E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

Hızlı Arama




SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 17 (1)
Cilt: 17  Sayı: 1 - 2006
ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
Primer Açık Açılı Glokomda Fundus Floresein Anjiyografi
Fundus Fluoresceın Angıography In Prımary Open-Angle Glaucoma
Yasin Yılmaz, Arif Koytak, Ekrem Kurnaz, Kazım Erol, Yasin Çınar, Yusuf Özertürk
Sayfalar 1 - 5
AMAÇ: Primer açık açılı glokom hastalarında fundus fluoresein anjiyografinin (FFA) tanı ve prognozdaki yeri araştırıldı. Çalışmamıza Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi glokom biriminde takibi olan, glokomatöz optik disk değişiklikleri ve görme alanı defekti olan 28 hastanın 28 gözü ve glokomatöz değişiklikleri olmayan 26 kontrol hastasının 26 gözü dahil edildi. Olguların biyomikroskopik muayeneleri, göziçi basıncı ölçümleri, açılarının ve görme alanlarının değerlendirilmesi, renkli fundus fotoğrafları ile optik disk ve peripapiller bölgenin FFA’ları değerlendirildi. Optik disk ve peripapiller dolum defektlerinin görünümü kontrol grubuyla karşılaştırıldı ve görme alanı değişiklikleri ile ilişkileri değerlendirildi. Glokom grubunda yaş ortalaması 57.1±10.9 yıl, kontrol grubunda 42.8±11.9 yıl idi. Glokom grubunun FFA ile incelenmesinde hastaların 16’sında (%57.1) optik disk üzerinde dolum defekti izlenirken, kontrol grubunda optik disk dolum defekti 3 hastada (%11.4) izlendi. İki grup arasındaki fark klinik olarak anlamlı idi (p<0.05). Peripapiller koroidal yapılar incelendiğinde glokom grubunda 13 hastada (%46.4) peripapiller koroidal perfüzyon defektleri izlenirken, kontrol grubunda 1 hastada (%3.8) izlendi. Peripapiller atrofi glokom grubunda 12 hastada (%42.8) izlenirken kontrol grubunda 5 hastada (%19.2) izlendi. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Başlangıç görme alanı defekti olan hastalarda optik disk dolum defekti üst ve alt kutuplar, nazal kenar ve merkezde yoğunlaşırken, ileri derece glokomatöz değişiklikleri olan hastalarda dolum defektinin daha çok tüm diskte yaygın olarak yerleşim gösterdiği saptandı. Peripapiller koroid dolma defekti, optik disk absolü dolma defekti, peripapiller atrofi ve glokom çukurluğu gibi değişikliklerin o bölgelerde kan akımının azalmasının birer göstergesi olduğu kabul edilebilir. FFA’da glokomun ağırlığına paralel olarak arka kutup ve peripapiller koroidde dolma defektlerinde artış saptanmıştır.
YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:
OBJECTIVE: The purpose of this study is to evaluate the effectiveness of fundus fluorescein angiography (FFA) in diagnosis and prognosis of primary open-angle glaucoma (POAG). Twenty-eight eyes of 28 patients with glaucomatous optic nerve damages and visual field defects and 26 eyes of 26 control patients with no glaucomatous changes were included in this study. Slit lamp examination, intraocular pressure (IOP) measurements, visual field analyses and fluorescein angiographies of the optic nerve and peripapillary area were performed and the relation between the fluorescein filling defects and glaucomatous changes were investigated. The mean age was 57.1±10.9 in glaucoma group and 42.8±11.9 in control group. Fluorescein filling defects of optic disc was observed in 16 (57.1%) patients in glaucoma group and in 3 (11.4%) patients in control group. The difference between two groups was statistically significant (p<0.05). When the peripapillary choroideal areas were investigated, peripapillary choroideal perfusion defects were observed in 13 (46.4%) patients in glaucoma group and 1 (3.8%) patient in control group. Peripapillary atrophy was observed in 12 (42.8%) patients in glaucoma group and 5 (19.2%) patients in control group. The difference between two groups was statistically significant (p<0.05). In patients with mild glaucomatous changes, filling defect was mostly seen at superior and inferior poles of optic disc, nasal neuroretinal rim area and central area. However, in patients with severe glaucomatous changes, filling defect was observed generally in whole disc area. Peripapillary choroideal perfusion defects, absolute filling defects of optic disc, peripapillary atrophy and glaucomatous cupping may indicate insufficiency of blood flow supplementation of these regions. An increase was determined at the posterior poles of optic disc and peripapillary choroideal filling defects in FFA in parallel with the severity of the glaucoma.
METHODS:
RESULTS:
CONCLUSION:

2.
Akut Karın Tanısında Periton-Plazma Laktik Asit Farkının Önemi
The Importance Of Perıtonea-Plasma Lactıc Acıd Value Dıfference In Dıagnosıs Of Acute Abdomen
Tarık Gandi Çinçin, Ayhan Erdemir, Cengiz Menteş, Nimet Süslü, Erhan Tunçay
Sayfalar 6 - 12
AMAÇ: İyi anamnez, fizik muayene, rutin laboratuvar ve radyolojik testler sonucunda birçok olguya akut karın tanısı konabilir. Fakat nörolojik ve fiziki durumu klinik değerlendirmeye engel, yaşlı ve çocuk hastalarda, yoğun bakım ve komadaki hastalarda akut karın tanısı koymak zordur. Böyle hastalarda erken tanı hayat kurtarıcı olurken, tanıda gecikme mortalite ve morbiditenin artmasına neden olur. Bu çalışmada akut karın tanısında periton plazma laktik asit farkının etkinliğini belirlemek ve böylece akut karın tanısı şüpheli olgularda tanı koymaya yardımcı bir parametre ortaya koymayı amaçladık. Hastalarda akut karın saptananlar birinci grubu oluşturdu ve laparotomi sırasında batın içi sıvı yıkama yapılmadan alındı. Akut karın bulguları şüpheli olan hastalar ise ikinci grubu oluşturdu ve yapılan batın ultrasonografisinde (USG) serbest peritoneal sıvı saptananlar çalışmaya alınarak USG eşliğinde veya diyagnostik peritoneal lavaj (DPL) ile peritoneal sıvı alındı. Her iki gruptan eş zamanlı alınan periton ve plazma laktik asit analizleri değerlendirildi. Çalışma grubunda 43, kontrol grubunda 35 hasta incelendi. Laktik asit ortalama değerleri gruplara göre incelendiğinde çalışma grubunda periton laktik asit değeri kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulunurken (p=0.001), plazma laktik asit değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.143). Her hasta için periton ve plazma laktik asit değerleri arasındaki farklar incelendiğinde, akut karın grubunda periton-plazma laktik asit seviyeleri arasındaki farkın ortalama değerinin kontrol grubundan fazla olduğu belirlendi (p=0.001). Periton-plazma laktik asit farkının 10 mg/dl üzerinde olduğu 44 hasta incelendiğinde duyarlılığın %97.67, özgüllüğün %94.29 olduğu belirlendi. Bu sonuç özellikle akut karın tanısı net konulamayan olgularda periton-plazma laktik asit farkının yararlı bir tanısal belirteç olduğunu göstermiştir.
YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:
OBJECTIVE: Although acute abdomen can easily be diagnosed in most cases with a good history taking, physical examination, routine laboratory and radiological tests; unfortunately it is difficult to diagnose acute abdomen in elderly and children patients with their neurological and physical conditions preventing clinical evaluation and in intensive care unit and comatose patients. We think that in suspicious cases of acute abdomen lactic acid value can be helpful in diagnosis. Lactic acid values of peritoneal fluid taken by paracentesis during diagnostic peritoneal lavage or during operation and simultaneous plasma were studied. The first group of patients (study group, n=43) were operated due to acute abdomen and the second group of patients (control group, n=35) were operated or followed-up with suspicious acute abdomen. When lactate levels were analyzed in groups, peritoneal lactate levels of study group were found to be significantly higher compared to control group (p=0.001) while no significant difference was detected between plasma lactate levels (p=0.143). When mean value of the peritoneal and plasma lactate differences were analyzed individually; it was found to be significantly higher in study group compared to control group (p=0.001). It’s statistically shown that when peritoneal-plasma lactic acid value difference is more than 10 mg/dl, sensitivity is 97.67% and specificity is 94.26% in diagnosing acute abdomen. As a result, peritoneal-plasma lactic acid value difference is an important marker in diagnosis of suspicious acute abdomen cases.
METHODS:
RESULTS:
CONCLUSION:

3.
Parotis Bezi Kitlelerinde İnce İğne Aspirasyon Biyopsisinin Yeri
Status Of Fıne-Needle Aspıratıon Bıopsy Of Parotıd Gland Mass
Sedat Aydın, Ümit Hardal, Arif Şanlı, Cenk Evren, Aylin Ege Gül
Sayfalar 13 - 16
AMAÇ: Çalışmamızda parotis bezi kitlelerinde benign-malign tümör ayırımının yapılarak uygulanacak tedavi prosedürünü etkileyen ince iğne aspirasyon biyopsisinin (İİAB) duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif kestirim değerlerinin saptanması amaçlandı. 2002-2005 yıları arasında Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi 2. Kulak Burun Boğaz Kliniğinde parotis kitlesi nedeni ile ameliyat edilen 60 hastanın (36 kadın [%60], 24 erkek [%40]; ort. yaş 43.7; dağılım 26-77), ameliyat öncesi parotisden yapılan İİAB ile elde edilen sitolojik bulguları ile ameliyat sonrası histopatolojik bulguları karşılaştırıldı. İİAB sonuçları 34 olguda (%56.6) pleomorfik adenom, 12 olguda (%20) Whartin tümörü, 5 olguda (%8.3) malign tümör, 4 olguda (%6.6) iltihabi proses, 5 olguda da (%8.3) yetersiz materyal olarak bulundu. Lokal anestezi gerektirmeden poliklinik şartlarında uygulanabilmesi, ön hazırlık gerektirmesi, düşük maliyeti, atravmatik olması, skar bırakmadan iyileşmesi ve uygulanacak cerrahi prosedürun belirlenmesine katkısından dolayı parotis kitlelerine ameliyat öncesi İİAB uygulanmalıdır.
YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:
OBJECTIVE: To obtain sensitivity, specificity, positive and negative predictive values of fine-needle aspiration biopsy which affects the upcoming treatment procedure with malign-bening tumor extraction from parotid gland mass. Between years 2002-2005, a comparison done with cytological indications from preoperative fine-needle aspiration biopsy of parotid and postoperative histopathological indications of 60 patients (36 females [%60], 24 males [%40]; mean age 43.7; range 26-77 years) operated due to parotid mass in Kartal Training & Research Hospital the 2nd Head & Neck Clinic. Pleomorphic adenoma in 34 cases (56.6%), Whartin tumor in 12 cases (20%), malignant tumor in 5 cases (8.3%), process inflammation in 4 cases (6.6%) and insufficient materials in 5 cases (8.3%) were found from fine-needle aspiration biopsy results. Preoperative fine-needle aspiration biopsy should be applied in parotid mass because of its applicability without local anesthesia in polyclinical conditions, being atraumatic and low cost without preparation, having healing process without scar and its contribution for deciding the operative procedure.
METHODS:
RESULTS:
CONCLUSION:

4.
Göz İçi Lens Materyalinin Arka Kapsül Kesafeti Üzerine Etkisi*
The Effect Of The Intraocular Lens Materıal On Posterıor Capsular Opacıfıcatıon
Arzu Taşkıran Çömez, Yelda Buyru Özkurt, Onur Karadağ, Ömer Kamil Doğan
Sayfalar 17 - 21
AMAÇ: Çalışmamızda katarakt cerrahisi sonrası üçüncü yılda görülen arka kapsül kesafeti (AKK) ile göz içi lens (GİL) materyali arasındaki ilişki araştırıldı. S.B. Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Göz Kliniği’nde; katarakt cerrahisi ile birlikte arka kamara göz içi lens (AK GİL) implantasyonu uygulanan, yaşları 43 ile 89 (ortalama 65.2) arasında değişen 988 hastanın 1274 gözü Mart 1999-Mart 2004 tarihleri arasında AAK gelişimi açısından geriye dönük olarak incelendi. Hastaların yaşı, katarakt tipi, GİL tipi ve ameliyat sonrası 1., 3., 6. ay, 1. ve 3. yıldaki AKK sıklığı kaydedildi. Fakoemülsifikasyon yapılan 1014 gözün 976’sına (%96.2) hidrofilik akrilik, (grup A); 38’ine (%3.75) hidrofobik akrilik (grup B) lens implante edildi. Ekstrakapsüler katarakt ekstraksiyonu (EKKE) uygulanan 260 göze ise polimetilmetakrilat (PMMA) yapıda GİL (grup C) implante edildi. Ameliyat sonrası 3. yıldaki AKK; A grubundaki 976 gözün 29’unda (%2.97); B grubundaki 38 gözün 1’inde (%2.63); C grubunda ise 260 gözün 18’sinde (%6.90) görüldü. Çalışmamızda hidrofobik akrilik lenslerde AKK görülme oranı; hidrofilik akrilik ve PMMA lenslerden daha düşük olarak bulunmuştur.
YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:
OBJECTIVE: The relationship between intraocular lens (IOL) material and posterior capsular opacification (PCO) rate that occurred in the third year after cataract operation were evaluated. 1274 eyes of 988 patients aged between 43 and 89 years (mean 65.2), who had undergone cataract surgery with posterior chamber intraocular lens implantation in M.O.H. Dr. Lütfi Kırdar Kartal Training and Research Hospital 1st Eye Clinic were evaluated between March 1999 and March 2004 retrospectively. The age of the patients, the type of the cataract, the type of the IOL and PCO rates in the postoperative 1st, 2nd, 6th months, 1st and 3rd years were recorded. In 976 of 1014 eyes (96.2%) undergone phacoemulsification, hydrophilic acrylic (Group A) and in the rest 38 eyes (3.75%) hydrophobic acrylic intraocular lenses (Group B) were implanted. In 260 eyes (20.40%) undergone extracapsular cataract extraction, polymethylmethacrylate (PMMA) lenses were implanted (Group C). PCO rates in the 3rd year postoperatively were 29 eyes out of 976 eyes (2.97%) in group A; 1 eye out of 38 eyes (2.63%) in group B and 18 eyes out of 260 eyes (6.90%) in group C. We concluded that PCO rates in hydrophobic acrylic lenses were lower than the hydrophilic acrylic lenses and PMMA lenses.


METHODS:
RESULTS:
CONCLUSION:

5.
Memenin Palpe Edilemeyen Lezyonlarında Tel İle İşaretleme
Wıre Localızatıon In Non-Palpable Breast Lesıons
Gülay Dalkılıç, Turgay Erginel, Hakan Acar, Fazlı Cem Gezen, Engin Baştürk, Selahattin Vural, Mustafa Gülmen
Sayfalar 22 - 24
AMAÇ:
Tarama amaçlı çekilen mamografilerin yaygınlaşması sonrası memede palpe edilemeyen lezyonlara rastlanma oranı artmıştır. Bu lezyonların histopatolojik tanısını koymada görüntüleme yöntemleri eşliğinde tel ile işaretleme kullanılmaktadır. Kliniğimizde Ocak 2000-Mart 2005 tarihleri arasında mamografi eşliğinde palpe edilemeyen lezyonları olan 34 hastaya lokal anestezi altında tel ile lezyonlara işaretleme yapıldı. Hastaların yaş ortalamaları 43.8 (26-58) idi. On sekizi (%52.9) memede ağrı şikayeti başvurusunda, 16’sı (%47.1) hormon replasmanı için periyodik kontrol sırasında saptandı. Yirmi iki hastada (%64.8) kalsifikasyon 12 hastada (%35.2) kitle + kalsifikasyon saptandı. Hastaların histopatolojik incelemelerinde 22 olguda (%64.8) benign lezyona, 12 olguda (%35.2) invaziv kansere rastlanıldı. İki hastaya meme koruyucu cerrahi, 10 hastaya modifiye radikal mastektomi uygulandı. Lezyonların tel ile işaretlemesi sırasında komplikasyon gelişmedi. İki hastada ameliyat sırasında tel, işaretli bölgeden ayrıldı. Ameliyat sonrası dönemde 4 hastada hematom gelişti. Bir hastada yara yeri nekrozu pansumanlarla tedavi edildi.

YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:
OBJECTIVE: With the widespread usage of screening mammography, encounter rate of non-palpable lesions within breast were increased. Imagining technique guided preoperative wire localization is useful for the histopathologic diagnosis of these lesions. Retrospective review was performed on 34 patients with non-palpable lesions diagnosed by mammography-guided wire localization under local anesthesia between January 2000 to March 2005. The mean age of patients was 43.8 (range 26-58). The lesions were diagnosed with mastodynia in eighteen of them (52.9%) and during periodical controls for hormone replacement in 16 (47.1%) patients. Twenty-two patients (64.8%) demonstrated calcifications and 12 patients (35.2%) had mass lesion together with calcifications. Histopathologic examinations revealed 22 (64.8%) benign lesions and 12 (35.2%) invasive carcinoma. Two patients had undergone breast preserving surgery and ten had modified radical mastectomy. No complication was developed during wire localizations of the lesions. Wire dislocated in two patients during operation. Four patients developed postoperative hematoma and one patient had wound necrosis treated conservatively.
METHODS:
RESULTS:
CONCLUSION:

6.
Yüksek Riskli Glokom Olgularında Mitomisin-C İle Yapılan Trabekülektomilerde Serbestleştirilebilen Sütür Uygulaması
Trabeculectomy Wıth Releasable Sutures And Mıtomycın-C In Hıgh Rısk Glaucoma
Ekrem Kurnaz, Anıl Kubaloğlu, Yasin Yılmaz, Arif Koytak, Yusuf Özertürk
Sayfalar 25 - 30
AMAÇ: Çalışmamızda mitomisin-C (MMC) uygulanan yüksek riskli glokom olgularında serbestleştirilebilen sütürün cerrahi başarı ve komplikasyon oranına etkisinin saptanması amaçlandı. Bu çalışmaya yüksek riskli glokom olgularında yapılan trabekülektomi ameliyatlarında 0.4 mg/ml 2 dakika lokal MMC ile serbestleştirilebilen sütür (grup 1=31 olgu) ve kalıcı sütür (grup 2=29 olgu) uygulanan olgular dahil edildi. Birinci hafta, 1., 3., 6., 12. aylarda ve son kontrollerinde olguların göz içi basınçları (GİB) ölçüldü ve komplikasyonları kaydedildi. İlaçlı veya ilaçsız 21 mmHg’nın altında ve 6 mmHg ve üzerinde GİB’si olanlar başarılı kabul edildi. Olguların ortalama yaşları grup 1’de 58.13±14.93, grup 2’de 54.90±16.68 ve ortalama takip süreleri grup 1’de 20.06±6.95 ay, grup 2’de ise 21.62±8.10 ay idi. Tüm kontrollerde ölçülen GİB’leri ameliyat öncesi GİB’ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05). Erken dönemde grup 2’de görülen hipotoni oranı anlamlı derecede yüksekti (p=0.039). Olguların son kontrolünde grup 1’de %83.33, grup 2’de %80.95 ilaçlı veya ilaçsız başarı saptandı. Serbestleştirilebilen sütüre bağlı korneal enfeksiyon ve endoftalmi gibi ciddi komplikasyon meydana gelmedi. Yüksek riskli glokom olgularında MMC ile yapılan trabekülektomilerde serbestleştirilebilen sütür uygulaması erken dönemde aşırı filtrasyona bağlı komplikasyonların önlenmesinde etkili bir yöntemdir.


YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:
OBJECTIVE: To determine whether the use of releasable suture technique affects the success rate and the incidence of complications following Mitomycin-C (MMC) trabeculectomy in high-risk glaucoma patients. This randomized study included the patients undergone MMC trabeculectomy (0.4 mg/ml, 2 minutes). For closing scleral flap, releasable suture was used in 31 patients (group 1) and permanent suture was used in 29 patients (group 2). Follow-up visits were performed at first week and at 1, 3, 6, 12 months postoperatively and outcome measures including intraocular pressure (IOP) and incidences of complications were recorded. Success was defined as IOP of less than 21 mmHg or greater than 6 mmHg with or without antiglaucoma medication. The mean age was 58.13±14.93 in group 1 and 54.90±16.68 in group 2. The mean follow-up time was 20.06±6.95 months in group 1 and 21.62±8.10 months in group 2. Postoperative IOP reductions were statistically significant at all follow-up visits in both group (p<0.05). The incidence of hypotony was significantly higher in group 2 (p=0.039). In the final visit, success rates were 83.33% in group 1 and 80.95% in group 2. No cases of releasable suture related corneal infection and endophthalmitis were encountered in our study. The use of releasable suture technique in MMC trabeculectomy is an effective method for preventing early postoperative hypotony related complications in high risk glaucoma patients.
METHODS:
RESULTS:
CONCLUSION:

OLGU SUNUMU
7.
Dev Kondiloma Aküminata (Buschke-Löwenstein Hastalığı): Olgu Sunumu
Gıant Condylomata Acumınata (Buschke-Lowensteın Dısease): Case Report
Orhan Şad, Nejdet Bildik, Ayhan Çevik, Hüseyin Ekinci, Mehmet Altıntaş, Mustafa Gülmen
Sayfalar 31 - 35
Kondiloma en sık perianal ve genital bölgede izlenen human papilloma virüs ile bulaşan veneral bir hastalıktır. Bu yazıda sunduğumuz şekilde dev kondilomalar ise Buschke-Löwenstein hastalığı veya verrüköz karsinoma olarak adlandırılmaktadır. Anal mukokutanöz hattan sol gluteusa uzanan, 18 cm çapında, ülsere ve pürülan akıntılı kitle ile başvuran 42 yaşındaki hasta ağrı, yürümede güçlük ve kötü kokudan yakınmaktaydı. Hastaya rektum ve sfinkterleri koruyacak şekilde cerrahi geniş eksizyon ve geçici kolostomi uygulandı. Ameliyat sonrası iki kez yara debridmanı uygulanan ve yarası sekonder iyileşen hastanın ameliyat sonrası 5. ayda iki adet nüks lezyonu eksize edilerek kolostomisi kapatıldı. Ameliyat sonrası takipte tutulan hastanın senelik kontrolünde nüks saptanmadı.
Condylomata acuminata is a sexually transmitted disease caused by human papilloma virus. It is frequently seen on perianal regions and genitalia. A giant form of this disease that we have presented in this paper is called (Buschke-Löwenstein disease) as verrucous carcinoma. Male patient was admitted to our clinic with an ulcerated mass of 18 centimeters in diameter extending from mucocutaneous line of the anus to the left gluteal region. He was complaining of pain, difficulty in walking and foul odor. An extended surgical excision and temporary colostomy were performed by sparing rectum and anal sphincters. Two more debridments were performed. Five months later following the surgery two recurrent lesions have been excised and the stoma has been closed. During a year of follow-up, no recurrence has been observed.

8.
Kronik D Vitamini Kullanımına Bağlı Gelişen Klinik Komplikasyonlar: Olgu Sunumu
Clınıcal Complıcatıons Due To Chronıc Vıtamın D Usage (Case Report)
Hikmet Tekçe, Tamer Alıcı, Hülya Bahadır Çolak, Özlem Özentürk, Seyhun Kürşat
Sayfalar 36 - 41
Altmış yaşındaki kadın hasta bilinç bulanıklığı ve konfüzyon tablosu ile hastaneye yatırıldı. Rutin biyokimyasal incelemelerde şiddetli hiperkalsemi (serum total kalsiyum=20 mg/dl) ile birlikte böbrek yetersizliği (serum kreatinin=2.7 mg/dl, kreatinin klirensi=19.6 ml/dk) ile birlikte hiperfosfatemi (serum fosfor=8.3 mEq/L) saptandı. Olgunun 32 yaşından beri oral yoldan D vitamini preparatları kullandığı öğrenildi. Plazma 25-OH vitamin D düzeyi 42 ng/mL olarak saptanırken (referans değerler: 16-74 ng/mL); plazma 1.25-(OH)2 vitamin D düzeyi iki ölçümde de 300 pg/mL’nin üzerindeydi (referans değerler: 14-60 pg/mL) ve parathormon değerleri ileri düzeyde baskılanmıştı (<3 pg/mL). Yapılan tetkiklerde böbrekleri, mediastinal vasküler yapıları, plevrayı, karaciğeri, beyin ve serebellar bölgeleri, tiroid kartilajını ve iskelet kaslarını yaygın olarak tutan kalsifikasyonlar gözlendi. Olgunun hiperkalsemisi izotonik salin infüzyonu, furosemid ve prednizolonla, hiperfosfatemisi ise kalsiyum seviyelerindeki yükseklik de göz önünde bulundurularak, sevelamer hidroklorid ile kontrol altına alındığı halde, böbrek işlevinde geriye dönüşüm sağlanabilmesi dört aylık izlem süresi içinde mümkün olmadı. Bu olgu sunumu ile D vitamininin alışılmadık ve kontrolsüz olarak kullanımının, ciddi bir komplikasyon olan böbrek yetersizliği ile sonuçlanabileceği gösterildi. Sonuç olarak bu tedavilerin uygulanacağı hastalar, mutlaka klinik olarak iyi izlenmeli ve serum biyokimyası, parathormon ve diğer laboratuvar tetkikleri ile yakından takip edilmelidir.
A 60-years-old woman was hospitalized for confusion and neurologic disorders. Routine biochemistry tests revealed severe hypercalcemia (serum total calcium level=20.0 mg/dl), renal failure (serum creatinine level=2.7 mg/dl, creatinin clearance=19.6 ml/min) and hyperphosphatemia (serum phosphate=8.3 mEq/L). The patient reported that she had been on treatment with an oral vitamin D preparation since she was 32 years old. Plasma 25-OH vitamin D was 42 ng/mL (reference range 16-74 ng/mL), plasma 1.25-(OH)2 vitamin D >300 pg/mL (reference range 14-60 pg/mL), plasma parathyroid hormone <3 pg/mL (reference range 10-65 pg/mL). There were diffuse calcifications involving kidneys, mediastinal vasculature, pleurae, liver, cerebrum, cerebellum, thyroid cartilage, skeletal muscles. While hypercalcemia was treated by infusion of isotonic saline, furosemide and prednisolone, hyperphosphatemia was controlled by sevelamer hydrochloride, renal functions did not improve for four months follow-up. This case shows that inadvertent and uncontrolled use of vitamin D preparations can result in apparently irreversible renal failure as a severe complication. In conclusion, patients using vitamin D must be followed closely for both clinical and laboratory parameters including biochemical parameters and parathyroid hormone levels.

9.
Birden Çok Odakta Eş Zamanlı Fitobezoar, Gözden Kaçabilen Bir Antite: Olgu Sunumu
Multıfocal Sımultaneous Phytobezoar, An Unusual Entıty: Case Report
Oğuzhan Dinçel, Erdem Kınacı, Seher Şirin, Erhan Ayşan, Arslan Kaygusuz
Sayfalar 42 - 45
Bezoarlar, yutulan yiyecek veya yabancı maddelerin kümülatif olarak gastrointestinal sistemde birikmesidir. Bezoarlar, en sık ince bağırsakta mekanik tıkanmaya neden olarak semptomatik olurlar. Bu durum acil ameliyat endikasyonudur. Bu yazıda artan karın ağrısı, kabızlık, epigastrik ağrı, bulantı, kusma şikayetleri olan ve yedi yıl önce mide ülseri nedeniyle ameliyat olan 53 yaşındaki erkek hasta sunuldu. Ayakta direkt karın grafisinde ileus bulguları da olan hasta acil olarak ameliyata alındı. Biri midede, biri de jejenumda olan iki adet bezoar vardı. Gastrotomi ve jejunotomi ile bezoarlar çıkarıldı. Semptomatik bezoar genellikle tek odaktadır. İki ayrı odakta görülmesi oldukça enderdir. Her bezoar olgusunda gastrointestinal sistemin diğer bölümlerinin gözden geçirilmesi unutulmamalıdır.
Bezoars consist of indigested food and foreign materials that accumulate within the gastrointestinal tract. Bezoars frequently cause mechanical obstruction by passing into the small bowel where they are symptomatic. This is an indication of urgent operation. In this article, we presented 53 year old man with upper abdominal pain, constipation, epigastric pain, nausea, vomiting and operated for gastric ulcer seven years ago. Abdominal X-ray studies revealed ileus signs (air-fluid levels) and than we operated him. There were two bezoars; one in stomach and one in jejenum. Bezoars were extracted by gastrotomy and jejunotomy. In clinical aspect, symptomatic bezoars are usually being located in one focus within the gastrointestinal tract. Multifocal presentation is very rare. We shouldn’t forget to exploration another parts of gastrointestinal tract for all bezoars subject.

10.
Frontal Sinüs Mukoseli
Frontal Sınus Mucoceles
Ziya Bozkurt, Özlem Çelebi, Günay Ateş, Alev Oktay
Sayfalar 46 - 49
Frontal sinüs mukoseli sinüs ostiyumunun obstrüksiyonu sonucu oluşan sinüs mukozası ile döşeli nadir gözüken benign kistik neoplazmlardır. Kistik yapının içi sero-muköz glandlardan salgılanan sekresyon ile doludur. Benign özellikli lezyonlar olmasına rağmen sinüs kenarlarından kemik erozyonu yaparak yayılabilir ve sinüs sınırlarını aşıp orbitaya, bazen de intrakraniyal bölgeye kadar uzanan erozyonlara neden olabilirler. Tedavisi cerrahi olan frontal mukosellere yakın zamana kadar klasik eksternal teknikler uygulanırken günümüzde gelişmiş görüntüleme teknikleri ve endoskopik yöntemlerle intranazal yaklaşımlar uygulanmaktadır. Bu yazıda bir tanesi sinüs içinde sınırlı diğeri ise orbital yayılım gösteren iki olgu ile intranazal ve eksternal yaklaşım ile frontal sinüs mukoselleri tartışıldı.
Frontal sinus mucoceles are rarely seen benign neoplasms. Mucoceles are believed to form following obstruction of the sinus ostio, with accumulation of fluid if the mucus production continues within the mucocele, it expands gradually. This results in remodeling and/or erosion of the surrounding bone. Treatment of mucoceles is surgical. Some authors support an endoscopic approach to the frontal sinus, where as others think that the best therapeutic procedure for the frontal mucoceles is the open surgery. In this study, intranasal and external approach to the frontal sinus mucoceles with two cases which one of them limited in frontal sinuses and the other expanding to the orbita is discussed.

DERLEME
11.
Kolon Kanserinde Tarama ve Takip
Screenıng And Surveıllance For Colorectal Cancer
Feza Hüseyin Remzi, Mustafa Öncel
Sayfalar 50 - 57
Makale Özeti |Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale