53 kişiye ikinci bir anket uygulaması daha yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahi ledilen 410 sağlık çalışanın 240 (%61.9) kadın ve median çalışma süresi 5 (IQR: 0.13–38) yıldı. Lateks maruziyet sonrası semptom tarifleyen sağlık çalışan oranı 74 (%18) ve bunların median çalışma süresi 34.50 (IQR: 21–50) yıldı. Bu grupta kişilerin ise 41’inin (%78.8) lateks alerjisini saptamak amacı ile deri testlerini yaptırmadıkları saptandı. Lateks alerjeninden korunma yöntemleri hakkında bilgi düzeylerine bakıldığında araştırma görevlileri ve hemşirelerin teknisyenlerden daha bilgili oldukları saptandı (p=0.47, p=0.16, sırasıyla). Endişe düzeyleri meslek grupları arasında karşılatırıldığında hemşirelerde ve teknisyenlerde araştırma görevlilerine gore anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.012, p=0.001, sırasıyla).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Elde edilen veriler genel olarak sağlık çalışanlarının lateks alerjisi hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmadıkları ve meslek gruplarına baktığımızda ise bunun teknisyenlerde daha da belirgin olduğu görüldü. Buna paralel olarak da endişe düzeylerinin yüksek olduğu saptandı. Sağlık çalışanlarındaki bu bilgi açığının eğitimlerle kapatılması, lateks maruziyeti ile semptom varlığında tanı amaçlı değerlendirilmesi ve etkin koruyucu önlemlerin alınması lateks alerjisi ile mücadelede etkili olacağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Adequate training and protective measures are some of the effective ways to preventi latex allergy. This study aimed to assess the level of knowledge about latex allergy, behavioral patterns and the incidence of latex allergy.
METHODS: Four hundred ten healthcare workers (HCWs) were invited to participate in a survey and answer a questionnaire on the level of knowledge and protective methods of latex allergy. A second supplemental questionnaire was applied to 53 HCWs who were diagnosed with latex allergy or had symptoms of latex exposure.
RESULTS: The study population consisted of 410 HCWs; 240 (61.9%) were female and had a median working duration of 5 (IQR: 0.13–38) years. 74 (18%) HCWs described symptoms after latex exposure with a median working time of 34.5 (IQR: 21–50) years. Despite the symptoms, skin test was not performed 41 (78.8%) of 74 patients. When the knowledge levels of protection methods from the latex allergen were compared, research assistants and nurses were found to be more than the technicians (p=0.047, p=0.016, respectively). When the anxiety level was compared between occupational groups, it was significantly higher in nurses and technicians compared to research assistants (p=0.012, p=0.001, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The data indicated that HCWs are not adequately informed about latex allergy, and comparing the occupational groups, this fact was more remarkable among technicians. Continuing education of HCWs regarding latex allergy, appropriate diagnostic tests in the presence of symptoms, and taking effective protective measures are essential steps in the fight against latex allergy.

14.Comparison of Biometry and Intraocular Lens Power Between Two Different Optical Biometers
Aysu Arsan, Hatice Selen Kanar, Sevda Aydın Kurna, Ulviye Kıvrak, Murat Oklar
doi: 10.14744/scie.2021.04557  Pages 299 - 303
GİRİŞ ve AMAÇ: Göz içi lens gücü hesaplaması için AL-Scan ve IOL-Master 500 optik biyometrileri kullanarak, katarakt cerrahisi sonrası refraktif sonuçları karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya katarakt ameliyatı geçiren ve aynı göz içi lensi (Eyecryl Plus HSAS600) implante edilen 78 ardışık hastanın 78 gözü dahil edildi. Grup 1’de ameliyat öncesi biyometri AL-Scan ile ve Grup 2’de IOL Master 500 ile yapıldı. Ameliyat öncesi ve sonrası altıncı ayda düzeltilmemiş uzak görme keskinliği, düzeltilmiş uzak görme keskinliği ve manifest sferik kırılma kusuru (MSRE) değerlendirilmeleri yapıldı.
