ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404
SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - SCIE: 31 (1)
Volume: 31  Issue: 1 - 2020
RESEARCH ARTICLE
1.Determination of the Difficult Intubation Incidence and its Affecting Factors in Patients Undergoing Septal Deviation Surgery – Prospective Controlled Trial
Demet Altun, Achmet Ali, Levent Aydemir, Nil Kırşan, Mukadder Orhan Sungur, Emre Çamcı
doi: 10.14744/scie.2019.55477  Pages 1 - 7
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu prospektif klinik çalışmanın amacı septal deviasyon ameliyatı geçirecek hastalardaki zor havayolu insidansını timpanoplasti operasyonu geçirecek hastalardaki zor havayolu insidansı ile karşılaştırmak ve zor havayolu insidansına etki eden faktörlerin belirlenmesidir. Septal deviasyon ameliyatı geçirecek hastalardaki zor havayolu için predispozisyon yaratan faktörlerin araştırılması ikincil çıktı olarak değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya septoplasti (çalışma grubu-Grup S) uygulanan 130 hasta ve timpanoplasti (kontrol grubu-Grup T) uygulanan 125 hasta olmak üzere toplam 255 katılımcı dahil edildi. Operasyon öncesi havayolu değerlendirilmesi LEMON protokolü kullanılarak yapıldı. Bütün hastalara uyku apne sendromu (UAS) risk tanısı için STOP-BANG soru testi uygulandı. Laringoskopi sırasında Cormack-Lehane laringeal görüntü dereceleri not edildi. Cormack-Lehane skalasına göre zor havayolu tanımlaması yapıldı (I–II=kolay, III–IV=zor). Ek olarak kullanılan entübasyon yöntemi, entübasyon deneme sayısı, stile kullanımı, krikoid bası ve airway kullanımı kaydedildi.
BULGULAR: Bu çalışma popülasyonunda entübe edilemeyen hasta olmadı. Cormack-Lehane skoru ve zor havayolu insidansı Grup S’de Grup T’ye göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.001). Mikrognati (p<0.001, OR: 9.38, 95% CI: 2.71– 45.93) ve UAS (p<0.001, OR: 58.013, 95% CI: 14.025–239.98) varlığı septoplasti geçirecek hastalarda zor havayolu açısından risk faktörü olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Havayolu operasyon öncesi zor entübasyon açısından değerlendirilmeli ve minör cerrahi bile olsa zor havayolu için risk faktörleri belirlenmelidir.
INTRODUCTION: The aim of this prospective clinical study was to compare the incidence of difficult airway in patients undergoing septal deviation with the incidence of difficult airway in patients undergoing tympanoplasty and to determine the factors associated with the incidence of the difficult airway. Investigation of predisposing factors for difficult airway in patients undergoing septal deviation surgery was evaluated as a secondary outcome.


METHODS: A total of 255 participants, 130 patients undergoing septoplasty (study group-Group S) and 125 patients undergoing tympanoplasty (control group-Group T) were included in this study. Preoperative airway evaluation was performed using the LEMON protocol. For all patients, the STOP-BANG questionnaire was performed to identify the risk of Obstructive Sleep Apnea Syndrome (OSAS). Cormack-Lehane laryngeal view grades were noted during laryngoscopy. The definition of difficult intubation was identified according to the Cormack-Lehane scale (I–II=easy, III–IV=difficult). Additionally, the intubation method used, number of intubation attempts, use of stylet, cricoid pressure, and usage of airway were recorded.
RESULTS: There were no unintubated patients in this study population. Cormack-Lehane score and incidence of difficult airway were significantly higher in the Group S than the Group T (p<0.001). Micrognathia (p<0.001, OR: 9.38, 95% CI: 2.71–45.93) and OSAS (p<0.001, OR: 58.013, 95% CI: 14.025–239.98) were found to be risk factors for difficult airway in patients undergoing septoplasty.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The airway should be evaluated for difficult intubation before surgery and risk factors for difficult airway should be determined even in minor surgery.

2.Uterine Sarcomas: 10 Years of Experience at a Single Institution
Gazi Yıldız, Elif Cansu Gündoğdu, Gülfem Başol, Emre Mat, Ahmet Kale
doi: 10.14744/scie.2019.43660  Pages 8 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmadaki amaç, uterin sarkom tanısı alan hastaların sosyodemografik özelliklerini ve bu hastalara klinik yaklaşımı değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğimizde 1 Ocak 2004–1 Ocak 2014 tarihleri arasında uterin sarkom tanısı alan 55 hasta geriye dönük olarak irdelendi. Hastaların tıbbi dosyalarına ulaşılarak sosyodemografik veriler, hastalığın tanı ve tedavi süreçlerinde uygulanan yöntemler araştırıldı. Hastalar telefonla aranarak hastalığın progresyonu ve rekürrens ile ilgili bilgilerine ulaşıldı. Sağlık bakanlığı hasta ölüm bildirim raporlarına ulaşılarak hasta ölüm tarihleri belirlendi ve bulgular istatiksel olarak analiz edildi.

BULGULAR: Otuz bir karsinosarkom (%56.4), 15 leiomyosarkom (%27.3), altı endometrial stromal sarkom (%11), üç adenosarkom (%5.5) olmak üzere toplam 55 uterin sarkom tanılı hasta değerlendirmeye alındı. Ortalama yaş 60.75±12.74 (yaş aralığı 33–86) idi. Kırk üç hasta (%78.2) postmenopozal dönemde idi. Yirmi altı hasta (%47.3) endometrial örnekleme, 17 hasta (%31) frozen patolojik inceleme, 11 hasta abdominal histerektomi (%20) ve bir hasta abdominal miyomektomi (%1.8) tanısı aldı. Tanı anında üç hastada uzak metastaz saptandı. FIGO 2009’a göre evrelenen hastaların %65.5’inin evre-1 olduğu saptandı. Cerrahi operasyona giden hastaların %58.5’i jinekolog-onkolog tarafından ameliyat edildi. Elli iki hasta (%94.5) total abdominal histerektomi ve iki taraflı salpingooferektomi oldu. Yirmi sekiz hastaya (%51) pelvik lenf nodu disseksiyonu yapıldı. Ortalama sağkalım süresi karsinosarkomda 47 ay, leiomyosarkomda 49.6 ay, endometrial stromal sarkomda 84.8 ay, adenosarkomda 68.7 ay olarak hesaplandı. Verilerin toplandığı ocak 2019 tarihine kadar 37 hasta (%67.3) hayatını kaybetti.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Uterus sarkomları nadir izlenen, erken evrede bile prognozu kötü olan tümörlerdir. Her bir histolojik tip ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Uterus sarkomlarında temel tedavi cerrahi olarak kabul görmüştür. Adjuvan tedavilerin rolü tartışmalıdır.
INTRODUCTION: The present study aims to evaluate the sociodemographic characteristics and clinical management of patients with uterine sarcoma.
METHODS: Retrospective analysis of 55 patients, who were diagnosed with uterine sarcomas between January 1, 2004–January 1, 2014, was performed. Sociodemographic characteristics, methods used in diagnosis and treatment processes were investigated by accessing the medical files of the patients. All patients were contacted by telephone to obtain information about disease progression and recurrence. Patients’ death reports were obtained from the national database of the Ministry of Health and the findings were analyzed statistically.

RESULTS: In this study, 55 cases of uterine sarcoma, of whom 31 carcinosarcomas (56.4%), 15 leiomyosarcomas (27.3%), six endometrial stromal sarcomas (10.9%) and three adenosarcomas (5.5%) were analyzed. The median age was 60.75±12.74 (min-max: 33–86). Forty-three (78.2%) patients were in postmenopausal period. Twenty-seven (47.3%) of these patients were diagnosed by endometrial sampling, 17 (30.9%) patients were diagnosed by frozen section, 11 (20%) patients were diagnosed by hysterectomy and one (1.81%) patient was diagnosed by myomectomy. Three patients had distant metastases at the time of diagnosis. According to FIGO (International Federation of Gynecology and Obstetrics) 2009, 65.5% of the patients were diagnosed at stage 1. 58.5% of the patients who underwent surgery were operated by gynecologist-oncologist. Total abdominal hysterectomy with bilateral salping-oopherectomy was performed in 52 patients (94.5%). Pelvic lymph node dissection was performed in 28 patients (51%). The mean survival time was 47 months in carcinosarcoma, 49.6 months in leiomyosarcoma, 84.8 months in endometrial stromal sarcoma and 68.7 months in adenosarcoma. Until the last date of collecting data, January 2019, 37 patients (67.3%) died.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Uterine sarcomas are rare tumors with poor prognosis even in the early stages. Each histological type should be evaluated separately. Surgery is the main treatment method in uterine sarcoma. The role of adjuvant therapy is controversial.

3.Does Abnormal Uterine Bleeding in Menstrual Cycles Predispose Postpartum Bleeding? A Prospective Study
Ali Doğukan Anğın, Kazibe Koyuncu, İsmet Gün, Lokman Tekin Ertekin, Önder Sakin, Emine Eda Akalın, Muzaffer Seyhan Cikman, Ahmet Kale, Engin Ersin Şimşek
doi: 10.14744/scie.2019.48303  Pages 16 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: Doğum sonrası kanama tüm dünyada önemli bir sorundur ve maternal ölüm oranını azaltmak için çözülmesi gerekmektedir. Amacımız doğum sonrası kanamayı jinekolojik anamnez yoluyla tahmin etmekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2017-Temmuz 2018 tarihleri arasında prospektif gözlemsel bir kesit çalışması yapıldı. Doğum için başvuran tüm hastalar değerlendirildi ve gruplandı. Grup 1 (n=240), düzenli adetleri olduğunu ve kanama bozukluğu öyküsü olmadığını iddia eden hastalardan oluşturuldu. Grup 2 (n=60), anormal uterin kanaması olan (menstrüasyonda >80 mL kanama ve/veya 8 günden daha uzun süreli adet dönemi ve/veya 24 günden daha kısa süreli siklus ve/veya adetler arası kanama) hastalardan oluşuyordu ve başka bir kanama bozukluğu öyküsü yoktu. Hastalar kanama diatezi açısından araştırıldı.
BULGULAR: Ortalama yaş 28.77±5.88 yıl ve ortalama doğum öncesi hemoglobin değeri 11.76±1.36 mg/dl idi. Hastaların 118'i (%39.3) vajinal doğum, 182'si (%60.7) sezaryen ile doğum yaptı. Ortalama doğum sonrası hemoglobin değeri 10.71±1.49 mg/dl idi. Grup 1'de doğum öncesi ve doğum sonrası hemoglobin değerleri Grup 2'ye göre daha yüksekti (sırasıyla, p=0.001 ve p=0.003). Anormal uterin kanama (AUK), prepartum (r=0.222, p=0.000) ve postpartum hemoglobin değerleri ile koreleydi (r=0.171, p=0.030). Grup 1'de postpartum ve postpartum hematokrit değerleri Grup 2'den yüksek bulundu (sırasıyla, p=0.001 ve p=0.021). AUK, doğum sonrası kanama ile ilişkili bulunmadı. Fetal sonuçlarla alakalı olarak (1. dakika ve 5. dakika APGAR skoru, yenidoğan YBÜ giriş ve doğum ağırlığı), sadece yenidoğan YBÜ kabulü, anormal uterin kanamaya sahip olmakla anlamlı şekilde ilişkiliydi (p=0.03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Doğum sonrası kanama her zaman öngörülebilir bir durum değildir ve doğum öncesi anormal uterin kanama anamnezi olan hastaların hemoglobin düzeylerinin doğum öncesi ve doğum sonrasında daha düşük olması beklenebilir.
INTRODUCTION: Postpartum bleeding is a life-threatening obstetric problem all over the world, which needs to be well managed to reduce maternal mortality. In this study, we aim to predict postpartum bleeding by menstrual cycles of the patients.
METHODS: A prospective, observational, cross-sectional study was conducted between November 2017 and July 2018. All the patients that gave labour in our clinic were evaluated and grouped. Group 1 (n=240) consisted of the patients with regular menstrual cycles, and they had no history of bleeding disorders, Group 2 (n=60) consisted of the patients with abnormal uterine bleeding as >80 mL bleeding in a period, having period before 24 days, >8 days of bleeding in a period or intermenstrual bleeding. However, they had no other history of bleeding disorder. All the patients were screened for bleeding diathesis.
RESULTS: The mean age was 28.77±5.88 years and the mean prepartum hemoglobin was 11.76±1.36 mg/dl. 118 (39.3%) of the patients had a vaginal delivery and 182 (60.7%) had a cesarean delivery. The mean postpartum hemoglobin was 10.71±1.49 mg/dl. Group 1 had higher prepartum and postpartum hemoglobin than Group 2 (p=0.001 and p=0.003, respectively). Abnormal uterine bleeding (AUB) was correlated with prepartum (r=0.222, p=0.000) and postpartum hemoglobin (r=0.171, p=0.030). AUB was not significantly related to postpartum bleeding. Regarding fetal outcome, only neonatal intensive care unit admission was significantly related to abnormal uterine bleeding history (p=0.03).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Postpartum bleeding is not always a predictable status, and patients with abnormal uterine bleeding history should be expected to have lower hemoglobin levels prepartum and postpartum.

4.Two Different Renal Dilatation Techniques in Percutaneous Nephrolithotomy: One-Shot Dilation vs. Sequential Dilation
Hüseyin Aydemir, Fikret Halis
doi: 10.14744/scie.2019.29292  Pages 21 - 25
GİRİŞ ve AMAÇ: Perkütan nefrolitotomi operasyonlarında, amplatz dilatatörlerle yapılan one shot dilatasyon tekniği ile konvansiyonel ardışık dilatasyon tekniği uygulanan hastaların sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2016 ile Haziran 2018 tarihleri arasında perkütan nefrolitotomi operasyonu yapılan 213 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Ardışık dilatasyon yapılan olgular Grup 1, one shot dilatasyon yapılan olgular ise Grup 2 olarak ayrıldı. Tüm hastalar operasyondan önce kontrastsız bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildi. Perkütan nefrolitotomi işlemi deneyimli endourologlar tarafından gerçekleştirildi. Hastalara postoperatif 3. ayda bilgisayarlı tomografi ile kontrol yapıldı. Bilgisayarlı tomografide 4 mm’den büyük taş kalan hastaların perkütan nefrolitotomi işlemi başarısız kabul edildi. Bilgisayarlı tomografi de hiç rezidü olmaması veya 4 mm’den küçük taş varlığı taşsızlık olarak kabul edildi. Gruplar demografik özellikleri, operasyon süresi, skopi süresi hemoglobin değişim miktarı, komplikasyonları (modifiye clavien sınıflaması ile), hastanede kalma süresi ve operasyon başarısı yönünden karşılaştırıldı.

BULGULAR: Gruplar arasında operasyon verileri, taşsızlık oranları ve komplikasyonlar açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. One shot dilatasyon grubunda ortalama hastanede kalış süresi daha kısa olarak tespit edildi (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Konvansiyonel ardışık dilatasyon tekniği, toplam floroskopi zamanı, komplikasyon oranları ve cerrahi başarı oranı açısından amplatz dilatörlü one shot dilatasyon tekniğiyle benzerdir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to compare the results in patients undergoing the one-shot dilatation (OD) technique and the conventional serial dilatation (SD) technique with amplatz dilators in percutaneous nephrolithotomy (PNL) operations.
METHODS: We retrospectively evaluated the data of 213 patients who had undergone PNL between January 2016 and June 2018. The patients who had undergone SD were classified as Group 1 and the patients undergoing OD as Group 2. All of the patients had undergone contrast-free computed tomography (CT) before the operation. The PNL procedure was performed by experienced endo-urologists. Follow-up CT was performed in the 3rd postoperative month. The PNL procedure was considered unsuccessful in patients who had a stone larger than 4 mm on the CT scan. The patients were accepted as 'stone free' when there was no residual stone or there was a stone less than 4 mm in diameter on the CT scan. The groups were compared concerning demographic characteristics, operation duration, fluoroscopy duration, amount of hemoglobin change, complication rate (according to the modified Clavien classification), length of hospital stay and the operation success rate.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the groups concerning operation data, rate of stone-free patients and complication rates. The mean length of hospital stay was shorter in the OD group (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The conventional SD procedure is similar to the OD procedure with amplatz dilators concerning the total fluoroscopy time, complication rates and the surgical success rate.

