E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 34 (3)
Cilt: 34  Sayı: 3 - 2023
1. Henüz tamamlanmamış! (Türkçe)
Front Matter 2023-3

Sayfalar I - VIII

ARAŞTIRMA MAKALESI
2. 
Özofagus kanserinde multidisipliner yaklaşımın sürviye etkisi
The Impact of Multidisciplinary Approach on Survival in Esophageal Cancer
Mehmet Mustafa Altıntaş, Recep Demirhan, Ayhan Çevik
doi: 10.14744/scie.2023.98958  Sayfalar 189 - 193
GİRİŞ ve AMAÇ: Gastrointestinal malignitelerin en agresiflerinden biri olan özofagus kanseri, dünyada en yaygın görülen sekizinci kanser türü olup, erkeklerde kansere bağlı ölümlerin altıncı sırasındadır. Çalışmamızda, özofagus kanseri tedavisinde multidisipliner yaklaşımın sürviye etkisini göstermeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde Ocak 2010-Aralık 2020 yılları arasında endoskopi ile patolojik olarak özofagus kanseri tanısı alan ve küratif rezeksiyon yapılan 103 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastalar multidispliner tümör konseyinde değerlendirilerek her hastaya TNM evresine göre uygun tedavi (Neoadjuvan tedavi + Cerrahi veya direk Cerrahi) planlandı. T1N0M0 ve T2N0M0 hastalara direk cerrahi, T2-T3 ve lenf nodu metastaz şüphesi ile lokal ileri evre olarak kabul edilenlere neoadjuvan tedavi sonrası cerrahi uygulandı. Cerrahi yöntem olarak, özofagusun alt ve orta lokalizasyon tümörlerinde Ivor-Lewis+D2 lenf nodu diseksiyonu veya transhiyatal özofajektomi ameliyatı, orta ve üst özofagus tümörlerinde ise McKeown ameliyatı tercih edildi. Hastaların demografik özellikleri ile tümörün histolojik alt gurubu, Neoadjuvan Kemoradyoterapi uygulanması ve direk Cerrahi tedavinin, beş yıllık sağ kalım ve lokal nüks üzerine etkileri irdelendi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 103 hastanın 51’i (%49.5) erkek, 52’si (%50.5) kadındı. Yaş ortalaması 58/yıl (19-79) olarak bulundu. Hastaların 89’u (%86.4) skuamöz hücreli karsinom tümör tipine sahipken, 14’ü (%13.6) adenokarsinom tümör tipindeydi. Neoadjuvan kemoradyoterapi 70 (%67.9) hastaya uygulandı. Ameliyata alınan hastaların 38’ine (%36.8) McKeown ameliyatı, 33’üne (%32.1) Ivor-Lewis ameliyatı ve 32’sine (%31.1) transhiyatal özofajektomi uygulandı. Klinik takiplerinde hastaların beş yıllık ortalama sağ kalım oranı %60.2 iken, bu oran patolojik tip olarak skuamöz hücreli karsinom’lu hastalarda %62.4 ve adenokarsinom’lu hastalarda %50.2 sağlandı, istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p>0.05). Neoadjuvan kemoradyoterapi alan 70 hastanın beş yıllık sağ kalım oranı %69.7 (ortalama 56 ay) bulunurken, neoadjuvan tedavi uygulanmadan direk cerrahi uygulanan 33 hastanın beş yıllık sağ kalım oranı %39.5 (ortalama 25 ay) olarak bulundu, istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (p<0.05). Postoperatif takip döneminde 42 (%40.7) hastada tümör nüksü görüldü. Neoadjuvan kemoradyoterapi alan 70 hastanın beş yıllık takipte nüks görülme oranı %31.4 (ortalama 48 ay) idi. Neoadjuvan tedavi almayan ve direk cerrahi uygulanan 33 hastanın beş yıllık takipte nüks görülme oranı %60.6 (ortalama 21 ay) olarak bulundu. Neoadjuvan tedavi alan hastalarla, neoadjuvan tedavi almayanlar arasında nüks görülme oranı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Özofagus kanserli hastaların tedavisinde multidispliner yaklaşımla NKRT+Cerrahi uygulamalarının, direk Cerrahi uygulananlara göre daha iyi sağ kalım sonuçlarına sahip olduğu kanaatindeyiz.

3. 
CURB-65 ve qCSI Skorlarının COVID-19 Hastalarında Yoğun Bakım İhtiyacını Öngörmedeki Yeterliliğinin Araştırılması
Determining the Adequacy of CURB-65 and qCSI Scores in Predicting the Necessity of the ICU for COVID-19 Patients
Elif Oymak, Rohat Ak, Nefise Büşra Çelik, Mahmut Altaş, Erdal Yilmaz, Avni Uygar Seyhan
doi: 10.14744/scie.2023.76258  Sayfalar 194 - 199
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada acil servise başvurup Koronavirüs 2019 (COVID-19) nedeniyle hastane yatışı verilen hastalarda, Quick Covid Severity Index (qCSI) ve CURB-65 skorlama sistemlerinin yoğun bakım ihtiyacını ön görmedeki yeterlilikleri incelendi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Ocak- 1 Haziran 2021 tarihleri COVID-19 tanısı ile hastaneye yatırılmış 18 yaş üstü tüm erişkin hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Reverse-transcriptase polymerase-chain-reaction (RT-PCR) test sonucu negatif gelenler, başka bir hastaneden transfer edilen hastalar ve iki risk skorunda kullanılacak verilerinden herhangi birine ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 325 kişi alındı, kişilerin yaşları ortalaması 58.2±17.2 idi. %48.3’ü erkek %51.7’si kadındı. CURB-65 skorunun yoğun bakım ünitesine yatış ihtiyacını kestirmedeki ROC analizi sonucunda eğri altında kalan alan 0.843 (%95GA 0.799-0.881), Youden indeksi 0.584 p değeri 0.001 olarak bulundu. qCSI skorunun ise yoğun bakım ünitesine (YBÜ) yatış ihtiyacını kestirmedeki ROC analizi sonucunda eğri altında kalan alan 0.921 (%95GA 0.886-0.948), Youden indeksi 0.7520 ve p değeri 0.001 olarak bulundu. İki skorun YBÜ’ne yatış ihtiyacını kestirmedeki değeri karşılaştırıldığında qCSI skorunun CURB-65 skoruna göre daha başarılı olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, acil servise başvuran COVID-19 hastalarının YBÜ gereksinimini tahmin etmede qCSI ve CURB-65 skorlarının prediktif güçleri karşılaştırıldı. qCSI skorunun CURB-65’e göre daha üstün olduğu sonucuna ulaşıldı.

