ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404
SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 35 (1)
Volume: 35  Issue: 1 - 2024
1.Front Matter

Pages I - VIII

RESEARCH ARTICLE
2.Shock Index and Modified Shock Index Might be Reliable for Predicting Morbitidy in Pregnancy-Related Hypertensive Disorders
Kübra Çakar Yılmaz, Gül Çakmak, Ulgen Zengin, Sunullah Soysal, Ayten Saracoglu
doi: 10.14744/scie.2024.19052  Pages 1 - 7
GİRİŞ ve AMAÇ: Maternal erken uyarı kriterleri sistolik – diyastolik kan basıncı (SKB/DKB), periferik oksijen satürasyonu ile idrar çıkışını içeren ve postoperatif komplikasyonların öngörülmesinde yararlı bir belirteçtir. Şok indeks (SI) ve Modifiye Şok indeks (MSI) ise hipovolemide sıvı ve transfüzyon ihtiyacının belirlenmesinde kullanılmaktadır. Bu çalışmada, gebeliğe bağlı gelişen hipertansif hastalıklarda postpartum kan transfüzyonu ihtiyacı, anne ve fetüste gelişebilecek komplikasyonların ve mortalitenin ön görüsü için erken uyarı sisteminin bir parametresi olarak SI ve / veya MSI kullanımı etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya yerel Etik Kurul onayı alındıktan sonra, 2012-2017 tarih aralığında preeklampsi, eklampsi, kronik hipertansiyon ve gebelik hipertansiyonu nedeniyle sezaryen operasyonu geçiren 13-47 yaş aralığında 192 hasta çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Hastaların SI ile başvuru sırasındaki emboli ve aritmi arasında ve doğum sırasında MSI ile İntrauterin Büyüme Geriliği arasında pozitif korelasyon vardı (p<0.05). Başvuru sırasındaki SI ve MSI ile taze donmuş plazma ve Trombosit süspansiyonu transfüzyonu arasında anlamlı pozitif korelasyon bulunmaktadır. Doğum sırasındaki SI ile paketlenmiş kırmızı kan hücreleri, taze dondurulmuş plazma ve trombosit süspansiyonu transfüzyonu arasında anlamlı bir pozitif korelasyon vardır. Taze donmuş plazma teslimi ile paketlenmiş kırmızı kan hücresi transfüzyonları sırasındaki MSI arasında anlamlı pozitif korelasyon vardır (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Modifiye şok indeksi ve şok indeksinin gebelik ve postpartum kan transfüzyonuna bağlı hipertansif hastalıklarda maternal ve fetal komplikasyonları öngörmede önemli belirteçler olabileceği sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: Maternal Early Warning Criteria including; systolic - diastolic blood pressure, peripheral oxygen saturation and urine output, is a useful marker for predicting postoperative complications. Shock index and the modified shock index were used to determine the need for fluid and transfusion in hypovolemia. The aim of this study is to evaluate the effectiveness of using shock index and modified shock index as a parameter of the early warning system to predict the need for postpartum blood transfusion, complications and mortality in pregnancy-related hypertensive diseases.
METHODS: Following the Ethics Committee approval, between 2012-2017, 192 patients between the ages of 13-47, undergoing caesarean section due to preeclampsia, eclampsia, chronic hypertension and gestational hypertension were enrolled in this study.
RESULTS: There was a positive correlation between SI and embolism and arrhythmia at admission and between the modified shock index and Intrauterine Growth Retardation at delivery (p<0.05). There is a significant positive correlation between the shock index and modified shock index at admission and fresh frozen plasma and Platelet suspension transfusion. There is a significant positive correlation between the shock index at delivery and packed red blood cells, fresh frozen plasma, and platelet suspension transfusion. There is a significant positive correlation between the modified shock index at delivery fresh frozen plasma and packed red blood cells transfusions (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that modified shock index and shock index could important markers in predicting maternal and fetal complications in hypertensive diseases due to pregnancy as well as postpartum blood transfusion.

3.A Rare Cause of Pulmonary Hypertension in Patients With Renal Transplant: High-Flow Arteriovenous Fistula
Serap Yadigar, Pınar Özdemir, Erman Özdemir
doi: 10.14744/scie.2024.75875  Pages 8 - 12
GİRİŞ ve AMAÇ: Renal transplantasyon, günümüzde renal replasman tedavisinin en etkili şeklidir. Böbrek nakli olan hastaların çoğunda nakil öncesi hemodiyaliz öyküsü vardır. Bu nedenle hastaların çoğunda hemodiyaliz giriş yolu olan arteriyovenöz fistül (AVF) mevcuttur. Pulmoner hiper-tansiyonun nadir bir nedeni olan persistan yüksek akımlı AVF, transplantasyon sonrasında pulmoner hipertansiyon gelişen hastalarda göz ardı edilmemelidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda merkezimizde takip edilen ve nakil sonrası yeni pulmoner hipertansiyon gelişen renal transplant hastalarımızı retrospektif olarak sunduk. Pulmoner hipertansiyonun nadir nedenlerinden biri olan yüksek akımlı AVF’li hastalarımıza fistül kapatma işlemi gerçekleştirdik. İşlem sonrası 1. ay ve 3. ay takiplerde renal (kreatinin, glomeruler filtrasyon hızı (GFR), albumünüri, proteinüri), kardiyak (ejeksiyon fraksiyonu) ve pulmoner fonksiyon (pulmoner basınç) verilerimizi kaydettik. Takiplerde hastalarımızın renal kardıyoloji k ve pulmoner fonksiyonlarında iyileşme gözlemledik.
BULGULAR: Takiplerde hastalarımızın renal kardıyoloji ve pulmoner fonksiyonlarında iyileşme gözlemledik.
İşlem sonrası 1. ay ve 3. ay takiplerde renal (kreatinin, glomeruler filtrasyon hızı, albumünüri, peroteinüri), kardiyak (ejeksiyon fraksiyonu) ve pulmoner fonksiyon (pulmoner basınç) verilerimiz: AVF Kapatma işleminden sonra kreatin, proteinüri, albüminüri ve pulmoner arter basınç değerleri azalırken; GFR ve ejeksiyon fraksiyonu arttı. Değişiklikler istatistiksel olarak anlamlıydı (p değerleri <0.001)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Renal transplantlı hastalarda pulmoner hipertansiyon gelişebilir. Yüksek akımlı fistül pulmoner hipertansiyonun nadir nedenlerindendir. Renal nakilli hastalarda hastalarda pulmoner hipertansiyon sespleri arasında yüksek akımlı fistül varlığı akılda tutulmalıdır. Nefrologlar, yeni gelişen pulmoner hipertansiyon semptomları olan hastalarda yüksek akımlı AVF’nin varlığını akılda tutmalıdırlar.
INTRODUCTION: Renal transplant is the most effective form of renal replacement therapy. Most of the patients with renal transplant have a history of hemodialysis before transplantation. Therefore, most have arterıovenous fistulas (AVF). Persistent, high flow AVF, which is a rare cause of pulmonary hypertension, should not be overlooked in patients who develop pulmonary hypertension after transplantation.
METHODS: In our study, we retrospectively presented our renal transplant patients who newly developed pulmonary hypertension and followed up in our center. We performed fistula closure in our patients with high-flow AVF, which is one of the rare causes of pulmonary hypertension. We recorded our renal (creatinine, glomerular filtration rate, albuminuria, proteinuria), cardiac (ejection fraction) and pulmonary function (pulmonary pressure) data in the 1st and 3rd month follow-ups after the AVF closure procedure.
RESULTS: We observed improvement in cardiac, renal and pulmonary functions of our patients. While creatinine, proteinuria, albuminuria, and pulmonary artery pressure values decreased after AVF closure; GFR and ejection fraction increased. Changes were statistically significant (p values <0.001)
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pulmonary hypertension may develop in renal transplant patients. High-flow fistula is a rare cause of pulmonary hypertension. The presence of high-flow fistula should be kept in mind among the causes of pulmonary hypertension in patients with renal transplantation. Nephrologists should keep in mind the presence of high-flow AVF in patients with newly developing symptoms of pulmonary hypertension.

4.Factors Effecting Readmission of Acute Heart Failure Patients to Emergency Department
Ömer Faruk Gülsoy, Gorkem Alper Solakoglu, Ferhat Arslan, Çağatay Nuhoğlu, Şennaz Şahin
doi: 10.14744/scie.2023.67984  Pages 13 - 19
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut kalp yetmezliği hastalarının acil servise tekrar başvurusunu nedenleri literatürde net olarak ortaya konmamıştır ve gelecekte bu hasta grubunun acil servisi daha sık kullanacağı öngörülmektedir. Çalışmamızda, acil servise akut kalp yetmezliği nedeni 90 gün içinde tekrar başvuran hastaların demografik, biyokimyasal, görüntüleme ve sonlanım değişkenlerinin tekrar başvuruya etkisini belirlemeye çalıştık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza 1 Ocak 2019-1 Ocak 2021 tarihleri arasında 90 gün içinde akut dekompanse kalp yetmezliği nedeni ile acile servise tekrar başvuran olan hastalar dahil edildi. Hastaların demografik ve klinik özelliklerinin retrospektif analizi ve yeniden başvuruyu etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi yapıldı.
BULGULAR: Çalışmamıza ortalama 34±12.5 gün sonra tekrar acil servise başvuran 250 hasta dahil edildi.Hastaların yoğun bakım veya servise yatırılmaları ile 90 gün içinde tekrar başvurmaları arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. (p<0,005). Ek olarak acil serviste non-invazif mekanik ventilasyon alan hastaların acil servise tekrar almayanlara göre daha erken başvurmaktadır (p<0,005). Hastaların EF değerleri de erken tekrar başvuru ile ilişkili bulundu. (p<0,005). Pearson’ın R korelasyon analizi, 90 gün içinde furosemid kullanımı ile yeniden kabul arasında anlamlı bir ilişki olduğunu ortaya kondu (r=0.2015, p=0.0014).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmamız, yeniden başvurunun NIMV kullanımı, furosemid kullanımı, hastanın ejeksiyon fraksiyonunun düşük olması ve hastane-ye yatıştan etkilendiğini göstermiştir. Sonuç olarak, acil serviste NIMV ve yüksek doz furosemid uygulanan hastaların ve düşük ejeksiyon fraksiyonu olan akut kalp yetmezliği hastalarını taburcu ederken titiz davranmak ve hastalar için takip stratejisi oluşturmak önem arz etmektedir.
INTRODUCTION: The clear reasons for the re-presentation of acute heart failure patients to the emergency department have not been definitively established in the literature, yet it is anticipated that this patient group will utilize emergency services more frequently in the future. In our study, we aimed to determine the impact of demographic, biochemical, imaging, and outcome variables on the re-presentation to the emergency department within 90 days in patients revisiting due to acute heart failure.
METHODS: Patients revisiting the emergency department within 90 days due to acute decompensated heart failure between January 1, 2019, and January 1, 2021, were included in our study. A retrospective analysis of patients’ demographic and clinical characteristics was conducted, and factors influencing re-presentation were evaluated.
RESULTS: Our study included 250 patients who revisited the emergency department on average after 34±12.5 days. A significant relationship was observed between patients requiring intensive care unit or hospital admission and their re-presentation within 90 days (p<0.005). Furthermore, patients who received non-invasive mechanical ventilation in the emergency department re-presented earlier compared to those who did not (p<0.005). Patients’ ejection fraction values were also found to be associated with early re-presentation (p<0.005). Pearson’s R correlation analysis revealed a significant relationship between the use of furosemide within 90 days and re-admission (r=0.2015, p=0.0014).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our research demonstrated that re-presentation is influenced by the use of NIMV, furosemide, low ejection fraction, and hospitalization. Consequently, exercising caution while discharging patients receiving NIMV and high-dose furosemide in the emergency department, as well as formulating a follow-up strategy for patients with low ejection fraction in acute heart failure, holds paramount importance.

5.Correlations of Different Objective and Patient Related Outcome Measures for Patellar Instability Patients
Muhammed Enes Karatas, Mehmet Salih Söylemez, Mehmet Mete Oruç, Güray Altun
doi: 10.14744/scie.2023.87847  Pages 20 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Patellar instabilite hastalarında modifiye Aberdeen Weight-Bearing Testi (Diz) (AWT-K) ve KSS (Knee Society Score) ile Tegner Lysholm (TL) skoru arasındaki korelasyonun etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Patella çıkığı nedeniyle tedavi edilen hastalar iki gruba ayrıldı. Birinci grup patellar instabilite nedeni ile opere edilen hastalardan, ikinci grup ise konservatif yöntemlerle takip edilen hastalardan oluşturdu. İzlem süresi, yaş, cinsiyet, Caton-Deschamps indeksi ve uygulanan cerrahi girişimlerin tipi kaydedildi. TL skorlama sistemi daha önce patellar instabilite tedavisi takibinde valide edildiğinden, KSS ve modifiye AWT-K skorlama sistemlerinin TL skorlama sistemi ile uyumu değerlendirilerek patellar instabilite takibindeki etkinliği incelenmiştir.
BULGULAR: TL ile toplam KSS puanları arasında orta düzeyde bir korelasyon bulundu. Ancak KSS alt grupları ES, SS, OKS, FAS ve TL arasındaki ilişki incelendiğinde; TL puanlama sistemi ile OKS, SS ve FAS arasında zayıf ve orta düzeyde bir korelasyon bulundu. Zayıf ve korelasyonsuz ES ve SS hariç tutulduğunda, TL puanı ile mtKSS arasında güçlü bir korelasyon vardı. TL puanları ile AWT-K 60 saniye ortalama yük farkı arasında düşük bir korelasyon vardı ve FA ile AWT-K 60 saniye ortalama yük farkı ve oranları arasında düşük bir korelasyon vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: AWT-K testinin diz üzerine yük bindirme ile KSS bulguları ve TL skorlama sistemi arasındaki zayıf korelasyonu, patella instabilitesi olan hastalarda kısa dönem takiplerde yeterli bir takip aracı olmayabileceğini ortaya koymaktadır.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the effectiveness of modified Aberdeen Weight-Bearing Test (Knee) (AWT-K) and KSS (Knee Society Score) comparing their correlations with the Tegner Lysholm (TL) score in patellar instability patients.
METHODS: Patients treated for patellar dislocation were divided into two groups. The first group consisted of patients operated on for patellar instability and the second group patients followed by conservative means. Duration of follow-up, age, gender, Caton-Deschamps index, and type of surgical interventions were recorded. Since the TL scoring system was previously validated in the follow-up of patellar instability treatment, the compatibility of KSS and modified AWT-K scoring systems with the TL scoring system was evaluated and their effectiveness in the follow-up of patellar instability was examined.
RESULTS: A moderate correlation was found between TL and total KSS scores.However, when the relationship between KSS subgroups ES, SS, OKS, FAS and TL is examined; a weak and moderate correlation was found between the TL scoring system and OKS, SS, and FAS. When weak and non-correlated ES and SS were excluded, there was a strong correlation between TL score and mtKSS.There was a low correlation between TL scores and AWT-K 60-second average load difference and there was a low correlation between FA and AWT-K 60-second mean load difference and ratios.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The weak correlation of the AWT-K test for weight-bearing on the knee with findings of KSS and the TL scoring system reveals that may not be an adequate follow-up instrument for patients with patellar instability in short-term follow ups.

6.The Impact of the COVID-19 Pandemic in Schizophrenia Patients Registered with the Community Mental Health Center
İsmail Koç, Ebru Akbuğa Koç
doi: 10.14744/scie.2024.85579  Pages 27 - 33
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19 pandemisinin Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’ne kayıtlı şizofreni hastaları üzerindeki etkisinin depresyon, intihar riski ve şiddete meyil açısından incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’ne (TRSM) kayıtlı ve düzenli olarak takibi yapılan hastalar üzerinde yapılmıştır. Çalışmaya DSM-V (American Psychiatric Association 2013)’e göre şizofreni tanısını karşılayan ve dahil edilme kriterlerine uyan yüz sekiz birey üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya katılmaya yazılı olarak onam veren bireyler sırasıyla Covid-19 pandemi döneminde hastane yatışı gerçekleşen (n=39), hastane yatışı olmayan ancak acil eylem planı yapılan (n=37) ve yatış veya acil eylem planı yapılmayan stabil hasta (n=32) şeklinde üç gruba ayrılmıştır. 18-65 yaş arasında olan, TRSM’den hizmet alıyor olan, en az iki yıldır şizofreni tanısı almış olan, hastalığın aktif döneminde olmayan, organik mental bozukluğu olmayan, ek psikiyatrik hastalığın olmayan, okur-yazar olan bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmada hastaların klinik ve sosyodemografik bilgilerini içeren anket, Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği (CŞDÖ), Buss-perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ) ve İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ) kullanılmıştır.
BULGULAR: CŞDÖ ve BPSÖ skorlarında gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunurken (p<0.05), İOÖ toplam skorunda ise gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır (p>0.05). BPSÖ alt boyutlarda fiziksel, sözel saldırganlık ve öfke açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmazken (p>0.05), düşmanlık alt grubunda ise istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p<0.05). İO֒nde Olumsuz benlik ve tükenme, düşmanlık alt boyutlarında gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmaz iken (p>0.05), hayata bağlılıktan kopma alt boyutunda ise gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0.05). Eğitim düzeyi ve CŞDÖ değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı negatif yönde korelasyon saptanmıştır. (r: 0,451 p: 0.025).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda Covid-19 pandemi döneminde yatış yapan veya yatış yapmayan ama acil müdahale gerektiren hasta gruplarının stabil takipli hastalara göre CŞDÖ ve BPSÖ toplam skorlarının istatistiksel açıdan anlamlı bulunmasının TRSM takipli depresyona veya şiddete meyilli olan şizofreni hastalarının pandemi döneminden önemli derecede etkilendiklerini ve tedavi takiplerinin daha önem arz ettiği sonucunu göstermektedir.
INTRODUCTION: The aim was to examine the effect of the COVID-19 pandemic on schizophrenia patients registered at the Community Mental Health Center (CMHC) in terms of depression, suicide risk, and tendency to violence.
METHODS: The study was conducted on patients registered at the CMHC who were regularly followed up. It was carried out on one hundred and eight individuals who met the diagnosis of schizophrenia according to the DSM-V and the inclusion criteria. Individuals were respectively classified as hospitalized patient group during the Covid-19 pandemic period (n=39), non-admitted patients with an emergency plan without hospitalization (n=37), and stable patient group (n=32). In the study, the Socio-Demographic Questionnaire, the Calgary Depression Scale for Schizophrenia (CDSS), the Buss-Perry Aggression Questionnaire (BPAQ), and the Suicide Probability Scale (SPS) were used.
RESULTS: While there was a significant difference between the groups in CDSS and BPAQ scores (p<0.05), there was no significant difference between the groups in the total score of SPS (p>0.05). There was no significant difference between the groups in terms of physical, verbal aggression, and anger in the BPAQ sub-dimensions (p>0.05), but a significant difference was found in the hostility subgroup (p<0.05). While there was no significant difference between the groups in the sub-dimensions of negative self and exhaustion, hostility in the SPS (p>0.05), a difference was found between the groups in the sub-dimension of disconnection from life (p<0.05). Also, a significant negative correlation was found between education level and CDSS values (r: 0.451; p: 0.025).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, the significant difference found in CDSS and BPAQ total scores of the three groups showed that schizophrenia patients with CMHC follow-up who tend to depression or violence were significantly affected by the pandemic period, and their treatment follow-up was more severe.

7.Impact of Lowering the Screening Age for Colorectal Cancer on Early Diagnosis and Treatment: A Retrospective Study in a Turkish Cohort
Cem Batuhan Ofluoğlu, Fırat Mülküt, Mehmet Mustafa Altıntaş, Ayhan Çevik
doi: 10.14744/scie.2024.45762  Pages 34 - 38
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, Amerikan Kanser Derneği’nin kolorektal kanser (CRC) tarama yaşını 50’den 45’e düşürme önerisi doğrultusunda planlandı. Çalışmamız, 45-49 yaş arası Türkiye’deki hastalarda kolonoskopik polipektomi sonuçlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Böylelikle kolorektal poliplerin ve malignitelerin prevalansı ve özellikleri incelenerek Türkiye için bir veri tabanı oluşturulması hedeflenmektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz endoskopi ünitesinde Eylül 2020 ile Eylül 2023 tarihleri arasında gerçekleştirilen kolonoskopiler retrospektif olarak incelendi. Polip veya malignite tanısı almış 45-49 yaş aralığındaki hastalar çalışmaya dahil edildi. Verilerine ulaşılamayan hastalar, tam kolonoskopi yapılamayanlar, tarama amaçlı yapılan kolonoskopiler, malignite öyküsü ve polip sendromu olanlar, polipektomi sonrası takipte olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya alınan hastaların demografik bilgileri, kolonoskopi endikasyonları ve patolojik bulguları analiz edildi. İstatistiksel analizler SPSS sürüm 25.0 kullanılarak yapıldı ve p değeri <0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: 748 hastadan polip veya malignite tespit edilen 106’sı çalışmaya dahil edildi. Hastaların çoğunluğu erkek (%56.6), ortalama yaş 47.07±1.52 idi. Önemli kolonoskopi endikasyonları benign perianal hastalıklar (%34), bağırsak alışkanlıklarında değişiklik (%27.4) ve anemi (%12.3) idi. Poliplerin çoğu sol kolon ve rektumda yer alıyor, çoğunlukla düşük dereceli displazi adenomları (%68.9) ve yüksek dereceli displazi adenomları (%9.4) idi. Polip tespit oranı %14.2 ve malignite oranı %2.8 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatüre göre, 50 yaş ve üzeri kişiler için tarama programı kapsamında yapılan kolonoskopilerdeki polip ve malignite tespit oranı, çalışmamızda bulunan oranlarla benzerdir. Bu benzerlik temel alındığında, 45-50 yaş grubundaki hastaları tarama kapsamına almayı düşünmek uygun olabilir.
INTRODUCTION: This study was planned in line with the American Cancer Society’s recommendation to lower the colorectal cancer (CRC) screening age from 50 to 45. The study aims to evaluate the results of colonoscopic polypectomy in patients aged 45-49 in Türkiye, examining the prevalence and characteristics of colorectal polyps and malignancies, with the goal of establishing a database for Türkiye.
METHODS: Colonoscopies in the endoscopy unit of our hospital between September 2020 and September 2023 were retrospectively examined. Patients aged 45-49 diagnosed with polyps or malignancies were included. Exclusions were made for patients who were unreachable, unable to complete a full colonoscopy, underwent the procedure for screening purposes, had a history of malignancy, suffered from polyp syndromes, or were under surveillance following a prior colonoscopy. We analyzed demographic information, indications for colonoscopy, and pathological findings. Statistical analyses were carried out using SPSS version 25.0, with a p-value of <0.05 considered statistically significant.
RESULTS: From 748 patients, 106 with detected polyps or malignancy were included. Most patients were male (56.6%), with an average age of 47.07±1.52. Key colonoscopy indications were benign perianal diseases (34%), changes in bowel habits (27.4%), and anemia (12.3%). The majority of polyps were located in the left colon and rectum, predominantly low-grade dysplasia adenomas (68.9%) and high-grade dysplasia adenomas (9.4%). The polyp detection rate was 14.2%, and the malignancy rate was 2.8%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the literature, the rate of polyp and malignancy detection in colonoscopies performed as part of the screening program for people aged 50 and over is similar to the rates found in our study. Based on this similarity, it may be appropriate to consider including patients in the 45-50 age group in the screening scope.

8.Motorcycle Accident Cases Presented to the Emergency Department Before and During the COVID-19 Pandemic
Emre Çetin, Halil Doğan
doi: 10.14744/scie.2024.70048  Pages 39 - 46
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19 pandemisi öncesinde ve sırasında motosiklet kazası sonrası acil servise başvuran hastaları inceleyerek, bu kazaların görülme sıklığını, travma şiddetini ve hasta sonuçlarını karşılaştırmalı olarak değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif gözlemsel çalışmada, Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Erişkin Acil Servisi’ne motosiklet kazalarından kaynaklanan yaralanmalarla başvuran 1.137 hastayı değerlendirdik. Motosiklet kazası sonrası acil servise başvurduğu belirlenen hastaların elektronik dosyaları taranarak yaş, cinsiyet, kan basıncı, nabız, oksijen saturasyonu, solunum sayısı, başvuru anındaki vücut ısısı, başvuru zamanı gibi bilgiler incelendi. Kaza, sürücünün bildirdiği kaza anındaki motosiklet hızı, kullanılan koruyucu ekipman, acil servise varış zamanı, acil serviste ve hastanede kalış süresi, hastaların kalış süresi boyunca uygulanan tedavi türleri veri formuna kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 1135 hastanın 129’u (%11.4) pandemi öncesinde, 1.006’sı (%88.6) pandemi döneminde acil servise başvurdu. 1.055 (%93) erkek hasta ve 80 (%7) kadın hasta vardı. Hastaların 145’i (%12.9) hastaneye yatırıldı, 990’ı (%87.2) hastaneden ayrıldı. Acil servisten ayrılanların 42’si (%3.7) tedaviyi reddetti, 35’i (%3.1) ise doktor onayı olmadan ayrıldı. Yatan hastaların 20’si (%1.8) yoğun bakıma, 4’ü (%0.4) diğer hastanelere sevk edildi. Hastane içi mortalite incelendiğinde 1.132 (%99.7) hastanın hayatta kaldığı, 3 (%0.3) hastanın ise öldüğü belirlendi. Tam vücut koruyucu ekipman kullanımına göre yaralanma yerleri arasındaki ilişki değerlendirilirken, baş ve boyun, akciğer, ekstremite, pelvis ve çoklu travma yaralanmaları açısından bir korelasyon bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Trafik yoğunluğu ne olursa olsun motosiklet sürücülerinin koruyucu ekipman kullanması kazalarda ciddi yaralanmaların önüne geçimektedir. EMTRAS ve ESI skorları motosiklet kazalarında mortalite ve morbiditeyi tahmin etmek için kullanılabilecek klinik tahmin araçlarıdır.
INTRODUCTION: To examine patients who presented to the emergency department following motorcycle accidents before and during the COVID-19 pandemic period in order to comparatively assess the incidence of these accidents, associated trauma severity, and patient outcomes.
METHODS: In this retrospective observational study, we evaluated 1,137 patients who presented to the Adult Emergency Department of Bakırköy Dr. Sadi Konuk Training and Re-search Hospital with injuries caused by motorcycle accidents. The electronic files of the patients who were determined to have presented to the emergency department after a motorcycle accident were screened, and their age, gender, blood pressure, pulse, oxygen saturation, respiratory rate, body temperature (at presentation), time of the accident, motorcycle speed at the time of the accident as reported by the driver, protective equipment used, time of arrival at the emergency department, length of stay in the emergency department and hospital, the types of treatment applied throughout the patients’ stay, and the outcomes of the patients were recorded in the case forms.
RESULTS: Of the 1135 patients included in the study, 129 (11.4%) presented to the emergency department before the pandemic and 1,006 (88.6%) during the pandemic period. There were 1,055 (93%) male patients and 80 (7%) female patients. Of all the patients, 145 (12.9%) were hospitalized, and 990 (87.2%) left the hospital. Of those who left the emergency room, 42 (3.7%) refused treatment, and 35 (3.1%) left without the physician’s approval. Of the hospitalized patients, 20 (1.8%) were admitted to the intensive care unit, and four (0.4%) were referred to other hospitals. Upon examination of in-hospital mortality, it was determined that 1,132 (99.7%) patients survived, and three (0.3%) died. When assessing the association between injury locations according to the use of full-body protective equipment, a correlation was found in terms of head and neck, lung, extremity, pelvis, and multi-trauma injuries.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Regardless of traffic density, the use of protective equipment by motorcycle drivers prevents serious injuries in accidents. The EMTRAS and ESI scores are clinical pre-diction tools that can be used to predict mortality and morbidity in motorcycle accidents.

9.The Relationship Between Hemoglobin A1c and Hemogram-derived Novel Inflammatory Indices
Soner Yesilyurt, Ekmel Burak Ozsenel, Almila Senat, Osman Erinc
doi: 10.14744/scie.2024.07992  Pages 47 - 53
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik inflamatuvar bir durum olan diyabetin klinik yönetiminde hemogramdan elde edilen yeni inflamatuvar belirteçlerin önemini araştıran çalışmaların sayısı giderek artmaktadır. Bu çalışmada HbA1c ile Sistemik inflamatuvar indeks (Sİİ), Sistemik inflamasyon yanıt indeksi (SİYİ) ve Sistemik inflamasyon agregat indeksi (SİAİ) arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 22183 katılımcı HbA1c düzeylerine göre kontrol grubu (n=9100), prediyabet grubu (n=7087) ve diyabet grubu (n=5996) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Bu 3 grupta hemogramdan elde edilen yeni inflamatuvar belirteçler Sİİ, SİYİ ve SİAİ değerlerinin yanı sıra C reaktif protein, sedimantasyon ve lökosit değerleri değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Her üç indeksin ortanca değerleri diyabet grubunda diğer gruplara kıyasla daha yüksek bulundu [Sİİ=515 (380-716), SİYİ=0.93 (0.66-1.35), SİAİ=248 164-374), p<0.001]. Kontrol grubunda, HbA1c ve glukoz değerleri inflamasyon indeksleri ile anlamlı bir korelasyon göstermemiştir (p>0.05). Ancak, prediyabet grubunda Sİİ ve SİYİ değerleri ile glukoz (r=0.033, p=0.006; r=0.040, p=0.001) ve HbA1c düzeyleri (r=0.038, p=0.001; r=0.069, p<0.001) arasında anlamlı korelasyonlar tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hemogramdan elde edilen inflamatuvar indeksler, HbA1c düzeylerine bağlı olarak hasta gruplarında kademeli bir artış göstermiştir, ancak glukotoksisitenin bir göstergesi olarak HbA1c düzeyleri ile inflamatuvar belirteçler arasında zayıf korelasyonlar bulunmuştur. Hemogram klinik pratikte kolay ulaşılabilen ve yaygın olarak kullanılan bir testtir. Bu nedenle hemogramdan türetilen indeksler, glukotoksisiteye bağlı inflamasyonun değerlendirilmesinde geleneksel inflamatuvar belirteçlere alternatif olabilir. HbA1c düzeyleriyle pozitif korelasyon gösteren inflamasyonun yeni indeksler aracılığıyla saptanması, diyabet komplikasyonlarının öngörülmesinde yardımcı olabilir.
INTRODUCTION: An increasing number of studies are investigating the importance of new inflammatory markers derived from hemogram in the clinical management of diabetes, which is a chronic inflammatory condition. In this study, we aimed to assess the relation between HbA1c, Systemic Inflammatory Index (SII), Systemic Inflammation Response Index (SIRI), and Systemic Inflammation Aggregate Index (SIAI).
METHODS: A total of 22,183 participants, including the control group (n=9100), prediabetes group (n=7087), and diabetes group (n=5996), were divided into 3 groups according to their HbA1c levels. In these 3 groups, hemogram-derived new inflammatory markers SII, SIRI, and SIAI values, as well as C-reactive protein, sedimentation, and leukocyte values, were evaluated.
RESULTS: The median values of all 3 indices were found to be higher in the diabetes group compared to the other groups [SII=515(380-716), SIRI=0.93(0.66-1.35), SIAI=248(164-374), p<0.001]. In the control group, HbA1c and glucose values were not significantly correlated with inflammation indices (p>0.05). However, in the prediabetes group, significant correlations were detected between SII and SIRI values and glucose (r=0.033, p=0.006; r=0.040, p=0.001) and HbA1c levels (r=0.038, p=0.001; r=0.069, p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hemogram-derived inflammatory indices showed a gradual increase in patient groups based on HbA1c levels, but weak correlations were found between HbA1c levels and inflammatory markers as indicators of glucotoxicity. Hemogram is an easily accessible and widely used test in clinical practice. Therefore, hemogram-derived indices may be an alternative to traditional inflammatory markers in assessing glycotoxicity-induced inflammation. The detection of inflammation, which positively correlated with HbA1c levels through new indices, may help in predicting diabetic complications.

10.Term Pregnancy Following Uterine Prolapse Surgery, Literature Review and Case Presentation
Gizem Boz İzceyhan, Eralp Bulutlar, Çetin kılıççı
doi: 10.14744/scie.2024.75508  Pages 54 - 58
GİRİŞ ve AMAÇ: Pelvik organların vajina içine veya dışına fıtıklaşması, pelvik organ prolapsusu veya kısaca POP olarak bilinen durumdur. Şu anda, henüz doğurganlık çağında olan genç kadınlarda POP’u tedavi etmek için ne tür bir cerrahi prosedürün kullanılması gerektiği bilinmemektedir. Bu yazı, bu ameliyatı geçirdikten sonra miadına ulaşan gebe hastamızı sunmak ve POP’un cerrahi tedavisinde yeni bir yöntem olan vajinal yardımlı laparoskopik sakrohisteropeksi prosedürü ile ilgili literatür taraması yapmak amacıyla hazırlanmıştır.. Bu hedeflerin her ikisi de bu makalenin yazılmasıyla gerçekleştirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 32 yaşında iki normal spontan vajinal doğum öyküsü olan hasta vajinasında ele gelen kitle şikâyeti ile hastanemize başvurdu. Hastamızın doğurganlık çağında olması ve yakın gelecekte gebe kalmayı planlaması nedeniyle vajinal asiste laparoskopik sakrohisteropeksi (VALSH) olarak bilinen uterus koruyucu bir operasyon olmasını önerdik. Ameliyattan bir yıl sonra spontan gebeliği olan hasta, 38. gebelik haftasında sezaryen ile sağlıklı bir bebeğe sahip oldu.
BULGULAR: POP’un cerrahi tedavisinde yeni bir yöntem olan vajinal asiste laparoskopik sakrohisteropeksi prosedürü ile ilgili literatür taraması yaptık. Şu anda, henüz doğurganlık çağında olan genç kadınlarda POP’u tedavi etmek için ne tür bir cerrahi prosedürün kullanılması gerektiği bilinmemektedir. Çalışmalar, genç kadınların cerrahi tedaviyi takiben POP nüksetme ihtimalinin arttığını göstermiştir; ancak bugüne kadar cerrahi POP onarımının sonraki gebelikler üzerindeki etkisini ve bu gebeliklerde meydana gelen doğum şeklini araştıran hiçbir çalışma yapılmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gebeliğin 6. haftasında, 6. ayında ve doğumdan sonraki 12. ayında yapılan tetkiklerin hiçbirinde prolapsus rekürrensine dair bir bulguya rastlanmadı. Uyguladığımız cerrahi yöntemin gebelik beklentisi olan fertil çağdaki hastalar için uygun bir teknik olduğunu düşünmekteyiz. Prolapsus rekürensinin olmaması, gebeliğin miada ulaşabilmesi ve komplike hale gelmemesi düşüncemizi desteklemektedir.
INTRODUCTION: Herniation of the pelvic organs into or outside the vagina is what is known as pelvic organ prolapse (POP). This paper was prepared in order to offer a case report of our pregnant patient who reached term after undergoing this operation, as well as to conduct a literature review on the vaginally assisted laparoscopic sacrohysteropexy (VALSH) procedure, which is a new method in the surgical treatment of POP. Both of these goals were accomplished through the writing of this article.
METHODS: A patient who 32 years old was admitted to our hospital with a palpable mass in the vagina. Because our patient was planned to get pregnant in the future, we suggested that she undergo a procedure known as VALSH, which is a uterus-preserving operation. The patient, who became pregnant spontaneously one year after the operation, had a healthy baby by cesarean section on at 38 weeks of gestation.
RESULTS: We conducted a literature review on the vaginally assisted laparoscopic sacrohysteropexy procedure, which is a new method in the surgical treatment of POP. It is unknown what kind of surgical procedure should be used to treat POP in young women who are still of childbearing age. Studies have shown that young women have an increased chance of POP recurrence following surgical treatment; however, no studies have been conducted to investigate the effect of surgical POP repair on subsequent pregnancies and the kind of delivery that occurs during those pregnancies.
DISCUSSION AND CONCLUSION: No signs of prolapse returning were detected during the tests conducted at the 6th week, 6th month of pregnancy, and the 12th month postpartum. We believe that the surgical procedure we utilized is an appropriate treatment for women of childbearing age who plan to become pregnant. The lack of prolapse recurrence indicates that the pregnancy can progress to full term without complications.

11.The Relationship between Serum ACE Level and Disease Severity in Patients Hospitalized Due To COVID-19 pneumonia
Berrin Zinnet Eraslan, Zeynep Yıldız, Sevda Şener Cömert, Nesrin Kıral, Ersin Demirer, Elif Torun Parmaksız, Ayşe Batırel
doi: 10.14744/scie.2024.48039  Pages 59 - 64
GİRİŞ ve AMAÇ: Renin-anjiyotensin-aldosteron sistemi (RAS) COVID-19 patofizyolojisinde önemli bir rol oynamaktadır. RAS’ın bir parçası olan anjiyotensin dönüştürücü enzimin (ACE) COVID-19’daki rolü belirsizdir. Bu çalışma, COVID-19’da başvuru sırasındaki serum ACE düzeyleri ile hastalık şiddeti arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: COVID-19 pnömonisi nedeniyle Ocak 2021-Nisan 2021 tarihleri arasında kliniğimize yatırılan toplam 158 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar hastalığın şiddetine göre hafif-orta ve ağır pnömoni olarak iki gruba ayrılmıştır. İki grup yaş, cinsiyet, semptom ve bulgular, komorbiditeler, laboratuvar parametreleri, serum ACE düzeyi ve mortalite açısından karşılaştırılmıştır. Serum ACE düzeyi spektrofotometrik yöntemle ölçülmüştür.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 61 (min: 18 maks: 89) olup 85 (%53.5)’i erkekti. 106 (%66.7) hastada ek hastalık mevcuttu. En sık semptom sırayla dispne (%61), öksürük (%57.2) ve halsizlikti (%49.7). Ağır pnömoni olan grupta lökosit, C-reaktif protein, Ferritin, D-Dimer ve yattığı gün sayısı hafif-orta pnömoni grubuna göre daha yüksek olup fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırayla p=0.004, p<0.001, p=0.005, p=0.01, p<0.001). Ağır pnömoni grubunda yoğun bakım ünitesine gidiş, entübasyon ve mortalite oranları daha yüksekti(sırayla p=0.035, p=0.035, p=0.035). Hastaların ortalama serum ACE düzeyi 25.14 (min: 3.39- max: 75.28) U/L olup her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.61).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaneye yatış sırasındaki serum ACE düzeyleri ile COVID-19 şiddeti arasında herhangi bir ilişki bulunmadı. Başvuru anındaki serum ACE düzeyinin hastalık şiddetini yansıtmadığı saptanmıştır.
INTRODUCTION: The renin-angiotensin-aldosterone system (RAS) plays an important role in the pathophysiology of COVID-19. The role of the angiotensin-converting enzyme (ACE), which is part of RAS, in COVID-19 is unclear. The study aimed to investigate whether there was a relationship between serum ACE level at admission and disease severity in COVID-19.
METHODS: A total of 158 patients hospitalized in our clinic between January 2021 and April 2021 due to COVID-19 pneumonia were included in this study. Patients were divided into two groups: mild-moderate and severe pneumonia, according to the severity of the disease. The two groups were compared in terms of age, gender, symptoms and signs, comorbidities, laboratory parameters, serum ACE level, and mortality. Serum ACE level was measured by a spectrophotometric method.
RESULTS: The mean age of the patients was 61 years (min: 18, max: 89), and 85 (53.5%) were male. The most common symptoms were dyspnea (61%), cough (57.2%), and malaise (49.7%). The number of leukocytes, C-reactive protein, ferritin, D-Dimer, and days of hospitalization were higher in the severe pneumonia group compared to the mild-moderate pneumonia group, and the difference was statistically significant (p=0.004, p<0.001, p=0.005, p=0.01, p<0.001, respectively). The rates of intensive care unit admission, intubation, and mortality were higher in the severe pneumonia group (p=0.035, p=0.035, p=0.035, respectively). The mean serum ACE level of the patients was 25.14 (min: 3.39, max: 75.28) U/L; no significant difference was found between the groups (p=0.61).
DISCUSSION AND CONCLUSION: No correlation was found between serum ACE levels at the time of hospitalization and COVID-19 severity. Serum ACE levels at admission did not reflect disease severity.

12.Subcoracoid Effusion in Subscapularis Tears Is it a Radiological Marker?
Ersin Şensöz, Engin Eceviz
doi: 10.14744/scie.2024.69320  Pages 65 - 69
GİRİŞ ve AMAÇ: Ameliyat öncesi MR kesitlerinde subscapularis tendon rüptürünün teşhis edilmesi zor olabilir. Bu çalışmada subscapularis tendon yaralanmalarında subkorakoid efüzyonun (SE) daha sık görülüp görülmediği ve bunun bir belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağı araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada rotator manşet yırtığı nedeniyle ameliyat edilen 142 hastayı retrospektif olarak inceledik. Subskapularis tendon yırtığı olan hastalar 26 hastadan oluşan Grup 1 olarak sınıflandırılırken, subskapularis tendonu sağlam ancak diğer manşet patolojileri olan hastalar 116 hastadan oluşan Grup 2 olarak sınıflandırıldı. Tüm hastaların ameliyat öncesi MR kesitleri incelendi. Subkorakoid bursada efüzyon varlığını, subskapular bursada efüzyonu, akromiohumeral mesafeyi ve korakohumeral mesafeyi değerlendirdik.208 hastayı retrospektif olarak inceledik. Çalışmaya rotator manşet yırtığı nedeniyle ameliyat edilen 142 hastayı dahil ettik. Hastaların ameliyat öncesi MR görüntülerini ve ameliyat notlarını inceledik. Subskapularis rüptürü olan hastalar 26 hastadan oluşan Grup 1 olarak sınıflandırılırken, subskapularis sağlam ancak diğer manşet patolojileri olan hastalar 116 hastadan oluşan Grup 2 olarak sınıflandırıldı.
BULGULAR: Gruplar arasında cinsiyet, yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. 142 hastanın 26’sında (%18) artroskopik olarak doğrulanmış Ssc yırtığı vardı. Bunlardan 22’si onarıldı, 4’üne debridman uygulandı. Akromiohumeral mesafe (p: 0.253) ve korakohumeral mesafe (p: 0.12) açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Gruplar arasında subskapular bursa efüzyonu açısından anlamlı fark bulunamadı (p: 0.81). Gruplar arasındaki SE farkı istatistiksel olarak anlamlıydı (p: 0.0003).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma ile ameliyat öncesi dönemde çekilen MR görüntülerinde subkorakoid efüzyon görülmesinin subskapularis yırtıklarının tanısındaki etkinliğini ortaya koyduk. Subskapularis yırtığı olan hastalarda anlamlı olarak daha sık görüldüğünü bulduk.
INTRODUCTION: Diagnosing subscapularis tendon rupture in preoperative MRI slices can be challenging. This study investigated whether subcoracoid effusion (SE) is more common in subscapularis tendon injuries and whether it can serve as a marker.
METHODS: Patients with subscapularis tendon rupture were categorized as Group 1, consisting of 26 patients, while patients with intact subscapularis tendon but other cuff pathologies were classified as Group 2, consisting of 116 patients. We evaluated the presence of effusion in the subcoracoid bursa, effusion in the subscapular bursa, acromiohumeral distance, and coracohumeral distance. We examined retrospectively 208 patients who underwent shoulder arthroscopy in the same clinic between January 2021 and August 2023. We included 142 patients in the study who underwent surgery due to rotator cuff rupture. cuff rupture. We reviewed preoperative MRI images and surgical notes of the patients. Patients with subscapularis rupture were categorized as Group 1, consisting of 26 patients, while patients with intact subscapularis but other cuff pathologies were classified as Group 2, consisting of 116 patients.
RESULTS: No statistically significant differences were observed between the groups regarding sex, age, and gender. Of 142 patients, 26 (18%) had arthroscopically confirmed Ssc tears. Among these, 22 were repaired, and 4 underwent debridement. There was no significant difference between the groups regarding acromiohumeral distance (p=0.253) and coracohumeral distance (p=0.12). No significant difference was found in subscapular bursa effusion between the groups (p=0.81). The difference in SE between the groups was statistically significant (p=0.0003).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we showed the relationship between the sub finding and Ssc tears. We found no relationship between coracohumeral and acromiohumeral distance and subscapularis tears.

13.Efficacy of Cyclocryotherapy on Pain in Patients with Absolute Glaucoma
Burcu Yelmi, Anıl Ağaçkesen, Burak Tanyildiz, Şaban Şimşek
doi: 10.14744/scie.2023.24582  Pages 70 - 73
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı maksimum medikal tedaviye rağmen ağrısı olan ve görme hissi olmayan 63 absolu glokom hastasına ağrı kontrolü için uygulanan siklokriyoterapi tedavisinin kısa dönem etkinliğini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Absolu glokom olarak tanımlanan 63 glokom hastasının 63 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların işlem öncesi ve sonrasındaki 1 ve 3. aydaki göz içi basınçları, kullandıkları ilaç sayıları, ağrı durumları ve tekrar uygulama gereksinimleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların 13’ü kadın 40’ı erkekti. Yaş ortalaması 59.4+-17.5 idi. Hastaların 50 si neovasküler glokom, 3ü konjenital glokom,1’i primer açık açılı glokom ve 9’u açı kapanması glokomu tanılıydı. Preoperatif ortalama göz içi basıncı 50,7 mmHg +-12 mm-Hg iken post operatif 1. ayda 37.9+-15 mm-Hg, 3. ayda 28.5+-15.8 mm-Hg olarak bulundu. İşlem öncesi ve sonrasında 1 ve 3. ayda göz içi basıncında elde edilen düşüş istatistiksel olarak anlamlıydı. (p<0.0001) Ağrı kontrolü işlem sonrası birinci ayda %85, üçüncü ayda %96 olarak bulundu. İşlem öncesi ve sonrası kullanılan ilaç miktarları sırasıyla 3 ve 2.3±0.9 olarak bulundu ve bu değer istatstiksel olarak anlamlı görüldü. (p<0.0001) Hiçbir hastada fitizis görülmezken ağrı kontrolü sağlanamaması nedeniyle 2 hastaya eviserasyon uygulandığı tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Siklokriyoterapi glokomun cerrahi ve medikal tedavisinde yeni seçeneklerin bulunmasıyla eski popülerliğini kaybetmesine rağmen ağrı kontrolü sağlanamayan hastalarda non invazif, ucuz ve kolay uygulanabilir bir yöntem olmasıyla eviserasyon öncesi tercih edilebilir bir tedavi seçeneği olabilir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the short-term efficacy of cyclocryotherapy in pain control in 63 patients with absolute glaucoma who had pain and no vision despite maximum medical treatment.
METHODS: 63 eyes of 63 glaucoma patients defined as absolute glaucoma were included in the study. The intraocular pressures, number of drops used, pain status and need for recurrent therapy were compared before and after the procedure at 1 and 3 months.
RESULTS: 13 of the patients were female and 40 were male. The mean age was 59.4±17.5 years. 50 of the patients were diagnosed with neovascular glaucoma, 3 with congenital glaucoma, 1 with primary open-angle glaucoma and 9 with angle-closure glaucoma. Preoperative mean intraocular pressure was 50.7±12 mmHg, while it was found to be 37.9±15.4 mmHg in the 1st month and 28.5±15.8 mmHg in the 3rd month postoperatively. The decrease in intraocular pressure before and after the procedure was statistically significant at 1 and 3 months. (p<0.0001) Pain control was received 85% at the first month and 96% at the third month after the procedure. Number of medications that were used was found 3.00 and 2.3±0.9 respectively before and after the procedure and this was statistically significant. (p<0.0001) While no phthisis was observed in any patient, evisceration was applied to 2 patients because of uncontrolled pain.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cyclocryotherapy may be a preferred treatment option before evisceration, as it is a non-invasive, inexpensive and easily applicable method in patients whose pain control cannot be achieved, although it has lost its former popularity with the discovery of new options in the surgical and medical treatment of glaucoma.

14.The Relationship Between Lactate Level and Fluid Management After Hepatectomy
Mustafa Çolak, İlhan Ocak
doi: 10.14744/scie.2024.82698  Pages 74 - 78
GİRİŞ ve AMAÇ: Hepatektomi gibi cerrahi işlemlerin ardından başarılı sonuçlar elde edebilmek için çeşitli fizyolojik ölçümlerin dikkatlice izlenmesi gerekmektedir. Bu ölçümler arasında, doku perfüzyonu ve oksijenasyonunun önemli bir göstergesi olan laktat seviyeleri de yer almaktadır. Özellikle postoperatif dönemde, arteriyel kan laktat (ABL) düzeyleri, doku perfüzyonunun izlenmesi açısından öenmli bir yere sahiptir. Optimal bir sıvı dengesinin korunması ise, doku perfüzyonunun sürdürülmesi ve potansiyel komplikasyonların önlenmesi için kritik öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı, postoperatif dönemde hastaların ABL düzeyleri ile sıvı tedavisi arasındaki ilişkiyi incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, hepatektomi sonrası yoğun bakım ünitesinde tedavi gören hastaların sonuçlarını incelemek için retrospektif bir çalışma olarak tasarlandı. Sıvı tedavisinin hastaların klinik sonuçları üzerindeki etkisini değerlendirmek için hastaların aldığı sıvı miktarları hesaplandı. Başlangıç arteriyel kan laktat seviyeleri, en yüksek laktat seviyeleri, laktatın vücuttan atılma hızı, asidoz durumu ve arteriyel kan gazı analizlerindeki baz açığı değerleri kaydedildi. Arteriyel kan gazı parametreleri, ABL trend parametreleri ve sıvı tedavisi arasındaki ilişkiyi belirlemek için Pearson Korelasyon Testi kullanıldı ve p<0.05 anlamlı olarak olarak kabul edildi.
BULGULAR: Bu çalışmada, hepatektomi operasyonu geçirmiş toplam 108 hasta incelenmiştir. Hastaların ABL seviyelerini normal aralığa düşene kadar ortalama olarak 42.3cc/kg sıvı verilmiştir. Ayrıca, izlem süresince gözlemlenen en yüksek ABL değerleri ile verilen toplam sıvı miktarı arasında anlamlı bir korelasyon saptanmıştır (r: 0.385, p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada, ABL düzeyleri ve sıvı alımı arasında bir ilişki olduğunu tespit edilmiştir. Yüksek laktat seviyelerinin, sepsis benzeri bir durumu ve yoğun sıvı tedavisi gerektiren bir metabolik durumu işaret ettiği düşünülmektedir. Bu sonuçlar, hepatektomi geçiren hastalarda ABL seviyelerinin takibinin, sıvı tedavisi ihtiyacını ve hastanın yakın izlem süresini tahmin etmede kullanılabilecek önemli bir araç olduğuna işaret etmektedir. Arteriyel kan laktat takibi, hastaların postoperatif dönemdeki yönetimi ve takibinde kritik bir rol oynayabilir.
INTRODUCTION: After surgeries such as hepatectomy, careful monitoring of various physiological measurements is crucial for successful outcomes. Among these measurements are lactate levels, which are significant indicators of tissue perfusion and oxygenation. Particularly in the postoperative period, arterial blood lactate (ABL) levels are important for monitoring tissue perfusion. Maintaining an optimal fluid balance is critical for sustaining tissue perfusion and preventing potential complications. The aim of this study is to examine the relationship between patients’ ABL levels and fluid therapy in the postoperative period.
METHODS: This study was designed as a retrospective analysis to examine the outcomes of patients treated in the intensive care unit following hepatectomy. To assess the impact of fluid therapy on patients’ clinical outcomes, the amounts of fluids administered were calculated. Initial arterial blood lactate levels, peak lactate levels, the rate of lactate clearance, acidosis status, and base deficit values in arterial blood gas analyses were recorded. The Pearson Correlation Test was used to determine the relationship between arterial blood gas parameters, ABL trend parameters, and fluid therapy, considering p<0.05 as statistically significant.
RESULTS: In this study, 108 patients who underwent hepatectomy were examined. Patients were administered 42.3 cc/kg of fluid until their ABL levels returned to the normal range. Additionally, a significant correlation was found between the highest ABL levels and the total amount of fluid administered (r=0.385, p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The study identified a relationship between ABL levels and fluid intake. We believe that high lactate levels indicate a sepsis-like condition requiring intensive fluid therapy. These results suggest that monitoring ABL levels in patients who have undergone hepatectomy can be an important tool for predicting the need for fluid therapy and the duration of close monitoring. Arterial blood lactate monitoring can play a critical role in the postoperative management and monitoring of patients.

15.Relationship Between Serum Adiponectin and Kisspeptin Levels and Insulin Resistance in Patients With Pcos
Muserref Banu Yılmaz, Sadik Sahin, Belgin Devranoğlu, Miray Nilufer Cimsit Kemahli, Zeynep Çelik, Beyza Nur Özkan, Eray Metin Guler, Ebru Kale
doi: 10.14744/scie.2024.38268  Pages 79 - 84
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada PKOS’lu hastalarda serum adiponektin ve kisspeptin düzeyleri ile insülin direnci arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Üçüncü basamak bir merkezde PKOS tanısı alan 144 hasta çalışmaya dahil edildi. İlk ziyarette boy ve kilo ölçümleri kaydedildi ve adet fonksiyonları sorgulandı. Ultrasonografik değerlendirme ve hormonal değerlendirme sonrasında hastalar insülin direncine (IR) göre gruplara ayrılarak hormonal parametreler açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ağırlık ve VKİ insülin dirençli grupta anlamlı olarak yüksekti (p=0.018, p=0.012). İnsüline dirençli grubun ortalama açlık glukozu, açlık insülin düzeyi ve HOMA indeksi sırasıyla dirençli olmayan gruba göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.001). LH/FSH oranları IR+ grupta anlamlı derecede düşüktü (1.33’e karşı 1.58, p<0.05). Adiponektin ve kisspeptin düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmedi, ancak IR- grubundaki ortalama kisspeptin düzeyi IR+ grubuna göre daha yüksekti (32.72’ye karşı 19.36, p=0.067). Adiponektin ve kisspeptinin FSH ile çok zayıf bir pozitif ilişkisi olduğu bulundu (r=0.169 ve 0.171).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adiponektinin obezite ve tip 2 diyabette azaldığı bilinmekte olup, insülin direnci olan PKOS hastalarında farklılık göstermemektedir. Hipotalamik bir peptit olan ve PKOS’lu hastalarda artmış LH seviyeleri ile ilişkili olan Kisspeptin, IR+ grubunda daha düşük bulundu. Kisspeptin ve adiponektinin PKOS ve insülin direnci mekanizmalarındaki rolünü netleştirmek için BMI eşleşmiş sağlıklı kontrollerle daha geniş bir örneklemde incelenmesine ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: In this study, it is aimed to investigate the relationship between serum adiponectin and kisspeptin levels and insulin resistance in patients with Polycyctic Ovary Syndrome.
METHODS: 144 patients diagnosed with Polycyctic Ovary Syndrome in a tertiary center, were included in the study. At the first visit, the height and weight measurements were recorded and menstrual functions were questioned. After ultrasonographic evaluation and hormonal assessment, patients were divided into groups according to insulin resistance(IR), then were compared in terms of hormonal parameters.
RESULTS: Weight and BMI were significantly higher in the insulin-resistant group(p=0.018,p=0.012). Mean fasting glucose, fasting insulin levels and HOMA indexes of the insulin-resistant group were significantly higher than the non-resistant group, respectively(p<0.001).LH/FSH ratios were significantly lower in the IR+ group(1.33 vs 1.58,p<0.05). No significant difference was observed between the groups in terms of adiponectin and kisspeptin levels, but the mean kisspeptin level in the IR- group was higher than the IR+ group(32.72 vs 19.36,p=0.067). Adiponectin and kisspeptin were both found to have a very weak positive relationship with FSH(r=0.169 and 0.171 ).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Adiponectin is known to decrease in obesity and type 2 diabetes, but does not show the difference in insulin-resistant patients with Polycyctic Ovary Syndrome. Kisspeptin, which is a hypothalamic peptide and associated with increased LH levels in patients with Polycyctic Ovary Syndrome, was found to be lower in the IR+ group. In order to clarify the role of kisspeptin and adiponectin in the mechanisms of Polycyctic Ovary Syndrome and insulin resistance, it is needed to be examined in a larger sample with BMI-matched healthy controls.

16.The Relationship Between Microalbuminuria and Serum Uric Acid Levels in Patients With Type 2 Diabetes Mellitus
Nazire Aladağ, Funda Müşerref Türkmen
doi: 10.14744/scie.2024.99975  Pages 85 - 90
GİRİŞ ve AMAÇ: Giderek artan kanıtlar, ürik asit sentezindeki oksidanların, inflamasyonu ve endotel disfonksiyonunu indükleyerek böbrek fonksiyon bozukluğuna ve kardiyovasküler hastalıklara neden olabileceğini düşündürmektedir. Diyabetik hastalarda ırk ve etnik kökene bağlı olarak inflamasyon ve albüminüri korelasyonlarında farklılıklar kaydedilmiştir. Ancak tip 2 diyabetli Türk hastalarda bu konuda yapılan çalışmalar sınırlı kalmaktadır. Bu çalışmada tip 2 DM hastalarında serum ürik asit düzeyleri ile mikroalbüminüri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif kesitsel çalışmaya T2DM’li 80 hasta dahil edildi ve iki gruba ayrıldı: mikroalbüminürisi olan 40 hasta (24 saatlik idrar proteinürisinde 30-300 mg) ve olmayan 40 hasta (24 saatlik idrar proteinürisinde <30 mg). 12 saatlik açlık sonrası hastalardan alınan venöz kan örneklerinin analizi ile biyokimyasal parametreler değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışma popülasyonunun yaş ortalaması 57.8±11.6 yıldı. Ortalama ürik asit (4.7±1.5 vs. 4.0±1.1, P=0.036) ve ortalama kreatinin klirensi (114.6±5.8 vs. 98.1±3.4, P=0,050) mikroalbüminürisi olmayan gruba göre mikroalbuminürisi olan grupta daha yüksekti. 24 saatlik idrar protein düzeyleri HbA1C (r=0.305, P=0.036), ürik asit (r=0.308, P=0.032) ve kreatinin klirensi (r= 0,294, P=0.050) ile pozitif korelasyon gösterdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mikroalbuminürisi olan Tip2 DM hastaların ürik asit seviyesi daha yüksek değerdeydi. Artan ürik asit düzeylerinin diyabetik nefropati, son dönem böbrek yetmezliği ve kardiyovasküler hastalık gelişimi üzerindeki potansiyel etkileri göz önüne alındığında, T2DM hastalarında ürik asit düzeylerinin rutin olarak izlenmesi prognostik açıdan önemli olabilir.
INTRODUCTION: Increasing evidence suggests that oxidants from uric acid synthesis may cause renal dysfunction and cardiovascular diseases by inducing inflammation and endothelial dysfunction. Variations in the correlations between inflammation and albuminuria due to race and ethnicity have been noted in diabetic patients. However, studies on this topic among Turkish patients with type 2 diabetes remain limited. This study aimed to investigate the relationship between serum uric acid levels and microalbuminuria in patients with type 2 DM.
METHODS: This prospective cross-sectional study included 80 patients with T2DM, divided into two groups: 40 with microalbuminuria (30–300 mg in 24-hour urine proteinuria) and 40 without (<30 mg in 24-hour urine proteinuria). Biochemical parameters were assessed through the analysis of venous blood samples, which were collected following a 12-hour fasting period during outpatient evaluations.
RESULTS: The study population had a mean age of 57.8±11.6 years. The mean uric acid levels (4.7±1.5 vs. 4.0±1.1, P=0.036) and the mean creatinine clearance (114.6±5.8 vs. 98.1±3.4, P=0.050) were higher in the group with microalbuminuria compared to the group without. The 24-hour urinary protein levels were positively correlated with HbA1C (r=0.305, P=0.036), uric acid (r=0.308, P=0.032), and creatinine clearance (r=0.294, P=0.050).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Individuals with T2DM and microalbuminuria tend to display elevated levels of uric acid. Considering the potential effects of increased uric acid levels on diabetic nephropathy, end-stage renal disease, and the development of cardiovascular disease, routine monitoring of uric acid levels in T2DM patients may be important from a prognostic perspective.

17.Lower Gastrointestinal Endoscopy in Elderly: A Single-center Experience
Muhammer Ergenç, Tevfik Kıvılcım Uprak
doi: 10.14744/scie.2022.15013  Pages 91 - 97
GİRİŞ ve AMAÇ: Endoskopik işlemler, bu yaş grubunun artan nüfusu ile birlikte 65 yaş üstü hastalarda sıklıkla uygulanmaktadır. Bu popülasyonda komorbiditelerin endoskopik girişimler için esktra risk oluşturduğu düşünülmektedir. Bu çalışma, yaşlı popülasyonda alt gastrointestinal endoskopinin etkinliğini ve güvenliğini değerlendirmeyi amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İstanbul Sultanbeyli Devlet Hastanesi Endoskopi Ünitesinde Ocak 2016-Ocak 2021 tarihleri arasında alt gastrointestinal endoskopi yapılan 65 yaş üstü hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Bu çalışma yerel Etik Kurul tarafından onaylandı ve ClinicalTrials.gov’a (NCT05012527) kaydedildi. Toplam 564 hastanın sıralanan parametreleri analiz edildi: Endikasyonlar, endoskopik bulgular, histopatolojik bulgular ve alt gastrointestinal endoskopi komplikasyonları.
BULGULAR: Kolonoskopilerde çekal entübasyon oranı %90 olarak saptandı. Yetersiz barsak temizliği oranı kolonoskopilerde %12.4 ve tüm alt gastrointestinal endoskopi işlemlerinde %13 saptandı. Yüzde 6 malignite tespit edildi. Kolonoskopilerde polip görülme oranı yaklaşık %45 idi ve polipler ağırlıklı olarak kolonun sol tarafında tespit edildi. Kolonoskopilerde genel tanı verimi %48,7 ve kolorektal kanser tanı koyma oranı %5.9 saptandı. Komplikasyon oranı %1.2 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, kolonoskopinin yüksek tanısal verime sahip olduğunu ve yaşlı hastalarda güvenle uygulanabileceğini göstermiştir.
INTRODUCTION: Endoscopic procedures are frequently applied to the elderly population over 65, with the increased population of this age group. The comorbidities of this population are thought to be increased risk factors for endoscopic interventions. We need more literature on applying lower gastrointestinal (GI) endoscopy to the elderly population. This study aims to analyze the efficiency and safety of lower GI endoscopy in the aged population.
METHODS: We performed a retrospective observational study of patients over 65 who underwent lower GI endoscopy from January 2016 to January 2021 at the Istanbul Sultanbeyli State Hospital Endoscopy Unit. This study was approved by the local Ethics Committee and registered with ClinicalTrials.gov (NCT05012527). A total of 564 patients’ following parameters were analyzed: indications, endoscopic findings, histopathological findings, and complications of lower GI endoscopy.
RESULTS: The cecal intubation rate was 90% in colonoscopies. The inadequate bowel cleansing rate was 12.4% in colonoscopies and 13% in all lower endoscopy procedures. There was a six percent malignancy detected. The polyp detection rate is approximately 45% in colonoscopies, and polyps are seen mainly left side of the colon. The overall diagnostic yield rate is 48.7%, and colorectal cancer yield is 5.9% on colonoscopies. The complication rate was 1.2%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study showed that colonoscopy in the elderly has a high diagnostic yield and can be applied safely.

LookUs & Online Makale