BULGULAR: Ortalama ameliyat sonrası manifesr sferik refraktif kusur, grup 1 ve 2’de sırasıyla -0.28±0.30 Diyoptri (D) ve -0.32±1.13 D olarak saptandı (p=0.38). Ameliyat sonrası altıncı ay vizitinde, Grup 1’de gözlerin %92’si hedef refraksiyonun 0.50 D içindeydi ve Grup 2’de %93’ü 0.50 D içindeydi (p=0.99). Düzeltilmemiş ve düzeltilmiş uzak görme keskinliği her iki grupta da anlamlı olarak arttı (p<0.001). Ortalama ameliyat sonrası düzeltilmemiş uzak görme keskinliği, grup 1 ve 2’de sırasıyla 0.72±0.12 ve 0.66±0.16 olarak bulundu (p=0.20). Her iki grupta da ameliyat sırasında ve sonrasında görmeyi tehdit eden bir komplikasyon gelişmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu bulgular, AL-Scan biyometri cihazının, aynı göz içi lenslerin implantasyonundan sonra IOL Master ile karşılaştırılabilir ameliyat sonrası sonuçlar sağladığını göstermektedir.
INTRODUCTION: To compare refractive results after cataract surgery using AL-Scan and IOL-Master500 optical biometers for intraocular lens power calculation.
METHODS: 78 eyes of 78 consecutive patients undergoing cataract surgery and implanted with the same intraocular lens (Eyecryl Plus HSAS600) were included in the study. In Group 1, preoperative biometry was performed with AL-Scan, and in Group 2, with IOL Master 500. Uncorrected distance visual acuity (UDVA), corrected distance visual acuity (CDVA), and mean absolute refractive error (MARE) at preoperative and 6-month follow-up visits were recorded.
RESULTS: The postoperative mean MARE was -0.28±0.30 Diopter (D) and –0.32±1.13 D in Groups 1 and 2, respectively (p=0.38). At the 6th month visit, 92% of eyes in Group 1 were within 0.50 D of target refraction in Group 1 and, 93% of eyes in Group 2 were within 0.50 D (p=0.99). Uncorrected and corrected distance visual acuity improved significantly in both groups (p<0.001). The mean postoperative UDVA were 0.72±0.12 and 0.66±0.16 in Groups 1 and 2, respectively (p=0.20). No sight-threatening complication occurred during or after the operation in either group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: These findings show the AL – Scan provides comparable postoperative results with the IOL Master after implantation of the same intraocular lenses.

15.Five-Year Outcomes of Subthreshold Yellow Micropulse Laser Treatment in Chronic Central Serous Chorioretinopathy: Could it be Any Marker of Response to Treatment?
Hatice Selen Sönmez Kanar, Aysu Arsan, Aysegul Penbe, Ayse Sonmez, Yelda Ozkurt
doi: 10.14744/scie.2021.24392  Pages 304 - 310
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, kronik santral seröz koryoretinopatili (SSKR) hastaların 577 nm eşik altı sarı mikropuls lazer tedavisi (ESMLT) sonuçlarını beş yıllık takip ile değerlendirmektir. Ayrıca, başlangıç klinik özelliklerinin nüks ve ESMLT tedavi yanıtları üzerindeki etkisini değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kronik SSKR’li 72 hastanın 81 gözü en az beş yıl takip edildi. Hastalar 577-nm ESMLT tedavi edildi. En iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), santral maküla kalınlığı (SMK), merkezi maküla hacmi (MMH), toplam maküla hacmi (TMH) ve subfoveal koroid kalınlığı (SFKK) spektral domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ile ölçüldü.
BULGULAR: Ortalama EİDGK 0.46±0.25 Log MAR’dan 0.11±0.22 Log MAR’a yükseldi ve ortalama SMK 404.60±72.46 μm’den 243.50±24.97 μm’ye düştü (p<0.001). Son vizitte 70 gözde (%86.4) ESMLT seansları ile tam subretinal sıvı (SRS) rezorpsiyonu ve 11 gözde (%13.6) rezidüel SRS vardı. Beş yıl takipte 68 gözde (%83.9) nüks görülmezken, 13’ünde (%16.1) nüks görüldü. Çok değişkenli analizlerde, nüks ile SFCT≥ 416.00 μm (p<0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon vardı ve başlangıç SFCT≥ 474.00 μm ve başlangıç EİDGK ile ESMLT’ye yanıt vermeme ile anlamlı korelasyon saptandı (sırasıyla p=0.025 ve p=0.040).
TARTIŞMA ve SONUÇ: ESMLT’nin uzun süreli izlemde güvenli ve etkili olduğu bulunmuştur. Klinik özellikler ve bazı SD-OKT parametreleri, ESMLT’ye verilen tedavi yanıtının ve nüksün belirleyicileri olabilir.