5.Preoperative Airway Management Checklist: The Transfer of Knowledge Into Clinical Practice by Video-based Feedback
Tahsin Şimşek, Mehmet Yılmaz, Ayten Saraçoğlu, Kemal Tolga Saraçoğlu
doi: 10.14744/scie.2019.82787  Pages 26 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: 2008 yılında Amerikan Anestezistler Biriliği (ASA) tarafından hasta güvenliğini artırmak amacıyla bir ameliyat öncesi kontrol listesi kılavuzu yayımlandı. Çalımamızda bu kılavuzu kullanarak bilginin klinik pratiğe aktarılması için, eğitim sürecinde kullanılan video bazlı geri bildiriminin etkinliğini ve uygulanabilirliğini belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: On anestezi asistanı, kıdemlerine göre iki yıl altı ve iki yıl üstü olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hazırlık, anestezi indüksiyonu ve hava yolu yönetimi tamamlandığında, ASA kontrol listesine göre video bazlı geri bildirim verildi. Asistanların bilgi ve beceri düzeyleri değerlendirildi. Video bazlı geri bildirimden iki ay sonra bir başka hastada tüm basamaklar tekrar edildi. Sonuçlar kontrol listesi skoru ile karşılaştırıldı, her bir kılavuz maddesi analiz edildi.

BULGULAR: Katılımcıların yaşları 27–34 aralığında (28.9±2.28 yaş) beşi kadın beşi erkekti. Kıdemli ve kıdemsiz asistanların video bazlı geri bildirim öncesi ve sonrası değerlendirme sonuçları benzerdi. Her iki grupta da geribildirim sonrası başarı puanı, geribildirim öncesi başarı puanından anlamlı derecede yüksekti (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genel anestezi indüksiyonu sırasında, hava yolu yönetimi öncesindeki ASA kontrol listesi prosedürünün video aracılı geri bildirim ile klinik pratiğe başarıyla kazandırılabileceği gösterildi. Bu metodun rutin anestezi asistan eğitim programına katılmasıyla hasta güvenliğinin artırılabilceği sonucuna varıldı.
INTRODUCTION: A preoperative checklists guide was issued in 2008 by the American Society of Anesthesiologists (ASA) to improve patient safety. We aimed to determine the applicability and effectiveness of video-based feedback for the transfer of knowledge into clinical practice by using this guide.
METHODS: Ten anesthesia residents were divided into two groups according to their seniority, under two years and over two years. Once the preparation, anesthesia induction and airway management steps were completed, video-based feedback was given according to the ASA checklist. The knowledge level and skills of the residents were evaluated. Two months after the video-based feedback, all steps were repeated in another patient. The results were compared with a checklist score. Each guideline item was analyzed.
RESULTS: The ages of participants varied between 27–34 years (28.9±2.28 years), five were female, and five were male. Results of the pre and post video-based feedback evaluations of the residents were statistically similar in the senior and junior groups. The post-feedback achievement score in both groups was significantly higher than the pre-feedback achievement score (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been shown that the ASA Checklist Procedure before airway management during general anesthesia induction can be successfully put into clinical practice with video-based feedback. We concluded that patient safety could be increased by the integration of this method into the routine anesthesia resident training program.

6.Reporting Complications in Radical Cystoprostatectomy and Orthotopic Neobladder in Male Patients Using a Standard Reporting Methodology
Orkunt Özkaptan, Alkan Çubuk, Muhsin Balaban, Cüneyd Sevinç, Osman Murat İpek, Tahir Karadeniz
doi: 10.14744/scie.2020.86547  Pages 31 - 35
GİRİŞ ve AMAÇ: Açık radikal sistoprostatektomi (RS) sonrası 90 günlük komplikasyon oranını ve üç aylık mortalite oranını standart bir metodoloji kullanarak bildirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aynı ameliyat ekibi tarafından Mart 2008–Aralık 2017 tarihleri arasında ameliyat edilen 209 RS erkek hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hastaların özellikleri, klinik sonuçları, patolojik parametreleri ve cerrahi güçlük reflektörleri geriye dönük olarak hastane sağlık kayıtlarından toplandı. Ameliyat sonrası komplikasyonlar Clavien-Dindo sınıflamasına göre derecelendirilirken, Martin kriterleri komplikasyonları bildirmek için kullanıldı. İstatistiksel analizler için SPSS 22.0 sürümü kullanıldı.
BULGULAR: Yüz doksan sekiz hastanın 143’ünde (%72.2) toplam 239 komplikasyon gelişti. Bu komplikasyonların otuz dokuzu (%19.7) ameliyat
sonrası otuzuncu günden sonra meydana geldi. Ortalama ameliyat süresi 412.6± (300–485) idi. Ortalama EBL 1107±617.3 mL (400–3600) idi. Genel ortalama hastanede kalış süresi 19.2±7.3 gündü (7–30). Perioperatif transfüzyon hastaların %78.8’ine verildi (n=156). Kırk bir hastada (%20.7) majör komplikasyonlar (Clavien 3–5) gözlendi. En sık görülen komplikasyon kategorileri gastrointestinaldi (%28.8). En sık görülen komplikasyon ileus idi, hastaların %21.2’sinde meydana geldi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Radikal sistoprostatektominin morbiditesini tanımlamak için daha uzun bir takip süresinin değerlendirilmesini desteklemektedir. Raporlama kriterlerinin standartlaştırılması, çalışmalar arasında doğrudan karşılaştırma yapılmasına olanak sağlayacaktır. Standart bir raporlama metodolojisi kullandıktan sonra komplikasyon oranları, bu metodolojileri kullanmayan çalışmalara kıyasla daha yüksekti.
INTRODUCTION: This study aims to evaluate the 90-day complication rate and 3-month mortality after open radical cystoprostatectomy using a standardized method to report complications.
METHODS: We retrospectively reviewed the data of 209 RC male patients operated by the same surgical team between March 2008 and December 2017 in our institution. Patients’ characteristics, clinical outcome, pathological parameters and reflectors of surgical difficulty were retrospectively collected from the hospital medical record. Postoperative complications were graded according to the Clavien-Dindo classification, whereas Martin criteria were used to report complications. SPSS version 22.0 was used for the statistical analyses.
RESULTS: A total of 239 complications developed in 143 of the 198 patients (72.2%). Thirtynine (19.7%) of these complications occurred after thirty days postoperatively. The mean operation time was 412.6± minutes (300–485). Mean EBL was 1107±617.3 ml (400–3600). Overall mean hospitalization time was 19.2±7.3 days (7–30). Perioperative transfusion was given in 78.8% of the patients (n=156). Major complications (Clavien 3-5) were observed in 41 (20.7%) patients. The most common complication categories were gastrointestinal (28.8%). Ileus was the most common complication, occurring in 21.2% of the patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results support the consideration of a more extended follow-up period to define the morbidity of RC. The standardization of the reporting criteria for complications will allow direct comparisons between studies. The complication rates after utilizing a standard reporting methodology were higher compared to studies that do not employ such methodologies.

7.The Role of Acute-Phase Reactants in Determining Bacteremia and Evaluation of Diagnostic Benefits of Cultures in Cellulitis Cases
Kübra Demir Önder, Nefise Öztoprak, Filiz Kızılateş, Ayşegül Seremet Keskin
doi: 10.14744/scie.2019.24085  Pages 36 - 41
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan kültürlerinin yaklaşık %5 kadarında üreme gösterilebilen selülit olgularında olası baktereminin tedavi öncesi akut faz reaktanlarının düzeyi ile ilişkisinin araştırılması ve kan kültürü ile doku/yara/apse kültürlerinin karşılaştırılarak etken mikroorganizmayı göstermedeki yerinin değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Ocak 2015 ve 31 Aralık 2016 tarihleri arasında enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji kliniğinde selülit tanısı ile yatan 18 yaş ve üzeri hastaların medikal kayıtları hastane otomasyon sistemi üzerinden geriye dönük olarak incelendi. Diyabetik ayak enfeksiyonları, dekübit enfeksiyonları, zonaya eşlik eden selülitler ve eşlik eden başka sistem enfeksiyonları olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların tedavi öncesi vücut ısısı, lökosit sayısı, C-reaktif protein ve eritrosit sedimantasyon hızı, kültür sonuçları, yatış öncesi aldıkları
antibiyotikler, yatışlarında başlanan empirik tedaviler, tedavi süreleri, komorbid hastalıkları ve klinik yanıtları kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya 194 hasta dahil edildi. Yüz kırk üç hastadan tedavi öncesi kan kültürü alındığı ve bunlardan sadece dokuzunda (%6.30) üreme olduğu saptandı. Buna karşılık doku/ yara kültürü alınan 35 olgunun 17’sinde (%48.6) üreme olduğu görüldü. İlk başvurudaki ortalama beyaz küre sayısı bakteremik olmayan hastalarda 13.9x103/mm3 iken, bakteremik hastalarda 15.2x103/mm3 idi. İlk başvurudaki ortalama C-reaktif protein değeri ise bakteremik olmayan grupta 148 mg/L iken, bakteremik grupta 164 mg/L saptandı. Ancak her iki parametre için de fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Bununla birlikte ilk başvuruda ortalama eritrosit sedimantasyon hızı kanda üreme olmayan ve olan grupta sırasıyla 56.5 mm/h ve 92 mm/h olarak bulundu (p=0.03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Selülit olgularında başvuruda ateş olsa bile kan kültürünün etiyolojiye yönelik yeterli klinik fayda sağlamadığı; bunun yerine apse, yara,
bül sıvısı, doku kültürü gibi enfeksiyon bölgesinden kültür örneği alınmasının etiyolojik ajanı göstermede daha yararlı olacağı kanısına varıldı. Laboratuvar göstergelerden eritrosit sedimantasyon hızı yüksekliğinin özellikle 67.5 mm/h ve üzeri değerlerin bakteremiyi işaret etmesi açısından daha anlamlı olduğu saptandı.
INTRODUCTION: This study aims to investigate the relationship between bacteremia and the level of acute phase reactants in cellulite cases and to evaluate the value of blood culture and tissue/wound/abscess cultures in determining causal microorganism.
METHODS: The adult patients were included in this study, who were hospitalized with a diagnosis of cellulitis between January 1, 2015, and December 31, 2016. Patients’ medical records revealed from computer based hospital system, retrospectively. Patients with diabetic foot
infections, decubitus infections, cellulite accompanying shingles and other concomitant system infections were excluded from this study. Before antibiotic treatment, patient’s body temperature, leukocyte count, c reactive protein level, erythrocyte sedimentation rate, culture
results, antibiotic treatment before hospitalization, empirical antibiotic treatment in hospital, treatment duration, comorbidities and clinical response data were collected.
RESULTS: There were 194 patients in this study. Blood cultures collected from 143 patients before antibiotic treatment. Nine of 143 (6.3%) patient’s blood cultures were positive. On the other hand, results of the tissue/wound cultures were positive in 17 of the 35 cases (48.6%). Mean white blood cell count at the first admission was 13.9x103/mm3 in non-bacteremic group and 15.2x103/mm3 in bacteremic group. Mean C-reactive protein level at the first admission was 148 mg/L in non-bacteremic group and 164 mg/L in bacteremic group. There was no statistical significance between these two acute phase marker and bacteremia in cellulitis cases. However, mean erythrocyte sedimentation rate was 92 vs 56.5 mm/h respectively in bacteremic and non-bacteremic patient (p=0.03).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the cases of cellulitis, blood culture did not provide sufficient clinical benefit for the etiology even the presence of fever. It was concluded that taking culture samples from infection site, such as abscess, wound and tissue culture, would be more useful for identification of the etiologic agent.

8.Cortisol as a Predictor of Early Mortality in Heart Failure
Mehmet Yamak, Hatice Tükenmez, Meltem Sertbaş, Mehmet Akif Tükenmez, Süleyman Ahbab, Hayriye Esra Ataoğlu
doi: 10.14744/scie.2019.29981  Pages 42 - 45
GİRİŞ ve AMAÇ: Çeşitli çalışmalarda, kronik kalp yetersizliğinde görülen morbidite ve mortalitenin artışının kortizol düzeyleri ile ilgili olduğu göserilmiştir. Bu çalışmada kronik kalp yetersizliği olan hastalarda hastanede yatış sırasında ve bundan 48 saat sonra alınan kortizol ölçümlerinin takip sürelerinde erken ve geç mortaliteyle ilişkisinin bakılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya kalp yetersizliği tanısı bulunan 66 hasta dahil edildi (36 kadın, 30 erkek). İlk kortizol ölçümü hasta yatış için başvurduğunda, ikinci kortizol ölçümü ilk ölçümden 48 saat sonra yapılmıştır. İlk altmış gün içinde ölen hastalar erken mortalite ve 60-180 gün içinde ölenler geç mortalite olarak kabul edildiler
BULGULAR: Altı aylık takip sonrasında 66 hastanın 18’i hayatını kaybetti. İlk kortizol ölçümleri mortalite grubunda sağ kalan hastalara göre yüksek bulundu (18.84±5.39 ve 15.47±4.95; p=0.028). ölüm oranı NYHA sınıf III-IV (p=0.033), erkek cinsiyet (p=0.045), vücut kitle indeksi yüksek (VKI) (p=0.036), olan gruplarda yüksek iken hipertansiyonu bulunan hasta grubunda daha düşük bulundu. Cinsiyet, VKI, NYHA sınıfı, hipertansiyon ve Cox regresyon analizinde, yüksek NYHA sınıfı 2.614 [1.017-6.717] (p=0.046), hipertansiyonun olmaması 0.358 [0.139–0.921] (p=0.033) ve kortizol düzeyleri 5.091 [1.757-14.774] (p=0.003) mortaliteyi öngören faktörler olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, yüksek serum kortizol düzeyleri kronik kalp yetersizliği olan hastalarda erken ölüm riskinin bağımsız bir belirleyicisidir. Sınıf III-IV NYHA olması yanında hipertansiyon varlığının bulunmamasıda diğer belirlenmiş risk faktörleri olarak gösterilmiştir.
INTRODUCTION: In several studies, chronic heart failure has shown to be associated with cortisol levels as increasing morbidity and mortality. The present study aims to evaluate the relationship between serum cortisol levels measured at hospitalization and 48 hours after the first sample with the early and late mortality rate at follow up period in patients with chronic heart failure.
METHODS: Overall, 66 patients (36 female, 30 male) admitted with the diagnosis of heart failure were included in this study. First cortisol level measurement at the admission, and the second after 48 hours were made. Patients who died within the first sixty days were considered as early mortality and patients who died within 60–180 days as late mortality.
RESULTS: After six months of follow up, overall, 18 out of 66 patients died. First, cortisol levels were established to be higher in the mortality group than the patients survived (18.84±5.39 vs 15.47±4.95; p=0.028). The mortality rate was also found to be higher in the groups with NYHA class III-IV (p=0.033), in male sex (p=0.045), in the group with higher BMI (p=0.036), while it was found to be lower in the patients with hypertension group. In cox regression analysis with a model of gender, BMI, NYHA stage, Hypertension and cortisol levels, it was established that high NYHA stage 2.614 [1.017–6.717] (p=0.046), lack of HT 0.358 [0.139–0.921] (p=0.033) and high cortisol levels 5.091 [1.757–14.774] (p=0.003) were factors predicting mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, a high level of serum cortisol is an independent predictor of early cause mortality risk in patients with chronic heart failure. Class III-IV NYHA and lack of HT were found to be other established factors influencing mortality rate of these patients.


