ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404
SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 19 (3)
Volume: 19  Issue: 3 - 2008
RESEARCH ARTICLE
1.Retrospective analysis of aspiration pneumonia cases
Ali Fidan, Sevda Şener Cömert, Muharrem Tokmak, Gülşen Saraç, Banu Salepçi, Nesrin Kıral
Pages 113 - 116
AMAÇ: Kliniğimizde yatan aspirasyon pnömonisi olgularını demografik özellikler, klinik bulgular ve laboratuvar bulguları açısından değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEMLER: Kliniğimizde 2002-2008 yılları arasında aspirasyon pnömonisi tanısı ile yatan olguların dosyaları retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Yaş ortalaması 60,65±25,14 olan aspirasyon pnömonisi tanılı 31 olgunun, 17’si (%54,8) erkek, 14’ü (%45,2) kadın idi. Hastaların 22’si (%71,0) evinden, 6’sı (%19,4) hastaneye başka klinikten ve 3’ü (%9,6) huzurevinden yatırılmıştı. En sık semptom dispne (%93,5) olup, onu sırasıyla balgam (%83,9), öksürük (%67,7) ve ateş (%58,1) izliyordu. Aspirasyona olası zemin olarak 17 (%45,2) hastada nörolojik sorunlar görülmüş 9
(%29,0) hastada ise predispozan durum saptanmamıştı. Hastaların 8’inde (%25,8) aspirasyona tanık olunmuştu. Akciğer grafilerinde hastaların %48,4’ünde iki taraflı tutulum olup, tek taraflı lezyonu olan hastaların büyük kısmında (%81,2) sağ akciğerde infiltrasyon mevcuttu. Lökositoz (>10000/mm3) 20 hastada, hipoksemi
(PaO2<60 mmHg) 18 hastada görülmüşken hipotansiyon (TA <90/60 mmHg) 5 hastada mevcuttu. Hastaların 16’sı (%51,6) klinikten taburcu olmuş, 9’u yoğun bakım ünitesine (YBÜ) devredilmiş ve 6’sı ise hayatını kaybetmişti. Taburcu olanlar ile karşılaştırıldığında hipotansiyon varlığı ölen/YBܒye devredilen hastalarda anlamlı düzeyde yüksek bulundu (%0 ve %33,3 p=0,018). Taburcu olanlarda PaO2 daha yüksek, üre daha düşük bulunmuşsa da fark anlamlı değildi (p>0,05).
SONUÇ: Nörolojik problemlerin varlığında aspirasyon açısından dikkatli olunmalı ve pnömoni gelişmesi durumunda hipoksemi, üre yüksekliği ve özellikle de hipotansiyonu olan hastalarda olumsuz seyir olasılığının yüksek olduğu hatırlanmalıdır.
OBJECTIVE: We aimed to evaluate the demographic, clinical and laboratory findings of aspiration pneumonia (AP) cases who were hospitalized in our clinic.
METHODS: Records of 31 AP cases hospitalized in our clinic between 2002 and 2008 were retrospectively analyzed.
RESULTS: Seventeen (54.8%) male and 14 (45.2%) female patients were included in the study. Of the cases, 22 (71.0%) occurred at home, 6 (19.4%) in other departments of the hospital and 3 (9.6%) in a nursing home. The most frequent symptom was dyspnea (93.5%), followed by sputum production (83.9%), cough (67.7%) and fever (58.1%). Neurological problems were seen in 17 (45.2%) as a predisposing factor, while no predisposing factor was found in 9 (29.0%) patients. In 8 (25.8%) patients, the aspiration was witnessed. Chest X-rays showed bilateral involvement in 48.4% of patients. Most of the unilaterally involved patients had right-sided lesion (81.2%). Leukocytosis was present in 20, hypoxemia in 18 and hypotension in 5 patients. Of all cases, 16 (51.6%) were discharged after treatment, while 9 patients required transfer to the intensive care unit (ICU) and 6 patients died. When compared to those who were discharged, deceased patients and those transferred to the ICU had significantly more frequent hypotension (0% vs 33.3%, respectively, p=0.018). PaO2 was higher and urea level was lower in discharged patients, but without statistical significance (p>0.05).
CONCLUSION: In the presence of neurological problems, more attention should be given to aspiration, and if it progresses to an aspiration pneumonia, hypoxemia, urea level and especially hypotension should be monitored as predictors of poor prognosis.

2.Bronchial challenge test and related factors in the presence of asthma and/or allergic rhinitis symptoms
Sevda Şener Cömert, Ali Fidan, Nesrin Kıral, Gülşen Saraç, Banu Salepçi
Pages 117 - 122
AMAÇ: Bronşiyal aşırı duyarlılık, bronşiyal astımın temel özelliklerinden biri olmakla birlikte alerjik rinit varlığında da önemi olduğu düşünülmektedir. Nonspesifik bronş provakasyon testi (BPT) ilgili semptomların ayırıcı tanısında kullanılan yöntemlerden biridir. Çalışmamızda, kliniğimizde yapılan BPT’leri ve sonuçları ile ilişkili faktörleri saptamayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Kliniğimizde 2008 yılında BPT uygulanan 67 olgunun kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik bilgileri, solunum fonksiyon testleri, deri prick testleri, periferik eozinofili ve total IgE düzeyleri kaydedildi ve sonuçlar BPT sonuçları ile karşılaştırıldı. İstatistiksel analizler için ki-kare ve korelasyon testleri kullanıldı, p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen olguların yaş ortalaması 34,4±13,4 olup 23’ü (%34,3) erkek, 44’ü (%65,7) ise kadın idi. Nefes darlığı ve kronik öksürük 43’er (%64,2) olgu ile en sık semptom olup hırıltılı solunum 28 (%41,8), hapşırma-burun akıntısı ise 20 (%29,9) olguda mevcuttu. BPT 13 (%19,4) olguda pozitifti ve BPT pozitifliği ile yaş, cinsiyet, FVC, FEV1, PEF ve total IgE düzeyi arasında korelasyon bulunmazken deri prick testi pozitifliği (r=0,454, p<0,001) ve periferik eozinofili (r=0,497, p=0,014) ile anlamlı korelasyon bulundu. Yine nefes darlığı ve kronik öksürük varlığı ile BPT pozitifliği arasında anlamlı ilişki yok iken hırıltılı solunum ve hapşırma-burun akıntısı ile istatistiksel düzeyde anlamlı ilişki (sırasıyla p=0,006 ve p=0,005) mevcuttu.
SONUÇ: Sonuç olarak, sadece astımda değil, alerji ve rinit semptomları varlığında da bronşiyal aşırı duyarlılık düşünülmelidir.
OBJECTIVE: Although bronchial hyperresponsiveness is one of the main features of asthma, its presence is thought to be important in allergic rhinitis. Bronchial challenge test (BCT) is a procedure used in the differential diagnosis of symptoms related to these diseases. The aim of this study was to determine the BCTs performed in our clinic and factors related to their results.
METHODS: The records of 67 patients who underwent BCT in our clinic in 2008 were retrospectively analyzed. Their demographic properties, pulmonary function tests, skin prick tests, peripheral eosinophilia, and total IgE levels were recorded and compared with BCT results. Chi-square and correlation tests were used in statistical analysis.
RESULTS: The mean age was 34.4±13.4; 23 (34.3%) were male and 44 (65.7%) were female. Dyspnea and chronic cough were equal in frequency and were the leading symptoms (n=43, 64.2%), followed by wheezing (n=28, 41.8%) and sneezing (n=20, 29.9%). BCT was found to be positive in 13 (19.4%) of the cases. BCT positivity was correlated with skin prick test positivity (r=0.454, p<0.001) and peripheral eosinophilia (r=0.497, p=0.014), while there was no correlation with age, gender, forced vital capacity (FVC), forced expiratory volume in 1 second (FEV1), peak expiratory flow (PEF) and total IgE levels. There was also no relationship between BCT positivity and the presence of dyspnea or chronic cough, while a statistically significant relationship was found between BCT positivity and presence of wheezing (p=0.006) or sneezing-nasal discharge (p=0.005).
CONCLUSION: Bronchial hyperreactivity must be considered not only in bronchial asthma but also in the presence of allergy and rhinitis.

3.Giant skin and soft tissue cancers
Aykut Mısırlıoğlu, Hüseyin Karanfil, Tayfun Aköz
Pages 123 - 130
AMAÇ: İnsan vücudunda tümörler en sık deri ve yumuşak dokulardan kaynaklanırlar. Büyük deri ve yumuşak doku tümörleri, belirgin mortalite ve morbidite ile birlikte önemli anatomik yapıları etkileyebilirler. Bu çalışmada, çok büyük boyutlu deri ve yumuşak doku tümörleri klinik görünüm, tanı, patolojik tipler ve tedavi yaklaşımları açısından araştırıldı.
YÖNTEMLER: Bu çalışmaya geriye dönük olarak incelenen 1016 deri ve yumuşak doku kanser olgusunda, tümör boyutları herhangi bir planda 15 cm ve üzeri olan 18 hasta alındı. Lezyonlar geniş şekilde cerrahi olarak çıkarıldı ve oluşan defektler karmaşık rekonstrüktif girişimlerle onarıldı. Hastalar beş yıla kadar takip edildi.
BULGULAR: Üç tip deri ve yumuşak doku kanseri ortaya kondu. Bunlar: Skuamöz hücreli kanser sekiz olgu, sarkom beş olgu ve bazal hücreli kanser beş olgu. En iyi sağ kalım değerleri bazal hücreli kanserlerde, en kötü sağkalım değerleri ise sarkomlarda görüldü.
SONUÇ: Büyük tümörlerde artmış mortalite ve morbidite özellikleriyle cerrahi yaklaşım son derece güçtür. Skuamöz hücreli kanser ve sarkomlarda, tümör boyutu sağkalımı etkileyen önemli bir risk faktörüdür. Cerrahi yaklaşım bu grup hastalarda hayat kalitesini iyileştirse de sadece palyatiftir. Bununla birlikte bazal hücreli kanser olgularında sonuçlar daha iyidir ve küratif cerrahi mümkün olabilmektedir.
OBJECTIVE: In the human body, most tumors originate from skin and soft tissues. Giant skin and soft tissue tumors cause significant morbidity and mortality and they may also affect important anatomical structures. In this study, we examined the clinical presentations, diagnoses, pathological types, and treatment approaches for giant skin and soft tissue tumors.
METHODS: This study included 18 patients with tumor sizes greater than 15 cm who were identified during a retrospective evaluation of 1016 cases with skin and soft tissue cancer. Lesions were removed using wide resection and treated with complex reconstructive procedures. Patients were followed up to five years.
RESULTS: Three cancer types were identified: eight cases with squamous cell cancer; five cases with sarcoma; and five cases with basal cell cancer. Cases with basal cell cancer had the best survival and cases with sarcomas had the worst.
CONCLUSION: The surgical approach is very difficult in giant tumors due to their characteristically high morbidity and mortality. Tumor size is an important factor for survival in squamous cell cancers and sarcomas. Although surgery improves quality of life in these patients, it is only a palliative approach. Nevertheless, results are better in cases with basal cell cancer, and curative surgery is sometimes possible.

4.Cases with familial Mediterranean fever
Gülay Çiler Erdağ, Yasemin Akın, Turgut Ağzıkuru, Recep Yaver, Semiramis Sadıkoğlu, Ayça Vitrinel
Pages 131 - 137
AMAÇ: Klinik olarak Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) tanısı alıp genetik analizi yapılmış olan olgularımızın genetik mutasyon tiplerinin, klinik ağırlık skorlaması ile mutasyon analizi arasındaki ilişkinin araştırılması ve farklı bölgelerden başvuran hastaların bölgelere göre dağılımının incelenmesi planlandı.
YÖNTEMLER: 2004-2008 yılları arasında kliniğimize non-spesifik semptomlarla başvurup AAA tanısı alan ve genetik analizi yapılan 37 pediatrik hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların tıbbi kayıtları retrospektif olarak gözden geçirildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 10,35±3,4 yıl bulundu. En sık başvuru nedeni karın ağrısı
(%100) ve ateşti (%89). Genetik inceleme sonuçları değerlendirildiğinde en sık rastlanılan mutasyonlar; M694V (%50), E148Q (%13,8), M680I (%11,1) ve V726A
(%2,72) olarak saptandı. Mutasyon analizleri ile hastalığın ağırlık skoru arasındaki ilişkiye bakıldığında, en yüksek skorların M694V homozigot (8,25), M694V/N heterozigot (6,6) ve M694V-M680I heterozigot (5,6) mutasyonlu olgulara ait olduğu görüldü. En yüksek ağırlık skorunun M694V homozigot mutasyonlu olgularımıza ve en düşük ağırlık skorunun da V726A mutasyonunu tek allelde taşıyan olgularımıza ait olduğu saptandı.
SONUÇ: Ülkemiz gibi AAA insidansının yüksek olduğu ülkelerde, klinik bulguların şüpheli olduğu durumlarda genetik analiz destekleyicidir. Toplumumuzda sıklıkla gözlenen MEFV geni mutasyonlarının belirlenmesi ve klinik ve demografik bulgularla ilişkilerinin saptanması, AAA’lı hastaların tanı ve izleminde yardımcı olacaktır.
OBJECTIVE: We planned to investigate the types of the genetical mutations, the relationship between mutation analysis and disease severity score and the regional distribution of our patients who were clinically diagnosed as FMF, that were genetically analyzed.


METHODS: Thirty-seven patients admitted to our department with various non-specific symptoms and diagnosed as FMF between 2004-2008 were included in this study. The medical records of the patients were evaluated retrospectively.
RESULTS: The mean age of the patients was 10.35±3.4 years. The most common complaints were abdominal pain (100%) and fever (89%). The results of the genetic analysis revealed that M694V (50%), E148Q (13.8%), M680I (11.1%) and V726A (2.72%) were the most common mutations. Regarding the relationship between the disease severity score and the mutational analysis, the highest scores were those of M694V homozygote (8.25), M694V/N heterozygote (6.6) and M694V-M680I heterozygote (5.6) mutations.
CONCLUSION: Although the clinical features do not support an exact diagnosis, in any case of suspicion, FMF should be genetically analyzed particularly in a country with high incidence of FMF like in Turkey. MEFV gene mutations are frequently seen in our society and discovering their relations with clinical and demographic findings will help in the diagnosis and tracking of the patients with FMF.

5.C-reactive protein and internal carotid artery thickness in acute ischemic stroke
Yeliz Şengül, Semra Bilge, Fazilet Hız, Ülgen Kökeş, Meral Çınar, Turgut Karagöl
Pages 138 - 143
AMAÇ: Çalışmamızda 40 akut iskemik inmeli hasta ve 30 kişilik kontrol grubunda CRP düzeyleri ve karotis arter intima media kalınlığı (İMK) incelendi.
YÖNTEMLER: Akut iskemik inme grubunda, ilk 24 saatte CRP düzeyi ve İMK ölçüldü.
BULGULAR: CRP ve İMK’nın ortalama değerlerinin kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. İMK ile CRP, İMK ile yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif ilişki saptandı (p=0,0001). İMK ve CRP ile cinsiyet arasında, anlamlı ilişki saptanmadı. İMK ve CRP ile plak oluşumu arasında ilişki saptanmadı. İMK >1,2 olanlarda iskemik inme geçirme olasılığı <1,2 olanlardan 2,82 kat daha fazla bulundu. CRP iskemik inme ayırıcı tanısı için çok yardımcı olmamakla birlikte, tanı sonrasında büyük infarktlı hastalarda küçük infarktlılara göre anlamlı olarak yüksek bulundu. ACA’da CRP, MCA ve PCA’dakilere göre daha düşüktü.
SONUÇ: Çalışmamızda iskemik inme tanısı sonrası, CRP’nin İMK’ya göre hastalığın şiddeti ve yerleşimi açısından daha önemli bir gösterge olduğu saptandı. Akut iskemik inme hastalarında CRP’nin önemli bir risk faktörü olduğu ve İMK’da artış ile CRP yüksekliği arasında pozitif yönde paralel bir ilişki olduğu saptandı.
OBJECTIVE: In this study, C-reactive protein (CRP) and intima-media thickness (IMT) were investigated in 40 patients with acute ischemic stroke and 30 subjects representing a control group.
METHODS: In acute ischemic stroke, CRP and IMT levels were measured in the first 24 hours.
RESULTS: IMT and CRP values were higher than in controls. There was a statistically significantly positive relationship between IMT-CRP/IMT-age (p=0.0001). No significant relationship was determined between IMT, CRP and gender. There was also no relationship between plaque formation and IMT and CRP. The possibility of having ischemic stroke with IMT >1.2 was 2.82 times greater than with IMT <1.2. CRP was not helpful in the differential ischemic stroke diagnosis. CRP was found to be significantly high in major infarct. CRP in anterior cerebral artery (ACA) stroke patients was lower than in the patients with MCA and PCA stroke.
CONCLUSION: In this study, after diagnosis of ischemic stroke, CRP was too much an important indicator to IMT by the violence and localization of the disease. CRP was an important risk factor in acute ischemic stroke and there was a parallel positive relationship between an increase in IMT and CRP.

CASE REPORT
6.Microscopic polyangiitis: Case report
Sevda Şener Cömert, Nesrin Kıral, Ali Fidan, Gülşen Saraç, Banu Salepçi, Benan Çağlayan
Pages 144 - 147
Mikroskopik polianjiitis sıklıkla akciğerleri, böbreği ve cildi tutan, sistemik, nongranülomatöz bir küçük damar hastalığıdır. ANCA pozitifliği, kresentik glomerülonefrit, pulmoner kapillerit ve biyopsilerde immündepozitlerin bulunmaması ile kendini gösterir. Olgular alveoler hemoraji ile presente olabilirler. Bu yazıda, hemoptizi,
gastrointestinal kanama ve cilt lezyonları ile seyreden olgu nedeniyle mikroskopik polianjiitisin özellikleri gözden geçirilmiştir.
Microscopic polyangiitis is a systemic, nongranulomatous, small vessel disease involving the lung, kidney and skin. The disease is characterized by the presence of ANCA, crescentic glomerulonephritis, pulmonary capillaritis, and no immune deposits in the involved vessels. Some cases may present with alveolar hemorrhage. We reviewed the different features of microscopic polyangiitis due to our case who presented with gastrointestinal bleeding, hemoptysis and skin lesions.

LETTER TO EDITOR
7.Uniform requirements for manuscripts submitted to biomedical journals: Writing and editing for biomedical publication

Pages 148 - 164
Abstract |Full Text PDF

LookUs & Online Makale