INTRODUCTION: The aim of the study was to assess the results of 577 nm subthreshold yellow micropulse laser treatment (SYMLT) in patients with chronic central serous chorioretinopathy (CSC) with a five-year follow-up. We also evaluated the effect of baseline characteristics on relapse and the SYMLT treatment responses.
METHODS: A total of 81 eyes of 72 patients with chronic CSC were followed for at least 5 years. Patients were treated with 577-nm SMYLT in multiple sessions at a 5% duty cycle. Best-corrected visual acuity (BCVA), central macular thickness (CMT), central macular volume (CMV), total macular volume (TMV) and subfoveal choroidal thickness (SFCT) were measured by spectral-domain optical coherence tomography (SD-OCT). Other basic SDOCT parameters were recorded.
RESULTS: The mean BCVA improved from 0.46±0.25 Log MAR to 0.11±0.22 Log MAR and the mean CMT decreased from 404.60±72.46 μm to 243.50±24.97 μm at last visit (p<0.001). At the last visit, 70 eyes (86.4%) had complete subretinal fluid (SRF) resorption with SYMLT sessions, and 11 eyes (13.6%) had residual SRF. While recurrence was not observed in sixty-eight (83.9%) patients within five years, it was observed in 13 (16.1%). In multivariate analyses, there was a statistically significant correlation between recurrence and SFCT≥ 416.00 μm (p<0.001) and baseline SFCT≥ 474.00 μm and baseline BCVA were significantly correlated with non-response to SYMLT (p=0.025 and p=0.040, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: SYMLT has been found to be a safe and effective in long-term follow-up. Clinical characteristics and some SD-OCT parameters might be predictors of treatment response to SYMLT and its recurrence.

16.Total Laparoscopic Hysterectomy Experience: Retrospective Results of a Tertiary Center
Emre mat, Pınar Yıldız, Tuğba Gül Yilmaz, Elif Beyza Özer, Gulfem Basol, Didar Kurt, Elif Cansu Gundogdu, Betul Kuru, Umit Cabus, Ahmet Kale
doi: 10.14744/scie.2021.16023  Pages 311 - 315
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, Ocak 2018–Eylül 2020 tarihleri arasında kadın doğum ve jinekoloji kliniğinde yapılan total laparoskopik histerektomi operasyonlarının intraoperatif ve ameliyat sonrası sonuçlarının geriye gönük bir değerlendirmesinin yapılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2018–Eylül 2020 tarihleri arasında benign endikasyonlar nedeniyle total laparoskopik histerektomi uygulanan 445 hastanın dosyaları ve operasyon vaka notları hastane bilgi yönetim sisteminden alınarak intraoperatif ve ameliyat sonrası sonuçları analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 445 hastanın ortalama yaşı 51.2±8.5 ve parite 2.98±1.85 idi ve en sık histerektomi endikasyonu myoma uteri idi. Ortalama operasyon süresi 100.7±36.7 dakika olarak belirlendi. Genel majör komplikasyon oranı %3.2 ve laparatomiye geçiş oranı %1.5 olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Vajinal histerektomiye uygun olmayan hastalarda total laparoskopik histerektomi, hasta konforunu artırması ve cerrahi ekibin deneyiminin artmasıyla komplikasyon oranlarının daha düşük olması nedeniyle makul bir seçenek olabilir.
INTRODUCTION: In the present study, it was aimed to retrospectively evaluate the intraoperative and postoperative outcomes of all laparoscopic hysterectomy procedures carried out at the obstetrics and gynecology department between January 2018 and September 2020.
METHODS: The files and operation case notes of 445 patients who underwent total laparoscopic hysterectomy for benign indications between January 2018 and September 2020 were retrieved from the hospital information management system and their intraoperative and postoperative outcomes were analysed.
RESULTS: The mean age of 445 patients included in the present study was 51.2±8.5 and parity 2.98±1.85, and the most common indication for hysterectomy was myoma uteri. The mean operation time was determined as 100.7±36.7 min. The overall major complication rate was 3.2% and the rate of conversion to laparotomy was found to be 1.5%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In patients who are not suitable for vaginal hysterectomy, total laparoscopic hysterectomy may be a reasonable option in terms of increasing the patient comfort, lower complication rates, and increasing the the experience of the surgical team.

17.The Effects of Ultrasound Guided Erector Spinae Plane Block On Postoperative Analgesia in Elective Thoracic Surgery
Onur Bukağıkıran, Tamer Kuzucuoğlu, Yucel Yuce, Fatih Dogu Geyi&775;k, Banu Cevi&775;k
doi: 10.14744/scie.2021.68926  Pages 316 - 322
GİRİŞ ve AMAÇ: Elektif göğüs cerrahisi olgularında ultrason eşliğinde erektör omurga düzlem bloğunun etkilerini araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza 18–70 yaşları arasında elektif torasik cerrahi geçiren 40 ASA I-II-III hasta dahil edildi. Her biri 20 hastadan oluşan ESPB ve kontrol gruplarını ayırdık. Demografik özellikler, VKİ, komorbiditeler, ameliyatın tipi ve süresi, ilk saat içindeki petidin ihtiyacı, ilk analjezik ihtiyacı zamanı, 24 saat içindeki toplam analjezik miktarı kaydedildi.
BULGULAR: İlk analjezik gereksinim süresi ESPB grubunda 5.90±2.61 saat, kontrol grubunda 1.80±0.95 saatti. ESPB grubunda ameliyat sonrası 24 saatte ortalama parasetamol gereksinimi 2.00±0.56 g, deksketoprofen gereksinimi 15.00±28.56 mg ve tramadol gereksinimi 30.00±47.01 mg idi. Kontrol grubunda ortalama parasetamol gereksinimi 2.90±0.31 g, deksketoprofen gereksinimi 22.50±30.24 mg, tramadol gereksinimi 80.00±76.78 mg idi. ESPB grubu 3.01±0.76, kontrol grubunda ortalama 4.03±0.51, ESPB grubunda ortalama dinamik VAS 3.65±0.76 ve kontrol grubunda ortalama 4.70±0.54 idi. Statik VAS değerleri tüm takiplerde ESPB grubunda daha düşüktü. ESPB grubunda, tüm takiplerde dinamik VAS değerleri de daha düşüktü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ESPB’nin ameliyat sonrası analjeziyi iyileştirdiği ve torasik cerrahide analjezi ihtiyacını azalttığı bulunmuştur.
INTRODUCTION: We investigated the effects of ultrasound-guided erector spinae plane block in elective thoracic surgery cases.
METHODS: 40 ASA I-II-III patients, aged between 18–70 years who underwent elective thoracic surgery were included. We seperated Erector Spinae Plane Block (ESPB) and control groups, each containing 20 patients. The demographic features, Body Mass Index (BMI), comorbidities, the type and duration of surgery, pethidine requirement within the first hour, time of first analgesic requirement, the total analgesic amount within 24 hours were recorded.
RESULTS: The first analgesic requirement time was 5.90±2.61 hours in the ESPB group and 1,80±0,95 hours in the control group. The mean paracetamol requirement was 2.00±0.56 g, dexketoprofen requirement was 15.00±28.56 mg, and tramadol requirement was 30.00±47.01 mg in the ESPB group in the postoperative 24 hours. In the control group, the mean paracetamol requirement was 2.90±0.31 g, dexketoprofen requirement was 22.50±30.24 mg, tramadol requirement was 80.00±76.78 mg. The mean static VAS in the ESPB group was 3.01±0.76, the mean in the control group was 4.03±0.51, the mean dynamic VAS in the ESPB group was 3.65±0.76, and the average in the control group was 4.70±0.54. Static VAS values were lower in the ESPB group at all follow-ups. In the ESPB group, the dynamic VAS values were also lower at all follow-ups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: ESPB was found to improve postoperative analgesia and reduce the need for analgesia in thoracic surgery.

CASE REPORT
18.A Rare Situation: Coexistence of Spontaneous Pneumomediastinum and Pneumorrhachis
Mustafa Kuzucuoğlu, İlkay Albayrak
doi: 10.14744/scie.2020.46866  Pages 323 - 325
Pnömomediastinum ve pnömoraşi daha çok travmatik olmak üzere çeşitli patolojilere sekonder ortaya çıkan tablolardır. Nadiren spontan olarak gelişebilen bu patolojilerin birlikteliği ise daha da nadir görülmektedir. Bu çalışmada da 18 yaşında erkek olguda gelişen spontan pnömomediastinum ve pnömoraşi birlikteliği literatürler eşliğinde sunuldu.
Pneumomediastinum and pneumorrhachis may occur secondary to various pathologies, though it is usually a traumatic injury. The coexistence of these pathologies is rare. This report is a description of the spontaneous development of pneumomediastinum and pneumorrhachis in an 18 year-old male patient and a brief discussion of the relevant literature.

LookUs & Online Makale