9.Macular Electrophysiology After Intravitreal Dexamethasone Implant in Patients with Branch Retinal Vein Occlusion
Muhammed Nurullah Bulut, Ümit Çallı, Ulviye Kıvrak, Kezban Bulut, Güzide Akçay
doi: 10.14744/scie.2019.65002  Pages 46 - 49
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı retinal ven dal tıkanıklığında makula ödemi tedavisinde kullanılan intravitreal deksametazon implantın (Ozurdex ®, Allergan, Irvine, CA) multifokal elektroretinogram (mfERG) deki etkinliğini gözlemleyerek Ozurdex’in retinanın fonksiyonel yapısındaki etkinliğini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Kasım 2013–Kasım 2014 tarihleri arasında retinal ven dal tıkanıklığı (RVDT) nedeniyle Ozurdex implant uyguladığımız 17’si erkek toplam 42 hasta dahil edildi. Bütün hastalara Ozurdex uygulaması öncesinde snellen eşeline göre düzeltilmiş en iyi görme keskinliği, biomikroskopik muayene, optik koherent tomografi ile makuler kalınlık ve mfERG ölçümleri yapıldı. Hastalar deksametazon implant öncesi ve sonrası altıncı ayda mf ERG testi uygulandı.
BULGULAR: Etkilenen kadranlarda ve ringlerde mfERG değişiklikleri istatsitiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). RVDT nedeniyle etkilenen kadranda implisit zamanı implantasyon öncesi 38.74±3.76 ms iken implantasyon sonrası 38.08±2.66 ms, olarak ölçüldü. Tüm ringlerde ve etkilenen kadranlarda p dalgasının implisit zamanı kısalmış olsa da bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Daha önce yapılan çalışmalarda Ozurdex sonrası birinci ve üçünvü aylarda mfERG de anlamlı fonksiyonel etki görülmediği raporlanmıştır. Bu çalışmada RVDT hastalarında Ozurdex sonrası altıncı ayda görme keskinliğinde anlamlı artış, santral makula kalınlığında anlamlı azalma görülmesine rağmen mfERG de anlamlı fonskiyonel değişiklik görülmediği sonucuna varıldı.
INTRODUCTION: This study aims to investigate functional changes in the macula by multifocal electroretinography (mfERG) following intravitreal dexamethasone implant for the treatment of macular edema secondary to branch retinal vein occlusion (BRVO).
METHODS: Forty-two patients treated with intravitreal dexamethasone implant (Ozurdex®, Allergan, Irvine, CA) for macular edema secondary to branch retinal vein occlusion (17 male, 25 female, mean age: 58.4±10.3 years) were included this study. All patients had a detailed ophthalmological examination, including determination of best-corrected visual acuity, slitlamp examination, dilated fundus examination, optical coherence imaging of the macula and multifocal electroretinography. These examinations were performed in all cases before the intravitreal injection of dexamethasone implant, and the patients were followed with these modalities until six months after implantation.

RESULTS: The mfERG changes in rings and effected quadrants were not statistically significant (p>0.05). Implicit times in affected quadrants were 38.74±3.76 ms and 39.88±3.63 ms in preimplantation period and were measured as 38.08±2.66 ms, 38.57 ms in the post-implantation
period. Although p wave implicit times in all rings and effected quadrants were relatively shorter, the difference was not statistically significant (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Previous reports with first and third month results showed no significant change in mfERG findings in patients with BRVO in the short term. In this study, although a significant increase in visual acuity and a significant decrease in central macular thickness were observed in six months after Ozurdex in BRVO patients, no significant functional change was observed in mfERG.

10.The Impacts of Baseline Retinal Volume on Visual Outcomes in the Treatment of Diabetic Macular Edema
Mümin Hocaoğlu, Mehmet Giray Ersöz, Murat Karaçorlu
doi: 10.14744/scie.2019.36854  Pages 50 - 53
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabetik maküla ödemi (DMÖ) nedeniyle intravitreal bevacizumab tedavisi uygulanan hastalarda başlangıç retina hacminin son görme keskinliği (GK) ve harf kazanımı (HK) ile ilişkisini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Klinik olarak anlamlı DMÖ nedeniyle intravitreal bevacizumab enjeksiyonu yapılan 19 hastanın 28 gözü geriye dönük olarak incelendi. Spektral-domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ile ölçülen başlangıç retina hacmi (RH) ve santral retinal kalınlığının (SRK) bir yıl sonundaki GK ve harf kazanımı ile ilişkisi incelendi.
BULGULAR: Başlangıç GK 58.9±11.9 harf, SRK 564.2±125.1 µm ve başlangıç RH 12.4±2.3 mm3 iken final GK 67.4±11.6 harf, SRK 410.2±124.2 µm ve final RH 10.6±2.2 mm3 idi (sırasıyala, p=0.001, p<0.001, p<0.001). Ortalama 9.7±2.3 enjeksiyon sonrasında birinci yılda ortalama +8.5 harf kazanımı sağlandı. Final GK ile başlangıç RH ve başlangıç GK korale bulundu (sırasıyla; r=-0.542 p=0.003 ve r=0.485 p=0.009). Harf kazanımı ise sadece başlangıç GK ile korale bulundu (r=-0.528, p=0.004). Çoklu regresyon analizi sonrasında harf kazanımı ve final GK’ye etki eden faktörlerin başlangıç GK ve başlangıç RH olduğunu bulundu (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetik maküla ödeminde başlangıç RH’nin intravitreal anti-VEGF tedavisi yanıtının belirlenmesinde SRK’dan daha anlamlı bir faktör olduğunu görülmüştür. Objektif ve kantitatif bilgi sağlayan bu gibi veriler görsel prognoz tayini, tedavi ve takip stratejisinin planlanması açısından yol gösterici olabilir. Tedavi yanıtını etkileyebilen, olası prognostik faktörler: maküla iskemisi ve vitreoretinal arayüz patolojileri, kistoid dejenerasyon, sert eksuda varlığı gibi morfolojik özellikler de göz önünde bulundurulmalıdır.
INTRODUCTION: To assess the effects of initial retinal volume (RV) on visual acuity (VA) after intravitreal bevacizumab treatment for diabetic macular edema (DME).
METHODS: The data of 28 eyes of 19 patients treated with bevacizumab for clinically significant diabetic macular edema were retrospectively evaluated in this study. The association of visual acuity and letter gain with initial retinal volüme (RV) and central retinal thickness (CRT) after one year of treatment were evaluated.
RESULTS: Baseline VA was 58.9±11.9 letters; CRT was 564.2±125.1 µm and baseline RV was 12.4±2.3 mm3. At 12 months; VA was 67.4±11.6 letter; CRT was 410.2±124.2 µm and RV was 10.6±2.2 mm3 (p=0.001, p<0.001 and p<0.001, respectively). Following 9.7±2.3 injections, the mean VA gain at month 12 was +8.5 letters. Visual acuity after one year of treatment was correlated with baseline RV and baseline VA (r=-0.542 p=0.003 and r=0.485 p=0.009, respectively). The letters gain was correlated only with the baseline VA (r=-0.528, p=0.004). A multiple regression analysis was performed to investigate the relationship between the baseline VA, RV, CRT, serous macular detachment, age, the number of the injections, and letter gain and final VA. The factors significantly affecting the letters gain and final VA were baseline VA and baseline RV (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Baseline retinal volume seems to be an important factor predicting the response to anti-VEGF treatment in DME. Such objective and quantitative data would allow us to be more certain when discussing prognosis, treatment and monitoring strategies. Presumed prognostic factors as: macular ischemia, vitreoretinal interface abnormalities, cystoid degeneration and hard exudates should also be considered.

11.Evaluation of Risk Factors for Carbapenem-Resistant Klebsiella Pneumoniae Bacteremia
Pınar Kıran, Serap Gencer, Ayşe Batırel
doi: 10.14744/scie.2019.48569  Pages 54 - 58
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda artan karbapenem direnci ile birlikte Klebsiella pneumoniae enfeksiyonları ülkemizde ve tüm dünyada önemli bir sağlık problemi haline gelmiştir. Bu çalışmada, Klebsiella pneumoniae bakteriyemilerinde karbapenem direnci için risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 2016–Mayıs 2018 tarihleri arasında kan kültüründe Klebsiella pneumoniae üremesi olan hastalar ileriye yönelik olarak çalışmaya dahil edildi. Olgular karbapenem direnç durumuna göre gruplara ayrılarak; tek ve çok değişkenli regresyon modeli ile karbapenem direnci için risk faktörleri analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 53 olgunun; 27’si karbapenem dirençli, 26’sı ise karbapenem duyarlı Klebsiella pneumoniae izolatı ile enfekte idi. Yapılan tek değişken analiz sonuçlarına göre; hastaneye yatış öyküsü [p=0.043; Odds ratio (OR)=3.20; %95 güven aralığı (%95 GA): 1.04–9.85], yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatıyor olmak (p=0.001; OR=10.91; %95 GA 2.61–45.6), beta-laktam/beta-laktam inhibitörü kombinasyonu kullanımı (p<0.001; OR=41.67; %95 GA 7.57–229.2), glikopeptid kullanımı (p=0.001; OR=7.92; %95 GA 2.31–27.1) Klebsiella pneumoniae bakteriyemilerinde karbapenem direnci için istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Çok değişkenli analiz sonucunda ise; hastaneye yatış öyküsü (p=0.016; OR=9.64; %95 GA: 1.54–60.46), beta-laktam/beta-laktam inhibitörü kombinasyonu kullanımı (p<0.001; OR=38.45; %95 GA 6.04–244.85) karbapenem direnci açısından anlamlı bağımsız risk faktörü olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaptığımız çalışmada, hastanede yatış öyküsü, beta-laktam/beta-laktamaz inhibitörü kombinasyonu kullanımı Klebsiella pneumoniae bakteriyemilerinde karbapenem direnci için en önemli risk faktörü olarak bulunmuştur.
INTRODUCTION: In recent years, carbapenem-resistant Klebsiella pneumoniae infections have become an important health problem in our country and all over the world. In this study, we aimed to identify the risk factors of carbapenem-resistant K. pneumoniae bacteremia.
METHODS: Patients who suffered from Klebsiella pneumoniae bacteremia between December 2016 and May 2018 were included prospectively in this study. Patients were divided into groups according to carbapenem resistance and risk factors were analyzed under variable and multivariable logistic regression model.
RESULTS: Of the fifty-three patients were included in this study, 27 patients infected with carbapenem-resistant K. pneumoniae and 26 patients infected with carbapenem-suspectible K. pneumoniae. Risk factors for carbapenem-resistant K. pneumoniae bacteremia according to univariate analysis were listed prior hospitalization (p=0.043; OR=3.20; 95% CI: 1.04–9.85), admission to intensive care unit (p=0.001; OR=10.91; 955 CI: 2.61–45.6), use of beta-lactams/beta-lactamase inhibitor combination (p<0.001; OR=41.67; 95% CI: 7.57–229.2) and use of glycopeptides (p=0.001; OR=7.92; 95% CI: 2.31–27.1). Before hospitalization (p=0.016; OR=9.64; 95% CI: 1.54–60.46) and use of beta-lactams/beta-lactamase, inhibitor combination (p<0.001; OR=38.45; 95% CI: 6.04–244.85) were identified as independent risk factors for carbapenem resistance in multivariate analysis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to our study, before hospitalization, the use of beta-lactams/beta-lactamase inhibitor combination was the major risk factor for carbapenem-resistant Klebsiella pneumoniae bacteremia.

12.Management of Femoral Fractures in Aging Adult Polio Population: A Retrospective Review of 13 Cases
Hüseyin Bilgehan Çevik, Engin Eceviz, Selim Ergün, Seyit Ali Gümüştaş
doi: 10.14744/scie.2019.95967  Pages 59 - 63
GİRİŞ ve AMAÇ: Polio geçiren hastalarda azalmış kas tonusu, sınırlı ambulasyon, asimetrik tutulum, gecikmiş büyüme ve kullanmama osteoporozu ile karakterize alt ekstremite paralizisinin genel sekelleri vardır. Kullanmama osteoporozu riski taşıyan bu hastalar aynı zamanda osteoporotik kırık geçirme riski altındadırlar. Bu çalışmanın amacı, ekstramedüller internal fiksasyon cihazlarının polio ilişkili osteoporotik femoral kırıklarda daha iyi sonuçlar elde etmedeki etkinliğini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 13 yetişkin polio hastası geriye dönük olarak değerlendirildi. Tek taraflı proksimal ve diyafizer femur kırığı için ekstra medüller internal fiksasyon cihazları ile tedavi edildi. Tüm hastaların fonksiyonel durumları Vignos sakatlık derecesi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Tüm hastalar (ort. yaş 62; dağılım 47–88) ekstra-medüller iç fiksasyon cihazları ile tedavi edildi. Sekiz diyafizer kırığa kilitli plak uygulandı. Proksimal femur kırıklarının üçü kayan kondil vidası ile ve ikisi kayan kalça vidası ile tedavi edildi. Ortalama takip süresi 48.6 aydı (dağılım 26–62 ay). Kemik kaynama süresi tüm hastalarda ortalama 3.7 ayda (dağılım, 3–5 ay) tespit edildi. Bir hastada masif pulmoner emboli görüldü. Kaynamama, materyal yetmezliği veya başka herhangi bir komplikasyon görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Polio geçirmiş olan hastalar yüksek kırık riski taşır. Ekstra medüller internal fiksasyon cihazları, polio ile ilişkili femur kırıkları için uygun stabiliteyi ve iyi fonksiyonel sonuçları sağlar.
INTRODUCTION: Polio survivors have common sequelae of lower extremity paralysis characterized by flaccid muscle tone, limited ambulation, asymmetric involvement, retarded growth, and disuse osteoporosis. Such patients at risk of disuse osteoporosis are also at risk of sustaining osteoporotic fractures. This study aims to evaluate the effectiveness of extramedullary internal fixation devices in achieving better results in osteoporotic polio-related femoral fractures.
METHODS: Retrospective evaluation was made of a total of 13 adult polio patients treated with extramedullary internal fixation devices for unilateral proximal and diaphyseal femoral fractures. The functional status of all patients was evaluated with the Vignos grade of disability.
RESULTS: All patients (mean age 62 years; range 47–88 years) were treated with extramedullary internal fixation devices (locked plate in eight diaphyseal fractures; dynamic condylar screw (DCS) and plate in three, and dynamic hip screw (DHS) and plate in two proximal femoral fractures). The mean follow-up period was 48.6 months (range 26–62 months). Bony union was confirmed at a mean of 3.7 months (range, 3–5 months) in all patients. Massive pulmonary embolism was seen in one patient. No cases of non-union, implant cutout or any other complications developed.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Post-polio patients are at high risk of fractures. Extramedullary internal fixation devices provide effective stability for bony union and good functional results in polio-related femoral fractures.

13.Who should Perform the Asthma Control Test: Patient? Physician?
Seda Beyhan Sagmen, Sevda Şener Cömert, Coşkun Doğan, Elif Torun Parmaksız, Ali Fidan, Banu Musaffa Salepci, Nesrin Kıral
doi: 10.14744/scie.2019.42243  Pages 64 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: Astım hastalığının tedavisinde, hastalığın tedavi ile kontrol altında tutulması hedeflenmektedir. Astım kontrol testi (AKT) günümüzde en çok kullanılan, hastalar ve aileleri tarafından da kolayca anlaşılan ve astımın iyi veya kötü seyirde olduğunu gösteren önemli bir testtir. Bu test klinik pratikte hasta tarafından doldurulmaktadır. Çalışmanın amacı AKT’nin hekim tarafından doldurulmasının sonucu nasıl etkileyeceğinin ve sonuçların klinik ve fonksiyonel parametreler ile uyumunun değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya hastanemiz göğüs hastalıkları polikliniğine Haziran–Ağustos 2016 tarihleri arasında başvuran ve en az bir yıldır astım tanısı olan hastalar dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, solunum fonksiyon testi değerleri, almakta oldukları astım tedavisi, eğitim durumları, aylık gelirleri ve çalışma durumları kayıt edildi. Hastalar poliklinik muayenesi öncesi kendileri AKT cevapladılar. Aynı test muayene sırasında hastaya doktor tarafından tekrar soruldu. İki testin sonuçlarının birbirleri ile uyumu, bunu etkileyen faktörler ve AKT sonuçlarının klinik ve fonksiyonel parametreler ile olan ilişkisi SPSS 17.0 ile istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalamaları 38.8±13.6 (14–76) yıl olan, 58 (%55) kadın 47 (%44.8) erkek toplam 105 astım hastası alındı. Olguların AKT ortalama puanı 14.5±5.8, hekim tarafından yapılan testte ise 13.9±4.4 idi. Olguların 33.3’ü üniversite, %23.8’i lise, %38.1’i ilkokul, %4.8’i ise ortaokul mezunu idi. Astım kontrol testinin hekim tarafından doldurulması ile hasta tarafından doldurulması arasında sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görüldü (p=0.02). Hastanın eğitim durumunun bunu etkileyen en önemli faktör olduğu saptandı. Hekim tarafından yapılan AKT’nin sonuçlarının klinik ve fonksiyonel parametreler ile daha uyumlu olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız bize eğitim düzeyi düşük olan toplumlarda AKT’nin hekim tarafından yapılmasının astım kontrolü ile daha uyumlu sonuçlar verebileceğini gösterdi. Bu amaçla astım çalışma gruplarının çok merkezli ve daha geniş hasta sayısı ile çalışmalar yapmasının yol gösterici olacağını düşünüyoruz.
INTRODUCTION: In the management of asthma disease, the aim is to keep the disease under control with treatment. Asthma control test (ACT) is the most widely used and important test that is easily figured out by the patients. This test is filled by the patient during the clinical practice. The present study aims to evaluate how the filling of ACT by the physician will affect the outcome and the concordance of results with clinical and functional parameters.
METHODS: Patients who applied to the Outpatient Clinic of Chest Diseases in our Hospital between dates of June–August 2016 and who had at least one year of asthma diagnosis were included in this study. The patients filled their own answers to the ACT before the outpatient clinic examination. The same test was given to the patients by the doctor during physical examination.
RESULTS: A total of 105 asthma patients were included in this study whose mean age was 38.8±13.6 (14–76) years, 58 (55%) of them were female and 47 (44.8%) of them were male. Mean ACT score of the cases was 14.5±5.8, while it was 13.9±4.4 in the tests filled by the doctor. 33.3% of the cases were college graduates, 23.8% of them were high school graduates, 38.1% of them were primary school graduates, and 4.8% of them were middle school graduates. A statistically significant difference was detected (p=0.02) between the results of asthma control tests filled by the doctor and that of those filled by the patients. It was detected that the status of education of the patient was the factor with the highest impact on the situation. It was found that ACT results filled by doctors were in higher concordance with clinical and functional parameters.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study demonstrated that ACT being filled by the doctor in societies with lower levels of educational status would yield results that were in higher concordance with asthma control.

14.Evaluation of the Patients’ Attitudes and Behaviors Concerning Patient Safety
Tunçay Palteki, Haydar Sur, Gulay Yazici, Engin Ersin Şimşek, Yusuf Baktır
doi: 10.14744/scie.2020.80299  Pages 69 - 74
GİRİŞ ve AMAÇ: Hasta güvenliği sorunu çok faktörlüdür. Günümüzde konu ile ilişkili çalışmalar kurumlar ve sağlık profesyonelleri tarafından yapılan hatalar üzerine odaklanmıştır. Çalışmamız, genellikle göz ardı edilen hastaların kendileriyle ilişkili tutum ve davranışlarının sebep olduğu güvenlik sorunlarını ortaya koyabilmek amacıyla tasarlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hasta güvenliğinde hasta tutum ve davranışlarının değerlendirilmesine yönelik 300 hasta ve yakınına anket uygulanmış ve sonuçlar analiz edilmiştir.
BULGULAR: Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde, katılımcıların dörtte üçü sağlık sorunu yaşadıklarında hastaneye başvurduklarını beyan etmişlerdir. Buna karşılık katılımcıların yarısından fazlası sağlık profesyonelleri tarafından tedavi ve bakımları konusunda bilgilendirilmediklerini bildirmişlerdir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hasta güvenliği ile ilişkili sorunlarla baş etmenin önemli bir unsuru da hastaların tutum ve davranışlarının dikkate alınmasıdır. Sonuç olarak, sağlık profesyonellerinin tedavi ve bakım süreçlerinde hasta ile ilgili olası güvenlik endişelerine yönelik çözüm önerileri geliştirmeleri önemlidir.
INTRODUCTION: Patient safety is a multi-factorial issue although the literature focused on the errors of health professionals. This study aims to disclose the safety problems that arise from patients’ attitudes and behaviors.
METHODS: To evaluate the patient attitudes and behaviors in patient safety practices, 300 patients or patient relatives were interviewed, and data were analyzed in this study.
RESULTS: Approximately 3/4 of the participants declared that they applied to a hospital in case of a health problem. More than half of the participants expressed that they were not informed about their treatment and care.
DISCUSSION AND CONCLUSION: An important component of coping with problems related to patient safety is to notice about patient attitudes and behaviors. Consequently, it is important for health care professionals to develop suggestions on patient-related safety concerns during treatment and care processes.

CASE REPORT
15.Chylothorax Due to Weight Lifting: A Rare Etiology
İlker Kolbaş, Yelda Tezel, Tuğba Cosgun, Volkan Baysungur, Çagatay Tezel
doi: 10.14744/scie.2019.73792  Pages 75 - 77
Şilotoraks çeşitli nedenlerle oluşabilir. Non-Hodgkin lenfoma ve intratorasik cerrahi travma en sık nedenlerdir, olguların yaklaşık %15’i idiyopatiktir. İdiyopatik şilotoraksın minimal travma ile ilişkili olduğu düşünülmektedir ve beşinci torasik vertebra seviyesinin üstündeki hasarlarda sol hemitoraksta efüzyona yol açtığı bilinmektedir. Olgumuzda, hastanın geçmiş tıbbi öyküsünün derinlemesine sorgulanmasıyla tanımlanan bir etiyolojiye sahip bir sol tarafta şilotoraks tespit ettik. Hastanın öyküsünde; birkaç gün önce, sol koluyla ağırlık çalışırken, anteriyor skalen kas bölgesinde ciddi bir ağrı yaşadığını öğrendik. Subklavius ve anteriyor skalen kasının aşırı gerilmesinin sol lenfatik kanalın rüptürüne yol açabileceğini düşündük. Ağırlık kaldırma sonrası travmatik şilotoraks nadir görülen bir durumdur. Sıradışı plevral efüzyon olgularında tanı için farkındalık ve şüphe önemlidir.
Chylothorax cases are associated with several etiologies. Non-Hodgkin lymphoma and intrathoracic surgical trauma are the most frequent reasons, but approximately 15% of the cases are idiopathic. Idiopathic chylothorax is thought to be related to minor trauma, and damage above the fifth thoracic vertebra is known to lead to left-sided effusion. In this report, we describe a left-sided chylothorax with an etiology that was finally identified by an in-depth interrogation of the patient’s past medical history. Several days previously, while he was weight training with his left arm, he experienced serious pain in his scalenus anterior muscle area. We thought that overstretching of the subclavious and anterior scalenus muscle might have led to the rupture of the left lymphatic duct. Traumatic chylothorax after weight lifting is a rare entity. Awareness and a high degree of suspicion are important in cases of unusual pleural effusion.

16.Spinal Infarction Following Myocardial Infarction: A Case Report
Avni Uygar Seyhan, Semih Korkut, Erdal Yılmaz, Nurhayat Başkaya, Nihat Müjdat Hökenek, Hatice Kübra Önder, Nefise Çelik
doi: 10.14744/scie.2019.59454  Pages 78 - 79
Miyokart infarktüsü (MI) birçok komplikasyona sebep olabilir. Spinal infarkt MI’nin nadir komplikasyonlarından olmasına rağmen nörolojik semptomlarla gelen hastalarda özellikle akılda tutulması gerekir.
Myocardial infarctions (MI) has many complications and spinal infarction is one of them. Although spinal infarction is rare, we should keep in mind that spinal infarction is a possible complication after MI.

17.Ochronotic Arthropathy: A Report of Two Cases
Selma Şengiz Erhan, Sevinç Hallaç Keser, Kubilay Gülsever, Sibel Sensu
doi: 10.14744/scie.2019.38257  Pages 80 - 83
Okronozis homogentisik asit ve metabolitlerinin eklem kıkırdağı, deri ve sklera gibi konnektif dokularda birikimiyle karakterize bir tablodur. Tanı genellikle dejeneratif artrit, okronotik pigmentasyon ve idrar renginin alkalizasyonu sonucu siyahlaşmasından oluşan klinik triad ile konur. Okronozisde en önemli morbidite nedenlerinden biri okronotik artropati olduğu için, tanı alan iki olguyu sunmayı amaçladık. Olgulardan birinin kalça ve diz, diğerinin diz eklemlerinde ileri derecede dejeneratif değişiklikler mevcuttu. Operasyon materyallerinin makroskopik incelemesinde eklem yüzeylerinde siyah renk değişikliği dikkati çekti. Histopatolojik incelemede; kahverenkli pigment içeren kıkırdak lakünleri, yumuşak dokuda inflamatuar infiltrat ile birlikte kahverenkli pigment birikimi gözlendi. Klinik öyküleri sorgulandığında; küçüklüklerinden beri idrarlarının koyu renkli olduğu ve iç çamaşırlarına idrar teması sonucunda siyah renkte leke oluştuğu ifade edildi. Tüm bulgular birlikte değerlendirildiğinde okronotik artropati tanısı alan iki olgu nadir görülmeleri nedeniyle literatür verileri eşliğinde gözden geçirildi.
Ochronosis is an entity characterized by deposition of homogentisic acid and metabolites in connective tissues, such as joint cartilage, skin and sclera. Ochronosis is generally diagnosed by a clinical triad of degenerative arthritis, ochronotic pigmentation and urine color turning black upon alkalization. Since ochronotic arthropathy is one of the most important morbidity causes in ochronosis, in this study, we aimed to present two cases diagnosed. One of two cases we present had advanced degenerative alterations in both hip and knee, and the other case had advanced degenerative alterations in knee joints. Macroscopical examination of the resection materials revealed black pigmentation on joint surfaces. Histopathologically, cartilage lacunes filled with brown pigment and inflammatory infiltration, as well as brown pigmentation in soft tissue, were observed. Clinical history revealed that the patients had dark urine since childhood and they detected dark spotting at their underwear. As all findings evaluated together, these two rare cases, which are diagnosed as ochronotic arthropathy, reviewed in the light of the literature.

18.Ecthyma due to Streptococcus Pyogenes Mimicking Cutaneous Anthrax
Ayşe Karaaslan, Ceren Çetin, Yasemin Akın, Ayşe Adak, Gülhan Turan, Özge Karataş
doi: 10.14744/scie.2019.22043  Pages 84 - 86
Ektima, impetigonun ülseratif formu olup, lezyon epidermis ve dermisin derin kısmına doğru ilerlemiştir. Lezyonların üzerinde çoğu zaman krutlar bulunur ve krut kaldırıldığında altta pürülan ülsere zemin ortaya çıkar. Bu yazımızda, çocuk polikliniğine bacaklarında ektima lezyonları ile başvuran ve ayırıcı tanı açısından şarbon bildirimi de yapılan bir hastayı sunmaktayız. On yaş altı aylık erkek hasta bacak bölgesinde topikal tedaviye cevap vermeyen ciltten kabarık kimi sulu sarı renkli, kimi siyah renkli kabuklu, etrafları belirgin hiperemik beş adet lezyon ile başvurdu. Hastanın fizik muayenesinde cilt lezyonları dışında patolojik bulgu yoktu. Laboratuvar incelemelerinde Lökosit: 9900/mm3, Hb: 13.6 g/dL, trombosit: 478000/mm3, C-reaktif protein: 8.6 mg/L (0–3.5 mg/L) olarak saptandı. Biyokimyasal değerleri normal sınırlarda bulundu. Aynı gün dermatolojiye de konsülte edilen hastada ön planda ektima düşünüldü. Ayırıcı tanı açısından yarasından alınan yara kültürü, hem piyojen kültüre, hem de şarbon açısından hastanemiz sürveyans birimi aracılığıyla Halk Sağlığı Müdürlüğü’ne hem Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR) hem de kültür çalışılmak üzere gönderildi. Hastanın önceden bilinen penisilin alerjisi olduğu öğrenildiği için tedavisi klindamisin intravenöz ve siprofloksasin oral olarak düzenlendi. Yara kültüründe Streptococcus pyogenes üremesi olduğu öğrenildi. Şarbon bildirim sonucu negatif gelen hastanın siprofloksasin tedavisi kesilerek, tedavisine klindamisin intravenöz olarak devam edildi. Yatışının 10. gününde genel durumu iyi olan, lezyonları tamamen kabuklanıp, çevresinde eritem kalmayan hastanın tedavisinin 10 güne tamamlanarak kesilmesi planlandı. S. pyogenes halen penisilin direnci geliştirmeyen antibiyotiklere duyarlı bir mikroorganizma olmakla birlikte komplikasyonları nedeniyle hızlı bir şekilde tedavisi edilmesi gerekmektedir.
Ecthyma is a form of ulcerative impetigo which erodes through epidermidis and dermis. Mostly, the crusts are found on the lesions, and when the crust is removed, there is a purulent ulcer at the bottom. Herein, we report a patient who presented with ecthyma lesions on his legs to the outpatient clinic and had cutaneous anthrax reporting for differential diagnosis. A 10-year, 6-month old boy admitted to the hospital with five lesions with some of them are wet yellowish-colored, and some of them crusted in black color, surrounded with the hyperemic area on the leg which did not respond to topical treatment. In physical examination, he had no other pathological sign. The laboratory results showed a white blood cell (WBC) count of 9900/mm3, a hemoglobin level of 13.6 g/dL, platelet count of 478000/mm3 and C-reactive protein of 8.6 mg/L (0–3.5 mg/L. Biochemical values were normal. The patient was consulted the Department Dermatology and ecthyma was the primary diagnosis. However, cutaneous anthrax was in a differential diagnosis. Thus, we sent two swabs, one swab for PCR and one swab for culture. Because of penicillin allergy of the patient, clindamycin and ciprofloxacin were started. Streptococcus pyogenes yielded in culture and tests for anthrax were negative. Thus, we stopped ciprofloxacin and clindamycin therapy continued. On the day of 10th, the patient was discharged because of the crusted lesions with no hyperemic area. S. pyogenes is still susceptible to penicillin; however, it may cause severe complications. Thus, it should be treated promptly.

EDITORIAL
19.Postoperative Analgesia after Cardiac Surgery: Is there a Safe Alternative to Opioids?
Vedat Eljezi
doi: 10.14744/scie.2019.38278  Pages 87 - 88
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale