ISSN: 2587-0998  |  e-ISSN: 2587-1404

SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 33 (4)
Cilt: 33  Sayı: 4 - 2022
1. 
Front Matter 2022-4
Front Matter 2022-4

Sayfalar I - VIII

ARAŞTIRMA MAKALESI
2. 
Pancoast tümörü cerrahisi sonrası üst ekstremite fonksiyonlarının ve egzersiz kapasitesinin değerlendirilmesi
Evaluation of Upper Extremity Function and Exercise Capacity after Pancoast Tumor Surgery
Talha Doğruyol, Halime Sinem Barutçu, Selime Kahraman, Fatma Tuğba Özlü, Attila Özdemir, Berk Çimenoğlu, Mesut Buz, Fatih Doğu Geyik, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2022.46793  Sayfalar 341 - 345
GİRİŞ ve AMAÇ: Süperior sulkus tümörlerinin trimodalite tedavisi sonrası kol fonksiyonlarında bozulma gözlenebilmektedir. Bunun sebepleri brakial pleksus ve subklavyen damarların tümör tarafından invazyonu, radyoterapiye sekonder fibrozis, kemoterapiye sekonder nöropati ve cerrahi rezeksiyona bağlı morbidite olarak sayılabilir. Bu çalışmada amaç pancoast tümörü cerrahisi sonrası hastaların kol fonksiyonları ve fonksiyonel egzersiz kapasitelerini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2017 Nisan–2022 Nisan tarihleri arasında neoadjuvan tedavi sonrası kliniğimizde süperior sulkus tümörü nedeniyle opere edilmiş olan hastalar çalışmaya alındı. Hastalar yaş, cinsiyet, patoloji, neoadjuvan tedavi, rezeksiyon, kullanılan rekonstrüksiyon materyali, ortalama yatış süresi, dren çekilme süresi, drenaj miktarı, morbidite, mortalite, kol fonksiyonları ve fonksiyonel egzersiz kapasiteleri bakımından değerlendirildi.
BULGULAR: Belirtilen tarihler arasında kliniğimizde toplamda 18 hastaya pancoast tümörü nedeniyle cerrahi uygulandı. Hastaların tamamı erkekti. Yaş ortalaması 62.7±8.0 olarak hesaplandı. On iki hastaya sağ taraftan girişim, altı hastaya sol taraftan girişim yapıldı. En sık üst lobektomi yapılırken, bir hastaya bilobektomi yapıldı. Morbidite olarak en sık uzamış hava kaçağı (n=5, %27.7) görülürken, cerrahi mortalite görülmedi. Cerrahi olmayan üst ekstremite hareket açıklıkları tam iken, cerrahi olan taraftaki ekstremitede, omuz hareketine göre %28–78 arasında eklem limitasyonları saptandı. Hastaların postoperatif 6 dakika yürüme testi ortalaması 536.6±85.7 metre olarak kaydedildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların kol ve omuz fonksiyonlarının korunması, yaşam kalitelerini arttıracağından daha da önem kazanmıştır. Çalışmamızda pancoast cerrahisi sonrası kol fonksiyonlarının kısıtlandığı ve fonksiyonel egzersiz kapasitesinin düştüğü gösterilmiştir. Bu nedenle bu hastalara preoperatif dönemden itibaren başlayan yoğun fizyoterapi programları planlanması gerektiği kanaatindeyiz.

3. 
Acil Servise Üst Gastrointestinal Sistem Kanaması ile Başvuran Hastalarda ROCKALL, AIMS-65 ve GLASGOW BLATCFORD Skorları ile Aktif Kanama Arasındaki İlişkinin İncelenmesi
Investigation of the Relationship between ROCKALL, AIMS-65, and GLASGOW BLATCFORD Scores and Active Bleeding in Patients Presenting to the Emergency Department with Upper Gastrointestinal Bleeding
Nurhayat Başkaya, Nurdan Yılmaz Şahin, Murat Kekilli, Özge Kibici, Yavuz Katırcı
doi: 10.14744/scie.2022.13540  Sayfalar 346 - 350
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, acil departmanına (AD) üst GİS kanaması şüphesiyle başvurup endoskopi yapılan hastalarda, Rockall, AIMS-65 ve Glasgow Blatchford (GBS) skorları ve endoskopide aktif kanama varlığı arasındaki ilişki incelenecektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma için belirlenen period içerisinde acil servise üst GİS kanama sebebiyle başvuran ve çalışmaya dahil edilen 337 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, komorbid hastalık, GİS kanama skorları (GBS, Rockall ve AIMS65, endoskopi sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların %21.3’ünde aktif kanama vardı. Aktif kanaması olan hastaların GBS ve Rockall skoru yüksek iken (p<0.05), AIM65 skorunun aktif kanama varlığı ile ilişkisi saptanmadı (p>0.05). GBS için cut-off değeri 11.5, bu değerdeki sensitivite %68.1 spesifite ise %63; Rockall skoru için, cut-off değeri 3.5, bu değerdeki sensitivite %50 spesifite ise %79.6; AIMS65 skoru için cut-off değeri 1.5, sensitivite %36.1 spesifite %74 olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aktif kanama varlığını GBS en iyi gösterirken, bunu Rockall skoru takip etmektedir. AIMS65 skoru aktif kanamayı göstermekte yetersizdir. Aktif kanama varlığını gösterme de bu skorların kullanılabilirliğini doğrulamak için yeni prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

4. 
Çimentosuz Unikondiler Diz Artroplastisi Sonrası Proksimal Tibial Korteksin Kalınlaşma Paterni; Radyolojik Bir Çalışma
Remodeling Pattern of the Medial Tibial Metaphysis after a Cementless Unicondylar Knee Replacement; a Radiological Study
Enejd Veizi, İzzet Özay Subaşı, Ali Şahin, Hilmi Alkan, Ahmet Firat, Kasım Kılıçarslan
doi: 10.14744/scie.2022.09327  Sayfalar 351 - 359
GİRİŞ ve AMAÇ: Unikondiler diz artroplastisi (UDA) öncelikle medial kompartmanın yüzey değişimi için kullanılır ve orta-uzun vadeli sonuçlar umut vericidir. Daha önce birçok çalışmada tibial komponentin etrafındaki kemik dokularda meydana gelen değişiklikler analiz edilmiştir ve bu değişikliklerin, bölgesel olarak artan strese bağlı olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, çimentosuz UDA sonrası tibia metafizinin medialinde kemiğin yeniden şekillenme paternini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük çalışma Mart 2015 ile Mart 2019 arasında çimentosuz UDA ile tedavi edilen hastalarımız ile yürütüldü. Dahil edilme kriterleri, en az bir olmak üzere, en fazla iki yıl takipli ve yıllık standart ayakta çekilen direkt radyografilerinin mevcut olmasıydı. Toplam 109 hasta dahil edildi. Lateral tibial eminentia’nın 5 ve 7cm aşağısında iki adet horizontal seviye belirlendi. Bu seviyelerde total metafizier kalınlık ve medial korteks kalınlıkları ölçüldü. Korteks-metafiz oranı (KM) belirlendi ve ölçüm için seri radyografiler kullanıldı. Metafizdeki fokal sklerotik odakların varlığı ‘reaktif üçgen’ fenomeni olarak değerlendirildi. Hipotezimiz, tüm hastalarda belirli bir düzeye kadar sklerotik değişikliklerin meydana geleceği ve bu değişikliklerin küçük boyuttaki tibial komponentlerde daha fazla olacağı yönündeydi.
BULGULAR: KM oranı, ölçülen tüm seviyeler için ameliyat sonrası ilk yıl boyunca azalan bir patern gösterdi. Ameliyat sonrası birinci yılda hastaların %58’inde, ikinci yılda ise %80’inde tibial komponentin (keel) hemen altındaki metafiz alanında yoğunluk artışı gözlemlendi. Bu yoğunluk artışı grafiye fokal sklerotik bir alan olarak yansıdı ve koronal planda implant taşmaması ile ilişkilendirildi. Tibial komponentin görece büyük olduğu hastalarda KM oranında artış görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Unikondiler diz artroplastisi prosedüründen sonra artan kemikteki gerilim stresi, proksimal tibial metafizde kortikal ve kansellöz kemik değişikliklerine yol açar. Bu değişiklikler koronal planda tibial komponentin taşmamasıyla ilişkilidir.

5. 
Çocuklarda Preseptal ve Orbital Selülit: Beş Yıllık Tek Merkez Deneyimi
Preseptal and Orbital Cellulitis in Children: A Five-Year Single-Center Experience
Mehmet Tolga Köle, Ulviye Kıvrak, Yakup Çağ, Serdar Mehmetoğlu, Ayşe Karaaslan, Ceren Çetin, Bilal Yılmaz, Yasemin Akın
doi: 10.14744/scie.2022.82574  Sayfalar 360 - 365
GİRİŞ ve AMAÇ: Göz küresi enfeksiyonları çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniklerine nadir başvuru sebeplerinden biri olsa da gelişebilecek intrakranial enfeksiyon, görme kaybı, kavernoz sinüs trombozu gibi ciddi komplikasyonlar nedeniyle hızlı şekilde ayırıcı tanı yapılmalı ve tedaviye
başlanmalıdır. Çalışmamız, merkezimizde preseptal ve orbital selülit tanısıyla yatırılarak tedavi edilen çocuk hastaların demografik, klinik, laboratuar ve görüntüleme bulguları ve tedavi yöntemlerinin değerlendirilmesini amaçladı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük araştırma Ocak 2016 ile Ocak 2021 arasında Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ile Göz Hastalıkları Klinikleri’nde preseptal ve orbital selülit tanısıyla yatan çocuk hastalarda yapılmıştır. Hastaların klinik ve laboratuvar bulguları karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya beş yıl içinde, kriterleri karşılayan 40 hasta (23 erkek, 17 kız) dahil edildi. Hastaların tanı anında ortalama yaşı 145 (6.5–181.5) ay idi. Otuz beş hastada (%87.5) preseptal selülit, beş hastada (%12,5) orbital selülit vardı. Tüm vakaların 17’sinde (%42.5) altta yatan sebep paranazal sinüzit idi. Yirmi sekiz hasta (tümünün %70’i) ampisilin-sulbaktam ve yedi (tümünün %17.5’i) hasta seftriakson ile tedavi edilmişti. Orbita enfeksiyonu nedeniyle hastaneye yatırılan 40 hastanın 26’sında (%65) hem tanı koymak hem de prognoz takibi için kranial bilgisayarlı tomografi (KBT) çekildi. Ortalama hastanede yatış süresi (gün) preseptal selülit grubunda orbital selülit grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p=0.007).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda sinüzit, göz küresi enfeksiyonları için en sık predispozan faktör olarak bulundu. Gelişebilecek ciddi komplikasyonlar nedeniyle preseptal ve orbital selülit ayırıcı tanısı hızlı bir şekilde yapılmalı ve hemen tedaviye başlanmalıdır.

6. 
Pulmoner Tromboendarterektomide Anestezi Yönetimi ve Tek Merkez Deneyimlerimiz
Anesthesia Management in Pulmonary Thromboendarterectomy and Our Single Center Experience
Mustafa Şimşek, Hüseyin Kuplay, Nehir Selcuk, Barış Timur, Türkan Kudsioğlu, Gokcen Orhan
doi: 10.14744/scie.2022.99267  Sayfalar 366 - 372
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada Kasım 2015 ile Aralık 2019 tarihleri arasında merkezimizde pulmoner endarterektomi operasyonu yapılan 26 hastanın sonuçları, ülkemizde sadece belirli merkezlerde yapılan pulmoner tromboendarterektomide anestezi yönetimi ile birlikte değerlendirilerek sunulmuştur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bütün hastalar rutin olarak ileri monitorizasyon yöntemleriyle (5-lead EKG, pulse oksimetre, radial arter kateterizasyonu, ETCO2, santral venöz kateter, serebral oksijenasyon takibi yapmak için rSO2 ve femoral arteryel kateter ve hastaların hemodinamik değerlendirmesini yapmak için (CO, CI, PVR, SVR) termodilüsyon kateteri) monitorize edildi. Rutin olarak bütün hastalar perioperatif TEE ile değerlendirildi. Bütün operasyonlar CPB altında DHCA eşliğinde gerçekleştirildi. Operasyon öncesi ve sonrası PAP, mPAP, CI, CO, PVR, SVR değerleri ölçüldü. Hastaların yoğun bakım kalış süreleri,mekanik ventilatöre bağlanma süreleri, hastanede kalış süreleri, ECLS ihtiyaçları ve mortalite oranları kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların operasyon sonrası kardiyak index (CI), kardiyak output (CO), oda havasındaki oksijen satürasyonu ve 6 dakikalık yürüyüş mesafesi önemli ölçüde artmıştır. Buna karşılık pulmoner arter basıncında ve pulmoner vasküler rezistansta anlamlı azalmalar tespit edilmiştir. Hastaların mekanik ventilatöre bağlı kalma süresi ortalama 2 (1–4) gün ve hastanede kalma süreleri ise ortalama 14 (10–18) gün olarak tespit edilmiştir. Beş hasta (%19.2) ECLS ye ihtiyaç duymuştur. İlk bir yıl içinde beş hastada (%19.23) mortalite kaydedilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pulmoner tromboendarterektomi hem cerrahi hem de anestezi yönetimi açısından oldukça komplike bir işlemdir. Bu nedenle ameliyatın başarısı, cerrahi başarının yanı sıra iyi bir perioperatif anestezi yönetimi ile sağlanabilir.

7. 
Hızlı Sıralı Organ Yetmezliği Değerlendirmesi-Mortalite (qSOFAm): Sepsis Hastalarının Mortalitesini Tahmin Etmek İçin Yeni Bir Puanlama Sistemi
Quick Sequential Organ Failure Assessment-Mortality (qSOFAm): A New Scoring System to Predict the Mortality of Sepsis Patients
Satuk Bugra Yapici, Durdu Mehmet Üzücek, Ahmet Burak Urfalioglu, Dervis Yildiz, Kemal Sener, Adem Kaya, Akkan Avci, Sadiye Yolcu
doi: 10.14744/scie.2022.09577  Sayfalar 373 - 378
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, acil servisimize başvuran sepsis hastalarının mortalitesini öngörmede qSOFA'ya dekat ve cinsiyet eklenmesinin tek başına qSOFA'ya üstün olup olmadığını belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza 300 sepsis hastasını dahil ettik. Ölüm oranı daha yüksek olan cinsiyet 1 puan daha aldı. Bu değere qSOFA skorunu ve dekatı ekledik ve mortaliteyi tahmin etmek için qSOFA ile yeni skorlama sistemini karşılaştırdık. Ayrıca, mortaliteyi tahmin etmek için yaş için sistolik kan basıncı için bir kesme değeri belirledik.
BULGULAR: Hastalarımızın %46'sı kadın, %54'ü erkekti. Çalışma grubunun çoğunluğunu 80'li (%34) ve 90'lı (%26) yaşlarındaki hastalar oluşturdu. Erkeklerde ölüm oranları kadınlara göre daha yüksekti. Mortalite oranı, yaş ve sistolik kan basıncı ile pozitif ilişkiliydi. Yaş ve sistolik kan basıncı için eşik değer 0.71 idi (AUC: 0.799, CI: 0.750–0.848, p=0.00). Yaşlarının sistolik kan basıncına oranı 0.71'den (OR: 2.58) yüksek olan hastalarda mortalite riski daha yüksekti. Erkek cinsiyet için qSOFA'ya dekat ve bir puan daha eklendi ve bu değer qSOFA puanı ile karşılaştırıldı. Yeni puanlama sistemi (qSOFA+ dekat+erkek cinsiyet +> 0.71) (CI: -2.49–-1.67), mortaliteyi (CI: -1.20–-0.80) öngörmede tek başına qSOFA'dan üstündü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaş/sistolik kan basıncı oranı tek başına mortaliteyi qSOFA'dan daha iyi öngörebilir. qSOFAm skorlama sistemi, sepsis hastalarının mortalitesini belirlemede faydalı olabilir.

8. 
Sosyal Fobi Komorbidliği olan Bipolar Bozukluk Hastalarında Çocukluk Çağı Travmaları
Childhood Traumas in Bipolar Disorder Patients with Social Phobia Comorbidity
İsmail Koç
doi: 10.14744/scie.2022.47113  Sayfalar 379 - 383
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın temel amacı sosyal fobi komorbidliği olan bipolar bozukluğu hastalarında çocukluk çağı travmasının etkilerini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada, psikiyatrist tarafından Bipolar bozukluk teşhisi almış olan bireyler sırasıyla sosyal fobisi olan (n=39) ve sosyal fobisi olmayan (n=27) olarak, sağlıklı bireyler ise kontrol grubu (n=32) olarak belirlenmiştir. Çalışmada bireylere, sosyodemografik anket, DSM IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) anketi, Çocukluk çağı travma ölçeği ve Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 52 erkek (%53.1) ve 46 kadın (%46.9) bireylerin ortalama yaşları 41.10±10.90 olarak bulunmuştur. Sosyal fobi grubunda 39 birey (%36.7), sosyal fobisi olmayan grupta 27 birey (27.6) ve kontrol grubunda ise 30 birey (%30.6) çalışmada yer almıştır. Sosyal fobisi olan, olmayan ve kontrol grupları arasında Çocukluk Çağı travma anketi açısından istatistiksel açıdan anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.05). Gruplar arasındaki bu farkın hangi gruptan kaynaklandığına ise ikili test ile bakılmış ve bu farklılığın sosyal fobisi olan bipolar hastalarından kaynaklandığı saptanmıştır. Ayrıca, Çocukluk çağı travma anketi, kadın ve erkek cinsiyetleri açısından incelendiğinde kadın bireyler arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunurken, erkek bireyler arasında ise istatistiksel açıdan herhangi bir anlamlılık bulunmamıştır (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda sosyal fobi komorbiditesi olan bipolar bozukluk hastalığının çocukluk çağı travması ile yüksek derece ilişkili olduğu sonucunda varılmıştır.