4. 
Akut Pankreatitli Hastalarda Kan Grupları ve Mortalite Arasındaki İlişki
The Relationship between Blood Groups and Mortality in Patients with Acute Pancreatitis
İlkay Güler, İzzet Ustaalioğlu
doi: 10.14744/scie.2023.02212  Sayfalar 200 - 204
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan grubu ile akut pankreatit sonuçları arasındaki potansiyel ilişki yeterince araştırılmamıştır. Bu çalışma, akut pankreatit tanısı alan hastalarda kan grubu ile hastanede mortalite arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2022 ve 2023 yılları arasında akut pankreatit tanısı alan hastaların tıbbi kayıtlarını inceleyen tek merkezli, retrospektif bir çalışma gerçekleştirdik. Hastaların demografik bilgileri, kan grupları, hastalığın şiddeti ve hastanede mortalite kaydedildi. Hastaların kan grubu ile hastane içi mortalitesi arasındaki ilişki incelendi.
BULGULAR: Akut pankreatit hastaları arasında kan grubu dağılımı şu şekildeydi: O: %31.3, A: %49.2, B: %16 ve AB: %3.5. Mortalite oranları kan grupları arasında değişiklik göstermiş, grup O en yüksek mortaliteye (%8.3) sahipken, onu grup B (%4.1) ve grup A (%3.3) takip etti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, kan grubu ile akut pankreatit mortalitesi arasında potansiyel bir ilişki olduğunu göstermekte, kan grubu O’ın daha yüksek bir mortalite oranı ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Ancak, çalışmanın retrospektif tasarımına ait kısıtlamalar nedeniyle, bu bulguların gelecekteki prospektif çalışmalarda doğrulanması gerekmektedir. Akut pankreatit prognozunda kan grubunun rolünü anlamak, hastalığın patofizyolojisine değerli katkılar sağlayabilir ve daha iyi risk değerlendirmesi ve hasta yönetimine katkıda bulunabilir.

5. 
Perioperatif Kemoterapi Alan Lokal İleri Mide Kanserli Hastalarda Psoas Kas İndeksinin Klinik Önemi
Clinical Significance of the Psoas Muscle Index in Patients with Locally Advanced Gastric Cancer Receiving Perioperative Chemotherapy
Ömer Aydıner, Akif Doğan, Özkan Alan, Sedat Yıldırım, Goncagül Akdağ, Zeynep Yüksel Yaşar, Mahmut Emre Yıldırım, Aysegul Karadayi Buyukozsoy, Hatice Odabas, Nedim Turan
doi: 10.14744/scie.2023.94695  Sayfalar 205 - 213
GİRİŞ ve AMAÇ: Lokal ileri mide kanserinde (LİMK) evreleme için yapılan rutin bilgisayarlı tomografide (BT) tek kas ölçümü ile elde edilen psoas kas indeksi (PMI), tüm vücut sarkopenisini öngörmede yardımcıdır. Bu çalışma ile amacımız PMI ile genel sağkalım (GSK) ve hastalıksız sağkalım (HSK) arasındaki ilişkiyi belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif kohort, Ocak 2015 ile Aralık 2021 arasında merkezimizde perioperatif kemoterapi ve küratif cerrahi uygulanan LİMK’li 122 hasta ile gerçekleştirildi. PMI ve Psoas kas yoğunluğu (PMD), evreleme için yapılan rutin BT kullanılarak L3 vertebra seviyesinde hesaplandı. LAGC tanısından sonra, OS ve DFS ile ilişkisi incelendi.
BULGULAR: 122 hastanın 29’u kadındı. FLOT en yaygın kemoterapi rejimiydi ve en sık total gastrektomi uygulandı. PMI değerlerine göre hastalar iki gruba ayrıldı. Yüksek PMI grubunda OS ve DFS ulaşılamazken, düşük PMI grubunda OS ve PFS sırasıyla 19 ve PFS 16 ay olarak belirlendi. İki sağkalım parametresi açısından yüksek ve düşük PMI grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (sırasıyla, p=0.03 ve p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: LİMK tanılı hastalarda evreleme amacıyla yapılan BT’de ölçülen PMI, hastalığın prognozunu tahmin etmede önemli ve pratik bir yöntemdir.

6. 
İlk Epizod Psikoz Hastalarında İnflamasyon Belirteçlerinin Değerlendirilmesi: Karşılaştırmalı Çalışma
Assessment of the Inflammatory Markers in Patients with First-episode Psychosis: A Comparative Study
Hidayet Ece Arat Çelik, Ayşe Ece Buyuksandalyaci Tunc, Burcu Kok Kendırlıoglu, Buğra Çetin, Esma Corekli Kaymakci, Şevin Demir, Suat Kucukgoncu
doi: 10.14744/scie.2023.36036  Sayfalar 214 - 219
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda inflamatuvar süreçlerin psikotik bozuklukların etiyolojisindeki önemine yapılan vurgu giderek artmaktadır. İnflamatuvar belirteçlerden olan nötrofil lenfosit oranı (NLR), monosit lenfosit oranı (MLR) ve platelet lenfosit oranının (PLR) psikotik bozuklukta hastalık süresince ne yönde etkilendiği net olarak bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı, ilk atak psikoz hastalarının, kronik psikotik hastaların ve sağlıklı kontrollerin NLR, MLR ve PLR düzeylerinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya ilk kez psikotik atak geçiren 36 birey, kronik psikotik bozukluğu olan 57 birey ve 93 sağlıklı kontrol dahil edildi. Gruplar arasında inflamatuvar belirteçlerin karşılaştırmasında Kruskal-Wallis Testi kullanıldı, ikili grup karşılaştırmaları Pairwise Analizi ile yapıldı. NLR değerlerinin yaştan etkilenme düzeyini belirlemek amacıyla lineer regresyon analizi uygulandı.
BULGULAR: Kronik psikotik bozukluk tanılı bireylerin NLR düzeylerinin ilk atak psikoz tanılı bireylerden ve sağlıklı kontrollerden yüksek olduğu saptandı. İlk atak psikoz tanılı bireylerin NLR düzeyleri sağlıklı kontrollerden farklılık göstermedi. Gruplar arasında yaşın etkisi ortadan kaldırıldığında NLR düzeyleri açısından gruplar arasındaki anlamlı farklılık korundu. MLR ve PLR düzeyleri gruplar arasında farklılık göstermedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kronik psikotik bozukluk tanılı bireylerde ilk atak psikoz tanılı bireylere ve sağlıklı kontrollere göre NLR düzeylerinin yüksek saptanması, psikotik bozuklukta inflamatuvar sürecin kronik süreçte arttığını göstermektedir. Uzunlamasına yapılacak çalışmalarla psikotik bozukluk-ta inflamatuvar süreçlerin nasıl etkilendiğinin incelenmesi, hastalığa katkı sağlayan faktörleri anlamak açısından faydalı olacaktır.

7. 
Ayak Bileği Rekonstrüksiyonunda Serbest Paraskapular ve Anterolateral Uyluk Fleplerinin Fonksiyonel ve Estetik Sonuçlarının Karşılaştırılması
Comparison of the Functional and Esthetic Outcomes of Free Parascapular and Anterolateral Thigh Flaps for Ankle Reconstruction
Çağla Çiçek
doi: 10.14744/scie.2023.46354  Sayfalar 220 - 227
GİRİŞ ve AMAÇ: Alt ekstremite distal 1/3 defektlerinde, rekonstrüksiyon merdiveninin son adımlarından biri olan mikrovasküler doku transferi, yumuşak doku rezervinin sınırlı olması sıklıkla tercih edilen bir yöntemdir. Literatürde ayak bileği rekonstrüksiyonunda serbest paraskapuler flep ile anterolateral uyluk flebinin fonksiyonel sonuçlarını karşılaştıran çalışma yoktur; bu nedenle bu çalışmada iki farklı serbest flebin ayak bileği rekonstrüksiyonundaki fonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2010 ile Ocak 2022 arasında serbest anterolateral uyluk flebi veya paraskapular flep ile tedavi edilen ayak bileği yumuşak doku defekti ile başvuran hastalar retrospektif değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, alt ekstremite fonksiyonel skala skoru, memnuniyet anket skoru ve Vancouver yara izi skorları her iki grup için kaydedildi. İlişkileri kontrol etmek için çapraz tablolar ve ki-kare istatistikleri, iki grup arasındaki karşılaştırmalar için bağımsız t-testleri ve çoklu grup karşılaştırmaları için tek yönlü ANOVA istatistikleri kullanıldı.
BULGULAR: Serbest paraskapular flep uygulanan hastalarda ayak bileği fonksiyonunun istatistiksel olarak daha iyi olduğu anlaşıldı. Ayrıca flep kalınlıkları karşılaştırıldığında paraskapuler flebin anterolateral uyluk flebine göre anlamlı olarak daha ince olduğu görüldü. Donör arter ve ven çapı ile flep komplikasyonu arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi; damar çapı 3,2 mm’nin üzerinde olan fleplerde anlamlı olarak daha az komplikasyon görüldüğü anlaşıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mikrocerrahide flep seçiminde cerrahın tecrübesi, verici alan morbiditesi ve flebin estetik sonuçları sıklıkla ön plana çıkmaktadır. ALT flebi son yıllarda popüler olmasına rağmen, daha iyi fonksiyonel sonuçlar ve ayak bileği yumuşak doku rekonstrüksiyonunda daha fazla avantaj sağladığı için serbest paraskapuler flep anterolateral uyluk flebine tercih edilebilir.

8. 
Spinal Anestezi Uygulanan Hastalarda Sirkadiyen Ritim ve Uyku Kalitesinin Postoperatif Ağrı Üzerine Etkisi
Effect of Circadian Rhythm and Sleep Quality on Post-operative Pain in Patients with Spinal Anesthesia
Dilek Çay, Gülten Arslan, Banu Eler Çevik, Kemal Tolga Saraçoğlu
doi: 10.14744/scie.2023.48742  Sayfalar 228 - 235
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda spinal anestezi altında minör pelvik cerrahi geçirecek hastalarda sirkadiyen ritim ve uyku kalitesinin postoperatif ağrı üzerine etkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Prospektif çalışmaya genel cerrahi ve üroloji tarafından spinal anestezi uygulanarak operasyonu planlanan 18-65 yaş arası ASA I-III 60 hasta dahil edildi ve cerrahi zamanına göre sabah 30, öğleden sonra 30 hasta olmak üzere iki gruba ayrıldı. Preoperatif Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ile uyku kalitesi, demografik veriler, ameliyat öncesi ve ameliyat sırasında kalp hızı, sistolik, diyastolik kan basıncı, periferik oksijen satürasyon değerleri, ameliyat sonrası 0., 6., 12., 24. saat Vizüel Analog Skala (VAS), postoperatif ilk 24 saatte kullanılan toplam analjezik miktarı, birinci ve ikinci analjezik ihtiyacına kadar geçen süre kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların 24’ünün (%40) PUKİ’ye göre uyku kalitesinin iyi olduğu belirlendi. Hastalar sabah ve öğleden sonra ameliyat olanlar olarak gruplandırıldığında gruplar arasında yaş, cinsiyet, ASA ve uyku kalitesi açısından anlamlı fark bulunmadı. PUKI skorları ile VAS skorları arasındaki korelasyon incelendiğinde herhangi bir korelasyon gözlenmedi. Sabah grubunda VAS0 (p=0.005), VAS6 (p<0.001) ve VAS24 (p=0.04) değerleri daha düşük, postoperatif analjezik ihtiyacı daha az, birinci ve ikinci analjezik ihtiyacına kadar geçen süre daha uzun bulundu. Kalite açısından anlamlı bir fark olmadığı belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, kullandığımız anestezik ajanların seçilen zamanlarda uygulanması durumunda tedavilerin daha etkili olabileceği, ajanların etkinliğini optimize etmek ve belki de etkilerini toksik etkilerini azaltmak için ilaçların uygulama saatlerine göre düzenlenebileceği ve özellikle gece çalışmalarını içeren daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerektiği kanısına varıldı.

9. 
Vertikal Femur Boyun Kırıklarının Tedavisinde Fiksasyon Yöntemlerinin Sonlu Eleman Analizi ile Değerlendirilmesi
Assessment of Internal Fixation Implants for Treating Vertical Femoral Neck Fractures through Finite Element Analysis
Ersin Şensöz
doi: 10.14744/scie.2023.38436  Sayfalar 236 - 241
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma, Pauwels Tip-3 dikey Femoral Boyun Kırıkları (FNF) tedavisinde iç tespit implantlarının uygulamasını anlamaya özellikle odaklanmaktadır. Ana hedefler dört farklı implantın uygulamasını anlamak, bu tespit tekniklerinin femur kemiği üzerindeki etkisini değerlendirmek ve implantların etkinliğini sonlu eleman analizleri (FEA) kullanarak karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dört tip iç tespit implantı incelendi: Ters üçgende kanüllü vidalar (CSIT). Dört vida ile tespit. Derotasyonel vida sistemi ile dinamik kalça vidası (DHS+DS). Proksimal femoral kilitli plaka sistemi. Bu implantların karşılaştırmalı etkinliği sonlu eleman analizleri (FEA) kullanılarak belirlendi.
BULGULAR: Araştırma, DHS+DS implantının diğer iç tespit implantlarına göre daha üstün performans sergilediğini ortaya koymuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pauwels Tip-3 dikey FNF tedavisinde, DHS+DS implantı artırılmış bir etkinlik göstermekte olup, bu tür kırıklar için potansiyel olarak en uygun teknik olabilir.

10. 
Ayaktan Takip Edilen COVID-19 Hastalarında İnsomnia ve Etki Eden Faktörler
Insomnia and Influencing Factors in Nonhospitalized COVID-19 Patients
İlker Yılmam, Bilkay Serez Kaya, Ebru Çakır Edis, Habibe Tülin Elmaslar Mert, Yasemin Görgülü
doi: 10.14744/scie.2023.34735  Sayfalar 242 - 245
GİRİŞ ve AMAÇ: Hastane yatışı olan COVID-19 hastalarında insomnia sıklığını araştıran çalışmalar olmasına rağmen ayaktan hastalarda insomniayı değerlendiren bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı, hastane yatışı gerekmeyen COVID-19 hastalarında insomnia sıklığını ve insomnia gelişimine etki eden faktörleri araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya hastanede yatış endikasyonu olmayan PCR tetkiki ile COVID-19 tanısı konulan hastalar dahil edildi. Çalışmaya alınan hastalara Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS) ve Uykusuzluk Şiddet İndeksi (ISI) uygulandı. Uykusuzluk varlığını etkileyen faktörler lojistik regresyon testi ile incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 351 hasta dahil edildi. ISI skoru ≥8 pozitif olduğunda 127 hastada (%36.2) insomnia düşünüldü. HADS puanları ≥8 pozitif kabul edildiğinde, 89 (%25.4) hastada depresyon ve 66 (%18.8) anksiyete varlığı düşünüldü. İnsomnia varlığına etki eden parametreler lojistik regresyon testi ile değerlendirildiğinde baş ağrısı (p<0.0001; OR: 2.9) ve ateş (p=0.043; OR: 1.85) varlığı anlamlı bulundu. Anksiyete (p=0.01; OR: 3.36) ve depresyon puanlarının ≥8 (p=0.018; OR: 2.16) olmasının insomnia varlığı üzerinde anlamlı bir etkisi olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, COVID-19 pandemisinin, hafif seyirli olgularda dahi, enfeksiyona ait semptomlar ve toplumun yaşam tarzı üzerine olumsuz etkileri ile tetiklenen anksiyete ve depresyon ile ilişkili uyku bozukluklarına neden olabileceği sonucunu göstermektedir.

11. 
Yoğun Bakım Ünitesinde Etkin Glisemik Kontrol Sağlayabiliyor muyuz? Nokta Prevalans Çalışması
Can we Provide Effective Glycemic Control in Intensive Care Unit? Point Prevalence Study
Yeliz Bilir, Yekbun Bulun, Fulya Ciyiltepe, Kemal Tolga Saraçoğlu
doi: 10.14744/scie.2023.47568  Sayfalar 246 - 251
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan şekeri disregülasyonu, kritik hastaların mortalite ve morbiditesi ile bağımsız ilişkilidir. Ancak yoğun bakım ünitelerinde diyabetik ve non-diyabetik hastalarda kan glikoz düzeyinin hedeflenen seviyelerde tutulması güçtür. Üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatarak tedavi görmekte olan hastalarda kan şekeri regülasyonunu değerlendirmek amacıyla nokta prevelans çalışması planlandı. Araştırmaya başlamadan önce etik kurul onayı alındı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastaların demografik verileri, başvuru anındaki özellikleri, yoğun bakım takip ve tedavileri, uygulanan beslenme şekilleri ve glisemik kontrolle ile ilgili parametreler standart veri forumuna kaydedilerek değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışma günü, 35 COVID (C-YBÜ) ve 72 Non–COVID yoğun bakım ünitesinde (NC-YBÜ) yatmakta olan toplam 107 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 47.6%’sı erkek idi ve %29.9’unda diyabet mellitus (DM) tanısı mevcuttu. İstatistik sonuçlarına bakıldığında; Hastaların ortalama kan şekeri değeri 158 mg/dL olarak ölçüldü, tüm hastaların %29.9’unda glisemik disregülasyon (%4.7’sinde hipoglisemi, %25.2’sinde hiperglisemi) tespit edildi. Yoğun bakımlara göre bakıldığında C-YBÜ’de %28.6 (n=10) hastanın kan şekerinin regüle olmadığı, NC-YBÜ’de %30.5 (n=22) hastanın kan şekerinin regüle olmadığı tespit edildi. İki grup arasında kan şekeri regülasyonu açısından oranlar benzerdi (p=0.510). DM varlığı ile kan şekerinin disregüle seyretmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon tespit edildi (p=0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Günümüzde belli glikoz hedefinin tüm hastalar için her zaman optimal olmayabileceği ve glikoz kontrolünün bireyselleştirilmesi fikri tartışılmaktadır. Rutin işleyişte hastaları hipoglisemi ve hiperglisemiye sokmadan, her kliniğin kendi kan şekeri algoritmasını oluşturup, sıkı takip ile iyi bir metabolik kontrol sağlaması gerektiği kanaatindeyiz.

12. 
OGTT’yi Reddeden Hastalarda Açlık veya Tokluk Kan Şekeri Takibi Gestasyonel Diyabet Tanısında ve Komplikasyonlarını Öngörmede bir Yöntem Olarak Kullanılabilir mi?
Can Fasting or Post-prandial Blood Glucose Monitoring be used as a Method in the Diagnosis of Gestational Diabetes and Predicting its Complications in Patients who Refuse OGTT?
Gulchin Babayeva, Yunus Emre Purut
doi: 10.14744/scie.2023.95777  Sayfalar 252 - 257
GİRİŞ ve AMAÇ: Gestasyonel diyabet, gebelikte en sık görülen metabolik hastalıklardan biridir. Medyada yer alan olumsuz haberler, gebelik diyabeti testini hastalar arasında tartışmalı hale getirdi. Çalışmamızda açlık kan şekeri ve tokluk ikinci saat kan şekerinin OGTT yerine gestasyonel diyabet tanısında ve olası komplikasyonlarını öngörmede kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif kohort çalışma, Aralık 2020-Temmuz 2022 tarihleri arasında İstanbulda özel bir hastaneye başvuran hastalar arasında yapıldı. Kliniğimizde OGTT’yi reddeden hastalarda rutin olarak açlık ve normal bir öğün sonrası tokluk ikinci saat kan şekeri istenilmektedir. Bu hastalarda HgA1c değerine de bakılır. 374 hastanın verilerine ulaşılmış; dışlama kriterleri sonrası 150 hasta çalışmaya dahil edildi. OGTT’yi reddeden 24-28 haftalık kadınlar çalışmaya alındı. OGTT yaptıran, daha önce diyabet tanısı alan ve OGTT yaptırmamış ancak açlık ve tokluk kan şekeri sonucuna ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Ayrıca vücut kitle indeksi 35’in üzerinde hesaplanan hastalar da çalışmaya dahil edilmedi. Kriterleri karşılayan hastaların takipleri sırasında sık görülen diyabet komplikasyonları olan polihidramnios ve makrozomi durumları değerlendirildi ve bu durumlar açlık kan şekeri ile tokluk kan şekeriyle ilişkilendirildi.
BULGULAR: Çalışma için uygun 150 hasta tespit edildi. Sonuçlarımıza göre gebelerde anormal fetal özelliklerin ortaya çıkışını tahmin etmede açlık kan şekerinin zayıf olduğu ve tokluk ikinci saat kan şekerinin kısmi başarılı olduğu belirlendi. Açlık kan şekeri eşik değeri 94 mg/dL olarak alındığında duyarlılık %43, özgüllük %8.8’di. Tokluk kan şekeri eşik değeri 143.5 mg/dL olarak alındığında duyarlılık %64, özgüllük %14 (p<0.05) bulundu. HgA1c değeri ile makrozomi ve polihidramnios arasında ilişki yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: OGTT hala gestasyonel diyabet taısı için en önemli testtir. OGTT yaptırmayı reddeden kadınlarda tokluk 2. saat kan şekeri; gestasyonel diyabet ve komplikasyonları açısından değerli olabilir. bu hastalar için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

13. 
Maternal Subklinik Hipotiroidizmin Birinci Trimester Tarama Sonuçları Üzerindeki Etkisinin Araştırılması
Exploring the Impact of Maternal Subclinical Hypothyroidism on First-trimester Screening Results
Aslı Tuğçe Delipınar, Sunullah Soysal, Kübra Çakar Yılmaz
doi: 10.14744/scie.2023.81489  Sayfalar 258 - 262
GİRİŞ ve AMAÇ: Subklinik hipotiroidizm %2-5 insidans ile gebelikte en sık görülen tiroid fonksiyon bozukluğudur ve klinik semptom olmaması nedeniyle kolaylıkla gözden kaçabilir. Çalışmalar, tiroid hormonlarının, gebeliğin erken döneminde plasentadan salınan insan koryonik gonadotropin (β-hCG) ve gebelikle ilişkili plazma protein-A (PAPP-A) düzeyini değiştirebileceğini göstermiştir. Bu iki serum belirteci, birinci trimester kombine taramasında kullanılan parametrelerden ikisi olduğu için, bu çalışmada subklinik hipotiroidizmi olan gebelerde hatalı risk hesaplama sonuçlarının elde edilebileceği varsayılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2018 ile Haziran 2018 tarihleri arasında Türkiye’nin kuzeybatısındaki bir üçüncü basamak üniversite hastanesinde kadın doğum polikliniğinde tedavi görmek isteyen ilk üç aylık dönemindeki 250 gebeyi içeren prospektif bir kohort çalışması yürüttük. 11+0 ile 13+6 gebelik haftaları arasındaki fetüsleri olan 250 tekil gebenin tamamına tiroid fonksiyonları değerlendirildikten sonra birinci trimester taraması yapıldı. 2.5 mIU/L’nin üzerindeki TSH değerleri yüksek kabul edildi. Birinci trimester kombine tarama ve tiroid hormon değerlerinin parametreleri ile sonuçları arasındaki korelasyon incelendi.
BULGULAR: Katılımcılar arasında fT4 değerleri analiz edildikten sonra TSH değerleri yüksek olan 35 gebe kadının tamamına subklinik hipotiroidizm teşhisi konuldu. TSH ve β-HCG arasında, alfa alt birimlerindeki benzerlikler göz önüne alındığında beklenen, istatistiksel olarak zayıf bir negatif korelasyon gözlemledik. TSH ve PAPP-A değerleri, kombine risk skorları ve birinci trimester tarama yaş risk skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu. Doğal olarak, genç annelerde birinci trimester taramasının kombine risk skorları istatistiksel olarak daha düşük bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Normal tiroid fonksiyonları ve subklinik hipotiroidisi olan gebeler ilk trimester tarama parametreleri ve risk skorlarındaki değişiklikler açısından araştırıldı. Sonuç olarak, subklinik hipotiroidizm ile birinci trimester taraması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.

14. 
Laparoskopik Kolesistektomide Port Yeri Lokal Anestezik Uygulaması ve Standart Analjeziklerin Postoperatif Ağrı Yönetimi Üzerine Etkileri: Prospektif, Karşılaştırmalı Bir Çalışma
The Effect of Port-Site Local Anesthetic Application and Standard Analgesics on Postoperative Pain Management in Laparoscopic Cholecystectomy: A Prospective, Comparative Study
Ahmet Başkent, Baver Barış
doi: 10.14744/scie.2023.45087  Sayfalar 263 - 267
GİRİŞ ve AMAÇ: Laparoskopik kolesistektomi (LC) sonrası port yerlerine uygulanan bupivakainin postoperatif ağrı şiddeti üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya elektif şartlarda LC uygulanan 188 hasta alındı. Hastalar, port yerine bupivakain uygulanan 93 hasta bupivakain grubu ve postoperatif non-steroid antieflamatuvar/tramadol ilaçlar ile analjezi sağlanan 95 hasta standart analjezi grubu olarak ikiye ayrıldı. Bütün hastalar ameliyat sonrası 1., 6., 12. ve 24. saatte Visual Analog Skala (VAS) ile ağrı ölçümü yapıldı. Hastalara uygulanan bütün analjezik ilaçlar kayıt altına alındı.
BULGULAR: Her iki grup arasında demografik özellikler, ameliyat ve hastanede yatış süreleri açısından fark yoktu. İlk 1., 6., 12. ve 24. saatte VAS skoru bupivakain grubunda ortalama 3.6, 4.4, 2.1 ve 1.9 iken, standart analjezi grubunda 7.6, 6.9, 2.3 ve 2.1 idi. Bupivakain grubunda 1. ve 6. saatte standart analjezi grubundaki hastalara göre ağrı şiddetinde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma saptandı (p<0.001). Buna karşılık 12. ve 24. saatlerde ağrı şiddetinde fark saptanmadı. Bupivakain grubunda analjezik kullanımında belirgin azalma görüldü. Hiçbir hastada majör komplikasyon ve mortalite görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: LC sonrası port yerlerine lokal anestezik (bupivakain) uygulaması postoperatif ilk 6 saatte ağrı şiddetinde belirgin azalma sağlamaktadır. Ayrıca bu hastalarda postoperatif ağrı için daha az analjezik ilaç kullanılacağına inanıyoruz.

15. 
Akut Ağrı Şikayeti ile Acil Servise Başvuran Geriatrik ve Geriatrik Olmayan Hastalarda Ağrı Tedavisinin Karşılaştırılması
Comparison of Pain Management of Geriatric and Non-geriatric Patients who applied to the Emergency Department with Acute Pain
Emre Şancı, Onur Kocaman, Asım Enes Özbek
doi: 10.14744/scie.2023.58234  Sayfalar 268 - 272
GİRİŞ ve AMAÇ: Ağrı, geriatrik hastaların acil servis başvurularının en sık nedenidir. Ağrı tedavisinin gecikmesi ve oligoanaljezi bu yaş grubundaki hastalarda ağrı yönetimi zor olabilir. Ayrıca geriatrik hastalarda etkin ağrı kontrolünün sağlanamaması deliryuma, depresyona ve hastanede yatış süresinin uzamasına neden olabilir. Bu çalışmanın amacı, acil servise akut ağrı şikayeti ile başvuran geriatrik ve geriatrik olmayan hastaların ilk 60 dakikada ağrı skorlarındaki değişimi karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma prospektif olarak, üçüncü basamak bir acil serviste Ocak 2022 ile Mart 2022 arasında gerçekleştirildi. Akut ağrı şikayeti ile başvuran 18 yaşından büyük tüm hastalar çalışmaya alındı. Çalışmanın birincil sonuç ölçüsü, görsel analog skalasında 0. ila 60. dakikalarda geriatrik ve geriatrik olmayan gruplar arasındaki ağrı düzeylerindeki değişiklik olarak belirlendi. Çalışmanın ikincil sonuç ölçütleri; iki grup arasındaki opioid dozlarını ve iki grup arasındaki ağrı düzeyindeki değişimi 0. ila 20. dakikalar ve 0. ila 40. dakikalar arasında görsel analog skala üzerinden belirlemek idi.
BULGULAR: 0-60, 0-20 ve 0-40. dakikalarda ağrı düzeyindeki değişim gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. Opioid dozları da iki grup arasında önemli ölçüde farklı değildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın bulguları, merkezimizde oligoanagezinin acil servis popülasyonundaki hem geriatrik hem de diğer hastalar için önemli bir risk olmadığını göstermektedir.

16. 
Evre II/III Mide ve Kolorektal Kanserli Hastalarda Ameliyat Öncesi Anksiyete ve Depresyon Düzeylerinin Ameliyat Sonrası Sonuçlara Etkisi
Impact of the Preoperative Anxiety and Depression Levels on Postoperative Outcomes in Stage II/III Gastric and Colorectal Cancer Patients
Selçuk Gülmez, Arif Demirdas, Orhan Uzun, Aziz Serkan Senger, Sinan Ömeroğlu, Uğur Duman, Erdal Polat, Mustafa Duman
doi: 10.14744/scie.2021.04875  Sayfalar 273 - 278
GİRİŞ ve AMAÇ: Kanser hastasında kronik anksiyete ve depresyon beklenmesi doğaldır. Diğer kronik hastalıklar ameliyattan önce potansiyel komorbiditeler olarak genellikle araştırılırken, anksiyete ve depresyon tipik olarak göz ardı edilir. Ancak psikolojik durum ameliyat sonrası iyileşmede kritik rol oynar. Bu çalışma kolorektal kanser (CRC) ve mide kanseri (GC) hastalarında ameliyat öncesi anksiyete ve depresyon prevalansını belirlemeyi ve ameliyat sonrası sonuçlar üzerine etkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Anket tabanlı bu gözlemsel çalışmaya küratif cerrahi rezeksiyon uygulanan ardışık 101 mide ve kolorektal kanser hastası dahil edildi. Ameliyat öncesi anksiyete ve depresyon, ameliyattan 24–48 saat önce Beck Anksiyete Ölçeği (BAI) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDI) kullanılarak değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, klinik ve cerrahi verileri de kaydedildi. On sekiz ve üzeri puanlar klinik olarak anksiyete ve depresyon ilişkili yorumlandı.
BULGULAR: Klinik olarak anlamlı anksiyete ve depresyon prevalans oranları sırasıyla %16.8 ve %12.9 idi. Ameliyat öncesi depresyon ile ameliyat sonrası komplikasyonlar arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.006). Ameliyat öncesi depresyon ile tümör evresi (r=0.224, p=0.024) ve neoadjuvan tedavi (r=0.226, p=0.023) arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Yüksek eğitim düzeyi, istatistiksel olarak ameliyat öncesi anksiyeteyi (r=-0.275, p=0.005) ve depresyonu (r=-0.283, p=0.004) azaltığı gözlendi. Ameliyat öncesi anksiyete ve depresyon ile ameliyat sonrası genel sağkalım ve hastanede kalış süresi arasında anlamlı bir ilişki yoktu (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, KRK hastalarının GC hastalarına kıyasla hem anksiyete hem de depresyona daha fazla maruz kaldığını göstermiştir. Sonuçlarımıza göre neoadjuvan tedavi, tümör evresi ve eğitim düzeyi ameliyat öncesi psikolojik distresi etkiledi. Bir anket kullanılarak ameliyat öncesi anksiyete ve depresyon riski taşıyan hastaların belirlenmesi güvenilirdir. Hastaların ve ailelerinin eğitimleri ve ihtiyaç sahiplerine profesyonel psikolojik destek sağlanması, ameliyat sonrası sonuçları iyileştirebilir.

17. 
İmmünkompetan Bireylerde Postherpetik Nevralji İçin Risk Faktörleri
Risk Factors for Postherpetic Neuralgia in Immunocompetent Patients
Yasemin Nadir, Hüseyin Arslan
doi: 10.14744/scie.2021.43760  Sayfalar 279 - 282
GİRİŞ ve AMAÇ: Postherpetik nevralji (PHN), Herpes zosterin (HZ) en önemli komplikasyonudur. Özellikle yaşlı ve immünsupresif bireylerde sıklıkla görüldüğü bilinmektedir. Bu nedenle immünsupresif HZ’li hastalar arasında PHN risk faktörlerini araştıran birçok çalışma yapılmıştır. Biz de çalışmamızda immünkompetan bireylerdeki PHN risk faktörlerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, Ocak 2017–Mayıs 2019 tarihleri arasında başvuran 18 yaş üzeri ve klinik olarak akut HZ tanısı alan 106 hastanın kayıtlarını geriye dönük olarak taradık. İmmünsupresif hastalığı olan veya immünsupresif ilaç kullanan sekiz hasta çalışmaya dahil edilmedi. HZ tanısından sonra en az 90 gün devam eden ağrı PHN olarak değerlendirildi ve buna göre hastalar iki grupta incelendi; PHN (n=18) ve nonPHN grubu (n=80). PHN gelişimini etkileyebilecek değişkenler bu iki grup kıyaslanarak incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 98 hastanın yaş ortalaması 58.62±17.53 yaş olarak saptandı. Bu hastaların %18.4’ünde PHN gelişti. PHN gelişen hastaların sıklıkla hastaneye sonbaharda başvurduğu gözlendi. PHN grubun yaş ortalaması (68.72) istatistiksel olarak nonPHN grubun yaş ortalamasından (56.35) yüksek bulundu. Kronik hastalığı olan hastalarda, olmayanlara göre PHN gelişimi daha sık saptandı. PHN gelişen hastalarda torasik tutulum daha sık görülse de, nontorasik tutulumu olanların daha yüksek oranda PHN geliştirdiği gözlemlendi. Ancak cinsiyet ve hastaların kullandığı ilaç grupları açısından anlamlı bir farklılık bulunamadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, HZ’li olan immünkompetan bireylerde; ileri yaş, kronik hastalığın olması ve nontorasik dermatom tutulumunun olması PHN için risk faktörü olarak saptandı. Çalışmamızda sonbahar mevsiminde başvuran hastalarda istatistiksel olarak yüksek oranda PHN geliştiğinin gözlenmesi dikkat çekici bir bulguydu.

18. 
COVID-19 Pandemisinde Hiperbarik Oksijen Tedavisi Uygulanan İdiopatik Ani İşitme Kaybı Hastalarında Önceden COVID-19 Geçirenlerin Değerlendirilmesi: Retrospektif Bir Çalışma
Hyperbaric Oxygen Treatment for Post-COVID-19 Sudden Sensorineural Hearing Loss Patients
Selin Gamze Sümen, Bengusu Mirasoglu, Abdullah Arslan, Yavuz Aslan, Aslıcan Çakkalkurt
doi: 10.14744/scie.2023.68542  Sayfalar 283 - 288
GİRİŞ ve AMAÇ: Ani sensörinöral işitme kaybı (SSNHL) tanısı alan bazı hastalarda, özgeçmişlerinde daha önce Coronavirus 2019 (COVID-19) tanısıyla tedavi aldıkları bildirilmiştir. Bu çalışmada, benzer olguların hiperbarik oksijen tedavisi (HBO2) sonuçları ve hastalara ait özelliklerin belirlenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif olarak planlanan bu araştırma, SSNHL tanısı ile HBO2 uygulanan ve daha önce koronavirüs enfeksiyonun hastalığı öyküsü olan hastaları içermektedir. Mart 2020-Eylül 2021 tarihleri arasında dört hastanedeki HBO2 merkezde tedavi uygulanan hastaların tıbbi dosyaları incelendi ve tedaviye yanıtları değerlendirildi.
BULGULAR: Bu çalışmada retrospektif olarak hasta kayıtları incelendiğinde, SSNHL tanısı ile başvuran ve HBO2 uygulanan 304 hastanın daha önce COVID-19 enfeksiyonu geçirenlerin sayısı 25 olarak bulundu. Hastaların yaş ortalaması 36.2±12.3 yıl olup, %56’sı erkekti. İyileşme oranlarına bakıldığında olguların %20’sinde tam iyileşme, %20’sinde kısmi iyileşme ve %32’sinde minimal iyileşme saptandı. Saf ses odyometri işitme testi sonuçları değerlendirildiğinde tüm frekans seviyelerinde tedavi öncesi ve sonrası medyan değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ani sensörinöral işitme kaybı, farklı tedavi seçenekleri ile hızlı bir çözüm gerektirir. Bu araştırmada, HBO2 ile daha önce yakın bir zamanda koronovirüs enfeksiyonu tedavisi uygulanmış belli olgularda işitme kaybını iyileştirdiği görüldü. Tedavi sonuçları iyileşme hızının değişkenliği ve literatürle uyumlu olduğunu göstermiştir. Bu çalışma bu gibi olgularda HBO2 tedavisinin sonuçlarını değerlendiren ilk araştırmadır.

OLGU SUNUMU
19. 
Gebeliğin Üçüncü Trimesterinde Laparoskopik Yaklaşımla Tedavi Edilen Paratubal Kist ile Birlikte İzole Fallop Tüpü Torsiyonu: Olgu Sunumu ve Literatür Derlemesi
Isolated Fallopian Tube Torsion with a Paratubal Cyst Treated with Laparoscopic Approach in the Third Trimester of Pregnancy: A Case Report and Literature Review
Emine Eda Akalın, Münip Akalın, Hilal Levent, Tolga Taşçı
doi: 10.14744/scie.2023.02350  Sayfalar 289 - 294
Yirmi dokuz yaşında ilk gebeliği olan hasta 29. gebelik haftasında karın ağrısı, bulantı ve kusma şikayetleri ile üçüncü basamak merkezimize başvurdu. Ultrasonografide sağ adnekste 6 cm çapında kistik kitle saptandı ve adneksiyel torsiyon şüphesi mevcuttu. Manyetik rezonans görüntülemede sağ over normal görünümdeydi. Sağ over komşuluğunda 6 cm boyutunda kistik kitle mevcuttu ve bulgular izole fallop tüpü torsiyonunu destekler nitelikteydi. Acil laparoskopide sağ fallop tüpü ve paratubal kistin 720 derece torsiyone olduğu ve fallop tüpünün nekrotik olduğu görüldü. Torsiyon sağ overi içermiyordu. Detorsiyon sonrası fallop tüpünün renk tonu düzelmediği için sağ salpinjektomi yapıldı. Hasta taburcu edildikten sonra rutin obstetrik takiplerine devam edildi ve 39. gebelik haftasında sezaryen ile 3375 gr erkek bebek doğurtuldu.

LookUs & Online Makale