ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404
SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 33 (1)
Volume: 33  Issue: 1 - 2022
1.Front Matter

Pages I - IX

RESEARCH ARTICLE
2.Clinical Features and Laboratory Findings of COVID-19 in Children: A Tertiary Center Experience
Ceren Çetin, Ayşe Karaaslan, Yasemin Akın, Elif Söbü, Yakup Çağ, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2022.35582  Pages 1 - 8
GİRİŞ ve AMAÇ: Erişkinlerde Coronavirus Hastalığı 2019 (COVID-19) hakkında artan verilere rağmen, pediatrik hastalardaki veriler hala sınırlıdır. Çalışmamızın amacı, doğrulanmış pediatrik COVID-19 olgularımızın klinik özelliklerini ve laboratuvar bulgularını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük çalışma, Türkiye’deki en büyük COVID-19 tedavi merkezlerinden birinde yapıldı. Çalışmaya ters transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) kullanılarak doğrulanan 456 olgu dahil edildi.Yüz hasta yatarak, 356 hasta ayakta tedavi edildi. Hastalar hastalık şiddetine göre asemptomatik, hafif, orta ve şiddetli olarak sınıflandırıldı.
BULGULAR: Asemptomatik, hafif, orta ve ağır vaka sayısı sırasıyla 199 (%43.6), 194 (%42.5), 33 (%7.2) ve 30 (%6.6) idi. Hastanede yatan beş yaş altı hastaların çoğu hafif (%67.7) iken, 15 yaş üstü hastaların çoğu ağır hastalığa (%54.2) sahipti. Başvuru anında lenfopeni ve yüksek ferritin düzeyleri ağır olgularda daha yaygındı (p<0.05). Ayrıca çoklu regresyon analizi, yüksek ferritin ve D-dimer düzeylerinin hastanede yatış süresini artırdığını ortaya koydu (p=0.000; R2=0.404).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuklarda COVID-19 enfeksiyonu için hastalık şiddetini tahmin etmek için yaş, lenfosit sayısı, ferritin ve D-dimer seviyeleri kullanılabilir.
INTRODUCTION: Despite increasing data on Coronavirus Disease 2019 (COVID-19) in adults, the data in pediatric patients are still limited. The aim of our study is to evaluate the clinical features and laboratory findings of our confirmed pediatric COVID-19 cases.
METHODS: This retrospective descriptive study was conducted in one of the largest COVID-19 treatment centers in İstanbul, Turkey. Four hundred and fifty-six cases confirmed using reverse transcriptase-polymerase chain reaction (RT-PCR) were included in the study. One hundred inpatients and 356 outpatients were treated. Patients were classified according to the disease severity as asymptomatic, mild, moderate and severe.
RESULTS: The number of asymptomatic, mild, moderate or severe cases were 199 (43.6%), 194 (42.5%), 33 (7.2%) and 30 (6.6%) respectively. Most of the hospitalized patients younger than 5 years old had the mild disease (67.7%), whereas most of the patients over 15 years of age had severe disease (54.2%). Lymphopenia and high ferritin levels at admission were more common in severe cases (p<0.05). Also, multiple regression analysis revealed that high ferritin and D-dimer levels were found to prolong hospital stay (p=0.000; R2=0.404).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Age, lymphocyte count, ferritin and D-dimer levels can be used to estimate the disease severity for COVID-19 infection in children.

3.Evaluation of Anxiety, Depression, and Insomnia Levels of Healthcare Professionals after Inactive COVID-19 Vaccination (CoronaVac)
Sinem Dogruyol, İlker Akbas, Sinem Avci, Talha Dogruyol, Davut Tekyol, Abdullah Osman Kocak, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2022.65902  Pages 9 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19 pandemi sürecinde ön saflarda görev yapan sağlık çalışanlarının inaktif COVID-19 aşısı sonrasındaki depresyon, anksiyete ve insomnia düzeylerindeki değişimleri incelemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışma, 1 Ocak–30 Haziran 2021 tarihleri arasında Türkiye’de ön saflarda yer alan sağlık profesyonellerini değerlendirmek için çevrimiçi bir anket kullanılarak yürütülmüştür. Katılımcıların mental sağlığını değerlendirmek için Patient Health Questionnaire-9 (PHQ-9), Generalized Anxiety Disorder-7 (GAD-7) ölçekleri kullanıldı. Uyku problemlerini değerlendirmek için Insomnia Severity Index-7 (ISI-7) kullanıldı. Çalışmada aşılama öncesi (AÖ) ve sonrası (AS) olmak üzere iki ayrı döneme dair veriler incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya 416 sağlık çalışanı dahil edildi. AÖ dönemde depresyon, anksiyete ve insomnia sıklığı sırasıyla; %27.9, %31.5 ve %41.1 şeklindeydi. Bu oranlarda AS dönemde azalma olup; %22.8, %21.9 ve %34.1 şeklinde olduğu görüldü. Dönemler arasındaki bu farklar PHQ-9 (p=0.000), GAD-7 (p=0.002) ve ISI-7 (p=0.038) için istatistiksel olarak da anlamlıydı. Çalışmamızda yüksek haftalık çalışma saatleri, kadın cinsiyet, tek başına yaşam ve psikiyatrik hastalık varlığı faktörlerinin depresyon ve anksiyete gelişiminde etkili olduğunu tespit ettik.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ön saflardaki sağlık çalışanlarında depresyon, anksiyete ve insomnia semptomları ve bu kinik tablolara tanı konma sıklığının COVID-19 pandemisine bağlı olarak arttığı görülmektedir. Ancak bağışıklama süreci başladıktan sonra bu mental bozuklukların sıklığı ve sağlık çalışanlarının endişe düzeyleri belirgin bir şekilde azalma göstermiştir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to examine changes in the levels of depression, anxiety, and insomnia after inactive COVID-19 vaccination among healthcare professionals working actively during the COVID-19 pandemic.
METHODS: This cross-sectional study was conducted from January 1, 2021, to June 30, 2021, using an online survey across frontline healthcare professionals in Turkey. The Patient Health Questionnaire-9 (PHQ-9) and Generalized Anxiety Disorder-7 (GAD-7) scale were used to evaluate the mental health of the participants, and the Insomnia Severity Index-7 (ISI-7) was used to evaluate their sleep problems. The data obtained from two different periods, pre-vaccination and post-vaccination, were examined.
RESULTS: The study included 416 healthcare professionals. The frequency of depression, anxiety, and insomnia was 27.9%, 31.5%, and 41.1%, respectively, in the pre-vaccination period, and there was a decrease in these rates (22.8%, 21.9%, and 34.1%, respectively) in the post-vaccination period. The differences between the two periods were also statistically significant for the PHQ-9 (p=0.000), GAD-7 (p=0.002), and ISI-7 (p=0.038) scores. We determined that the presence of long weekly working hours, being female, living alone, and presence of psychiatric disease were effective in the development of depression and anxiety.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Among frontline healthcare professionals, depression, anxiety, and insomnia symptoms and the frequency of the diagnosis of these clinical conditions increased due to the COVID-19 pandemic. However, after the start of the immunization process, the frequency of these mental disorders and the anxiety levels of the healthcare professionals significantly decreased.

4.Has the Pandemic Changed the Effectiveness of Pressure Ulcer Care in non-COVID Intensive Care Units? A Single-Center Retrospective Study
Fulya Çiyiltepe, Yeliz Bilir, Elif Akova Deniz, Elif Bombacı, Kemal Tolga Saracoglu
doi: 10.14744/scie.2022.70446  Pages 16 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: Yoğun bakım hastaları gibi kritik durumdaki hastalar, basınç ülserlerine karşı oldukça savunmasızdır. COVID-19 pandemisinin getirmiş olduğu artmış iş gücü nedeniyle yoğun bakım ünitelerinde takip edilen hasta sayısında ve takip kalitesinde değişiklikler olmuştur. Çalışmamızın birincil amacı, pandeminin ilk yılında artan sağlık ihtiyaçlarının, COVID dışı yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) yatan hastalara yönelik basınç ülseri takip ve tedavi stratejileri üzerindeki etkilerini incelemek, ikincil amacı ise beslenme desteğinin basınç ülserleri üzerine olan etkisini ve bu süreçteki seyrini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak–Mart 2021 (Grup 1) ve Ocak–Mart 2020 (Grup 2) tarihlerinde en az iki hafta COVID dışı YBܒde izlenen ve basınç ülseri ile takip edilen 120 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik verileri ve komorbiditelerinin yanı sıra bakım evinden kabul edilmiş olması, kabuldeki basınç ülserlerinin evreleri, evrelerdeki değişiklikler, ve beslenme parametreleri kaydedildi. Profesyonel yara bakım ekibi tarafından yara evreleri ve değişimleri kayıt edildi.
BULGULAR: Grup 1’de 24 hastada bası yarası evresinde artış saptanırken, Grup 2’de yara evresinde artış izlenmedi (32.0’a 0, p=0.000). Hastanede yatış sırasında ölçülen transferrin değeri Grup 1’de daha düşük bulundu (1.23’e karşı 1.43, p=0.008). Grup 1’de yatışa göre 15. günde prealbümin değeri azaldı (0.9’a 0.2; p=0.008), CRP değeri arttı. Grup 2’de albumin değeri yatış gününe göre 15. günde (2.5’e 2.3; p=0.047) daha düşük bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pandeminin ilk yılında, COVID dışı nedenlerle yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda mevcut basınç ülseri evresinde artış ve beslenme durumunda azalma oldu. Bunun, COVID pandemisi nedeniyle artan hasta bakım ihtiyaçları ve sağlık personelinin tükenmişliğinden kaynaklanabileceğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Critically ill patients, such as intensive care patients, are highly vulnerable to pressure ulcers (PUs). Due to the increased workforce brought by the COVID-19 pandemic, there have been changes in the number of patients and the quality of follow-up. The primary aim of our study is to examine the effects of the first year of the pandemic on pressure ulcer follow-up and treatment strategies for patients hospitalized in non-COVID intensive care units (ICU). The secondary aim is to examine the effect of nutritional support.
METHODS: The data of 120 patients who were followed up in the non-COVID ICU for at least 2 weeks between January–March 2021(Group 1) and January–March 2020 (Group 2) and followed up with PUs were retrospectively analyzed. In addition to the demographic data and comorbidities of the patients, admission from the nursing home, stages of PUs at admission, changes in stages, and nutritional parameters were recorded.
RESULTS: While an increase in the PU stage was detected in 24 patients in Group 1, no increase in the stage of the wound was observed in Group 2 (32.0 vs 0, p=0.000). The transferrin value measured during hospitalization was found to be lower in Group 1 (1.23 vs 1.43, p=0.008). In Group 1, the prealbumin value decreased (0.9 vs 0.2, p=0.008) on day 15 compared with the hospitalization and C-reactive protein value increased. In Group 2, the albumin value was found to be lower (2.5 vs 2.3, p=0.047) on day 15 compared with the day of hospitalization.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the first year of the pandemic, there was an increase in the existing pressure ulcer stage and a decrease in the nutritional status in patients hospitalized in the ICU for non-COVID reasons. We believe that this might be due to the increased patient care needs and the burnout of healthcare staff due to the COVID pandemic.

5.Gastroprotective Effects of Fraxin with Antioxidant Activity on the Ethanol-Induced Gastric Ulcer
Mustafa Can Guler, Fazile Nur Ekinci Akdemir, Ayhan Tanyeli, Ersen Eraslan, Yasin Bayir
doi: 10.14744/scie.2022.28291  Pages 21 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Burada, fraksinin, etanol kaynaklı mide ülseri üzerindeki antioksidan özellikleri ile gastroprotektif bir aktivite gösterip göstermediğinin değerlendirilmesi planlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Wistar Albino erkek sıçanlar, her grupta altı hayvan bulunan dört gruba ayrıldı. Gruplar kontrol (grup I), etanol (grup II), etanol+omeprazol (grup III) ve etanol+fraksin (grup IV) grupları olarak düzenlenmiştir. Tüm denekler, %70, 10 mg/kg etanol uygulamasından üç saat sonra sakrifiye edildi. Grup III ve IV’te, sıçanlara etanol indüksiyonundan 30 dakika önce oral gavaj ile sırasıyla 30 mg/kg omeprazol ve 50 mg/kg fraksin verildi. Deneyin sonunda, mide dokuları çıkarıldı, yıkandı ve ülser bölgeleri makroskopik olarak değerlendirildi. Daha sonra biyokimyasal analiz için uygun koşullar altında saklandı.
BULGULAR: Grup II grup I ile kıyaslandığında süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon (GSH) değerleri azaldı, malondialdehit (MDA) seviyesi arttı (p<0.05). Ancak bu değerler grup III ve grup IV anlamlı olarak değişti (p<0.05). Grup III’teki gastrik ülser alanları grup II’ye kıyasla anlamlı derecede daha azdı (p<0.05). Grup IV’teki gastrik ülser alanları grup II’ye kıyasla anlamı derecede azdı (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Biyokimyasal ve makroskopik bulguların ışığında, fraksin etanol ile indüklenen mide ülserine karşı antioksidan etkinliği ile gastroprotektif etki gösterdi.
INTRODUCTION: Here, we planned to evaluate whether fraxin performed a gastroprotective activity or not with its antioxidant properties on the ethanol induced gastric ulcer.
METHODS: Wistar Albino male rats were assigned to 4 groups with 6 animals in each group. The groups were arranged as control (group I), ethanol (group II), ethanol+omeprazole (group III), and ethanol+fraxin (group IV) groups. All subjects were sacrificed 3 hours after administration of 70%, 10 mg/kg of ethanol. In groups III and IV, rats were given omeprazole 30 mg/kg and fraxin 50 mg/kg, respectively, by oral gavage 30 minutes before the ethanol induction. At the end of the experiment, the gastric tissues were removed, washed and the ulcer areas were macroscopically evaluated. Later, the samples were stored under appropriate conditions for biochemical analysis.
RESULTS: Superoxide dismutase (SOD) and glutathione (GSH) levels decreased, and malondialdehyde (MDA) value increased in group II compared to group I (p<0.05). However, these results changed significantly in groups III and IV (p<0.05). In group III, a significant reduction was noticed in gastric ulcer areas compared to group II (p<0.05). In group IV, the size of the gastric ulcer areas decreased considerably compared to group II (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the light of biochemical and macroscopic findings, fraxin showed a gastroprotective effect with its antioxidant activity against ethanol induced gastric ulcers.

6.Causes of Nondiabetic Nephropathy in Patients with Type 2 Diabetes Mellitus
Meral Mese, Serap Yadıgar, Ergün Parmaksız
doi: 10.14744/scie.2021.21704  Pages 27 - 31
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı nefropatili diyabetik hastalarda uygun endikasyonla yapılan böbrek biyopsisinin tanı ve tedaviye katkısını tek merkez deneyimi ile değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza 2012–2019 yılları arasında hastanemizde böbrek biyopsisi yapılan 32 tip 2 diyabet hastası dahil edildi. Böbrek biyopsisi endikasyonları diyabetik retinopatisi olmayan diyabetli ve proteinürisi 1 g/gün’ün üzerinde olan hastalar olarak belirlendi.
BULGULAR: Diyabetik ve diyabetik olmayan nefropati tanısı böbrek biyopsisi ile konuldu. Histopatolojik değerlendirmede 32 hastanın 14’ünde NDN rapor edildi. Bu hastaların dördünde membranöz nefropati, diğer dört hastada fokal segmental glomerüloskleroz (FSGS), iki hastada hafif zincir hastalığı, iki hastada IgA nefropatisi, diğer hastada minimal değişiklik nefropatisi ve son olarak bir hastada AA amiloid saptandı. DN üzerine bindirilmiş görülen NDRD (DN + interstisyel nefrit ve DN + FSGS) iki hastada gözlendi. On altı diyabetik hastada böbrek biyopsisi ile diyabetik nefropati tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetik hastalarda diyabetik olmayan böbrek hastalığını diyabetik böbrek nefropatisinden ayırt etmenin, uygun tedavi yöntemlerini seçmenin ve böbrek prognozunu belirlemenin önemli olabileceğine inanıyoruz.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the contribution of kidney biopsy performed with an appropriate indication to diagnosis and treatment in diabetic patients with nephropathy with a single-center experience.
METHODS: In our study, 32 patients with type 2 diabetes who underwent kidney biopsy in our hospital between 2012 and 2019 were included. Kidney biopsy indications were determined as patients with diabetes without diabetic retinopathy and with proteinuria above 1 g/day.
RESULTS: Diabetic nephropathy (DN) and nondiabetic nephropathy (NDN)were diagnosed with renal biopsy. In 14 of 32 patients, NDN was reported in histopathological evaluation. Membranous nephropathy was detected in 4 of these patients, focal segmental glomerulosclerosis (FSGS) in other 4 patients, light chain disease in 2 patients, IgA nephropathy in 2 patients, minimal change nephropathy in 1 patient, and finally AA amyloid in 1 patient. Nondiabetic renal disease superimposed on DN (DN + interstitial nephritis and DN + FSGS) was observed in two patients. In 16 diabetic patients, DN was detected by renal biopsy.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We believe that for diabetic patients, it may be important to distinguish nondiabetic kidney disease from diabetic kidney nephropathy, to choose proper treatment methods and determine kidney prognosis.

7.Hypercalcemia After Kidney Transplantation: Single-Center Experience
Murat Gücün, Gülizar Şahin Manga
doi: 10.14744/scie.2021.66933  Pages 32 - 36
GİRİŞ ve AMAÇ: Böbrek nakli sonrası gelişen hiperkalseminin nedenlerini incelemek ve greft fonksiyonları üzerine etkilerini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 104 hastanın sonucu geriye dönük olarak incelendi. Hastalar nakil sonrası 12. ayda kalsiyum düzeylerine göre hiperkalsemi grubu (Ca2+ >10.2 mg/dl) ve normokalsemi (Ca2+ ≤10.2 mg/dl) grubu olarak belirlendi. Glomerüler filtrasyon hızları, her takip dönemi için Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration formülü ile hesaplandı.
BULGULAR: Çalışmamıza 30’u (%29) kadın, 74’ü (%71) erkek olmak üzere toplam 104 hasta dahil edildi. Hastalar 12 aylık takip sonuçlarına göre hiperkalsemik (n=30, %29) ve normokalsemik (n=74, %71) olarak iki gruba ayrıldı. Transplantasyon sırasında alkalin fosfataz düzeylerinde (p=0.720) anlamlı bir farklılık yokken, 12. ay ölçümlerinde alkalen fosfataz düzeylerinde anlamlı farklılık bulundu (p<0.001). Hem transplantasyon anındaki parathormon düzeyleri (p=0.006) hem de 12. ay takip sonuçları (<0.001) hiperkalsemi grubunda anlamlı olarak yüksekti. Hastaların greft işlevlerini değerlendirdiğimizde 1., 3. ve 12. aylarda e-GFR düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Böbrek nakli hastalarında nakil sonrası hiperkalsemi ile greft fonksiyonundaki değişiklikler arasında bir ilişki yoktur.
INTRODUCTION: To examine the causes of hypercalcemia developing after kidney transplantation and investigate its effects on graft functions.
METHODS: The results of 104 patients were explored retrospectively. Patients assigned according to calcium levels at 12th month after transplantation as hypercalcemia group (Ca2+ >10.2) and normocalcemia (Ca2+ ≤10.2) group. Glomerular filtration rates were calculated using the Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration equation for each follow-up period.
RESULTS: A total of 104 patients, 30 (29%) females and 74 (71%) males, were included in our study. Patients were divided into two groups as hypercalcemic (Ca2+ >10.2) (n=30, 29%) and normocalcemic (Ca2+ ≤10.2) (n=74, 71%) according to their 12-month follow-up results. While there was no significant difference in alkaline phosphatase levels (ALP) (p=0.720) at the time of transplantation, a significant difference was found in ALP in the 12th-month measurements (p<0.001). Both parathormone levels at the transplantation time (p=0.006) and 12th-month follow-up results (p<0.001) were significantly higher in the hypercalcemia group. When we evaluated the graft functions of the patients, no significant difference was found between e-GFR levels in the 1st, 3rd, and 12th months.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There is no association between posttransplant hypercalcemia and changes in graft function in kidney transplantation patients.

8.Intermammary Pilonidal Sinus and Surgical Treatment: Our Clinical Experience
Zeynep Özkan, Ahmet Bozdağ, Hadice Akyol, Mehmet Bugra Bozan, Metin Kement
doi: 10.14744/scie.2021.54227  Pages 37 - 40
GİRİŞ ve AMAÇ: Pilonidal sinüs hastalığı, genellikle sakrokoksigeal bölgede kronik enflamatuvar ve granülomatöz epitel traktı oluşumu ile karakterizedir. Nadiren vücudun diğer bölgelerinde görülür. Bu çalışmada intermammarian pilonidal sinüs (IMPS) olan hastalarımızı ve bu hastalara uyguladığımız flep operasyonu tekniğini sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Genel cerrahi kliniğine 2010–2019 yılları arasında IMPS tedavisi için başvuran toplam dokuz hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların demgrafik özellikleri, şikayetlerin başlama zamanı, sinüs yolunun uzunluğu, tedavisi ve varsa nüks olup olmadığı hastane kayıtları incelenip telefonla aranarak toplandı. Apse ile başvuran hastalara drenaj yapıldı ve hastalara antibiyotik tedavisi verildi. Cerrahiye alınan hastalara standart sinüs eksizyonu ve ardından bilateral subkutan flep ile kapatma uygulandı.
BULGULAR: Çalışmada toplam dokuz kadın hasta vardı. Tüm hastalar 15–28 yaşları arasında, yaş ortalaması 19.2±3.4 yıl olan kadındı. Tüm hastaların başvuru şikayeti intermammarian alanda aralıklı akıntı, sinüs ağzı oluşumu ve bazen ağrı idi. Sinüsün ortalama uzunluğu 4.1±0.7 cm idi. Hastalarda ameliyat sonrası dönemde herhangi bir komplikasyon ve şikayet görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İntermammarian pilonidal sinüs, genç kadınların hastalığıdır ve ameliyatla tedavi edilebilir. Flep yöntemi ile hastalar başarılı ve güvenli bir şekilde tedavi edilmektedir.
INTRODUCTION: Pilonidal sinus disease is characterized by chronic inflammatory and granulomatous epithelial tract, usually in the sacrococcygeal area. It is rarely seen in other regions of the body. In this study, we aimed to report our patients with intermammary pilonidal sinus (IMPS) and to present the flap operation technique applied to these patients
METHODS: A total of nine patients who applied to the general surgery clinic between the years 2010 and 2019 for the treatment of IMPS were evaluated retrospectively. Demographic characteristics of patients, time of onset of the complaints, the length of the sinus tract, the treatment, and the presence of any recurrences were collected by reviewing the hospital records and calling the patients by phone. In the patients presenting with abscesses, drainage was performed and antibiotic treatment was given to the patients. A standard sinus excision was followed by the closure with a bilateral subcutaneous flap.
RESULTS: A total of nine female patients were included in the study. All patients were females between ages 15 and 28 years with a mean age of 19.2±3.4 years. The presenting complaints of all patients were intermittent drainage in the intermammary area, the formation of openings, and sometimes pain. The mean length of the sinus was 4.1±0.7 cm. No complications and complaints were seen in the patients in the postoperative period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: IMPS is a disease of young women and is curable with surgery. The patients are successfully and safely treated with the flap method.

9.Inhibition Effect of Ozone on Resistant Clinical Isolates
Özgür Yanılmaz, Burak Aksu
doi: 10.14744/scie.2021.12599  Pages 41 - 45
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde hastane kaynaklı dirençli bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların tedavisi çok zor hale gelmiştir. Uygun sterilizasyondezenfeksiyon yöntemlerinin kullanılmasıyla hastane enfeksiyonlarının sınırlandırılabileceği ve minimumda tutulabileceği bilinmektedir. Çalışmamızda düşük maliyetli ve toksik olmayan, kimyasal kalıntı ve atık bırakmayan ozon gazının nozokomiyal enfeksiyonlara neden olan dirençli mikroorganizmalar üzerindeki inhibisyon etkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza 80 adet çeşitli direnç paternine sahip, hastane enfeksiyonu etkeni olan bakteri kökeni dahil edildi. Her bir bakteriden onar adet olmak üzere; MRSA, VRE, MDR P. aeruginosa, ESBL (+) K. pneumoniae, karbapenemaz(+) K. pneumoniae, kolistin dirençli K. pneumoniae, kolistin dirençli A. baumannii complex ve kolistin hassas A. baumannii complex kullanıldı. Bir litre steril distile su (DS) bir saat boyunca ozon ile doyuruldu. 9.9 mL ozonlanmış DS üstüne 0.1 mL bakteri süspansiyonu eklendi (son bakteri konsantrasyonu 106 KOB/ml). Oda sıcaklığında bekletilen süspansiyonlardan 10. ve 30. dakikalarda 10 μL’lik kalibre öze ile koyun kanlı agara sayım plağı şeklinde ekim yapıldı. Yirmi dört saatlik inkübasyon sonrasında petriler değerlendirilerek üreyen koloni sayısı hesaplandı.
BULGULAR: Ozonlanmış su ile 10. ve 30. dakikada elde edilen bakteri inhibisyon oranları sırasıyla Gram pozitif nozokomiyal dirençli patojenler için %97.29 ve %100; Gram negatif nozokomiyal dirençli patojenler için ise %94.76 ve %99.99 olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda kullandığımız ozonlanmış suyun in vitro olarak çok düşük bir maliyetle çok yüksek antibakteriyel etki sağlayabildiği tespit edilmiştir. Diğer çalışmalarda, SARS-CoV-2 dahil ozonun antiviral aktivitesi de gösterilmiştir. Elde ettiğimiz veriler, ozonun hastanelerde çeşitli dezenfeksiyon-sterilizasyon işlemlerinde kullanılabileceğini göstermektedir. Bu tür çalışmaların klinik araştırmalarla desteklenerek uygun maliyetli/etkin bir çözüm üretilebileceğine inanıyoruz.
INTRODUCTION: Nowadays, the treatment of infections caused by hospital-acquired resistant bacteria has become very difficult. It is known that hospital infections can be limited and kept to a minimum with the use of appropriate sterilization–disinfection methods. In our study, we aimed to investigate the inhibition effect of ozone—which is low cost, has a nontoxic effect on humans, and does not leave chemical residues and wastes—on resistant microorganisms that cause nosocomial infections.
METHODS: In this study, 80 strains of bacteria with various resistance patterns and isolated as a causative agent of nosocomial infection were included. Ten strains of each bacterium—MRSA, VRE, MDR Pseudomonas aeruginosa, ESBL (+) Klebsiella pneumoniae, carbapenemase (+) K. pneumoniae, colistin-resistant K. pneumoniae, colistin-resistant Acinetobacter baumannii complex, and colistin sensitive A. baumannii complex—were used. One liter of sterile distilled water (DW) was saturated with ozone for 1 h. A quantity of 0.1 mL of bacterial suspension was added onto 9.9 mL ozonated DW (final bacterial concentration 106 cfu/mL). From the suspensions kept at room temperature, samples were inoculated as a count plate on sheep blood agar with a 10 μL calibrated loop at 10 and 30 min. After 24 h of incubation, the number of growing colonies was calculated by evaluating the Petri dishes.
RESULTS: The bacterial inhibition rates of ozonated water at 10 and 30 min exposure times were detected as 97.29–100% for Gram-positive nosocomial-resistant pathogens and 94.76–99.99% for Gram-negative nosocomial-resistant pathogens, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been determined that ozonated water can provide a very high antibacterial effect in vitro at a very low cost. In other studies, the antiviral activity of ozone, including SARS-CoV-2, has also been shown. The data we obtained suggest that ozone can be used in various disinfection–sterilization processes in hospitals. We believe that a cost-effective solution can be produced by supporting such studies with clinical research.

10.Fear in Patients Undergoing Bronchoscopy and Its Causes
Zeynep Kızılcık Özkan, Bilkay Serez, Emine Kaskun, Nihal Gacemer
doi: 10.14744/scie.2021.92678  Pages 46 - 50
GİRİŞ ve AMAÇ: Bronkoskopi, boğulma hissi ve öksürük oluşturan invaziv bir işlem olduğundan kişilerde korku, rahatsızlık hissi ve kaygıya yol açabilmektedir. Bu araştırmanın amacı, bronkoskopi uygulanan hastalarda işlem öncesi korkuyu ve nedenlerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı tipteki bu araştırma Nisan 2019–Eylül 2019 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinde çeşitli endikasyonlarla elektif bronkoskopi uygulanan 138 hastanın katılımıyla gerçekleştirildi. Veri toplamada “Hasta Tanıtım Formu” ve “Bronkoskopi Korku Anketi” kullanıldı. Veriler SPSS 22.0 programında Ki-kare testi kullanılarak analiz edildi. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalamasının 62.4±11.5 (24–88) yıl, %79.7’sinin (n=110) erkek, %78.3’ünün (n=108) ilköğretim mezunu olduğu belirlendi. Hastaların %57.2’sinin (n=79) genel olarak bronkoskopi sürecinden korktuğu belirlendi. Hastaların %93.5’inin (n=129) işlemi gerektiğinde aynı şartlarda tekrar yaptırmayı kabul ettiği saptandı. Hastaların bronkoskopi sürecinden korkma durumlarının yaş ve cinsiyete göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede farklılık gösterdiği belirlendi (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmada bronkoskopi uygulanan hastaların genel olarak sürece ilişkin korku yaşadıkları belirlendi. Endoskopi ünitelerinde çalışan hekim ve hemşirelerin, bronkoskopi uygulanan hastaların korku düzeylerini ve korku nedenlerini belirlemeleri ve hastalara uygun bakım sunarak ve bilgilendirme yaparak korkularının azaltılmasına yardımcı olmaları önerilir.
INTRODUCTION: Bronchoscopy is an invasive procedure that can cause a feeling of suffocation and cough. It may cause fear, discomfort, and anxiety in individuals. The aim of this research is to determine the fear and its causes before the procedure in patients undergoing bronchoscopy.
METHODS: This descriptive research was conducted between April 2019 and September 2019 with the participation of 138 patients who underwent elective bronchoscopy with various indications in the endoscopy unit of a university hospital. “Patient Information Form” and “Bronchoscopy Fear Questionnaire” were used for data collection. The data were analyzed using Chi-squared test in IBM SPSS 22.0 program. The level of significance in statistical analysis was accepted as p<0.05.
RESULTS: It was found that the average age of the patients was 62.4±11.5 (24–88) years. Of these patients, 79.7% (n=110) of them were males and 78.3% (n=108) were primary school graduates. It was found that 57.2% of the patients (n=79) felt fear of the bronchoscopy process in general. However, 93.5% of the patients agreed to undergo the procedure under the same conditions when necessary. It was determined that the patients’ fear of the bronchoscopy procedure differed statistically significantly according to age and gender (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: These research results reveal that patients who undergo bronchoscopy experience fear of the process in general and that male patients or patients over the age of 61 are more prone to procedural fear. To optimize patient comfort and satisfaction, it is recommended that physicians and nurses working in endoscopy units question the presence of procedural fear before the procedure and help patients reduce their fears.

11.Influences of Uterine Adenomyosis On Pathologic Prognostic Characteristics and Survival Time in Patients with Endometrial Cancer
Gulfem Basol, Elif Cansu Gundogdu, Emre Mat, Gazı Yıldız, Ahmet Kale, Betul Kuru, Melike Yavuz, Mustafa Gökkaya, Navdar Dogus Uzun, Taner A Usta, Mehmet Mustafa Altıntaş
doi: 10.14744/scie.2022.37928  Pages 51 - 58
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın ilk amacı, endometrial karsinomlu (EK) hastalarda adenomyozis (AM) varlığının patolojik prognostik özellikler ve sağkalım süresi üzerine etkisinin olup olmadığını araştırmaktır. İkinci amaç, düşük dereceli endometrioid karsinom, yüksek dereceli endometrioid karsinom ve yüksek dereceli endometrioid olmayan karsinom olarak her bir alt tip gruplandırması için AM ilişkisini değerlendirmekti.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Mevcut retrospektif gözlemsel kohort çalışması, Sağlık Bilimleri Üniversitesi, İstanbul Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi'nde evreleme ameliyatı geçiren EK’lı hastalardan kurumun veri tabanı kullanılarak yapılmıştır. Kohort, AM varlığına veya yokluğuna göre iki gruba ayrıldı. Ek olarak, EK alt tipleri düşük dereceli endometrioid, yüksek dereceli endometrioid ve yüksek dereceli endometrioid olmayan tümörler olarak gruplandırıldı ve ayrıca AM'nin varlığına veya yokluğuna göre ayrıldı. Sağkalım sonuçları ve patolojik prognostik özellikler her grup arasında karşılaştırıldı.


BULGULAR: Toplam 518 endometriyal kanser hastası analiz edildi. AM olan ve olmayan hastalar arasında genel sağkalım (OS) benzerdi (Cox regresyon Wald=0.654, p=0.419). Çok değişkenli Cox regresyon analizinde AM varlığı sağkalım süresi ile ilişkili değildi (p=0,378). Ancak histolojik tip ve grade, lenfovasküler invazyon ve metastaz sağkalım süresini öngören önemli faktörlerdi. (Endometrioid düşük dereceli ve endometrioid yüksek dereceli, p1= 0,075, Endometrioid düşük dereceli ve endometrioid olmayan yüksek dereceli, p2= 0,020; p= 0,001 ve p=0,001). AM olan ve olmayan farklı grade ve histolojik tiplere sahip EK hastalarının sağ kalım süresi ortalamaları her alt grup için benzerdi. (her grup için p>0,005).


TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, Ek ile AM varlığının OS için bağımsız bir prognostik faktör olmadığını gösterdi.
INTRODUCTION: The first aim of the present study was to investigate whether the presence of adenomyosis (AM) had an effect on pathologic prognostic characteristics and survival time in patients with endometrial carcinoma (EC). The second aim was to evaluate the association of AM for each subtype grouping as low-grade endometrioid carcinoma, high-grade endometrioid carcinoma, and high-grade non-endometrioid carcinoma.
METHODS: The present retrospective observational cohort study was conducted using the institution’s database of patients with EC who underwent staging surgery. The cohort was divided into two groups according to the presence or absence of AM. Additionally, EC subtypes were grouped into low-grade endometrioid, high-grade endometrioid, and high-grade non-endometrioid tumors according to the presence or absence of AM as well. The survival outcomes and pathologic prognostic characteristics were compared between the groups.
RESULTS: A total of 518 endometrial cancer patients were analyzed. Overall survival (OS) was similar between patients with and without AM (Cox regression Wald=0.654, p=0.419). In multivariate Cox regression analysis, the presence of AM was not associated with survival time (p=0.378). However, histologic type with grade, lymph vascular space invasion, and metastasis were significant factors predicting the survival time (endometrioid low grade vs endometrioid high grade, p1=0.075 and endometrioid low grade vs non-endometrioid high grade, p2=0.020; p=0.001 and p=0.001, respectively). Survival means for survival time in patients with and without AM in different histologic types with grade was similar for each subgroup (p>0.005 for each group).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings indicated that the presence of AM with EC is not an independent prognostic factor for OS.

12.Ultrasound-Guided Oblique Subcostal Transversus Abdominis Plane Block For Patients Undergoing Laparoscopic Hysterectomy: A Prospective Randomized Controlled Study
Tahsin Şimşek, Kemal Tolga Saracoglu
doi: 10.14744/scie.2022.38243  Pages 59 - 63
GİRİŞ ve AMAÇ: Laparoskopik histerektomi ameliyat sonrası ağrı açısından hasta konforunu arttırır. Ancak birçok hasta laparoskopik operasyonlardan sonra ameliyat sonrası ağrı ile mücadele etmektedir. Bu çalışmada, laparoskopik histerektomi operasyonlarında oblik subkostal transversus abdominis plan (OSTAP) bloğunun ameliyat sonrası analjezik etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: ASA fiziksel durumu I ila II olan, yaşları 18 ila 65 arasında olan 58 kadın hasta bu randomize kontrollü çalışmaya dahil edildi. OSTAP grubunda %0.25 bupivakain ile blok uygulandı. Tüm hastalara ameliyat sonrası analjezi için 1 gr parasetamol ve 100 mg tramadol intravenöz (IV) uygulandı. Kontrol grubuna ek bir işlem uygulanmadı. Hastaların ameliyat sonrası analjezik tüketim miktarı, ilk analjezik ihtiyacına kadar geçen süre ve vizüel analog skala (VAS) skorları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların 24 saatlik ortalama tramadol tüketimi grup OSTAP’da 58.62±48.22 mg iken, grup grup K’da 165.52±93.640 mg idi (p<0.001). İlk analjezik gereksinim zamanı grup OSTAP’da 396.43±202.508 dk iken grup K’da 119.79±71.361 dk idi (p<0.001). Bakılan 0, 1, 2, 6, 12 ve 24. saatteki VAS değerleri ve tramadol ihtiyacı olan hasta sayıları OSTAP grubunda anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda 24 saatlik toplam tramadol tüketimi ve VAS skorlarında azalma görülmesi, ilk analjezik gereksinim zamanının ise uzamış olması nedeniyle, OSTAP blok uygulamasının laparoskopik histerektomide etkili bir analjezi yöntemi olduğu sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: Laparoscopic hysterectomy increases patient comfort in terms of postoperative pain. However, many patients struggle with postoperative pain after laparoscopic operations. This study aims to evaluate the postoperative analgesic efficacy of oblique subcostal transversus abdominis plane (OSTAP) block in laparoscopic hysterectomy operations.
METHODS: 58 female patients aged between 18 and 65, with the American Society of Anesthesiologists (ASA) physical status I-II, were recruited in this randomized controlled study. In the OSTAP group, a block was applied with 0.25% bupivacaine. For postoperative analgesia, 1gr paracetamol and 100mg tramadol were administered intravenously (IV) to all patients. No additional procedure was applied to the control group (Group C). The amount of postoperative analgesic consumption, time to first analgesic requirement and visual analog scale (VAS) scores of the patients were evaluated.
RESULTS: The mean 24-hour tramadol consumption of the patients was 58.62±48.22 mg in the OSTAP group, while it was 165.52±93.640 mg in Group C (p<0.001). While the time to the first analgesic requirement was 396.43±202.508 minutes in the OSTAP group, it was 119.79±71.361 minutes in Group C (p<0.001). VAS values at 0, 1, 2, 6, 12 and 24th hours and the number of patients in need of tramadol were found to be significantly lower in the OSTAP group (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, it was concluded that OSTAP block application is an effective analgesic method in laparoscopic hysterectomy because of the reduction in 24-hour total tramadol consumption and VAS scores, and the prolongation of the time until the first analgesic requirement was prolonged.

13.Predictive Factors for Response to a Standard Dose of Intravenous Immunoglobulin Therapy in Children with Immune Thrombocytopenia
Ülkü Miray Yıldırım, Funda Tekkeşin, Begüm Şirin Koç, Fikret Asarcıklı, Suar Çakı Kılıç
doi: 10.14744/scie.2021.33603  Pages 64 - 69
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut immün trombositopenik purpura (İTP) sık görülen edinsel bir kanama bozukluğudur. İTP’li çocuk hastalarda intravenöz immünglobulin (İVİG) başlangıç tedavisi olarak sıklıkla kullanılır. İVİG’ye yanıtı öngörebilecek faktörler kesin olarak belirlenememiştir. Burada İTP’li çocuk hastaların tanıdaki klinik ve laboratuvar bulgularının İVİG tedavisine olan yanıtları ile kronik İTP gelişmesi arasındaki ilişki incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2016–Aralık 2019 tarihleri arasında başlangıç tedavisi olarak İVİG uygulanan 45 akut İTP tanılı hasta değerlendirilmiştir. Kısa dönem İVİG cevabı; İVİG verildikten iki hafta sonra bakılan trombosit sayısı, uzun dönem yanıt ise trombositopenisiz geçen süre (TFS) olarak belirlenmiştir. TFS, başlangıç tedavisi olarak uygulanan İVİG sonrası relaps, ek tedavi gereksinimi veya kronik İTP’ye progresyon izlenmeden elde edilen sağkalım olarak tanımlanmıştır.
BULGULAR: Tek değişkenli analizlerde; hasta yaşının ≥25 ay, (p=0.002) trombosit sayısının ≤6.9x109/L olması (p=0.034) ile hemoglobin (Hb) değerinin >12.4 g/dL olmasının (p=0.001) kısa dönem cevap için olumsuz faktörler olduğu belirlendi. Uzun dönem yanıtta ise yapılan tek değişkenli analizlerde hasta yaşının ≥25 ay, (p=0.002) trombosit sayısının ≤6.9x109/L olması (p=0.034) ile hemoglobin (Hb) değerinin >12.4 g/dL olmasının (p=0.001) İVİG’ye yanıtta olumsuz faktörler olduğu belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmadan elde edilen veriler doğrultusunda yeni tanı almış İTP’li hastalarda yaşı ≥25 ay olanlar ile trombosit sayısı <6.9x109/L olan hastaların İVİG’ye yanıtları göz önünde bulundurulduğunda, bu hastaların başlangıç tedavilerinde kortikosteroidler gibi İVİG dışındaki tedavi seçeneklerinin tek başına ya da İVİG ile kombine edilerek kullanılması önerilmektedir.
INTRODUCTION: Acute immune thrombocytopenic purpura (ITP) is a common acquired bleeding disorder. Intravenous immunoglobulin (IVIG) therapy is commonly given as initial treatment to pediatric patients with ITP. Factors that can predict the response to IVIG have not been fully determined. We retrospectively evaluated whether the clinical and laboratory findings of pediatric patients with ITP at the time of diagnosis could predict the response to IVIG and progression to chronic ITP.
METHODS: A total of 45 patients with newly diagnosed ITP who were initially treated with IVIG were evaluated between January 2016 and December 2019. Short-term response was estimated by platelet counts 2 weeks after IVIG, and long- term response was assessed by thrombocytopenia-free survival (TFS). TFS was defined as the probability of survival without treatment failure after initial IVIG, such as relapse, requiring additional therapeutic interventions, or progression to chronic ITP.
RESULTS: In univariate analysis, age ≥25 months (p=0.002), platelet count ≤6.9x109/L (p=0.034), and hemoglobin (Hb) level >12.4 g/dl (p=0.001) were considered to be unfavourable factors for short-term response. Univariate analysis of unfavourable factors for longterm response showed that age ≥25 months (p=0.002), platelet count ≤6.9x109/L (p=0.034), and Hb level >12.4 g/dl (p=0.001) were significant factors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: These results suggest that in newly diagnosed ITP patients older than 25 months and/or with platelet count <6.9x109/L, other therapeutic options such as corticosteroids alone or in combination with IVIG may be considered as initial therapy.

14.How Should Helicobacter Pylori Infection Be Diagnosed by Endoscopy? Is It Enough to Have Received a Biopsy?
Mehmet Mustafa Altıntaş, Fırat Mülküt, Aytaç Emre Kocaoğlu, Selçuk Kaya, Ayhan Çevik, Noyan ilhan, Yetkin Özcabı
doi: 10.14744/scie.2021.68235  Pages 70 - 74
GİRİŞ ve AMAÇ: Helicobacter pylori (HP) enfeksiyonunun, lenfoid agregatlarının ve mide bağırsak metaplazisinin tespitinde endoskopik mide biyopsi bölgesini ve yeterli biyopsi sayısını standartlaştırmanın etkinliğini ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2018–Aralık 2020 tarihleri arasında hastanemiz genel cerrahi kliniğinde dispeptik şikayetler nedeniyle gastroskopi yapılan 146 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın verileri geriye dönük olarak toplandı. Çalışmaya korpus ve antrum olmak üzere iki mide bölgesinden biyopsi alınan hastalar dahil edildi.
BULGULAR: Antrumdan alınan biyopsilerde HP enfeksiyonu saptanan 58 (%39.7) hasta vardı. Korpustan alınan biyopsilerde HP saptanan 57 (%39) hasta vardı. Toplamda HP pozitif saptanan 74 (%50.7) hasta vardı. Antral biyopsi için duyarlılık ve özgüllük sırasıyla %78 ve %100 bulundu. Korpus için sırasıyla %77 ve %100 idi. Lenfoid agregalı hastaların biyopsi sonuçları bir bölgede ve her iki bölgede de karşılaştırıldığında, p değeri <0.05. Tek ve her iki bölgedeki intestinal metaplazili hastaların biyopsi sonuçları karşılaştırıldığında p değeri <0.05.
TARTIŞMA ve SONUÇ: HP enfeksiyonunu doğru tanımlamak ve ayrıca lenfoid agregatlarını, mide bağırsak metaplazisini tespit etmek için endoskopik mide biyopsilerinin sayısı ve yeri önemlidir. Çünkü yalnızca antrum ya da yalnızca korpustan alınan biyopsi örnekleri yanlış negatiflik oranını artırmaktadır. Başarı oranını arttırmanın yolu hem antrum hemde korpusun büyük ve küçük kurvaturundan alınan biyopsilerden elde edilebileceği akılda tutulmalıdır.
INTRODUCTION: To demonstrate the effectiveness of standardizing the endoscopic gastric biopsy site and sufficient quantity of biopsies in the detection of Helicobacter pylori (HP) infection, lymphoid aggregates, and gastrointestinal metaplasia.
METHODS: Having undergone gastroscopy due to dyspeptic complaints, 146 patients were included in the study. The data of the study were collected retrospectively. The patients whose biopsies were taken from two stomach regions, namely the corpus and antrum, were included in the study.
RESULTS: There were 58 (39.7%) patients with HP infection detected in the biopsies taken from the antrum and 57 (39%) patients with HP infection detected in the biopsies taken from the corpus. In total, there were 74 (50.7%) patients with HP positive. Sensitivity and specificity for antral biopsy were 78% and 100%, respectively. As for the corpus, the values were 77% and 100%, respectively. When the biopsy results of patients with lymphoid aggregate and intestinal metaplasia in one and both regions were compared, the p-values were found to be <0.001 and <0.001,respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The quantity and location of endoscopic gastric biopsies are of importance to correctly identify HP infection and also to detect lymphoid aggregates and gastrointestinal metaplasia because biopsy specimens taken only from the antrum or only from the corpus increase the rate of false negativity.

15.The Effect of Single-Segment Unilateral Laminectomy and Facetectomy On Sheep Lumbar Spine Stability: An In Vitro Biomechanical Study
Ali Şahin, Esra Demirel, Soner Ozcan
doi: 10.14744/scie.2021.60024  Pages 75 - 80
GİRİŞ ve AMAÇ: Omurganın dekompresif prosedürleri (laminektomi, fasetektomi) disk hernisi, enfeksiyon, tümör ve travma dahil olmak üzere birçok patoloji için gerçekleştirilir. Fizyolojik yükleme altındaki instabilite düzeyini bilmek, cerrahın ek spinal füzyonun gerekli olup olmadığına karar vermesine yardımcı olabilir. Bu nedenle bu çalışmada unilateral ve tek segment laminektomi ve fasetektominin lomber omurga stabilitesine biyomekanik etkileri araştırıldı ve bu prosedürler lomber omurga instabilitesine neden olur mu sorusuna cevap vermeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma için Merinos cinsi 3–4 yaşında dişi koyun lomber omurgalarından L1-L7 vertebraları içerecek şekilde 72 adet elde edildi. Kontrol grubu, unilateral tek segment laminektomi grubu ve unilateral tek segment laminektomi+fasetektomi şeklinde gruplandırılan vertebralar kompresyon, fleksiyon, ekstansiyon ve eksenel rotasyon açısından biyomekanik teste tabi tutuldu. İstatistiksel analizler IBM SPSS 21.0 (IBM Corp. Released 2012. Armonk) programı ile yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi.
BULGULAR: Rotasyon maksimum tork dışında diğer ölçümlerde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark yoktur (p>0.05) Rotasyon maksimum tork değerleri en az bir grupta diğer grupların en az birinden farklıdır (p=0.031). Yapılan ikili karşılaştırmalar sonucunda; yalnızca kontrol ile fasetektomi grubu arasında Rotasyon maksimum tork değerleri açısından anlamlı düzeyde fark belirlenmiştir (p=0.048).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tek taraflı ve tek segment laminektomiye fasetektomi eklenmesiyle eksenel rotasyon kuvvetlerine karşı lomber vertebrada bir instabilite oluşabilmektedir.
INTRODUCTION: Decompressive spinal procedures (laminectomy, facetectomy) are performed to treat many pathologies including disk hernia, infection, tumor, and trauma. Knowing the level of instability under physiological loading can help the surgeon decide whether additional spinal fusion is required. Therefore, in this study, the biomechanical effects of unilateral and single-segment laminectomy and facetectomy on lumbar spine stability were investigated and we aimed to answer the question of whether these procedures cause lumbar spine instability.
METHODS: For this study, 72 lumbar spines containing L1-L7 vertebrae were obtained from 3-4 years old female Merino sheep. The spines were classified as the control group, the unilateral single segment laminectomy group, and the unilateral single segment laminectomy + facetectomy group, and followed by biomechanical testing for compression, flexion, extension, and axial rotation. The statistical analyses were performed using IBM SPSS 21.0 (IBM Corp. Released 2012. Armonk) program. The statistical significance level was considered as p<0.05.
RESULTS: There was no statistically significant difference in the measurement values except for the maximum torque of rotation between the groups (p>0.05). The rotation maximum torque values were different in at least one group from at least one of the other groups (p=0.031). The paired comparisons showed a significant difference in rotation maximum torque values only between the control group and the facetectomy group (p=0.048).
DISCUSSION AND CONCLUSION: When the unilateral single segment laminectomy is combined with facetectomy, instability may occur in the lumbar vertebra against axial rotational forces.

16.Evaluation of Surgical Interventions in Patients with Diabetic Foot Ulcer and Infection Assessed in the Chronic Wound Council Between 2016-2017
Zeki Taşdemir, Oznur Ak, Tuna Gümüş, Selin Gamze Sümen, Nazire Aladağ, Gaye Filinte
doi: 10.14744/scie.2020.47965  Pages 81 - 85
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabetes mellitus tüm dünyada görülme sıklığı artan yaygın bir sağlık sorunudur. Diyabetik ayak ülseri morbidite artışına, yaşam kalitesinde azalmaya, uzun hastane kalış sürelerine ve yüksek oranda alt ekstremite amputasyonuna yol açmaktadır. Bizim bu çalışmada amacımız diyabetik ayak tanısı ile hastaneye başvuran hastaları değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde 2016–2017 yılları arasında kronik yara konseyinde 147 diyabetik ayak hastası geriye dönük olarak değerlendirildi. Olguların yara sınıflamasında Wagner, enfeksiyon sınıflamasında IDSA kullanıldı.
BULGULAR: Olgular Wagner sınıflaması ile değerlendirildiğinde bir hasta evre 1, 19 evre 2, 58 hasta evre 3, 58 hasta evre 4, 11 hasta evre 5 idi. Evre 3 ve üzeri olan hastalar olguların %86.4’ünü oluşturmaktaydı. Altmış altı hastaya (%45) minör, 18’ine (%21) diz altı, ikisine (%1) diz üstü amputasyon uygulandı. Kırkdört hasta debritman ve yara bakımı ile iyileşme sağlandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetik hastalarda alt ekstremite ülser ve enfeksiyonları hastaneye yatış ve travmatik olmayan amputasyonların en sık sebeplerinden biridir. Çalışmamızda amputasyon oranı %58.5 bulunmuş ve benzer çalışmlara göre daha yüksektir. Bunun sebebi olarak da hastaların geç evrede başvurması, Wagner yara evrelerinin yüksek oluşu, osteomyelit varlığı, vasküler problemlerin olması ve amputasyon kararı için bu hastaların merkezimize yönlendirildiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Diabetes mellitus is a common health issue with an increasingly rampant incidence all over the world. Diabetic foot ulcers raise morbidity, reduce the quality of life, prolong hospital stay, and cause a high rate of lower extremity amputation. Our aim in this study is to evaluate the patients presented to the hospital with the diabetic foot diagnosis.
METHODS: 147 diabetic foot patients were evaluated retrospectively in the chronic wound council between 2016–2017 at our hospital. Wagner was used for wound classification, whereas Infectious Diseases Society of America (IDSA) was for infection classification.
RESULTS: Evaluating the cases according to the Wagner classification, 1 patient was observed to be on stage 1, 19 were on stage 2, 58 were on stage 3, 58 were on stage 4, 11 were on stage 5. Patients on stage 3 and above accounted for 86.4% of all cases. 66 patients (45%) underwent minor amputation, whereas 18 (21%) were below-knee amputation and 2 (1%) were above-knee amputation. 44 patients recovered with debridement and wound care.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Lower extremity ulcers and infections in diabetic patients are one of the most common causes of hospitalization and non-traumatic amputation in diabetic patients. The amputation rate, which was determined as 58.5% in our study, is higher compared to similar studies. We consider that this is due to patients who presented late, who had higher grades of Wagner wound stages, who had osteomyelitis, who had vascular problems and were referred to our center for decision of amputation.

17.Management of Persistent Hyperparathyroidism after Renal Transplantation
Meral Meşe, Ergün Parmaksız
doi: 10.14744/scie.2021.43825  Pages 86 - 91
GİRİŞ ve AMAÇ: Başarılı böbrek naklinden sonra bile, ilerleyici kemik kaybı, kırıklar, tubulointerstisyel kalsifikasyonlar, vasküler kalsifikasyon ve greft disfonksiyonu gelişimi için bir risk faktörü olarak kabul edilen hiperkalsemi ile kalıcı hiperparatiroidizm (HPT) yaygındır. Subtotal paratiroidektomi (PTX) standart tedavidir, ancak şu anda bunun yerini kalsimimetik sinakalset almıştır. Bu tek merkezli, geriye dönük çalışmanın amacı, böbrek transplantasyonu hastalarında PTX ve sinakalset’in kalsiyum, fosfor ve paratiroid hormon (PTH) düzeyleri ve greft fonksiyonu üzerindeki uzun vadeli etkilerini karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma popülasyonu, Ocak 2004 ile Aralık 2020 arasında takip edilen, 13’ü PTX uygulanan ve 12’si sinakalset tedavisi alan 24 hastadan oluşuyordu. Cerrahi grup ve medikal tedavi grubu karşılaştırıldı. Yaş, cinsiyet, nakil zamanı ve böbrek vericisi açısından benzer özelliklere sahip kontrol grubu oluşturulmuş ve sonuçlar yine bu grupla karşılaştırılmıştır. Ortalama PTH, kalsiyum, fosfor, kreatinin düzeyleri ve eGFR değerleri PTX ve sinakalset tedavisi öncesi/sonrası kaydedildi.
BULGULAR: Hem paratiroidektomi hem de sinakalset gruplarının uzun dönem ve kısa dönem allogreft fonksiyonları üzerinde kontrol gruplarına göre negatif etkisi yoktu. Allogreft fonksiyonları paratiroidektomi ve sinakalset grupları arasında benzerdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, hiperparatiroidizm nedeniyle hiperkalsemisi olan renal allogreft alıcılarında hem sinakalset tedavisinin hem de paratiroidektominin intakt PTH’yi azaltmada ve serum kalsiyumunu normalleştirmede benzer şekilde etkili ve güvenli olduğu bulundu.
INTRODUCTION: Even after successful kidney transplantation, persistent hyperparathyroidism (HPT) with hypercalcemia is common, which is considered to be a risk factor for progressive bone loss, fractures, tubulointerstitial calcifications, vascular calcification, and development of graft dysfunction. The subtotal parathyroidectomy (PTX) is the standard treatment, but currently, it has been replaced by the calcimimetic cinacalcet. The aim of this single-center, retrospective study was to compare the long-term effects of PTX and cinacalcet on calcium, phosphorus, and parathyroid hormone (PTH) levels, as well as graft function in renal transplantation patients.
METHODS: The study population consisted of 24 patients followed between January 2004 and December 2020, 13 of whom underwent PTX and 12 of whom take cinacalcet therapy. The surgical group and the medical treatment group were compared. A control group with similar characteristics in terms of age, gender, transplant time, and kidney donor was formed, and the results were also compared with this group. The median PTH, calcium, phosphorus, creatinine levels, and eGFR values were recorded before/after PTX and cinacalcet therapy.
RESULTS: There was nonnegative effect of both PTX and cinacalcet groups on long-term and short-term allograft functions compared with control groups. Allograft functions were similar in comparison between PTX and cinacalcet groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, both cinacalcet treatment and PTX were found to be similarly effective and safe in reducing intact PTH and normalizing serum calcium in renal allograft recipients with hypercalcemia due to persistent HPT.

REVIEW
18.Pathogenesis of Imaging in COVID-19 (Narrative Review)
Mustafa Törehan Aslan, Öner Özdemir
doi: 10.14744/scie.2021.97658  Pages 92 - 97
2020 yılında, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından pandemi olarak kabul edilen yeni tip koronavirüs hastalığı (COVID-19) tüm dünyada milyonlarca insanı etkilemiş ve ölümlere neden olmuştur. Radyolojik lezyonların patofizyolojisini incelemek, yüksek bulaşıcılığı nedeniyle erken teşhisin çok önemli olduğu bu uçsuz bucaksız hastalığı anlamak için belki de anahtar rol oynamaktadır. Hafif ve hatta asemptomatik COVID-19’lu bireylerin toplumdaki bulaşmayı önemli ölçüde artırabileceği düşünüldüğünde, pandemiyle mücadelede erken tanı konulabilmesi oldukça önemlidir. Tanıda ilk tercih edilen yöntem RT-PCR olmasına rağmen, çalışmalar gözden geçirildiğinde RT-PCR ve akciğer görüntülemesinin birbirlerine karşı net bir avantajı olmamakla birlikte teşhise yardımcı olmaktadırlar. Özellikle klinik olarak ağır vakalarda tanıda daha hızlı sonuç veren görüntüleme yöntemleri ön plana çıkmaktadır. Bu noktada, görüntülemede tespit edilen bu patolojik oluşumların patogenezini anlamak, belki de uçsuz bucaksız bu hastalıkta kilit rol oynayacaktır. Bu yazıda biz klinisyenler için önemli olan radyolojik görüntülemenin arka planındaki patofizyolojisi güncel literatür incelemesi ışığında tartışılmıştır.
The novel coronavirus disease (COVID-19), which was accepted as a pandemic by the World Health Organization (WHO) in 2020, has affected millions of people all over the world and caused deaths. Examining the pathophysiology of radiological lesions is perhaps the key in understanding this endless disease for which early diagnosis is crucial due to its high contagiousness. Considering that individuals with mild or even asymptomatic COVID-19 can significantly increase the transmission in the society, early diagnosis is crucial in the fight against the pandemic. Although RT-PCR is the first method of choice for diagnosis, when the studies are reviewed, imaging methods that provide faster results in diagnosis come to the fore, especially in clinically severe cases, since RT-PCR and lung imaging do not have a clear advantage over each other and even they help in diagnosis. At this point, understanding the pathogenesis of these pathological formations detected on imaging may play a key role in this broad disease. In this article, the background pathophysiology of radiological imaging, which is important to us, clinicians, has been discussed in the light of the current Iiterature review.

CASE REPORT
19.Hordeum Murinum in The Right Lower Lobe Bronchus in a 2-Year-Old Patient Presenting with Hemoptysis
Yetkin Ayhan, Selin Yildiz, Zeynep Reyhan Onay, Gülay Baş, Cigdem Ulukaya Durakbasa, Saniye Girit
doi: 10.14744/scie.2021.26097  Pages 98 - 101
Yabancı cisim aspirasyonu çocukluk çağında sık görülen bir durumdur ve ciddi komplikasyonlara neden olabilir. Günümüzde trakeobronşiyal yabancı cismi çıkarmak için gelişmiş teknikler kullanılsa da, Amerika Birleşik Devletleri’nde hala her yıl farklı sekeller bırakan 3000’den fazla ölüm ve komplikasyon vardır. Hava yollarındaki yabancı cisimlerin aspire edilmesi, çoğunlukla ç yaşın altındaki çocuklara sıklıkla erken teşhis konulamadığından çeşitli komplikasyonlara yol açabilir. Çocuklar özellikle bu dönemde çok aktif oldukları için akut aspirasyon sırasında ebeveynlerinin gözetiminden kolaylıkla kaçabilirler. Çocuklarda pozitif öykünün olmaması ve spesifik olmayan semptomlar tanıda gecikmenin en olası nedenleridir. Bu olguda geç teşhis edilen, çok nadir görülen ve vücutta göç ederek ilerleyen organik bir yabancı cisim olan yabani arpanın (Hordeum murinum) aspirasyonu hakkında farkındalık yaratmayı amaçladık.
Foreign body aspiration is a common condition in childhood and can cause serious complications. Although advanced techniques are used today to remove the tracheobronchial foreign body, there are still more than 3000 deaths and complications that leave different sequelae per year in the United States. Aspirating foreign bodies in the airways can lead to various complications because children mainly under the age of 3 years are not often diagnosed early. As children are especially very active during this period, they can easily escape the supervision of their parents during acute aspiration. The absence of positive history in children and nonspecific symptoms are the most likely causes of delay in diagnosis. In this case report, we aimed to raise awareness about the aspiration of wild barley (Hordeum murinum), which is an organic foreign body that is diagnosed late, is very rare, and progresses by migrating in the body.

LookUs & Online Makale