9. 
Alt Lomber Faset Eklem Ağrısının Tedavisinde Floroskopi Rehberliğinde Medial Dal Bloğu Sonuçları: 2 Yıllık Takip
Results of Fluoroscopy-Guided Medial Branch Block for the Treatment of Lower Lumbar Facet Joint Pain: A 2-year Follow-up
Mustafa Umut Etli, Serdar Onur Aydın
doi: 10.14744/scie.2022.99907  Sayfalar 384 - 387
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, faset eklem bloğu enjeksiyonu adayı olan hastaların iki yıllık takibinde faset eklem bloğu enjeksiyonlarının ağrı kesmedeki
yeterliliğini ölçmeyi ve takip sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 2018–2020 yılları arasında kliniğimizde faset eklem bloğu enjeksiyonu yapılan 243 hasta dahil edilerek iki
yıl boyunca oluşturulan tıbbi kayıtları incelendi. Hastaların demografik özellikleri, ek faset eklem blok enjeksiyonu ihtiyacı, ek cerrahi ihtiyacı,
ek cerrahi veya blokaj işleminin nedeni, ilk blokaj ile ek blokaj veya cerrahi arasında geçen süre ve fizik tedavi, algoloji veya ortopedi bölümlerinden
ek tedavi ihtiyacı varlığı olup olmadığı değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların 93’ü erkek, 150’si kadındı (ortalama yaş: 54.55, dağılım: 16–90). Bunların %62.5’i ilk faset blok
enjeksiyon girişiminden sonra kalıcı ağrı palyasyonu yaşarken hastaların %5.7’sinde ilk işlemden sonra geçici ağrı palyasyonu izlendi ve ortalama
8.4 ay arasında işlemin tekrarlanması gerekti. Hastaların %11.4’ü 1–24 ay arasında dekompresyon ve enstrümantasyon cerrahisi geçirdi.
İşlemden fayda görmeyen hastaların tedavileri işlem sonrası fizik tedavi (%14.7), algoloji (%0.8) ve ortopedi (%5.7) bölümlerinde devam etti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Faset eklem bloğu enjeksiyonu faset eklemlere bağlı ağrılarda cerrahi yöntemlere göre daha az invaziv olması ve diğer branşlarla uzun
süreli tedavi ihtiyacını ortadan kaldırması nedeniyle başarı oranı yüksek bir tedavi yöntemidir.

10. 
Acil Servise Başvuran Akut İskemik İnme Hastalarında Ürik Asit Seviyesinin Mortaliteye Etkisi
The Effect of Uric Acid Levels on Mortality in Acute Ischemic Stroke Patients in the Emergency Department
Burcu Bayramoğlu, Burcu Genç Yavuz, Şahin Çolak, Dilay Satılmış, Gürkan Akman
doi: 10.14744/scie.2022.36539  Sayfalar 388 - 392
GİRİŞ ve AMAÇ: Ürik asit, serebrovasküler hastalıklar, hipertansiyon ve diyabet üzerine etkisi araştırılmış bir moleküldür. İskemik inme ve ürik asit arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarda çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Daha önce yapılan çalışmalarda hem yüksek hem de düşük ürik asit düzeylerinin inme hastalarında kötü prognoz ile ilişkili olduğunu bulmuştur. Bu nedenle, iskemik inmede ürik asit düzeylerinin mortalite, inme şiddeti ve klinik sonlanım üzerindeki etkilerini araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastaların demografik özellikleri, kronik hastalıkları, serum ürik asit (SUA) düzeyleri, Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Skalası ve modifiye Rankin Skalası skorları kayıt altına alındı. Hastalar SUA düzeyleri 3.59 mg/dL’nin altında, 3.59–8.5 mg/dL arasında ve 8.5 mg/dL’nin üzerindeki hastalar olmak üzere olmak üzere üç gruba ayrıldı. Verilerin karşılaştırılmasında Pearson ki-kare testi kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya %42.4’ü kadın olmak üzere 820 hasta dahil edildi. Ortalama yaş 68.53 yıldı. SUA düzeyleri kadınlarda daha düşük bulundu. Orta ve orta-şiddetli inmeler, yüksek mortalite oranı, kötü nörolojik sonlanım ve yoğun bakım ve mekanik ventilasyon ihtiyacı en yaygın olarak SUA düzeyi 8.5 mg/dL’nin üzerinde olan hastalarda görüldü, bunu SUA düzeyi 3.59 mg/dL’nin altında olan hasta grubu izledi. En düşük mortalite, en iyi nörolojik sonlanım, en az yoğun bakım ve mekanik ventilasyon ihtiyacı ise bu iki SUA düzeyi arasındaki gruptaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ürik asit hem oksidan hem de antioksidan özelliklere sahiptir ve etkisi düzey bağımlıdır. En iyi prognoz SUA düzeyi 3.59-8.5 mg/dL arasında olan grupta görüldü. Bu nedenle iskemik inme hastalarını takip ederken ürik asit düzeylerini bu aralıkta tutmak mortalite ve morbiditeyi azaltabilir.

11. 
Memenin Paget Hastalığının Moleküler Özellikleri Altta Yatan Duktal Karsinom ile Benzer mi? Üçüncü Basamak Bir Hastaneden Gelen 42 Olgunun Tartışılması
How Similar are Molecular Characteristics of Mammary Paget’s Disease to Underlying Ductal Carcinoma? Discussion of 42 Cases from a Tertiary Care Hospital
Sibel Şensu, Sevinc Hallac Keser, Aylin Ege Gul, Nagehan Ozdemir Barisik, Yesim Saliha Gürbüz, Nusret Erdogan
doi: 10.14744/scie.2022.05935  Sayfalar 393 - 398
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme Paget hastalığı ve eşlik eden duktal karsinomda östrojen reseptörü, progesteron reseptörü, CerbB2 ekspresyonunu ve moleküler alt tipleri değerlendirmek, bunların uyumunu ve diğer prognostik parametrelerle ilişkisini tartışmak amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük çalışmada Paget hastalığı ve beraberindeki meme karsinomunun klinik ve morfolojik verileri, östrojen/progesteron reseptörü ve CerbB2 immünekspresyonu, moleküler alt gruplar ve sağ kalım değerlendirilmiş olup tüm parametreler istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya, memenin Paget hastalığı ve eşlik eden duktal karsinomu olan 42 olgu alınmıştır. Meme örneklerinde 15 olguda (%36) in situ, 4 olguda (%9.5) invaziv ve 23 olguda (%54) in situ+invaziv duktal karsinom saptanmıştır. Aksiller lenf nodu tutulumu 13 olguda (%31) görülmüş olup tümünde invaziv komponent mevcuttur. Östrojen ve progesteron reseptörü ekspresyonu, sırasıyla, duktal karsinomların 16’sında (%38) ve 8’inde (%19) ve Paget hastalığı olgularının 10’unda (%23.8) ve 6’sında (%14.2) saptanmıştır. CerbB2 ekspresyonu, duktal karsinomda %93 (39 olgu) ve Paget hastalığında %100 olup %93’lük bir uyum göstermiştir. Hem meme duktal karsinomu (%62, 26 olgu) hem de Paget hastalığında (%76, 32 olgu) en sık HER2-baskın moleküler alt tip görülmüş olup %82 uyum saptanmıştır (p=0.03). Exitus grubunda (n=8) sağkalım 46.00 ± 32.64 aydır ve tümünde invaziv duktal komponent mevcuttur (p=0.03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Paget hastalığında, eşlik eden duktal karsinoma göre östrojen/progesteron reseptör pozitifliği daha düşük, CerbB2 ekspresyonu ise daha yüksek bulunmuştur. Her iki neoplazide de en belirgin moleküler alt tip HER2-baskın alt tiptir. Tümörlerin hormonal ve CerbB2 immünpozitivitesi prognostik faktörlerle korelasyon göstermezken, invaziv duktal komponentin varlığı sağ kalım ile korelasyon göstermiştir

12. 
Prediyabetli Hastalarda Düşük Doz Metformin’e Glisemik Yanıt ve Dislipidemi Yanıtı
Evaluation of Low Dose Metformin Response and Dyslipidemia Levels in Patients with Pre-diabetes
Zeynep Koç
doi: 10.14744/scie.2022.72677  Sayfalar 399 - 405
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızla prediyabetik bireylerde düşük doz metforminin HbA1c ve plazma lipid düzeyleri üzerindeki etkinliğini araştırmayı amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2018–2020 yılları arasında HbA1c düzeyi %5.7–6.4 arasında olan 357 hastanın dahil edildiği çalışmamızda 1000 mg/gün metformin ile minimum dokuz ay takip edilen olgularda HbA1c düzeyi ve lipid yanıtı değerlendirildi.
BULGULAR: HbA1c düzeyleri %6–6.4 olan grubun %39’unda tam yanıt gözlenirken, HbA1c düzeyleri %5.7–5.9 olan grupta bu %77 yanıt elde edildi. Kırk yaş öncesi elde edilen yanıt %70 iken, 40 yaş üzeri olgularda %36 yanıt elde edilmiştir. Düşük doz metformin kullanan prediyabetli olguların %23’ünde nonHDL lipit bileşenlerinde azalma gözlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Düşük doz metformin, A1c’de ve ayrıca nonHDL lipid bileşenlerinde değişen oranlarda azalmaya neden olur. Diabetes mellitus’un makrovasküler komplikasyonlarının temeli prediyabet döneminde atılsa da DM ve prediyabetli hastalarda statin ve fenofibrat uygulaması için gereken eşik değerler farklı olup prediyabetikler izole lipid artışı olan olgular gibi tedavi edilebilmektedir. Düşük doz metformin ile HbA1c yanıtının yanı sıra değişen seviyelerde HDL olmayan lipid bileşenlerine yanıt alınabilmektedir. Özellikle prediyabetik dislipidemi grubunda statin ve fibrat tedavisi verilemeyen olgularda kısmi lipit yanıtının olumlu etkileri gözlemlenebilmektedir.

13. 
Hiperemezis Gravidarum ve Plasenta Kalınlığı, PAPP-A ve Serbest Beta-HCG ile İlişkisi: Olgu Kontrol Çalışması
Hyperemesis Gravidarum and Its Relationship with Placental Thickness, PAPP-A, and Free Beta-HCG: A Case–Control Study
Gazi Yıldız, Emre Mat, Didar Kurt, Pınar Yıldız, Gülfem Başol, Elif Cansu Gündoğdu, Betul Kuru, Kasım Turan, Ahmet Kale
doi: 10.14744/scie.2021.93546  Sayfalar 406 - 412
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, hiperemezis gravidarum ile plasenta kalınlığı, gebelikle ilişkili plazma protein-A ve serbest beta-insan koryonik gonadotropin düzeyleri arasındaki ilişkileri değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 11–14. gebelik haftaları arasında kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine kombine test için başvuran toplam 263 gebe (93 HG’li ve 172 kontrol) dahil edildi. Baş-popo mesafesi (mm) ultrasonografi ile ölçüldü ve gebelikle ilişkili plazma protein-A ve serbest beta insan koryonik gonadotropin değerleri (MoM) laboratuvar sonuçlarından kaydedildi.
BULGULAR: Hiperemezis gravidarumlu gebelerin plasenta kalınlığı (p<0.001) ve serbest beta-insan koryonik gonadotropin (p=0.029) değerleri kontrol grubuna göre daha yüksekti. Hiperemezis gravidarum grubunda plasenta kalınlığı, gebelik haftası (p<0.001) ve baş-popo uzunluğu (p<0.001) ile pozitif ve zayıf korelasyon gösterdi. Lineer regresyon analizinde daha yüksek baş-popo mesafesi değerleri ve hiperemezis gravidarum varlığının artmış plasenta kalınlığı (R2=0.159, p<0.001) ile ilişkili olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hiperemezis gravidarum tanısı konması ve baş-popo mesafesinin artması, artmış plasenta kalınlığı ile ilişkilidir. Bu sonuçla bağlantılı olarak, artmış plasental kalınlık ve serbest beta insan koryonik gonadotropinin de hiperemezis gravidarum için daha yüksek riske neden olduğu görülmektedir.

14. 
Alt Gastrointestinal Sistem Polipleri: 698 Olgunun Kolonoskopi ve Histopatolojik Özellikleri
Lower Gastrointestinal System Polyps: Colonoscopy and Histopathological Features in 698 Cases
Yusuf Yavuz, Himmet Durgut
doi: 10.14744/scie.2022.03206  Sayfalar 413 - 416
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolon, gastrointestinal sistemde en çok polibin gözlendiği bölgedir. Ülkemizde ve tüm dünyada kolorektal kanserler önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Submukoza ve mukoza epitelinden kaynaklı bu polipler prekanseröz lezyonlar olabileceği için takip ve tedavisi de önem kazanmaktadır. Bizde bu çalışmamızda ilimizde tespit edilen kolon poliplerinin tür, boyut ve sayı bakımından değerlendirdik ve histopatolojik olarak prekanseröz durumunu inceledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda ilimizin iki büyük hastanesinde 2013–2019 yılları arasında yapılan 3654 kolonoskopik inceleme sonrasında tespit edilen, snare ya da forseps yardımı ile polipektomi ya da biyopsi uygulanan 698 kolon polipli vaka değerlendirmeye alındı. Hastaların demografik özellikleri, poliplerin yerleri, polip sayısı, eksize edilen poliplerden en büyük olanlarının boyutları, patolojik tanıları değerlendirmeye alındı.
BULGULAR: Çalışmamızda kolon polibi tanısı konan toplam 698 hasta çalışmaya alındı. 698 sayıda hastada toplam 1606 sayıda polibe rastlandı. İşlem başına ortalama polip sayısı 2.3 idi. Çalışmamızda poliplerin boyutlarına göre dağılımı; 527’si (%75.5) diminitif polip, 70’i (%10) küçük polip, 101’i (%14.4) büyük polip olarak saptandı. Polipler distalden proksimale doğru en sık olarak rektumda 278 (%39.8), sigmoid kolonda 175 (%25.1) izlendi. En az polip lokalizasyonu ise 22 (%3.2) ile çekumda görüldü. Poliplerin histopatolojik incelemelerinde en sık tübüler adenom %47 ve hiperplastik polibe rastlandı. 386 (%55) hastada herhangi bir displazi izlenmezken 239 (%34) hastada low grade displazi 6 (%0.9) hastada orta dereceli displazi 67 (%9.6) hastada ise high grade displazi izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kolon kanserlerin gastrointestinal sistemin en sık görülen kanserlerinden olması, kolonda sık olarak bulunan ve yaş ile görülme sıklığı artan kolon poliplerini prekanseröz lezyonlar şeklinde görülebileceğinden dolayı kolonoskopik değerlendirmenin öneminin arttırmaktadır. Endoskopik değerlendirmelerin zamanında yapılması ve tespit edilen poliplerin çıkarılması kanser gelişme riskini düşürme açısından önem kazanmaktadır.

15. 
Akut Pankreatit Tanılı Hastalarda Serum Lipaz Yüksekliği ile Bilgisayarlı Tomografi Bulguları Arasındaki İlişki
The Correlation Between Elevated Serum Lipase Levels and Computed Tomography Findings in the Patients with Acute Pancreatitis
Rasime Pelin Kavak, Nezih Kavak, Nurcan Ertan, İlkay Güler, Nurgül Balci, Ahmet Seki
doi: 10.14744/scie.2022.88709  Sayfalar 417 - 422
GİRİŞ ve AMAÇ: Amacımız akut pankreatit tanılı (AP) hastalarda serum lipaz yüksekliği ile bilgisayarlı tomografi (BT) bulguları arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Acil serviste AP tanısı alan hastalar serum lipaz değerlerine göre, normal sınırın üç katı (grup 1) ve on katı (grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), karın ağrısnın vasfı (tipik, atipik), başvuru süresi ve BT bulgularının var ve yok olması açısından karşılaştırıldı
BULGULAR: Yüz yirmi iki hastanın %53.3’ü kadın idi. Hastaların yaş ortalaması 62.17±6.74 (min 35-max 75) yıl idi. Hastaların %63.1’i grup 2’de yer almaktaydı. Hastaların başvuru süresi ortalaması 14.42±10.11 (min 4-max72) saat idi. %63.9 hastada karın ağrısı atipik vasıfta idi. Hastaların %56.6’sında BT bulguları mevcuttu. Hastaların %3.7’sinde pankreas nekrozu saptandı. Gruplar arasında BT bulgularının var ve yok olması açısından farklılıklar saptandı (p<0.05). Grup 2’de BT bulgularının var olma oranı daha fazla idi. BT bulguları olan ve olmayan hastalar arasında karın ağrısı tipik/atipik vasıfta olması oranları arasında fark saptandı (p<0,001). BT bulguları var olan hastalarda karın ağrısının atipik vasıfta olma oranı daha yüksek idi (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: AP tanılı hastalarda serum lipaz değeri arttıkça BT bulgularının var olma olasılığıda artmaktadır.

16. 
Safra Kesesi Displazi ve Kanserlerinde Apopitoz ve Çoklu İlaç Direnci İlişkili Belirteçlerin İmmünohistokimyasal Olarak Değerlendirilmesi
Immunohistochemical Evaluation of Apoptosis and Multidrug Resistance-Related Markers in Gallbladder Dysplasia and Carcinoma
Kayhan Başak, Derya Demir, Arzu Kaya Koçdoğan, Serpil Oğuztüzün
doi: 10.14744/scie.2022.82712  Sayfalar 423 - 428
GİRİŞ ve AMAÇ: En agresiv seyir gösteren, kötü prognoza sahip ve tedavi direnci göstreme eğiliminde olan tümörlerden biri olan safra kesesi karsinomlarında (SKK) tedavi başarısı arayışı günümüzde devam etmektedir. Solid tümörlerin çoğunda saptanan genetik değişikliklerle ilgili yolakları hedef alan tedaviler bu tümörlerin tedavisinde yeni ümit olmaktadır. Bu tedavi modalitelerinden bazıları apopitoz ilişkili yolakları hedeflemekte olup, mTOR, p38, Bcl-2 ve caspase-3 bu yolağın önemli bileşenlerindendir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 27 SKK ve 62 safra kesesi displazisi tanısı olan olguların parafin bloklarına mTOR, caspase-3, p38, Bcl-2, LL- 37, MDR1, MRP1, MRP6, and MRP7 immünohistokimyasal boyaması uygulandı. İmmünohistokimyasal olarak boyanmış kesitler değerlendirildi ve skorlandı.
BULGULAR: mTOR, p38 ve caspase-3 ekspresyonları displazi ve kanser gruplarında, displastik ve malign hücrelerde istatistiksel olarak anlamlı artmış bulundu. MRP1 ve MRP7 nin ekspresyonlarında anlamlı farklılık yokken, MRP6 anlamlı olarak fazla eksprese ediliyordu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada safra kesesi displastik ve malign hücrelerinde mTOR, p38 ve caspase-3 ekspresyonunun artması, safra kesesinde karsinogenez sürecinde rolü olduğunu gösterebilir. Çalışma ayrıca MRP6’nın safra kesesi karsinomunda ilaç direncinin gelişmesinde rol oynayabileceğini de göstermektedir.

17. 
D Vitamini Eksikliğine Bağlı Hipokalsemik Nöbetleri Olan Çocuklarda Nörolojik Prognozun Değerlendirilmesi
Evaluation of Neurological Prognosis in Children with Hypocalcemic Seizures Due to Vitamin D Deficiency
Gül Demet Kaya Özcora, Elif Söbü, Türkan Uygur Şahin
doi: 10.14744/scie.2022.67299  Sayfalar 429 - 434
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda hipokalsemik nöbet tanısı alan süt çocuklarının bir yıllık izlemdeki nörolojik bulgularının değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Temmuz 2017–Temmuz 2018 tarihleri arasında hipokalsemik nöbet tanısıyla izlenen, yaşları 6 gün ile 24 ay arasında 32 olgu dahil edildi. Kaba motor, ince motor, dil ve sosyal gelişim düzeyleri tanı anında ve altıncı ayda Denver gelişim testi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların %72’si erkek (n=23) ve %28’i (n=9) kızdı. Düzeltilmiş serum kalsiyum seviyesi ortalama 6.03±1.06 mg/dL, fosfor 5.2±1.72 mg/dL, alkalen fosfataz 575.2±405.8 U/L; parathormon 231.4±123.8 ng/ml ve 25-OH vitamin D düzeyi 9.6±8.5 ng/ml olarak bulundu. Annelerin D vitamini düzeyleri incelendiğinde ortalama 7.16±2.62 ng/ml saptandı. Kaba motor gelişimdeki altı aylık fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001), ince motor gelişimdeki altı aylık fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p <0.001). Sosyal gelişim ve dil gelişiminin değerlendirilmesindeki altı aylık fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (sırasıyla p=0.083 ve p=0.180). Altı aylık süreçte hastaların ince ve kaba motor gelişimdeki fark istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: D vitamini bir nörohormondur, nörotransmiter üretimi, salımı ve geri alımında rol oynayan ve beyin hücresi çoğalması, farklılaşması ve gelişimi aşamalarında önemli rol alan kalsiyum metabolizmasının önemli bir düzenleyicisi olduğu için eksikliğinde psikomotor gerilikte görülebilmektedir.

18. 
Apendektomi Spesimenlerinde Saptanan Apendiks Tümörlerinin Analizi: Tek Merkezli Deneyim
Analysis of Appendiceal Tumors Detected in Appendectomy Specimens: Single Center Experience
Ahmet Başkent, Murat Alkan, Mehmet Furkan Başkent
doi: 10.14744/scie.2022.52385  Sayfalar 435 - 441
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, merkezimizde apendektomi spesimenlerinde saptanan apendiks tümörlerini belirlemek ve bu tümörlerin insidansı ile klinikopatolojik özelliklerini analiz etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015–Aralık 2021 tarihleri arasında hastanemizde yapılan toplam 6110 apendektomi olgusu geriye dönük olarak değerlendirildi. Bu olguların demografik özellikleri ile histopatolojik incelemeleri analiz edildi. Apendiks tümörü (AT) saptanan olguların yaşı, cinsiyeti gibi demografik özellikleri ile ameliyat prosedürleri ve histopatolojik sonuçları incelendi.
BULGULAR: 6110 apendektomi örneğinin histopatolojik incelemesinde toplam 44 (%0.72) AT saptandı. Bunlar temel olarak ikiye ayrıldı. Birincisi apendiksin nöroendokrin tümörleri (ANET) 33 (%75) olgu ve ikincisi de 11 (%25) olgu ile apendiksin non-karsinoid tümörleri (ANCT) yani epiteliyal tümörleridir. ANCT yani epiteliyal tümörleri 6 (%54.5) olguda düşük dereceli müsinöz neoplazm (LAMN), 2 (%18.2) olguda müsinöz komponentli adenokarsinom, 2 (%18.2) olguda apendikse metastaz yapmış (akut apandisit kliniği ile opere edilen) adenokarsinom ve 1 (%9.1) olguda da ANET komponentli adenokarsinom saptandı. ANET’lerden 26 (%78.8) olguya sadece appendektomi yapılırken 7 (%21.2) olguya sekonder olarak SH yapıldı. ANCT’lerdeki 6 (%54.5) olguya sadece apendektomi, 2 (%18.2) olguya peroperatif apendektomi ile birlikte geniş lokal eksizyon, 3 (%27.3) olguya da sekonder olarak sağ hemikolektomi (SH) yapıldı. 44 AT içinden toplamda 10 (%22.7) olguya sekonder sağ hemikolektomi yapılmış oldu. Sekonder SH yapılan 2 (%4.5) olguda rezidü tümör saptandı. Rezidü tümör saptanan olgulardan biri ANET Grade 3, diğeri müsinöz komponentli adenokarsinom olup cerrahi sınırlar temiz olarak raporlandı. Apendikse metastaz yapan iki hasta ile apendiks müsinöz komponentli adenokarsinomu olan bir hasta, yani toplamda 3 (%6.8) hasta hayatını kaybetti. Çalışmamızda saptanan müsinöz adenomlu 4 olgu çalışmaya dahil edilmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Apendektomi materyallerinde malignite olasılığı nadirdir ve genellikle apendektomi sonrası patolojik incelemelerde tesadüfen saptanır. Bu sebeple bütün apendektomi örneklerinin rutin olarak histopatolojik inceleme için gönderilmesini öneririz. Karsinomlar, ANET’lere göre daha kötü bir prognoza sahiptir. İleri evre ANET ve apendiks epiteloid tümörlerinde tamamlayıcı sağ hemikolektomi önerilmektedir.

19. 
Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserinin Histolojik Alt Tipleri ile Sağkalım Arasındaki İlişki: 1887 Hastanın Geriye Dönük Kohort Analizi
Association between Histologic Subtypes of Non-Small Cell Lung Cancer and Survival: Retrospective Cohort Analysis of 1887 Patients
Mesut Buz, Seyyit Dincer
doi: 10.14744/scie.2022.59862  Sayfalar 442 - 447
GİRİŞ ve AMAÇ: Küçük hücreli dışı akciğer kanserinin histolojik alt tipleri hastalığın sonucu ile ilişkili olabilir. Nadir fakat agresif bir tümör olan adenoskuamöz karsinom, zayıf sağkalım oranları ile ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada küçük hücreli dışı akciğer kanserinin histolojik alt tiplerine sahip hastaların cerrahi tedavi sonrası sağ kalım oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2000–2009 yılları arasında küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarda cerrahi tedavi uygulanan tek merkezli geriye dönük bir çalışma yapılmıştır. Histolojik tipler adenokarsinom (Grup A), skuamöz hücreli (Grup S) ve adenoskuamöz karsinom (Grup AS) olarak gruplandırılmıştır. Hastaların demografik ve klinik özellikleri ile sağkalım verileri toplandı. Birincil sonuç, ameliyat sonrası beş yıl hayatta kalan hastaların oranıydı.
BULGULAR: Toplam 1887 hasta (Grup A: 834 (%44.2), Grup S: 996 (%52.8) ve Grup AS: 57 hasta (%3.0) dahil edildi. Grup A, S ve AS'deki olguların %74'ünde, %71'inde ve %63'ünde lobektomi en sık uygulanan rezeksiyondu. Gruplarda hastane içi ölüm oranları benzerdi (p=0.555). A, S ve AS gruplarında beş yıllık sağkalım oranları %41, %47 ve %36 idi. Grup AS'de beş yıllık sağkalım oranı Grup A'ya (p=0.04) ve Grup S'ye (p=0.001) göre anlamlı derecede düşüktü. Grup S, Grup A'ya göre anlamlı olarak daha yüksek beş yıllık sağ kalım oranına sahipti (p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adenoskuamöz histoloji, sağkalım sonuçları açısından küçük hücreli dışı akciğer kanserinin en kötü tipiydi. Skuamöz histolojiye sahip hastalar, adenoskuamöz ve adenokarsinom histolojik alt tipleri olanlardan daha iyi sonlanıma sahiptir.

OLGU SUNUMU
20. 
Çocuk Hastada Gelişen Elizabethkingia Meningoseptica Bakteriyemisi: Olgu Sunumu
Elizabethkingia Meningoseptica Bacteremia in a Child: A Case Report
Alara Altıntaş, Ceren Çetin, Ufuk Yükselmiş, Ayşe Karaaslan, Serap Demir Tekol, Yasemin Akın
doi: 10.14744/scie.2022.25428  Sayfalar 448 - 450
Elizabethkingia meningoseptica, insanlarda nadir fakat ciddi enfeksiyonlara neden olabilen gram negatif bir bakteridir. Burada immünkompetan bir çocuk hastada Elizabethkingia meningoseptica’ya bağlı sepsis olgusunu sunuyoruz. Otuz iki aylık kız çocuğu serebral palsi tanısıyla çocuk yoğun bakım ünitesinde takip edilirken ateş ve genel durum bozukluğu gelişiyor. Laboratuvar sonuçları, 18600/mm³ beyaz kan hücresi (WBC) sayısı, 9.0 g/dl hemoglobin seviyesi, 186000/mm3 trombosit sayısı, 17.5 mg/L (0–5 mg/L) C-reaktif protein seviyeleri gösterdi. Klinik sepsis şüphesi ile vankomisin (60 mg/kg/24h: Q6h) ve sefepim (150 mg/kg/24h: Q8h) ampirik tedavisine başlandı. Kan kültüründe trimetoprim// Sülfametoksazol ve siprofloksasine duyarlı Elizabethkingia meningoseptica olarak sonuçlanmıştır. Hasta trimetoprim//Sülfametoksazol artı siprofloksasin ile 14 gün başarıyla tedavi edildi.

21. 
Nazofaringeal Papiller Adenokarsinom: İki Olgu ve Literatürün Gözden Geçirilmesi
Nasopharyngeal Papillary Adenocarcinoma: Two Cases and Review of the Literature
Gizem Kat Anıl, Merve Çaputcu, Gülşah Acar Yüceant, Zeynep Erdoğan Çetin, Burak Dikmen, Kayhan Başak
doi: 10.14744/scie.2022.80958  Sayfalar 451 - 453
Nazofaringeal papiller adenokarsinom (NPAK), genelde nazofarinkste saptanan nadir bir tümördür. Etiyolojisi net olarak aydınlatılamamıştır. Yüzey epitel kaynaklı olduğu düşülmektedir. Histolojik olarak papiller tiroid kanserine (PTK) benzer, immünhistokimyasal olarak karakteristik bir ekspresyon patterni gösterir ve bu sayede PTK’den ayırt edilebilir. Tümörün tam olarak çıkartıldığı cerrahi tedavi sonrası lokal rekürrens ve metastazın bildirilmemektedir. Bu tümörün doğru tanısı, hastanın gereğinden fazla tedavi almaması ve yaşam kalitesini idame ettirebilmesi için önemlidir. Bu makalede iki NPAK vakasının klinik, patolojik, immünhistokimyasal ve moleküler bulguları paylaşılmış ve tümörün prognostik özelliğine dikkat çekilmiştir. Nadir bir tümör olsa da merkezimizde görülen iki olgunun paylaşılması ve bu tümörün varlığının akılda tutulması önemlidir.

HIÇBIRI
22. 
Reviewer List 2022

Sayfa 454
Makale Özeti |Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale