E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

Hızlı Arama

SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 5 (2)
Cilt: 5  Sayı: 2 - 1994
ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
DİABETES MELLİTUS OLGULARINDA HİPERTANSİYON GÖRÜLME SIKLIĞI VE LİPİD PROFİLİ İLE İLGİSİ
THE PREVALENCE OF HYPERTENSION IN DIABETES MELLITUS AND ITS RELATION WITH LIPID FRACTIONS
Birsel Kavaklı, Koray Tuncer, Güven Pınar, Selahattin Ertürk, Ali Yayla
Sayfalar 451 - 453
Son yıllarda Diabetes Mellitus'la birlikte görülen hipertansiyon iyi tanımlanmıştır. 1991'de Boston'da yapılan 3. Uluslararası Diabetes Mellitus ve Yüksek Kan Basıncı Simpozyumu'nda diabetik hastalarda hipertansiyon'un non-diabetiklere göre iki kez fazla görüldüğü vurgulanmıştır. Ayrıca diabetiklerde görülen dislipemilerle hipertansiyon arasında bir ilişki bilinmemektedir. Bu çalışmada, bizim toplumumuzda Diabetes Mellitus'la hipertansiyonun birlikte görülme sıklığını ve dislipemi ile ilişkisini araştırmak amacıyla Nisan ! 1992 - Ağustos 1992 arasında Polikliniklerimize müracaat eden 26'sı kadın olmak üzere toplam 47 diabetik olduğu bilinen hastada, kan şekeri, kan basınçları ve lipid profilleri araştırıldı. Olgularda hipertansiyon sıklığı %64 bulundu. Hipertansif diabetiklerde trigliserid ve VLDL kolesterol düzeyleri normotensif diabetiklere göre yüksekti (p< 0.05). Diğer lipid fraksiyonlarında anlamlı bir farklılık saptanmadı.
In the last years, the speciality of hypertension associated with diabetes mellitus has become well recognised. At the third International Symposium on High Blood Pressure Associated with Diabetes Mellitus in Boston in 1991, it was pointed out that the prevalence of hypertension in the diabetic population appears to be twice more than that in the nondiabetics. However, there is not any known relationship between the dislipemias in diabetes and hypertension. In this study, in order to research the prevalence of hypertension and diabetes mellitus and their relations with dislipemia in our population, we investigated blood sugar, blood pressure and lipid levels in 47 patients known to be diabetics. 26 of them were women. The study included patients who applied to our clinics between April 1992 and August 1992. The prevalence of hypertension was %64. In hypertensive diabetics, we found increased values of triglyserid and VLDL cholesterol compared with normotensive diabetics. No significant difference was found for other lipid fractions.

2.
OVÜLASYON İNDÜKSİYONU UYGULANAN OLGULARIN İZLENMESİNDE RENKLİ DOPPLER ULTRASONOGRAFİNİN YERİ
THE VALUE OF COLOUR DOPPLER ULTRASONOGRAPHY IN THE FOLLOW-UP OF THE OVULATION INDUCTION
İbrahim Çelebi, Melih Üstün, Eşber Okan, Ziya Ünal, Moşe Benhabib, Berk Arsan
Sayfalar 454 - 457
Ovülasyon indüksiyonu uygulanan olgularda a.ovarica ve a.uterina'nın renkli Doppler ölçümlerinin dominant folikül içerecek overin siklusun erken döneminde belirlenmesinde, ovülasyondan sonra luteal fazın değerlendirilmesinde, gebelik gelişme olasılığı yüksek olan olguların belirlenmesindeki yerini araştırdık. Bu amaçla toplam 45 infertilite olgusuna 60 siklus boyunca değişik tedavi protokolleri uygulandı ve adetin 3. günü, ovülasyon günü ve midluteal dönemde Doppler ölçümleri yapıldı. Çalışmamızda folikül gelişimi, ovülasyon ve korpus luteum fonksiyonları ile uteroovaryel hemodinami arasında fonksiyonel bir ilişki mevcut olduğu saptandı.
In this study the impedance to blood flow in the ovarian and uterine arteries was examined by color Doppler sonography to determine the ovary containing the dominant follicle, to examine the luteal phase and to find out the cases with a high probability of pregnancy. Different ovulation induction protocols were used in 45 infertility patients during 60 cycles. Color Doppler blood flow examinations were performed on the 3rd day of menstruation, on the day of ovulation and in the midluteal time. Follicle maturation, ovulation and luteal functions were functionally related with utero-ovarian hemodynamics.

3.
AMNİOTİK SIVININ DÖRT KADRAN DAĞILIMI İLE PERİNATAL MORBİDİTE ARASINDAKİ İLİŞKİ
THE RELATIONSHIP BETWEEN FOUR-QUADRANT DISTRIBUTION OF AMNIOTIC FLUID AND PERINATAL MORBIDITY
Fuat Demirci, Sadiye Eren, Mehmet Uludoğan, Hüsnü Görgen, Muzaffer Uçarer, Mustafa Kekovalı, Çiğdem Oray
Sayfalar 458 - 460
Çalışmamızın amacı amniotik sıvının dört kadrandaki dağılımının perinatal morbidite üzerine olan etkisini araştırmaktır. Doğum servisine spontan doğum ve doğum indüksiyonu için kabul edilen hastalar iki gruba ayrıldı. Amniotik sıvısının %50'sinden fazlası üst kadranlarda bulunan hastalar "üst kadran" büyük grup olarak kabul edildi. Diğer hastalar ise "alt kadran" büyük grubuna dahil edildi. Gruplar mekonyum boyanması, 1.ve 5. dakika Apgar skorlarının 7'den az olması, doğumun birinci evresinde variabl deselerasyonlar, geç deselerasyonlar, fetal distres nedeniyle sezaryen seksiyo ve umbilikal arter pH<7,20 yönünden karşılaştırıldı. Toplam 42 hasta değerlendirildi. Bu olguların 25'i üst kadran büyük grup, 17'si alt kadran büyük grupta idi. Üst kadran büyük grup, alt kadran büyük grupla karşılaştırıldığında persisten variabl deselerasyonlar (%23 yerine %56, p<0.05), mekonyum boyanması (% 12 yerine %28), 1. dak. Apgar skorunun 7'nin altında olması (%5 yerine %12), 5. dak. Apgar skorunun 7'nin altında olması (%0 yerine %4), geç deselerasyonlar (%5 yerine %20), fetal distres nedeniyle sezaryen seksiyo (%5 yerine %16) ve umbilikal arter pH<7,2 (%5 yerine %16) olarak bulundu. ASİ'nin dört kadrana dağılımı ve doğumun birinci evresinde persisten variabl deselerasyon arasında anlamlı bir ilişki vardır. Perinatal morbiditenin değerlendirilmesinde kullandığımız diğer parametreler için istatistiksel anlamlılık saptayamadık. Ancak üst kadran büyük grupta perinatal morbiditenin alt kadran büyük gruba oranla daha yüksek olduğunu gördük. Ayrıca perinatal morbidite yönünden oldukça yüksek negatif prediktif değerlerin bulunması bu tekniğin potansiyel bir tarama testi olabileceğini düşündürmektedir. Çalışma grubunun artırılarak daha sağlıklı sonuçlar elde edilebileceği inancındayız.
The purpose of this study is to research the effects of four-quadrant distribution of amniotic fluid (AF) on perinatal morbidity. Patients with intact membranes who presented for induction were divided into two groups. Patients with greater than 50% of their AF distributed in the upper quadrants were placed in the "upper-greater" group. The remaining patients were placed in the "lower-greater" group. Groups were compared with the following variables: Meconium staining, 1- or 5- minute Apgar score of less than 7, persistent variable decelerations in the first stage of labor, late decelerations, cesarean delivery for fetal distress and umbilical arterial pH less than 7.20. A total of 42 patients were evaluated, 25 in the upper-greater group and 17 in the lower-greater group. When we compared the findings in the upper-greater group with those in the lower-greater group, we found that the upper-greater group had a greater incidence of variable decelerations (23% versus 56% p<0.05), meconium staining (12% versus 28%), 1-minute Apgar score of less than 7 (5% versus 12%), 5- minute Apgar score of less than 7 (0%versus 20%), late decelerations (5% versus 20%), cesarean delivery for fetal distress (5% versus 16%) and umbilical arterial pH less than 7.20 (5% versus 16%). There was a good correlation between four-quadrant of AF distribution and persistent variable decelerations in the first stage of labor (p<0.05). We didn't find any statistical correlation for other parameters used in the assessment of perinatal morbidity. But we determined that perinatal morbidity in the upper-greater group is greater than the lower-greater group. In addition, the presence of a high negative predictive value of this technique is a potential screening tool. We believe that good results can be obtained by increasing the numbers in study groups.

4.
LAPAROSKOPİK KOLESİSTEKTOMİ DENEYİMİMİZ
OUR EXPERIENCE WITH LAPAROSCOPIC CHOLECYSTECTOMY
Mustafa Gülmen, Tayfun Yücel, Necmi Kurt, Yıldırım Gülhan, Kemal Kasar
Sayfalar 461 - 463
Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi 2. Cerrahi Kliniğinde Ağustos-Aralık 1993 tarihleri arasında kronik taşlı kolesistit saptanan 20 olguya laparoskopik kolesistektomi yapılması planlandı. Olguların hepsinde tanı, klinik ve ultrasonografik tetkiklerle konuldu. Vakaların mekanik ikter olmadığı, klinik, laboratuvar ve ultrasonografik inceleme ile preoperatif devrede anlaşıldı. Komplikasyon olarak bir olguda (%5) koledok ve sağ hepatik arter yaralanması, bir olguda (%5) ilk trokar giriş yerinde kanama saptandı ve bunlarda laparatomiye geçildi. Ayrıca olguların ikisinde (%10) karaciğer yatağından batın içine safra sızıntısı, üçünde de (%15) postoperatif devrede göbek altı trokar giriş yerinde cilt altı enfeksiyonu saptandı. Batın içi dren tatbiki ile safra sızıntısı 48 saatte kontrol altına alındı. Cilt altı enfeksiyonu lokal tedavi ile düzeltildi. Komplikasyonlarımızın ve ameliyat süresinin olgu sayımız arttıkça belirgin şekilde azaldığı görüldü. Sonuçta laparoskopik kolesistektominin eğitimli ve tecrübeli cerrahlar tarafından rahatlıkla uygulanabileceği, fakat ameliyat maliyeti yüksekliğinin hala ciddi bir problem arz ettiği kanısına varıldı.
Between August 1993 and December 1993, laparoscopic cholecystectomy was performed in 20 cases with cholelithiasis in the 2. surgical Clinic of Kartal State Hospital. Diagnoses were made by clinical and ultrasonografic investigation. Mecanic icter was excluded in all cases in the preoperative period. There was one case (%5) with common bile duct and right hepatic artery injury and one case (5%) with bleeding at the first trocar entrance and these cases were converted to laparatomy. In addition, in three (15%) cases, wound infection of first trocar entrance was found and local therapy was performed. In two cases minimal bile leakage from hepatic surface was found and intraperitoneal drain was used for two days. The results and complication rates can be better when the number of cases increase. In conclusion, laparoscopic cholecystectomy will be a safe and applicable method if it is performed by experienced surgeons but it is difficult to use this method routinly because of high costs.

5.
PERİNDOPRİL'İN ANTİHİPERTANSİF ETKİ VE KABUL EDİLEBİLİRLİĞİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
THE EVALUATION OF ANTIHYPERTENSIVE EFFECT AND TOLERABILITY OF PERINDOPRIL
Koray Tuncer, Birsel Kavaklı, Ali Pilli, Ali Yayla
Sayfalar 464 - 466
Anjiotensin konverting enzim (ACE) inhibitörü olan perindopril, 51 hastada (34 kadın, 17 erkek) iki ay süre ile kullanılmış, etkinlik ve kabul edilebilirliği değerlendirilmiştir. İki aylık tedavi sonunda yatar durumdaki sistolik kan basıncı ortalama 21 mmHg (163.9±1.5 mmHg'dan 141±1 mmHg'ya) ve diastolik kan basıncı ortalama 15 mmHg (102.8±0.4 mmHg'dan 87±0.4mm Hg'ya)kadar düşmüştür. Günde bir kez 4 mg ya da 8 mg perindopril, hastaların %92'sinde kan basıncını normal değerlere indirmiştir. İki hastada (%3.8) öksürük nedeni ile tedavi kesilmiştir. Perindopril ile yapılan bu çalışmada düşük yan etki insidansı, yüksek hasta uyumu ve tek başına antihipertansif etkinlik kabul edilebilir düzeyde bulunmuştur.
Perindopril, the angiotensin converting enzyme (ACE) inhibiting drug, was used on 51 patients (34 female, 17 male) for two months, the effectiveness and tolerance was evaluated. After two months of treatment patients in horizontal posture presented with decreased systolic and diastolic blood pressures by 21 mmHg (from 163.9±1.5 mmHg to 141±1 mmHg) and by 15 mmHg (from 102.8±0.4 mmHg to 87±0.4 mmHg) respectively. A daily dose of 4 or 8 mg of perindopril resulted in reduction of blood pressure to normal values in 92% of the patients. In two patients (3.8%), the treatment was discontinued due to excessive cough. Low incidence of side effects, high patient adaptation and an acceptable level of antihypertensive effects (even when used singly) were observed.

6.
UZUN KEMİK EPİFİZİEL OSSİFİKASYON MERKEZLERİNİN SONOGRAFİK DEĞERLENDİRİLMESİNİN FETAL GELİŞİM TAKİBİNDEKİ YERİ
THE VALUE OF ULTRASONOGRAPHIC EVALUATION OF EPIPHYSEAL OSSIFICATION CENTERS IN FETAL GROWTH
Fuat Demirci, Mustafa Kekovalı, Sadiye Eren, Mehmet Uludoğan, Bingül Arı, Muzaffer Uçarer, Aytuğ Kolonkaya
Sayfalar 467 - 470
Prenatal sonografi ile epifiziel ossifikasyon merkezlerinin değerlendirilmesinin, standart fetal biometrik parametrelerin yeterliliğinin azaldığı üçüncü trimesterde gestasyonel yaş tespitinde yardımcı bir kriter olabileceği ileri sürülmüştür. Fetal gelişimde somatik gelişimden çok gestasyonel yaş yönünü yansıtan alternatif bir indeksin saptanması hiç kuşkusuz yararlı olacaktır. Daha önce bildirilmiş olan sonografik bulguları test etmek ve ossifikasyon merkezlerini görülme zamanı ile boyutlarının somatik gelişimle ilişkisi karşılaştırılmak amacı ile 57 normal gebe prospektif olarak değerlendirildi. Distal femoral epifiz (DFE); 33. gestasyonel haftada fetüslerin %82'sinde, 35. gestasyonel haftada %94'ünde görüldü. Proksimal tibial epifiz (PTE); 35. gestasyonel haftada fetüslerin %63,38. gestasyonel haftada %73'ünde görüldü. Proksimal humeral epifiz (PHE) 38. gestasyonel haftada fetüslerin %12'sinde izlendi. Ossifikasyon merkezlerinin boyutlarının gestasyonel yaştan çok doğum ağırlığı ile daha yakın ilişkili olarak lineer büyüdüğü tespit edildi (Doğum ağırlığı, r=0.75; p<0.00001 ve gestasyonel yaş r=0.41; p<0.0001). Sonuçta fetal diz ve omuz bölgesinde epifiziel ossifikasyon merkezlerin antenatal görülmesi ve ölçülmesinin üçüncü trimesterde fetal maturasyonun değerlendirilmesinde yararlı olacağını görüşüne varıldı.
Previous reports document that prenatal sonographic evaluation of the epiphyseal ossification centers can be used as independent markers for estimation of gestational age during the third trimester, a period in which standard fetal biometric estimates of gestational age are least accurate. The identification of alternative indexes of fetal development less dependent on somatic growth but reflecting gestational age would be quite useful. We performed a prospective study to verify these previous sonographic reports and to investigate the possible relationship between somatic growth and appearance time or size of the ossification centers in 57 normal pregnant women. The distal femoral epiphysis (DFE) observed in 82% of fetuses at 33 weeks and in 94% of fetuses at 35 weeks of gestation. Proximal tibial epiphysis (PTE) observed in 63% of fetuses at 35 weeks, in 73% of fetuses at 38 weeks of gestation proximal humeral epiphysis (PHE) observed in 12% fetuses at 38 weeks, in 52% of fetuses at >40 weeks of gestation. Measurements of the ossification centers show that its size increases linearly and the relationship was related more closely to the birth weights of the fetuses than to their gestational age (r=0.75, p<0.00001 and r=0.41, p<0.0001 respectively). These data suggest that antenatal visualization and measurement of the epiphyseal ossification centers of the fetal knee and shoulder may help in evaluating fetal maturity during the third trimester.

LookUs & Online Makale