ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404
SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 34 (3)
Volume: 34  Issue: 3 - 2023
1.Front Matter 2023-3

Pages I - VIII

RESEARCH ARTICLE
2.The Impact of Multidisciplinary Approach on Survival in Esophageal Cancer
Mehmet Mustafa Altıntaş, Recep Demirhan, Ayhan Çevik
doi: 10.14744/scie.2023.98958  Pages 189 - 193
GİRİŞ ve AMAÇ: Gastrointestinal malignitelerin en agresiflerinden biri olan özofagus kanseri, dünyada en yaygın görülen sekizinci kanser türü olup, erkeklerde kansere bağlı ölümlerin altıncı sırasındadır. Çalışmamızda, özofagus kanseri tedavisinde multidisipliner yaklaşımın sürviye etkisini göstermeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde Ocak 2010-Aralık 2020 yılları arasında endoskopi ile patolojik olarak özofagus kanseri tanısı alan ve küratif rezeksiyon yapılan 103 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastalar multidispliner tümör konseyinde değerlendirilerek her hastaya TNM evresine göre uygun tedavi (Neoadjuvan tedavi + Cerrahi veya direk Cerrahi) planlandı. T1N0M0 ve T2N0M0 hastalara direk cerrahi, T2-T3 ve lenf nodu metastaz şüphesi ile lokal ileri evre olarak kabul edilenlere neoadjuvan tedavi sonrası cerrahi uygulandı. Cerrahi yöntem olarak, özofagusun alt ve orta lokalizasyon tümörlerinde Ivor-Lewis+D2 lenf nodu diseksiyonu veya transhiyatal özofajektomi ameliyatı, orta ve üst özofagus tümörlerinde ise McKeown ameliyatı tercih edildi. Hastaların demografik özellikleri ile tümörün histolojik alt gurubu, Neoadjuvan Kemoradyoterapi uygulanması ve direk Cerrahi tedavinin, beş yıllık sağ kalım ve lokal nüks üzerine etkileri irdelendi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 103 hastanın 51’i (%49.5) erkek, 52’si (%50.5) kadındı. Yaş ortalaması 58/yıl (19-79) olarak bulundu. Hastaların 89’u (%86.4) skuamöz hücreli karsinom tümör tipine sahipken, 14’ü (%13.6) adenokarsinom tümör tipindeydi. Neoadjuvan kemoradyoterapi 70 (%67.9) hastaya uygulandı. Ameliyata alınan hastaların 38’ine (%36.8) McKeown ameliyatı, 33’üne (%32.1) Ivor-Lewis ameliyatı ve 32’sine (%31.1) transhiyatal özofajektomi uygulandı. Klinik takiplerinde hastaların beş yıllık ortalama sağ kalım oranı %60.2 iken, bu oran patolojik tip olarak skuamöz hücreli karsinom’lu hastalarda %62.4 ve adenokarsinom’lu hastalarda %50.2 sağlandı, istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p>0.05). Neoadjuvan kemoradyoterapi alan 70 hastanın beş yıllık sağ kalım oranı %69.7 (ortalama 56 ay) bulunurken, neoadjuvan tedavi uygulanmadan direk cerrahi uygulanan 33 hastanın beş yıllık sağ kalım oranı %39.5 (ortalama 25 ay) olarak bulundu, istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (p<0.05). Postoperatif takip döneminde 42 (%40.7) hastada tümör nüksü görüldü. Neoadjuvan kemoradyoterapi alan 70 hastanın beş yıllık takipte nüks görülme oranı %31.4 (ortalama 48 ay) idi. Neoadjuvan tedavi almayan ve direk cerrahi uygulanan 33 hastanın beş yıllık takipte nüks görülme oranı %60.6 (ortalama 21 ay) olarak bulundu. Neoadjuvan tedavi alan hastalarla, neoadjuvan tedavi almayanlar arasında nüks görülme oranı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Özofagus kanserli hastaların tedavisinde multidispliner yaklaşımla NKRT+Cerrahi uygulamalarının, direk Cerrahi uygulananlara göre daha iyi sağ kalım sonuçlarına sahip olduğu kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: Esophageal cancer, one of the most aggressive gastrointestinal malignancies, is the eighth-most common cancer in the world and the sixth among cancer-related deaths in men. In our study, we aimed to show the survival effect of the multidisciplinary approach in the treatment of esophageal cancer.
METHODS: The records of 103 patients who were diagnosed with esophageal cancer pathologically by endoscopy and underwent curative resection between January 2010 and Decem-ber 2020 were reviewed retrospectively. The patients were evaluated in the multidisciplinary tumor council and appropriate treatment (neoadjuvant therapy+surgery or only surgery) was planned for each patient according to the TNM stage.T1N0M0 and T2N0M0 patients underwent direct surgery, T2-T3 and those who were considered to be locally advanced with the suspicion of lymph node metastasis underwent surgery after neoadjuvant therapy. As the surgical method, Ivor-Lewis+D2 lymph node dissection or transhiatal esophagectomy surgery was applied in lower and middle localization tumors of the esophagus, whereas McKeown surgery was preferred in middle and upper esophageal tumors.
RESULTS: Of the 103 patients included in the study, 51 (49.5%) were male and 52 (50.5%) were female. Neoadjuvant chemoradiotherapy (NCRT) was applied to 70 (67.9%) patients. While the 5-year survival rate of 70 patients who received NCRT was 69.7% (mean 56 months) of the 5-year survival rate of 33 patients who underwent direct surgery without neoadjuvant therapy was found to be 39.5 (mean 25 months), and there was a statistically significant difference observed (p<0.05). The recurrence rate in the 5-year follow-up of 70 patients who received NCRTwas 31.4% (mean 48 months). The recurrence rate in the 5-year follow-up of 33 patients who did not receive neoadjuvant treatment and underwent direct surgery was 60.6% (mean 21 months). The rate of recurrence was statistically significant between patients who received neoadjuvant therapy and those who did not receive neoadjuvant therapy (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We believe that NCRT+surgery with a multidisciplinary approach in the treatment of patients with esophageal cancer have better survival results than those who under-went direct surgery.

3.Determining the Adequacy of CURB-65 and qCSI Scores in Predicting the Necessity of the ICU for COVID-19 Patients
Elif Oymak, Rohat Ak, Nefise Büşra Çelik, Mahmut Altaş, Erdal Yilmaz, Avni Uygar Seyhan
doi: 10.14744/scie.2023.76258  Pages 194 - 199
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada acil servise başvurup Koronavirüs 2019 (COVID-19) nedeniyle hastane yatışı verilen hastalarda, Quick Covid Severity Index (qCSI) ve CURB-65 skorlama sistemlerinin yoğun bakım ihtiyacını ön görmedeki yeterlilikleri incelendi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Ocak- 1 Haziran 2021 tarihleri COVID-19 tanısı ile hastaneye yatırılmış 18 yaş üstü tüm erişkin hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Reverse-transcriptase polymerase-chain-reaction (RT-PCR) test sonucu negatif gelenler, başka bir hastaneden transfer edilen hastalar ve iki risk skorunda kullanılacak verilerinden herhangi birine ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 325 kişi alındı, kişilerin yaşları ortalaması 58.2±17.2 idi. %48.3’ü erkek %51.7’si kadındı. CURB-65 skorunun yoğun bakım ünitesine yatış ihtiyacını kestirmedeki ROC analizi sonucunda eğri altında kalan alan 0.843 (%95GA 0.799-0.881), Youden indeksi 0.584 p değeri 0.001 olarak bulundu. qCSI skorunun ise yoğun bakım ünitesine (YBÜ) yatış ihtiyacını kestirmedeki ROC analizi sonucunda eğri altında kalan alan 0.921 (%95GA 0.886-0.948), Youden indeksi 0.7520 ve p değeri 0.001 olarak bulundu. İki skorun YBܒne yatış ihtiyacını kestirmedeki değeri karşılaştırıldığında qCSI skorunun CURB-65 skoruna göre daha başarılı olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, acil servise başvuran COVID-19 hastalarının YBÜ gereksinimini tahmin etmede qCSI ve CURB-65 skorlarının prediktif güçleri karşılaştırıldı. qCSI skorunun CURB-65’e göre daha üstün olduğu sonucuna ulaşıldı.
INTRODUCTION: In this study, the adequacy of the Quick COVID Severity Index (qCSI) and CURB-65 scoring systems in predicting the prognosis and need for intensive care in patients who were admitted to the emergency room and hospitalized due to Coronavirus Disease 2019 (COVID-19) were examined.
METHODS: The files of all adult patients over the age of 18 years who were hospitalized with the diagnosis of COVID-19 between January 1 and June 1, 2021 were reviewed retrospectively. Patients with negative reverse transcriptase-polymerase chain reaction test results, patients transferred from another hospital, and patients whose data to be used in the two risk scores could not be reached were excluded from the study.
RESULTS: A total of 325 people were included in the study, with an average age of 58.2±17.2%, 48.3% male and 51.7% female. As a result of the ROC analysis of the CURB-65 score in estimating the need for hospitalization in the intensive care unit (ICU), the area under the curve (AUC) was found to be 0.843 (95% confidence interval [CI]: 0.799–0.881), and the Youden index was 0.584, p value was 0.001. As a result of the ROC analysis of the qCSI score in estimating the need for ICU hospitalization, the AUC was found to be 0.921 (95% CI: 0.886–0.948), and the Youden’s index was 0.7520, p value was 0.001. When the value of the two scores in predicting the need for ICU admission was compared, it was found that the qCSI score was more successful than the CURB-65 score.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, the predictive powers of qCSI and CURB-65 scores in predicting the ICU requirement of COVID-19 patients admitted to the emergency department were compared. It was concluded that the qCSI score was superior to CURB-65.

4.The Relationship between Blood Groups and Mortality in Patients with Acute Pancreatitis
İlkay Güler, İzzet Ustaalioğlu
doi: 10.14744/scie.2023.02212  Pages 200 - 204
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan grubu ile akut pankreatit sonuçları arasındaki potansiyel ilişki yeterince araştırılmamıştır. Bu çalışma, akut pankreatit tanısı alan hastalarda kan grubu ile hastanede mortalite arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2022 ve 2023 yılları arasında akut pankreatit tanısı alan hastaların tıbbi kayıtlarını inceleyen tek merkezli, retrospektif bir çalışma gerçekleştirdik. Hastaların demografik bilgileri, kan grupları, hastalığın şiddeti ve hastanede mortalite kaydedildi. Hastaların kan grubu ile hastane içi mortalitesi arasındaki ilişki incelendi.
BULGULAR: Akut pankreatit hastaları arasında kan grubu dağılımı şu şekildeydi: O: %31.3, A: %49.2, B: %16 ve AB: %3.5. Mortalite oranları kan grupları arasında değişiklik göstermiş, grup O en yüksek mortaliteye (%8.3) sahipken, onu grup B (%4.1) ve grup A (%3.3) takip etti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, kan grubu ile akut pankreatit mortalitesi arasında potansiyel bir ilişki olduğunu göstermekte, kan grubu O’ın daha yüksek bir mortalite oranı ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Ancak, çalışmanın retrospektif tasarımına ait kısıtlamalar nedeniyle, bu bulguların gelecekteki prospektif çalışmalarda doğrulanması gerekmektedir. Akut pankreatit prognozunda kan grubunun rolünü anlamak, hastalığın patofizyolojisine değerli katkılar sağlayabilir ve daha iyi risk değerlendirmesi ve hasta yönetimine katkıda bulunabilir.
INTRODUCTION: The potential association between blood group and outcomes in acute pancreatitis has not been adequately explored. This study aimed to investigate the relationship between blood group and in-hospital mortality in patients diagnosed with acute pancreatitis.
METHODS: We conducted a single-center, retrospective study reviewing the medical records of patients diagnosed with acute pancreatitis between 2022 and 2023. Patient demographics, blood group type, disease severity, and in-hospital mortality were recorded. The correlation between blood group and in-hospital mortality was examined.
RESULTS: The blood group distribution among the acute pancreatitis patients was as follows: O: 31.3%, A: 49.2%, B: 16%, and AB: 3.5%. Mortality rates varied across the blood groups, with Group O having the highest mortality (8.3%), followed by Groups B (4.1%) and A (3.3%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our preliminary findings suggest a potential association between blood group and mortality in acute pancreatitis, with blood group O associated with a higher mortality rate. However, due to the limitations inherent in the study’s retrospective design, these findings should be validated in future prospective studies. Understanding the role of blood group in the prognosis of acute pancreatitis could provide valuable insights into the disease’s pathophysiology and contribute to improved risk stratification and patient management.

5.Clinical Significance of the Psoas Muscle Index in Patients with Locally Advanced Gastric Cancer Receiving Perioperative Chemotherapy
Ömer Aydıner, Akif Doğan, Özkan Alan, Sedat Yıldırım, Goncagül Akdağ, Zeynep Yüksel Yaşar, Mahmut Emre Yıldırım, Aysegul Karadayi Buyukozsoy, Hatice Odabas, Nedim Turan
doi: 10.14744/scie.2023.94695  Pages 205 - 213
GİRİŞ ve AMAÇ: Lokal ileri mide kanserinde (LİMK) evreleme için yapılan rutin bilgisayarlı tomografide (BT) tek kas ölçümü ile elde edilen psoas kas indeksi (PMI), tüm vücut sarkopenisini öngörmede yardımcıdır. Bu çalışma ile amacımız PMI ile genel sağkalım (GSK) ve hastalıksız sağkalım (HSK) arasındaki ilişkiyi belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif kohort, Ocak 2015 ile Aralık 2021 arasında merkezimizde perioperatif kemoterapi ve küratif cerrahi uygulanan LİMK’li 122 hasta ile gerçekleştirildi. PMI ve Psoas kas yoğunluğu (PMD), evreleme için yapılan rutin BT kullanılarak L3 vertebra seviyesinde hesaplandı. LAGC tanısından sonra, OS ve DFS ile ilişkisi incelendi.
BULGULAR: 122 hastanın 29’u kadındı. FLOT en yaygın kemoterapi rejimiydi ve en sık total gastrektomi uygulandı. PMI değerlerine göre hastalar iki gruba ayrıldı. Yüksek PMI grubunda OS ve DFS ulaşılamazken, düşük PMI grubunda OS ve PFS sırasıyla 19 ve PFS 16 ay olarak belirlendi. İki sağkalım parametresi açısından yüksek ve düşük PMI grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (sırasıyla, p=0.03 ve p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: LİMK tanılı hastalarda evreleme amacıyla yapılan BT’de ölçülen PMI, hastalığın prognozunu tahmin etmede önemli ve pratik bir yöntemdir.
INTRODUCTION: The psoas muscle index (PMI) obtained with a single muscle measurement on routine computed tomography (CT) performed for staging in locally advanced gastric cancer (LAGC) is helpful in predicting whole-body sarcopenia. The objective of this trial was to determine the relationship between PMI and overall survival (OS) and disease-free survival (DFS).
METHODS: This retrospective cohort was conducted with 122 patients with LAGC who underwent perioperative chemotherapy and curative surgery in our center between January 2015 and December 2021. PMI and psoas muscle density were calculated at the L3 vertebra level using routine CT performed for staging after the LAGC diagnosis, and its relationship with OS and DFS was examined.
RESULTS: Twenty-nine of 122 patients were women. FLOT was the most common chemo-therapy regimen and total gastrectomy was performed most frequently. The patients were divided into two groups according to the PMI values. OS and DFS were unachievable in the high PMI group, while OS and PFS were determined as 19 and 16 months, respectively, in the low PMI group. There was a statistically significant difference between the high and low PMI groups in terms of the two survival parameters (p=0.03 and p=0.001, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: PMI measured on CT performed for staging in patients diagnosed with LAGC is an important and practical method in predicting the prognosis of the disease.

6.Assessment of the Inflammatory Markers in Patients with First-episode Psychosis: A Comparative Study
Hidayet Ece Arat Çelik, Ayşe Ece Buyuksandalyaci Tunc, Burcu Kok Kendırlıoglu, Buğra Çetin, Esma Corekli Kaymakci, Şevin Demir, Suat Kucukgoncu
doi: 10.14744/scie.2023.36036  Pages 214 - 219
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda inflamatuvar süreçlerin psikotik bozuklukların etiyolojisindeki önemine yapılan vurgu giderek artmaktadır. İnflamatuvar belirteçlerden olan nötrofil lenfosit oranı (NLR), monosit lenfosit oranı (MLR) ve platelet lenfosit oranının (PLR) psikotik bozuklukta hastalık süresince ne yönde etkilendiği net olarak bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı, ilk atak psikoz hastalarının, kronik psikotik hastaların ve sağlıklı kontrollerin NLR, MLR ve PLR düzeylerinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya ilk kez psikotik atak geçiren 36 birey, kronik psikotik bozukluğu olan 57 birey ve 93 sağlıklı kontrol dahil edildi. Gruplar arasında inflamatuvar belirteçlerin karşılaştırmasında Kruskal-Wallis Testi kullanıldı, ikili grup karşılaştırmaları Pairwise Analizi ile yapıldı. NLR değerlerinin yaştan etkilenme düzeyini belirlemek amacıyla lineer regresyon analizi uygulandı.
BULGULAR: Kronik psikotik bozukluk tanılı bireylerin NLR düzeylerinin ilk atak psikoz tanılı bireylerden ve sağlıklı kontrollerden yüksek olduğu saptandı. İlk atak psikoz tanılı bireylerin NLR düzeyleri sağlıklı kontrollerden farklılık göstermedi. Gruplar arasında yaşın etkisi ortadan kaldırıldığında NLR düzeyleri açısından gruplar arasındaki anlamlı farklılık korundu. MLR ve PLR düzeyleri gruplar arasında farklılık göstermedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kronik psikotik bozukluk tanılı bireylerde ilk atak psikoz tanılı bireylere ve sağlıklı kontrollere göre NLR düzeylerinin yüksek saptanması, psikotik bozuklukta inflamatuvar sürecin kronik süreçte arttığını göstermektedir. Uzunlamasına yapılacak çalışmalarla psikotik bozukluk-ta inflamatuvar süreçlerin nasıl etkilendiğinin incelenmesi, hastalığa katkı sağlayan faktörleri anlamak açısından faydalı olacaktır.
INTRODUCTION: Recently, the importance of inflammatory processes in the etiology of psychotic disorders has been increasingly emphasized. The manner in which the inflammatory markers, including neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR), monocyte-to-lymphocyte ratio (MLR), and platelet-to-lymphocyte ratio (PLR), are affected during psychotic disorders is unknown. This study aimed to compare the NLR, MLR, and PLR levels between patients with first-episode psychosis (FEP), patients with chronic psychotic disorder (CPD) and healthy controls (HC).
METHODS: This study included 36 patients with FEP, 57 patients with CPD, and 93 HC. The Kruskal-Wallis test was used for intergroup comparisons of inflammatory markers. Linear regression analysis was used to examine the extent to which the NLR levels were affected by age.
RESULTS: The NLR levels of patients diagnosed with CPD were higher than those diagnosed with FEP and HC. There was no difference between the NLR levels of patients with FEP and HC. Even after removing the age effect between the groups, there was a significant difference between the groups in terms of the NLR levels. However, there was no intergroup difference in the MLR and PLR levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Higher NLR levels in patients with CPD than in patients with FEP and HC indicated that the inflammatory process was increased in psychotic disorders during the prognosis of the chronic disease. To further understand the underlying causes of psychotic disorder, additional longitudinal studies are required to identify the manner, in which inflammatory processes are impacted by the disorder.

7.Comparison of the Functional and Esthetic Outcomes of Free Parascapular and Anterolateral Thigh Flaps for Ankle Reconstruction
Çağla Çiçek
doi: 10.14744/scie.2023.46354  Pages 220 - 227
GİRİŞ ve AMAÇ: Alt ekstremite distal 1/3 defektlerinde, rekonstrüksiyon merdiveninin son adımlarından biri olan mikrovasküler doku transferi, yumuşak doku rezervinin sınırlı olması sıklıkla tercih edilen bir yöntemdir. Literatürde ayak bileği rekonstrüksiyonunda serbest paraskapuler flep ile anterolateral uyluk flebinin fonksiyonel sonuçlarını karşılaştıran çalışma yoktur; bu nedenle bu çalışmada iki farklı serbest flebin ayak bileği rekonstrüksiyonundaki fonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2010 ile Ocak 2022 arasında serbest anterolateral uyluk flebi veya paraskapular flep ile tedavi edilen ayak bileği yumuşak doku defekti ile başvuran hastalar retrospektif değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, alt ekstremite fonksiyonel skala skoru, memnuniyet anket skoru ve Vancouver yara izi skorları her iki grup için kaydedildi. İlişkileri kontrol etmek için çapraz tablolar ve ki-kare istatistikleri, iki grup arasındaki karşılaştırmalar için bağımsız t-testleri ve çoklu grup karşılaştırmaları için tek yönlü ANOVA istatistikleri kullanıldı.
BULGULAR: Serbest paraskapular flep uygulanan hastalarda ayak bileği fonksiyonunun istatistiksel olarak daha iyi olduğu anlaşıldı. Ayrıca flep kalınlıkları karşılaştırıldığında paraskapuler flebin anterolateral uyluk flebine göre anlamlı olarak daha ince olduğu görüldü. Donör arter ve ven çapı ile flep komplikasyonu arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi; damar çapı 3,2 mm’nin üzerinde olan fleplerde anlamlı olarak daha az komplikasyon görüldüğü anlaşıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mikrocerrahide flep seçiminde cerrahın tecrübesi, verici alan morbiditesi ve flebin estetik sonuçları sıklıkla ön plana çıkmaktadır. ALT flebi son yıllarda popüler olmasına rağmen, daha iyi fonksiyonel sonuçlar ve ayak bileği yumuşak doku rekonstrüksiyonunda daha fazla avantaj sağladığı için serbest paraskapuler flep anterolateral uyluk flebine tercih edilebilir.
INTRODUCTION: Microvascular tissue transfer, which is one of the last steps of the reconstruction ladder is often the preferred method in lower extremity distal 1/3 defects since the soft-tissue reserve is limited and the musculoskeletal system and neurovascular structures that are effective in ensuring the functional continuity of this region are superficial. There are no studies in the literature comparing the functional results of the free parascapular flap and the anterolateral thigh (ALT) flap in ankle reconstruction; therefore, we aimed to evaluate the functional results of these two different free flaps in the reconstruction of the ankle.
METHODS: A retrospective study was undertaken of all patients who presented with soft-tissue ankle defects treated with either ALT or parascapular flap between October 2010 and January 2022. Patients demographic data, lower-extremity functional scale, satisfaction survey score, and Vancouver scar scale were recorded for both groups. The cross tables and Chi-square statistics were used to check the relationships; independent t-tests were used for comparisons between the two groups; and one-way ANOVA statistics were used for multigroup comparisons.
RESULTS: In this study, 62 patients received free ALT flaps, and 58 patients underwent parascapular flap reconstruction. The function of the ankle was reported to be significantly better in patients who had a parascapular flap. Furthermore, when flap thicknesses were compared, it was found that the parascapular flap was significantly thinner than the ALT flap. The relationship between the donor artery and vein diameter and flap complications was statistically significant; there were significantly fewer complications in flaps with a vessel diameter over 3.2 mm.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The surgeon’s experience, donor site morbidity, and the esthetic results of the flap often come to the fore in the selection of flaps in microsurgery. Although the ALT flap has become popular in recent years, the free parascapular flap can be preferred over the ALT flap because it provides better functional results and more advantages for ankle soft-tissue reconstruction.

8.Effect of Circadian Rhythm and Sleep Quality on Post-operative Pain in Patients with Spinal Anesthesia
Dilek Çay, Gülten Arslan, Banu Eler Çevik, Kemal Tolga Saraçoğlu
doi: 10.14744/scie.2023.48742  Pages 228 - 235
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda spinal anestezi altında minör pelvik cerrahi geçirecek hastalarda sirkadiyen ritim ve uyku kalitesinin postoperatif ağrı üzerine etkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Prospektif çalışmaya genel cerrahi ve üroloji tarafından spinal anestezi uygulanarak operasyonu planlanan 18-65 yaş arası ASA I-III 60 hasta dahil edildi ve cerrahi zamanına göre sabah 30, öğleden sonra 30 hasta olmak üzere iki gruba ayrıldı. Preoperatif Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ile uyku kalitesi, demografik veriler, ameliyat öncesi ve ameliyat sırasında kalp hızı, sistolik, diyastolik kan basıncı, periferik oksijen satürasyon değerleri, ameliyat sonrası 0., 6., 12., 24. saat Vizüel Analog Skala (VAS), postoperatif ilk 24 saatte kullanılan toplam analjezik miktarı, birinci ve ikinci analjezik ihtiyacına kadar geçen süre kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların 24’ünün (%40) PUKİ’ye göre uyku kalitesinin iyi olduğu belirlendi. Hastalar sabah ve öğleden sonra ameliyat olanlar olarak gruplandırıldığında gruplar arasında yaş, cinsiyet, ASA ve uyku kalitesi açısından anlamlı fark bulunmadı. PUKI skorları ile VAS skorları arasındaki korelasyon incelendiğinde herhangi bir korelasyon gözlenmedi. Sabah grubunda VAS0 (p=0.005), VAS6 (p<0.001) ve VAS24 (p=0.04) değerleri daha düşük, postoperatif analjezik ihtiyacı daha az, birinci ve ikinci analjezik ihtiyacına kadar geçen süre daha uzun bulundu. Kalite açısından anlamlı bir fark olmadığı belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, kullandığımız anestezik ajanların seçilen zamanlarda uygulanması durumunda tedavilerin daha etkili olabileceği, ajanların etkinliğini optimize etmek ve belki de etkilerini toksik etkilerini azaltmak için ilaçların uygulama saatlerine göre düzenlenebileceği ve özellikle gece çalışmalarını içeren daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerektiği kanısına varıldı.
INTRODUCTION: In our study, we aimed to investigate the effects of circadian rhythm and sleep quality on post-operative pain in patients who will undergo minor pelvic surgery under spinal anesthesia.
METHODS: The prospective study includes 60 patients, aged 18–65, American Society of Anesthesiologists (ASA) I-III, whose operation was planned by general surgery and urology by applying spinal anesthesia, and divided into two groups, 30 in the morning and 30 in the afternoon, according to the time of surgery. Sleep quality with preoperative Pittsburgh Sleep Quality Index (PUKI), demographic data, preoperative and peroperative heart rate, systolic, diastolic blood pressure, peripheral oxygen saturation values, post-operative 0th, 6th, 12th, 24th h Visual Analog Scale (VAS) scores, the total amount of analgesic used in the first 24 h postoperatively, and time to first and second analgesic needs were recorded.
RESULTS: It was determined that 24 (40%) of the patients had good sleep quality according to PUKI. When the patients were grouped as those who had surgery in the morning and afternoon, no significant difference was found between the groups in terms of age, gender, ASA, and sleep quality. When the correlation between PUKI scores and VAS scores was examined, no correlation was observed. In the morning group, VAS0 (p=0.005), VAS6 (p<0.001), and VAS24 (p=0.04) values were lower, post-operative analgesic requirement was less, and the time to first and second analgesic requirement was longer. It was found that there was no significant difference in terms of quality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, it was concluded that if the anesthetic agents we use are applied at selected times, the treatments can be more effective, the drugs can be arranged according to the application hours to optimize the effectiveness of the agents and perhaps reduce their toxic effects, and that more comprehensive studies, especially including night studies, should be done.

9.Assessment of Internal Fixation Implants for Treating Vertical Femoral Neck Fractures through Finite Element Analysis
Ersin Şensöz
doi: 10.14744/scie.2023.38436  Pages 236 - 241
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma, Pauwels Tip-3 dikey Femoral Boyun Kırıkları (FNF) tedavisinde iç tespit implantlarının uygulamasını anlamaya özellikle odaklanmaktadır. Ana hedefler dört farklı implantın uygulamasını anlamak, bu tespit tekniklerinin femur kemiği üzerindeki etkisini değerlendirmek ve implantların etkinliğini sonlu eleman analizleri (FEA) kullanarak karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dört tip iç tespit implantı incelendi: Ters üçgende kanüllü vidalar (CSIT). Dört vida ile tespit. Derotasyonel vida sistemi ile dinamik kalça vidası (DHS+DS). Proksimal femoral kilitli plaka sistemi. Bu implantların karşılaştırmalı etkinliği sonlu eleman analizleri (FEA) kullanılarak belirlendi.
BULGULAR: Araştırma, DHS+DS implantının diğer iç tespit implantlarına göre daha üstün performans sergilediğini ortaya koymuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pauwels Tip-3 dikey FNF tedavisinde, DHS+DS implantı artırılmış bir etkinlik göstermekte olup, bu tür kırıklar için potansiyel olarak en uygun teknik olabilir.
INTRODUCTION: This research primarily focuses on understanding the application of internal fixation implants in the treatment of Pauwels Type-3 vertical Femoral Neck Fractures (FNF). The main objectives encompass understanding the application of four distinct types of implants, assessing the impact of these fixation techniques on the femur bone, and comparing the efficacy of the implants using finite element analyses (FEA).
METHODS: Four types of internal fixation implants were examined: Cannulated screws in the inverted triangle (CSIT). Fixation by four screws. Dynamic hip screw with derotational screw system (DHS+DS). Proximal femoral locking plate system. The comparative effectiveness of these implants was determined using finite element analyses (FEA).
RESULTS: The research revealed that the DHS+DS implant exhibited superior performance when compared to other internal fixation implants.
DISCUSSION AND CONCLUSION: For the treatment of Pauwels Type-3 vertical FNFs, the DHS+DS implant demonstrates enhanced efficacy, potentially making it the most appropriate technique for such fractures.

10.Insomnia and Influencing Factors in Nonhospitalized COVID-19 Patients
İlker Yılmam, Bilkay Serez Kaya, Ebru Çakır Edis, Habibe Tülin Elmaslar Mert, Yasemin Görgülü
doi: 10.14744/scie.2023.34735  Pages 242 - 245
GİRİŞ ve AMAÇ: Hastane yatışı olan COVID-19 hastalarında insomnia sıklığını araştıran çalışmalar olmasına rağmen ayaktan hastalarda insomniayı değerlendiren bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı, hastane yatışı gerekmeyen COVID-19 hastalarında insomnia sıklığını ve insomnia gelişimine etki eden faktörleri araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya hastanede yatış endikasyonu olmayan PCR tetkiki ile COVID-19 tanısı konulan hastalar dahil edildi. Çalışmaya alınan hastalara Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS) ve Uykusuzluk Şiddet İndeksi (ISI) uygulandı. Uykusuzluk varlığını etkileyen faktörler lojistik regresyon testi ile incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 351 hasta dahil edildi. ISI skoru ≥8 pozitif olduğunda 127 hastada (%36.2) insomnia düşünüldü. HADS puanları ≥8 pozitif kabul edildiğinde, 89 (%25.4) hastada depresyon ve 66 (%18.8) anksiyete varlığı düşünüldü. İnsomnia varlığına etki eden parametreler lojistik regresyon testi ile değerlendirildiğinde baş ağrısı (p<0.0001; OR: 2.9) ve ateş (p=0.043; OR: 1.85) varlığı anlamlı bulundu. Anksiyete (p=0.01; OR: 3.36) ve depresyon puanlarının ≥8 (p=0.018; OR: 2.16) olmasının insomnia varlığı üzerinde anlamlı bir etkisi olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, COVID-19 pandemisinin, hafif seyirli olgularda dahi, enfeksiyona ait semptomlar ve toplumun yaşam tarzı üzerine olumsuz etkileri ile tetiklenen anksiyete ve depresyon ile ilişkili uyku bozukluklarına neden olabileceği sonucunu göstermektedir.
INTRODUCTION: Although there have been studies examining the frequency of insomnia in hospitalized COVID-19 patients, there have been no studies investigating insomnia in outpatients. The purpose of this study is to investigate the frequency of insomnia in non-hospitalized COVID-19 patients and the factors influencing the presence of insomnia.
METHODS: The study included outpatients who were diagnosed with COVID-19 by PCR, without any hospitalization indication. The Hospital Anxiety and Depression Scale (HADS) and the Insomnia Severity Index (ISI) were applied to the patients included in the study. The factors influencing the presence of insomnia were examined with a logistic regression test.
RESULTS: A total of 351 patients were included in the study. Insomnia was considered in 127 patients (36.2%) when the ISI score was ≥8 positive. When HADS scores were considered ≥8 positive, it was thought that 89 (25.4%) patients may have experienced depression and 66 (18.8%) anxiety. When the parameters influencing the presence of insomnia were evaluated by a logistic regression test, the presence of headache (p<0.0001; OR: 2.9) and fever (p=0.043; OR: 1.85) was found to be significant. It was found that the fact that anxiety (p=0.01; OR: 3.36) and depression scores were ≥8 (p=0.018; OR: 2.16) which have a significant effect on the presence of insomnia.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study shows that the COVID-19 pandemic, even in mild cases, may cause sleep disorders associated with anxiety and depression triggered by both the symptoms of the infection and its negative effects on the lifestyle of society.

11.Can we Provide Effective Glycemic Control in Intensive Care Unit? Point Prevalence Study
Yeliz Bilir, Yekbun Bulun, Fulya Ciyiltepe, Kemal Tolga Saraçoğlu
doi: 10.14744/scie.2023.47568  Pages 246 - 251
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan şekeri disregülasyonu, kritik hastaların mortalite ve morbiditesi ile bağımsız ilişkilidir. Ancak yoğun bakım ünitelerinde diyabetik ve non-diyabetik hastalarda kan glikoz düzeyinin hedeflenen seviyelerde tutulması güçtür. Üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatarak tedavi görmekte olan hastalarda kan şekeri regülasyonunu değerlendirmek amacıyla nokta prevelans çalışması planlandı. Araştırmaya başlamadan önce etik kurul onayı alındı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastaların demografik verileri, başvuru anındaki özellikleri, yoğun bakım takip ve tedavileri, uygulanan beslenme şekilleri ve glisemik kontrolle ile ilgili parametreler standart veri forumuna kaydedilerek değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışma günü, 35 COVID (C-YBÜ) ve 72 Non–COVID yoğun bakım ünitesinde (NC-YBÜ) yatmakta olan toplam 107 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 47.6%’sı erkek idi ve %29.9’unda diyabet mellitus (DM) tanısı mevcuttu. İstatistik sonuçlarına bakıldığında; Hastaların ortalama kan şekeri değeri 158 mg/dL olarak ölçüldü, tüm hastaların %29.9’unda glisemik disregülasyon (%4.7’sinde hipoglisemi, %25.2’sinde hiperglisemi) tespit edildi. Yoğun bakımlara göre bakıldığında C-YBܒde %28.6 (n=10) hastanın kan şekerinin regüle olmadığı, NC-YBܒde %30.5 (n=22) hastanın kan şekerinin regüle olmadığı tespit edildi. İki grup arasında kan şekeri regülasyonu açısından oranlar benzerdi (p=0.510). DM varlığı ile kan şekerinin disregüle seyretmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon tespit edildi (p=0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Günümüzde belli glikoz hedefinin tüm hastalar için her zaman optimal olmayabileceği ve glikoz kontrolünün bireyselleştirilmesi fikri tartışılmaktadır. Rutin işleyişte hastaları hipoglisemi ve hiperglisemiye sokmadan, her kliniğin kendi kan şekeri algoritmasını oluşturup, sıkı takip ile iyi bir metabolik kontrol sağlaması gerektiği kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: Blood glucose dysregulation is independently associated with mortality and morbidity in critically ill patients. However, it is difficult to keep glycemic control at targeted levels in diabetic and non-diabetic patients in intensive care units (ICU). A point prevalence study was planned to evaluate glycemic control in patients treated in the tertiary ICU. Ethics committee approval was obtained before starting the study.
METHODS: The demographic data of the patients, their characteristics at the time of admission, intensive care follow-up and treatment, the nutrition method, and the parameters related to glycemic control were recorded.
RESULTS: On the study day, a total of 107 patients, 35 of whom were COVID (C-ICU) and 72 were in the non-Covid ICU (NC-ICU), were included in the study. 47.6% of the patients were male and 29.9% had a diagnosis of diabetes mellitus (DM). The mean blood glucose value of the patients was measured as 158 mg/dL and glycemic dysregulation (4.7% hypoglycemia and 25.2% hyperglycemia) was detected in 29.9% of all patients. Blood glucose levels were unregulated in 28.6% (n=10) of the patients in C-ICU and 30.5% (n=22) patients in NC-ICU. The patients with regulated blood glucose were similar between the two groups (p=0.510). A statistically significant correlation was found between the patients’ unregulated blood glucose levels and the presence of DM (p=0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The idea that a certain glucose target may not always be optimal for all patients and that individualized glucose control is currently being discussed. We believe that blood glucose algorithms are necessary in ICUs without putting patients into hypoglycemia or hyperglycemia in routine follow-up.

12.Can Fasting or Post-prandial Blood Glucose Monitoring be used as a Method in the Diagnosis of Gestational Diabetes and Predicting its Complications in Patients who Refuse OGTT?
Gulchin Babayeva, Yunus Emre Purut
doi: 10.14744/scie.2023.95777  Pages 252 - 257
GİRİŞ ve AMAÇ: Gestasyonel diyabet, gebelikte en sık görülen metabolik hastalıklardan biridir. Medyada yer alan olumsuz haberler, gebelik diyabeti testini hastalar arasında tartışmalı hale getirdi. Çalışmamızda açlık kan şekeri ve tokluk ikinci saat kan şekerinin OGTT yerine gestasyonel diyabet tanısında ve olası komplikasyonlarını öngörmede kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif kohort çalışma, Aralık 2020-Temmuz 2022 tarihleri arasında İstanbulda özel bir hastaneye başvuran hastalar arasında yapıldı. Kliniğimizde OGTT’yi reddeden hastalarda rutin olarak açlık ve normal bir öğün sonrası tokluk ikinci saat kan şekeri istenilmektedir. Bu hastalarda HgA1c değerine de bakılır. 374 hastanın verilerine ulaşılmış; dışlama kriterleri sonrası 150 hasta çalışmaya dahil edildi. OGTT’yi reddeden 24-28 haftalık kadınlar çalışmaya alındı. OGTT yaptıran, daha önce diyabet tanısı alan ve OGTT yaptırmamış ancak açlık ve tokluk kan şekeri sonucuna ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Ayrıca vücut kitle indeksi 35’in üzerinde hesaplanan hastalar da çalışmaya dahil edilmedi. Kriterleri karşılayan hastaların takipleri sırasında sık görülen diyabet komplikasyonları olan polihidramnios ve makrozomi durumları değerlendirildi ve bu durumlar açlık kan şekeri ile tokluk kan şekeriyle ilişkilendirildi.
BULGULAR: Çalışma için uygun 150 hasta tespit edildi. Sonuçlarımıza göre gebelerde anormal fetal özelliklerin ortaya çıkışını tahmin etmede açlık kan şekerinin zayıf olduğu ve tokluk ikinci saat kan şekerinin kısmi başarılı olduğu belirlendi. Açlık kan şekeri eşik değeri 94 mg/dL olarak alındığında duyarlılık %43, özgüllük %8.8’di. Tokluk kan şekeri eşik değeri 143.5 mg/dL olarak alındığında duyarlılık %64, özgüllük %14 (p<0.05) bulundu. HgA1c değeri ile makrozomi ve polihidramnios arasında ilişki yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: OGTT hala gestasyonel diyabet taısı için en önemli testtir. OGTT yaptırmayı reddeden kadınlarda tokluk 2. saat kan şekeri; gestasyonel diyabet ve komplikasyonları açısından değerli olabilir. bu hastalar için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Gestational diabetes mellitus (GDM) is one of the most common metabolic diseases in pregnancy. Negative news in the media has made the GDM test controversial among patients. We aimed to investigate the usability of fasting blood glucose (FG), HgA1c, and post-prandial 2nd-h blood glucose (PG) instead of an oral glucose tolerance test (OGTT) in the diagnosis of GDM and predict its possible complications.
METHODS: This retrospective cohort study was conducted among patients admitted to a private hospital in Istanbul between December 2020 and July 2022. In our clinic, patients who refuse OGTT are routinely asked for FG and PG after a normal meal. We also evaluate the HgA1c value. Data of 374 patients were obtained and 150 patients were included in the study after exclusion criteria. Women aged 24–28 weeks who refused OGTT were considered the study group. Patients who accepted OGTT were diagnosed with diabetes before, and FG and PG results could not be reached and were excluded from the study. In addition, patients with a body mass index above 35 were not included in the study. Polyhydramnios and macrosomia, which are common diabetes complications, were evaluated during the follow-up of patients, and these conditions were associated with FG and PG.
RESULTS: Due to our results, it was determined that FG was weak and PG was moderately successful in estimating the emergence of abnormal fetal characteristics in pregnant women. When the threshold value of FG was taken as 94 mg/dL, the sensitivity was 43%, and the specificity was 8.8%. When the threshold value of post-prandial blood glucose was taken as 143.5 mg/dL, the sensitivity was 64%, and the specificity was 14% (p<0.05). The HgA1c values of the patients did not show a significant difference between the patients who were diagnosed with polyhydramnios and macrosomia and those who did not.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The OGTT is still the most valuable test for the diagnosis of GDM. Women who refuse to do OGTT, especially PG, may be valuable in terms of GDM and its complications. For these patients, more study is needed.

13.Exploring the Impact of Maternal Subclinical Hypothyroidism on First-trimester Screening Results
Aslı Tuğçe Delipınar, Sunullah Soysal, Kübra Çakar Yılmaz
doi: 10.14744/scie.2023.81489  Pages 258 - 262
GİRİŞ ve AMAÇ: Subklinik hipotiroidizm %2-5 insidans ile gebelikte en sık görülen tiroid fonksiyon bozukluğudur ve klinik semptom olmaması nedeniyle kolaylıkla gözden kaçabilir. Çalışmalar, tiroid hormonlarının, gebeliğin erken döneminde plasentadan salınan insan koryonik gonadotropin (β-hCG) ve gebelikle ilişkili plazma protein-A (PAPP-A) düzeyini değiştirebileceğini göstermiştir. Bu iki serum belirteci, birinci trimester kombine taramasında kullanılan parametrelerden ikisi olduğu için, bu çalışmada subklinik hipotiroidizmi olan gebelerde hatalı risk hesaplama sonuçlarının elde edilebileceği varsayılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2018 ile Haziran 2018 tarihleri arasında Türkiye’nin kuzeybatısındaki bir üçüncü basamak üniversite hastanesinde kadın doğum polikliniğinde tedavi görmek isteyen ilk üç aylık dönemindeki 250 gebeyi içeren prospektif bir kohort çalışması yürüttük. 11+0 ile 13+6 gebelik haftaları arasındaki fetüsleri olan 250 tekil gebenin tamamına tiroid fonksiyonları değerlendirildikten sonra birinci trimester taraması yapıldı. 2.5 mIU/L’nin üzerindeki TSH değerleri yüksek kabul edildi. Birinci trimester kombine tarama ve tiroid hormon değerlerinin parametreleri ile sonuçları arasındaki korelasyon incelendi.
BULGULAR: Katılımcılar arasında fT4 değerleri analiz edildikten sonra TSH değerleri yüksek olan 35 gebe kadının tamamına subklinik hipotiroidizm teşhisi konuldu. TSH ve β-HCG arasında, alfa alt birimlerindeki benzerlikler göz önüne alındığında beklenen, istatistiksel olarak zayıf bir negatif korelasyon gözlemledik. TSH ve PAPP-A değerleri, kombine risk skorları ve birinci trimester tarama yaş risk skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu. Doğal olarak, genç annelerde birinci trimester taramasının kombine risk skorları istatistiksel olarak daha düşük bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Normal tiroid fonksiyonları ve subklinik hipotiroidisi olan gebeler ilk trimester tarama parametreleri ve risk skorlarındaki değişiklikler açısından araştırıldı. Sonuç olarak, subklinik hipotiroidizm ile birinci trimester taraması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.
INTRODUCTION: Subclinical hypothyroidism is the most frequent thyroid dysfunction in pregnancy with an incidence of 2–5% which can easily be overlooked due to the absence of clinical symptoms. Studies have shown that thyroid hormones could alter the level of free beta-human chorionic gonadotropin (β-hCG) and pregnancy-associated plasma protein-A (PAPP-A) released from the placenta during early pregnancy. Since these two serum markers are the two of the parameters used in the first-trimester combined screening, we hypothesized that distorted risk calculation results could be obtained from pregnant women with subclinical hypothyroidism.
METHODS: We conducted a prospective and cohort study at a tertiary university hospital in northwest Turkey between February 2018 and June 2018, involving 250 pregnant women in their first trimester who were seeking care at the obstetrics outpatient clinic. After evaluation of thyroid functions, first-trimester screening was performed in all 250 singleton pregnancies with fetuses at 11+0 to 13+6 gestational weeks. Thyroid-stimulating hormone (TSH) values above 2,5 mIU/L were considered high. The correlation between the results and parameters of the first-trimester combined screening and thyroid hormone values was examined.
RESULTS: Among the participants, after analyzing the fT4 values, all 35 pregnant women with high TSH values were diagnosed with subclinical hypothyroidism. We observed a statistically weak negative correlation between TSH and β-HCG, which was expected given the similarities in their alpha subunits. There was no statistically significant correlation between TSH and PAPP-A values, combined risk scores, and age risk scores of first-trimester screening. As a matter of course, combined risk scores of first-trimester screening were found to be statistically lower in younger mothers.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pregnant women with normal thyroid functions and subclinical hypothyroidism were investigated for alterations in first-trimester screening parameters and risk scores. As a result, no statistically significant correlation was found between subclinical hypothyroidism and first-trimester screening.

14.The Effect of Port-Site Local Anesthetic Application and Standard Analgesics on Postoperative Pain Management in Laparoscopic Cholecystectomy: A Prospective, Comparative Study
Ahmet Başkent, Baver Barış
doi: 10.14744/scie.2023.45087  Pages 263 - 267
GİRİŞ ve AMAÇ: Laparoskopik kolesistektomi (LC) sonrası port yerlerine uygulanan bupivakainin postoperatif ağrı şiddeti üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya elektif şartlarda LC uygulanan 188 hasta alındı. Hastalar, port yerine bupivakain uygulanan 93 hasta bupivakain grubu ve postoperatif non-steroid antieflamatuvar/tramadol ilaçlar ile analjezi sağlanan 95 hasta standart analjezi grubu olarak ikiye ayrıldı. Bütün hastalar ameliyat sonrası 1., 6., 12. ve 24. saatte Visual Analog Skala (VAS) ile ağrı ölçümü yapıldı. Hastalara uygulanan bütün analjezik ilaçlar kayıt altına alındı.
BULGULAR: Her iki grup arasında demografik özellikler, ameliyat ve hastanede yatış süreleri açısından fark yoktu. İlk 1., 6., 12. ve 24. saatte VAS skoru bupivakain grubunda ortalama 3.6, 4.4, 2.1 ve 1.9 iken, standart analjezi grubunda 7.6, 6.9, 2.3 ve 2.1 idi. Bupivakain grubunda 1. ve 6. saatte standart analjezi grubundaki hastalara göre ağrı şiddetinde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma saptandı (p<0.001). Buna karşılık 12. ve 24. saatlerde ağrı şiddetinde fark saptanmadı. Bupivakain grubunda analjezik kullanımında belirgin azalma görüldü. Hiçbir hastada majör komplikasyon ve mortalite görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: LC sonrası port yerlerine lokal anestezik (bupivakain) uygulaması postoperatif ilk 6 saatte ağrı şiddetinde belirgin azalma sağlamaktadır. Ayrıca bu hastalarda postoperatif ağrı için daha az analjezik ilaç kullanılacağına inanıyoruz.
INTRODUCTION: We aimed to investigate the effects of bupivacaine applied to the port sites after laparoscopic cholecystectomy (LC) on postoperative pain (POP) intensity.
METHODS: The study included 188 patients who underwent LC under elective conditions for symptomatic cholelithiasis. Patients: 93 patients who received bupivacaine instead of the port were divided into the bupivacaine group, and 95 patients who received postoperative analgesia with nonsteroidal anti-inflammatory/tramadol drugs were divided into the Standard Analgesia Group. Pain was measured by the Visual Analog Scale (VAS) in all patients at the 1st, 6th, 12th, and 24th h postoperatively. All analgesic drugs administered to the patients were recorded.
RESULTS: There was no difference between the two groups in terms of demographic characteristics, duration of surgery, or hospitalization. The mean VAS score at 1st, 6th, 12th, and 24th h was 3.6, 4.4, 2.1, and 1.9 in the Bupivacaine Group, while it was 7.6, 6.9, 2.3, and 2.1 in the Standard Analgesia Group. A statistically significant (p<0.001) reduction in pain intensity was detected in the Bupivacaine Group compared to the patients in the Standard Analgesia Group at the 1st and 6th h. On the other hand, there was no difference in pain intensity at 12th and 24th h. There was a significant decrease in analgesic use in the bupivacaine group. No major complications or mortality were observed in any patient.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Local anesthetic (Bupivacaine) application to the port sites after LC provides a significant decrease in pain intensity in the first 6 h postoperatively. We also believe that fewer analgesic drugs will be used for POP in these patients.

15.Comparison of Pain Management of Geriatric and Non-geriatric Patients who applied to the Emergency Department with Acute Pain
Emre Şancı, Onur Kocaman, Asım Enes Özbek
doi: 10.14744/scie.2023.58234  Pages 268 - 272
GİRİŞ ve AMAÇ: Ağrı, geriatrik hastaların acil servis başvurularının en sık nedenidir. Ağrı tedavisinin gecikmesi ve oligoanaljezi bu yaş grubundaki hastalarda ağrı yönetimi zor olabilir. Ayrıca geriatrik hastalarda etkin ağrı kontrolünün sağlanamaması deliryuma, depresyona ve hastanede yatış süresinin uzamasına neden olabilir. Bu çalışmanın amacı, acil servise akut ağrı şikayeti ile başvuran geriatrik ve geriatrik olmayan hastaların ilk 60 dakikada ağrı skorlarındaki değişimi karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma prospektif olarak, üçüncü basamak bir acil serviste Ocak 2022 ile Mart 2022 arasında gerçekleştirildi. Akut ağrı şikayeti ile başvuran 18 yaşından büyük tüm hastalar çalışmaya alındı. Çalışmanın birincil sonuç ölçüsü, görsel analog skalasında 0. ila 60. dakikalarda geriatrik ve geriatrik olmayan gruplar arasındaki ağrı düzeylerindeki değişiklik olarak belirlendi. Çalışmanın ikincil sonuç ölçütleri; iki grup arasındaki opioid dozlarını ve iki grup arasındaki ağrı düzeyindeki değişimi 0. ila 20. dakikalar ve 0. ila 40. dakikalar arasında görsel analog skala üzerinden belirlemek idi.
BULGULAR: 0-60, 0-20 ve 0-40. dakikalarda ağrı düzeyindeki değişim gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. Opioid dozları da iki grup arasında önemli ölçüde farklı değildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın bulguları, merkezimizde oligoanagezinin acil servis popülasyonundaki hem geriatrik hem de diğer hastalar için önemli bir risk olmadığını göstermektedir.
INTRODUCTION: Pain is the most common reason for the emergency department (ED) visits of geriatric patients. Pain management might be challenging in this age group of patients which may spur delays in pain treatment and oligoanalgesia. In addition, failure to provide effective pain control in geriatric patients can lead to delirium, depression, and prolonged hospital stay. The aim of the study was to compare the changes in pain scores of geriatric and non-geriatric patients in the first 60 min who applied to the ED with acute pain.
METHODS: This prospective study was conducted between January 2022 and March 2022 in an academic ED. All patients older than 18 years old who presented with acute pain were enrolled in the study. The primary outcome measure of the study was determined as the alteration in pain levels between geriatric and non-geriatric groups at the visual analog scale (VAS) at 0–60th min. The secondary outcome measures of the study were to determine the opioid doses between the two groups and the alteration in pain levels between the two groups at the VAS at 0–20th min and 0–40th min.
RESULTS: The change in pain levels did not differ significantly between the groups at 0–60th, 0–20th, and 0–40th min. Opioid doses were also not significantly different among the two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings of this study indicate that oligoanagesia is not a significant risk neither for geriatric nor for non-geriatric patients in the ED population.

16.Impact of the Preoperative Anxiety and Depression Levels on Postoperative Outcomes in Stage II/III Gastric and Colorectal Cancer Patients
Selçuk Gülmez, Arif Demirdas, Orhan Uzun, Aziz Serkan Senger, Sinan Ömeroğlu, Uğur Duman, Erdal Polat, Mustafa Duman
doi: 10.14744/scie.2021.04875  Pages 273 - 278
GİRİŞ ve AMAÇ: Kanser hastasında kronik anksiyete ve depresyon beklenmesi doğaldır. Diğer kronik hastalıklar ameliyattan önce potansiyel komorbiditeler olarak genellikle araştırılırken, anksiyete ve depresyon tipik olarak göz ardı edilir. Ancak psikolojik durum ameliyat sonrası iyileşmede kritik rol oynar. Bu çalışma kolorektal kanser (CRC) ve mide kanseri (GC) hastalarında ameliyat öncesi anksiyete ve depresyon prevalansını belirlemeyi ve ameliyat sonrası sonuçlar üzerine etkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Anket tabanlı bu gözlemsel çalışmaya küratif cerrahi rezeksiyon uygulanan ardışık 101 mide ve kolorektal kanser hastası dahil edildi. Ameliyat öncesi anksiyete ve depresyon, ameliyattan 24–48 saat önce Beck Anksiyete Ölçeği (BAI) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDI) kullanılarak değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, klinik ve cerrahi verileri de kaydedildi. On sekiz ve üzeri puanlar klinik olarak anksiyete ve depresyon ilişkili yorumlandı.
BULGULAR: Klinik olarak anlamlı anksiyete ve depresyon prevalans oranları sırasıyla %16.8 ve %12.9 idi. Ameliyat öncesi depresyon ile ameliyat sonrası komplikasyonlar arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.006). Ameliyat öncesi depresyon ile tümör evresi (r=0.224, p=0.024) ve neoadjuvan tedavi (r=0.226, p=0.023) arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Yüksek eğitim düzeyi, istatistiksel olarak ameliyat öncesi anksiyeteyi (r=-0.275, p=0.005) ve depresyonu (r=-0.283, p=0.004) azaltığı gözlendi. Ameliyat öncesi anksiyete ve depresyon ile ameliyat sonrası genel sağkalım ve hastanede kalış süresi arasında anlamlı bir ilişki yoktu (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, KRK hastalarının GC hastalarına kıyasla hem anksiyete hem de depresyona daha fazla maruz kaldığını göstermiştir. Sonuçlarımıza göre neoadjuvan tedavi, tümör evresi ve eğitim düzeyi ameliyat öncesi psikolojik distresi etkiledi. Bir anket kullanılarak ameliyat öncesi anksiyete ve depresyon riski taşıyan hastaların belirlenmesi güvenilirdir. Hastaların ve ailelerinin eğitimleri ve ihtiyaç sahiplerine profesyonel psikolojik destek sağlanması, ameliyat sonrası sonuçları iyileştirebilir.
INTRODUCTION: It is natural to expect chronic anxiety and depressive disorders in a cancer patient. Chronic diseases are generally investigated as potential comorbidities before surgery, whereas anxiety and depressive disorders are typically overlooked. However, psychological status plays a critical role in recovery following surgery. This study aimed to assess the prevalence of preoperative anxiety and depression in colorectal cancer (CRC) and gastric cancer (GC) patients and evaluate their effects on postoperative outcomes.
METHODS: This questionnaire-based observational study enrolled 101 consecutive GC and CRC patients who underwent curative surgical resection. Preoperative anxiety and depression were assessed using the Beck Anxiety Inventory and Beck Depression Inventory 24–48 h before the surgery. Demographics and other clinical and surgical characteristics of patients were also recorded. Scores 18 and above were interpreted as clinically relevant anxiety and depression.
RESULTS: The prevalence rates of clinically significant anxiety and depression were 16.8% and 12.9%, respectively. A significant association was found between preoperative depression and postoperative complications (p=0.006). A positive and significant correlation was found between preoperative depression and tumor stage (r=0.224, p=0.024) and neoadjuvant treatment (r=0.226, p=0.023). Higher education decreased statistically preoperative anxiety (r=−0.275, p=0.005) and depression (r=−0.283, p=0.004). There was no significant relationship between preoperative anxiety and depression and postoperative overall survival and length of hospital stay (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study showed that CRC patients were more exposed to both anxiety and depression in contrast to GC patients. According to our results, neoadjuvant therapy, tumor stage, and education level affected psychological distress before surgery. Identification of patients at risk of preoperative anxiety and depression using a questionnaire is reliable. A series of education of patients and their families and providing professional psychological support to those in need may improve postoperative outcomes.

17.Risk Factors for Postherpetic Neuralgia in Immunocompetent Patients
Yasemin Nadir, Hüseyin Arslan
doi: 10.14744/scie.2021.43760  Pages 279 - 282
GİRİŞ ve AMAÇ: Postherpetik nevralji (PHN), Herpes zosterin (HZ) en önemli komplikasyonudur. Özellikle yaşlı ve immünsupresif bireylerde sıklıkla görüldüğü bilinmektedir. Bu nedenle immünsupresif HZ’li hastalar arasında PHN risk faktörlerini araştıran birçok çalışma yapılmıştır. Biz de çalışmamızda immünkompetan bireylerdeki PHN risk faktörlerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, Ocak 2017–Mayıs 2019 tarihleri arasında başvuran 18 yaş üzeri ve klinik olarak akut HZ tanısı alan 106 hastanın kayıtlarını geriye dönük olarak taradık. İmmünsupresif hastalığı olan veya immünsupresif ilaç kullanan sekiz hasta çalışmaya dahil edilmedi. HZ tanısından sonra en az 90 gün devam eden ağrı PHN olarak değerlendirildi ve buna göre hastalar iki grupta incelendi; PHN (n=18) ve nonPHN grubu (n=80). PHN gelişimini etkileyebilecek değişkenler bu iki grup kıyaslanarak incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 98 hastanın yaş ortalaması 58.62±17.53 yaş olarak saptandı. Bu hastaların %18.4’ünde PHN gelişti. PHN gelişen hastaların sıklıkla hastaneye sonbaharda başvurduğu gözlendi. PHN grubun yaş ortalaması (68.72) istatistiksel olarak nonPHN grubun yaş ortalamasından (56.35) yüksek bulundu. Kronik hastalığı olan hastalarda, olmayanlara göre PHN gelişimi daha sık saptandı. PHN gelişen hastalarda torasik tutulum daha sık görülse de, nontorasik tutulumu olanların daha yüksek oranda PHN geliştirdiği gözlemlendi. Ancak cinsiyet ve hastaların kullandığı ilaç grupları açısından anlamlı bir farklılık bulunamadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, HZ’li olan immünkompetan bireylerde; ileri yaş, kronik hastalığın olması ve nontorasik dermatom tutulumunun olması PHN için risk faktörü olarak saptandı. Çalışmamızda sonbahar mevsiminde başvuran hastalarda istatistiksel olarak yüksek oranda PHN geliştiğinin gözlenmesi dikkat çekici bir bulguydu.
INTRODUCTION: The most common and important complication of herpes zoster (HZ) is postherpetic neuralgia (PHN). PHN generally affects the elderly and immunocompromised populations. Many studies investigated the risk factors for PHN; however, these studies were generally performed among immunocompromised patients. This study aimed to quantify risk factors for PHN in immunocompetent zoster patients.
METHODS: We retrospectively reviewed the records of 106 patients diagnosed with HZ and aged ≥18 years between January 2017 and May 2019. Eight participants with immunocompromised status or under immunosuppressive treatment were excluded. Our underlying definition of PHN was pain persisting for more than 90 days following the diagnosis of zoster. Patients were divided into the PHN group (n=18) and the non-PHN group (n=80) on the basis of occurrence of PHN. Variables that can affect the development of PHN were investigated by comparing these two groups.
RESULTS: In total, 98 eligible patients were included in this study. The mean age of the patients was 58.62±17.53 years. PHN was determined in 18.4% of the patients. PHN was mostly seen in the autumn. Patients in the PHN group were significantly older (mean age 68.72 years) than patients in the non-PHN group (56.35 years). PHN was higher in patients with chronic diseases. Patients with nonthoracic dermatome involvement were more likely to get PHN. There were no proportional differences detected between genders, and there were no differences between antiviral drug groups for PHN incidence.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, having chronic disease, increased age, and nonthoracic dermatome involvement were found to be risk factors for developing PHN among immunocompetent hosts. As a new finding, we found that PHN has a higher incidence in autumn.

18.Hyperbaric Oxygen Treatment for Post-COVID-19 Sudden Sensorineural Hearing Loss Patients
Selin Gamze Sümen, Bengusu Mirasoglu, Abdullah Arslan, Yavuz Aslan, Aslıcan Çakkalkurt
doi: 10.14744/scie.2023.68542  Pages 283 - 288
GİRİŞ ve AMAÇ: Ani sensörinöral işitme kaybı (SSNHL) tanısı alan bazı hastalarda, özgeçmişlerinde daha önce Coronavirus 2019 (COVID-19) tanısıyla tedavi aldıkları bildirilmiştir. Bu çalışmada, benzer olguların hiperbarik oksijen tedavisi (HBO2) sonuçları ve hastalara ait özelliklerin belirlenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif olarak planlanan bu araştırma, SSNHL tanısı ile HBO2 uygulanan ve daha önce koronavirüs enfeksiyonun hastalığı öyküsü olan hastaları içermektedir. Mart 2020-Eylül 2021 tarihleri arasında dört hastanedeki HBO2 merkezde tedavi uygulanan hastaların tıbbi dosyaları incelendi ve tedaviye yanıtları değerlendirildi.
BULGULAR: Bu çalışmada retrospektif olarak hasta kayıtları incelendiğinde, SSNHL tanısı ile başvuran ve HBO2 uygulanan 304 hastanın daha önce COVID-19 enfeksiyonu geçirenlerin sayısı 25 olarak bulundu. Hastaların yaş ortalaması 36.2±12.3 yıl olup, %56’sı erkekti. İyileşme oranlarına bakıldığında olguların %20’sinde tam iyileşme, %20’sinde kısmi iyileşme ve %32’sinde minimal iyileşme saptandı. Saf ses odyometri işitme testi sonuçları değerlendirildiğinde tüm frekans seviyelerinde tedavi öncesi ve sonrası medyan değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ani sensörinöral işitme kaybı, farklı tedavi seçenekleri ile hızlı bir çözüm gerektirir. Bu araştırmada, HBO2 ile daha önce yakın bir zamanda koronovirüs enfeksiyonu tedavisi uygulanmış belli olgularda işitme kaybını iyileştirdiği görüldü. Tedavi sonuçları iyileşme hızının değişkenliği ve literatürle uyumlu olduğunu göstermiştir. Bu çalışma bu gibi olgularda HBO2 tedavisinin sonuçlarını değerlendiren ilk araştırmadır.
INTRODUCTION: Sudden sensorineural hearing loss (SSNHL) has been reported in individuals with a previous medical history of COVID-19. This research was conducted to investigate the outcomes and characteristics of these cases following hyperbaric oxygen treatment (HBO2).
METHODS: This retrospective study included patients diagnosed with SSNHL, with a previous history of coronavirus disease, who underwent HBO2. Medical files from four health centers (three tertiary and one state hospital) between March 2020 and September 2021 were reviewed to evaluate the treatment outcomes.
RESULTS: The study found that 25 out of 304 patients who presented with SSNHL had a prior COVID-19 infection. The mean age of the patients was 36.2 ± 12.3 years, with 56% being male. Recovery rates were as follows: complete recovery (20%), partial improvement (20%), and minimal improvement (32%). There was a statistically significant difference between the pre- and post-treatment median values of all frequency levels (**P<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: SSNHL requires immediate management with various treatment modalities. In this study, HBO2 showed improvement in hearing loss specifically in patients with a prior history of coronavirus infection. The varied distribution of recovery rates aligns with existing literature. This is the inaugural study assessing the outcomes of HBO2 in such cases.

CASE REPORT
19.Isolated Fallopian Tube Torsion with a Paratubal Cyst Treated with Laparoscopic Approach in the Third Trimester of Pregnancy: A Case Report and Literature Review
Emine Eda Akalın, Münip Akalın, Hilal Levent, Tolga Taşçı
doi: 10.14744/scie.2023.02350  Pages 289 - 294
Yirmi dokuz yaşında ilk gebeliği olan hasta 29. gebelik haftasında karın ağrısı, bulantı ve kusma şikayetleri ile üçüncü basamak merkezimize başvurdu. Ultrasonografide sağ adnekste 6 cm çapında kistik kitle saptandı ve adneksiyel torsiyon şüphesi mevcuttu. Manyetik rezonans görüntülemede sağ over normal görünümdeydi. Sağ over komşuluğunda 6 cm boyutunda kistik kitle mevcuttu ve bulgular izole fallop tüpü torsiyonunu destekler nitelikteydi. Acil laparoskopide sağ fallop tüpü ve paratubal kistin 720 derece torsiyone olduğu ve fallop tüpünün nekrotik olduğu görüldü. Torsiyon sağ overi içermiyordu. Detorsiyon sonrası fallop tüpünün renk tonu düzelmediği için sağ salpinjektomi yapıldı. Hasta taburcu edildikten sonra rutin obstetrik takiplerine devam edildi ve 39. gebelik haftasında sezaryen ile 3375 gr erkek bebek doğurtuldu.
A 29-year-old primigravid pregnant women was admitted to our tertiary center with complaints of abdominal pain, nausea, and vomiting at the 29 weeks of gestation. Ultrasonography revealed a 6 cm diameter cystic mass in the right adnexa, and there was a high suspicion of adnexal torsion. On magnetic resonance imaging, the right ovary appeared normal and there was a 6 cm cystic mass adjacent to the right ovary, and the findings supported isolated fallopian tube torsion. Emergency laparoscopy revealed that the right fallopian tube and paratubal cyst were torsioned by 720°, and the fallopian tube was necrotic. This torsion did not include the ovary. Since the color tone of the fallopian tube did not recover after detorsion, the right salpingectomy was performed. After the patient was discharged, routine obstetric follow-ups were continued and 3375 g male infant was delivered by cesarean section at 39 weeks of gestation.

LookUs & Online Makale