ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404
SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - SCIE: 22 (1)
Volume: 22  Issue: 1 - 2011
RESEARCH ARTICLE
1.Comparison of the remifentanil and remifentanil+propofol combination for sedoanalgesia in functional endoscopic sinus surgery
Hatice Gül Sarıkaya, Emine Dinçer, Asu Özgültekin, Güldem Turan, Filiz Turan
doi: 10.5505/jkartaltr.2011.95914  Pages 1 - 6
AMAÇ: Lokal anestezi altında uygulanan fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi operasyonlarında sedoanaljezi amacıyla verilen remifentanil ve remifentanil + propofol kombinasyonu
karşılaştırıldı.
YÖNTEMLER: 18-70 yaş arasındaki ASAI-II grubundan 40 hasta rastgele olarak iki gruba ayrıldı. I. gruba (n=20) 1 mcg/kg remifentanil bolus, 0.1 mcg/kg/dk remifentanil infüzyonu; ikinci gruba (n=20) 0.5 mcg/kg remifentanil bolus, 0.05 mcg/kg/dk remifentanil infüzyonu ve 50 mcg/kg/dk propofol uygulandı. Belirlenen aralıklarla sistolik, diyastolik ve ortalama arter basınçları ile kalp atım hızı, solunum sayısı ve SpO2 değerleri, “discomfort” skoru, ağrıya verilen sözel yanıt, OAA/S (Observer’s Assessment Alertness/Sedation) skalası, Aldrete derlenme skoru ve yan etkiler kaydedildi.
BULGULAR: Her iki grupta hemodinamik açıdan fark bulunamadı. Kullanılan dozlarda her iki grupta da sedasyon düzeyinin yeterli olduğu saptandı. 0.1 mcg/kg/dk remifentanil grubunda daha iyi analjezi sağlanmasına rağmen solunum sayısında diğer gruba göre daha fazla azalma ve daha fazla bulantı kusma görüldü.
SONUÇ: Fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi operasyonlarında, gerek remifentanilin gerekse remifentanil + propofol kombinasyonunun, belirlenen doz aralıklarında, monitörize
anestezik bakımda sedoanaljezi amacıyla güvenle kullanılabileceği kanaatindeyiz.
OBJECTIVE: We aimed to compare the remifentanil and remifentanil + propofol combination for sedoanalgesia in functional endoscopic sinus surgery performed under local anesthesia.
METHODS: Forty patients from American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II patients between the ages of 18-70 years were divided randomly into two groups. The 1st group (n=20)
received 1 mcg/kg remifentanil bolus and 0.1 mcg/kg/min infusion and the 2nd group (n=20) received 0.5 mcg/kg remifentanil bolus, 0.05 mcg/kg/min infusion and 50 mcg/kg/min propofol. Systolic, diastolic, mean arterial pressure, heart rate, respiratory rate, and SpO2 values, discomfort scores, verbal response to pain, OAA/S (Observer’s Assessment Alertness/Sedation) scale, Aldrete recovery scores, and side effects were
recorded at particular intervals.
RESULTS: There was no difference between groups hemodynamically. The doses used in each group showed adequate levels of sedation. 0.1 mcg/kg/min remifentanil provided better
analgesia; however, the respiratory rate was reduced and nausea and vomiting were increased.
CONCLUSION: We believe that either remifentanil or remifentanil + propofol combination can be used safely during functional endoscopic sinus surgery operations for sedoanalgesia in monitored anesthetic care at determined dose intervals.

2.Evaluation of patients admitted to the emergency department with fever and convulsion with respect to lumbar puncture and laboratory findings
Dilek Sumengen, İbrahim Silfeler, Bayram Ali Dorum, Yekta Canbak, Hilal Kurnaz, Fugen Pekun, Asiye Nuhoglu
doi: 10.5505/jkartaltr.2011.53215  Pages 7 - 14
AMAÇ: Febril konvülziyon çocuklarda en sık görülen konvülziyon tipidir ve 6 ay ile 6 yaş arası çocuklarda ortaya çıkar. Febril konvülziyon patolojisi halen tam olarak aydınlatılamamıştır, fakat genetik yatkınlığı olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada ateş ve konvülziyonla başvuran hastalara hangi koşullarda ve ne zaman lomber ponksiyon yapılması gerektiğini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEMLER: Bu çalışmada, ateş ve konvülziyon ile başvuran, yaşları 6 ay–6 yaş arasında değişen 199 çocuğun klinik ve laboratuvar sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Febril konvülziyon geçiren hastalarda en sık ateş nedeni üst solunum yolu enfeksiyonuydu. Laboratuvar bulguları değerlendirildiğinde rutin olarak topladığımız C-reaktif protein değerleri, herhangi bir yaş grubu için anlamlı bulunmadı.
SONUÇ: On iki aydan küçük hastalar değerlendirilirken lökosit sayısı yol gösterici olabilir, fakat tek başına lomber ponksiyon veya tanı açısından yeterli değildir. Dolayısıyla, Amerikan
Pediatri Akademisi’nin önerileri doğrultusunda, özellikle 1 yaş altı ateşli havale ile başvuran hastalara, klinik ve laboratuvar bulgulara bakılmaksızın rutin olarak lomber ponksiyon yapılması kanaatindeyiz.
OBJECTIVE: Febrile seizure in children is the most common type of convulsion and is observed in children between the ages of 6 months to 6 years. The pathology of febrile seizures
is still not fully explicated, but the existence of a genetic predisposition is well known. We aimed to examine when and under what conditions lumbar puncture needs to be implemented in patients who have experienced fever and convulsion.
METHODS: To this end, we evaluated the clinical and laboratory results of 199 children with fever and convulsion between the ages of 6 months to 6 years.
RESULTS: The most common cause of fever in patients with febrile convulsions was upper respiratory tract infection. Our laboratory findings revealed that the regularly determined C-reactive protein levels were not significant for any age group.
CONCLUSION: For patients younger than 12 months, white blood cell levels can help, but alone are not sufficient for the diagnosis or lumbar puncture. As a result, we suggest that routine
lumbar puncture should be implemented in accordance with the recommendations of the American Academy of Pediatrics regardless of the clinical and laboratory findings, especially in patients under the age of 1 year with febrile convulsions.

3.Our otoplasty results with suture-only techniques
Şaban Çelebi, Öner Çelik, Çiğdem Tepe Karaca
doi: 10.5505/jkartaltr.2011.27167  Pages 15 - 19
AMAÇ: İnsan kulağı estetik fasiyal ünitelerin önemli bir parçasını oluşturur. Kepçe kulağı düzeltici ve komplikasyon oranlarını azaltıcı çok sayıda teknik bildirilmiştir. Amacımız tek başına sütür otoplasti tekniği ile elde etiğimiz sonuçları ve tecrübelerimizi paylaşmaktır.
YÖNTEMLER: Mustarde tekniği ve konkomastoid sütür tekniği ile tedavi edilmiş olan 17 hastanın 33 kepçe kulağı çalışmaya dahil edildi. Genel anestezi altında, herhangi bir kartilaj insizyonu, eksizyonu, abrazyon veya skorlama yapılmadan antiheliks oluşturulup konkomastoid sütür atıldı ve aurikülanın fazla gelen cilt kısmı çıkarıldı. Ameliyat sonrası
sıkı baskılı sargı uygulandı.
BULGULAR: Majör komplikasyon olarak bir hastada hematom (%3.3), bir başka hastada asimetri (%3.3) gelişti. Hasta memnuniyeti %100 olarak saptandı.
SONUÇ: Sadece sütürleme yöntemleri ile yapılan otoplasti basit ve kolay uygulanabilir bir yöntemdir. Abrazyon, insizyon ve/veya tüp oluşturma gibi tekniklere alternatif olarak
kullanılabilir.
OBJECTIVE: The human auricles are important parts of the aesthetic facial units. Many techniques have been published for correcting and reducing the complication rates of prominent
ear. The present report aims to report our experience and results with suture-only otoplasty techniques.
METHODS: Seventeen patients with 33 prominent ears were treated with Mustarde and conchomastoid suture techniques. Under general anesthesia, all patients were operated
without cartilage incision, excision, abrasion, or scoring. After the antihelix was composed, the conchomastoid suture was tied and then the excessive skin excised. A tight dressing was applied.
RESULTS: Complications of the operations included hematoma in one ear as the major complication (3.3%) and asymmetric ear as the other (3.3%). All patients were satisfied with the results (100%).
CONCLUSION: The suture-only technique is a safe and simple technique that may be an alternative to the other techniques that involve abrasion, incision and/or tubing.

4.Comparison of intratympanic steroid treatment versus hemodilution and vasoactive treatment combination in sudden hearing loss
Sedat Aydın, Arif Şanlı, Gökhan Altın, Mehmet Eken, Süleyman Hilmi Yılmaz
doi: 10.5505/jkartaltr.2011.18199  Pages 20 - 24
AMAÇ: Ani işitme kaybı ardışık 3 veya daha fazla frekansta en az 30 dB kaybın olduğu son 3 gün içinde ortaya çıkmış sensörinöral işitme kaybı olarak tanımlanabilir. Bu çalışmadaki amacımız, intratimpanik steroid tedavisi ile hemodilüsyon ve vazoaktif kombinasyon tedavisinin etkinliklerini karşılaştırmaktır.
YÖNTEMLER: Bu prospektif çalışmaya, 2005 ile 2010 yılları arasında kliniğimize ani işitme kaybı şikayeti ile başvuran 49 hasta dahil edildi. Bu hastalardan 25’i intratimpanik steroid grubuna, 24’ü hemodilüsyon ve vazoaktif kombinasyon tedavi grubuna dahil edildi. İntratimpanik steroid grubuna toplam 5 kez 20 mg/ml dozunda metilprednizolon enjeksiyonu uygulandı. Kombinasyon grubuna ise primer tedavi olarak intravenöz dekstran ve oral pentoksifilin verildi. Tedaviden sonra hastaların saf ses ortalamaları, her iki grup için istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Tedaviden sonra saf ses ortalamasındaki iyileşme intratimpanik steroid grubunda 32.22 dB iken, kombinasyon grubunda 22.13 dB idi. İntratimpanik steroid terapisi alan hastalarda iyileşmedeki düzelme diğer gruba göre daha iyi bulundu (p<0.05).
SONUÇ: İntratimpanik steroid tedavisi kombinasyon (hemodilüsyon ve vazoaktif ) tedavisine göre işitme kazancı yönünden daha iyi sonuçları, steroidlerin sistemik yan etkilerini oluşturmadan vermektedir. Örnek sayısı daha fazla olan çalışmalarla, verilecek steroidin cinsi, uygulama dozu, sıklığı ve süresi gibi faktörlerin aydınlatılmasına ihtiyaç vardır.
OBJECTIVE: Sudden hearing loss may be defined as sensorineural hearing loss of at least 30 dB of 3 or more frequencies emerged in the last 3 days. The purpose of this study was to compare the hearing outcomes of intratympanic steroid treatment and hemodilution and vasoactive treatment combination.
METHODS: In this prospective study, 49 consecutive patients with idiopathic sensorineural hearing loss treated between 2005 and 2010 were enrolled. Twenty-five were in the intratympanic
steroid group and 24 were in the hemodilution and vasoactive treatment combination group. In the intratympanic steroid group, 5 intratympanic injections of methylprednisolone were performed with the dose of 20 mg/ml. In the combination
group, intravenous dextran and oral pentoxifylline were given as the primary therapy. The pure tone averages were analyzed statistically in each group after the treatment.
RESULTS: The improvement in pure tone average after treatment was 32.22 dB in the intratympanic steroid group and 22.13 dB in the combination group. The intratympanic steroid therapy patients had better hearing recovery than patients in the combination treatment group (p<0.05).
CONCLUSION: Intratympanic steroids produced better hearing results than combination (hemodilution and vasoactive) therapy, with no steroid side effects. Studies with larger sample sizes will identify the best steroid for injection, application time, frequency, and dose.

CASE REPORT
5.An unusual presenting symptom in pulmonary embolism: Hiccup
Elif Torun, Nagihan Durmuş
doi: 10.5505/jkartaltr.2011.55376  Pages 25 - 28
Hıçkırık rahatsız edici bir durumdur ve bilinen fizyolojik bir fonksiyonu yoktur. Uzun süreli olduğunda altta yatan bir patolojiye işaret edebileceğinden önemlidir. Biz de uzun süreli
hıçkırık ile başvuran bir pulmoner emboli olgusunu sunuyoruz. Yetmiş bir yaşında erkek hasta 14 gündür süren hıçkırık şikayeti ile bir hastaneye başvurmuş, hastaya klorpromazin ve antibiyoterapi uygulanmış. Hasta şikayetinin devam etmesi üzerine hastanemize başvurdu. Akciğer grafisinde sağ diafram eleve, sağ kostofrenik sinüs kapalı, sağda lineer atelektaziler izlendi. Alt ekstremite venöz Doppler incelemesinde
akut trombüs izlendi. Torakal BT anjiyografide superior vena kava, azigos veni ve sağ pulmoner arter alt lob dalları içinde trombüs ile uyumlu dolma defekti görünümleri izlendi.
Araştırmalarımız dahilinde pulmoner embolide hıçkırık bulgusunun bildirildiğine rastlamadık, olgumuz hıçkırık ile prezente olan bildirilmiş ilk pulmoner emboli olgusudur.
Tedavide en önemli nokta altta yatan bir hastalık varlığının ekarte edilmesidir. Kronik hıçkırık ile başvuran hastada buna sebep olabilecek patolojiler ayrıntılı biçimde araştırılmalıdır.
Hiccup is an annoying condition and has no known physiological function. When persistent, hiccups may indicate a disorder. We present a case of pulmonary embolism
presented with long-lasting hiccup. A 71-year-old male patient complaining of hiccup lasting for 14 days applied to another healthcare facility and received chlorpromazine and
antibiotics. The complaints persisted and he applied to our hospital. On chest-X-ray, elevated right diaphragm, blunted right costophrenic sinus and linear atelectases in the right lung were detected. Venous Doppler ultrasonography of the lower extremities revealed acute thrombi. Thoracic computerized tomography angiography showed thrombi in the superior vena cava, azygos vein and lower branches of the right pulmonary artery. To our knowledge, hiccup was not reported to be a symptom of pulmonary embolism, and this is the first case presenting with hiccup. The most important point in treatment is exclusion of an underlying disease. Patients with chronic hiccup should be carefully examined for an underlying disorder.

6.Non-Hodgkin lymphoma in the orbita: A case report and review of the literature
Alpaslan Mayadağlı, Mihriban Koçak, Zedef Özdemir, Kemal Ekici, Naciye Özşeker, Atınç Aksu
doi: 10.5505/jkartaltr.2011.49368  Pages 29 - 34
Primer malign lenfomalar orbital tümörlerin %10’nunu oluşturur. Orbital lenfomalar daha çok Hodgkin dışı lenfomalardır. Genellikle yaşlı hastalarda karşımıza çıkar. Olguların %10-15’inde bilateral tutulum mevcuttur. Radyoterapi, ilk seçenek tedavi olarak ön plana çıkmaktadır. Bu çalışmada 68 yaşındaki orbital tutulumlu Hodgkin dışı lenfomalı olguda
stereotaktik radyoterapinin etkinliği ve önemi tartışıldı.
Primary malignant lymphomas account for 10% of orbital tumors. Most orbital lymphomas are non-Hodgkin lymphomas. Patients are usually in their sixth or seventh decade. Orbital lymphoma is seen bilaterally in 10-15% of cases. Radiation therapy is the first treatment in these cases. In this study, the efficacy and importance of stereotactic radiotherapy for orbital involvement are discussed.

7.Primary abdominal pregnancy: A case report
Dilek Benk Şilfeler, Arif Güngören, Kenan Dolapçıoğlu, Atilla Karateke, Çağatay Güney, Mehmet Mustafa Akın, Ali Ulvi Hakverdi, Ali Baloğlu
doi: 10.5505/jkartaltr.2011.63497  Pages 35 - 37
Primer abdominal gebelik tüm ektopik gebeliklerin yalnızca %1’ini oluşturur. Abdominal gebeliklerde gestasyonel kese genellikle pelvise veya karaciğer ve mezenter gibi yüksek
vasküler bölgelere implante olur. Maternal morbidite ve mortalitenin önemli nedenlerindendir. Erken tanı ve tedavi ile potansiyel mortalite ciddi bir şekilde azaltılabilir. Tanı, Studdiford abdominal kriterleri ile konur. Gebelik haftasının erken olduğu uygun olgu grubunda laparoskopik cerrahi tedavide yüz güldürücüdür. Cerrahinin yeterli olmadığı durumlarda sistemik veya lokal metotreksat tedavisi oldukça başarılı sonuçlar verir.
Primary abdominal pregnancy comprises only 1% of all ectopic pregnancies. In abdominal pregnancies, the gestational sac is usually implanted in the pelvis or liver and vascular regions as high as the mesentery. It is the major cause of maternal morbidity and mortality. The potential mortality can be reduced seriously with early diagnosis and treatment. The diagnosis is confirmed using the abdominal criteria of Studdiford. In the early weeks of pregnancy in cases suitable for treatment, results in the laparoscopic surgery group were excellent. In the absence of surgery, systemic or local methotrexate treatment gives very good results.

8.Acut appendicitis as first sign of colon cancer in young patients
Necmi Kurt, Hasan Ediz Sıkar, Cemile Kurt, Mehmet Eser, Hüseyin Uzun, Salim Balin, Selçuk Göktaş, Mehmet Gökçeimam
doi: 10.5505/jkartaltr.2011.57070  Pages 38 - 41
Akut apandisit, apendiks lümeninin fekalom, lenfoid hiperplazi, parazit, yabancı cisim ve tümör tarafından tıkanmasıyla oluşur. Son yıllarda tıkanma yapan kolon tümörlerinin
de apandisit bulguları oluşturduğu ve bu nedenle apendektomi ameliyatı yapıldığı bildirilmektedir. Özellikle 40 yaşın üzerinde apendektomi ameliyatı uygulanan hastalarda
böyle bir olasılığın olduğunu bilerek ameliyat öncesi, ameliyatta ve ameliyat sonrası dönemde tanıya yönelik gerekli incelemeleri yapmak gerekir. Biz başvuru esnasında kolon kanseri olmasına rağmen akut apandisit tanısıyla apendektomi ameliyatı yapılan, ancak ilerleyen dönemde kolon kanseri tanısı konulan 40 yaşın altında 2 olguyu sunarak, gençlerde de akut apandisit ve kolon kanseri arasındaki ilişkiyi vurgulamak istedik.
Acute appendicitis occurs with obliteration of the appendix lumen due to fecaloma, lymphoid hyperplasia, parasite, foreign body, and tumor. In recent years, it has been reported that obstruction by colon tumors also creates signs of appendicitis, based upon which the appendicectomy operation is done. Knowing that it can be seen in patients over the age of 40 who underwent appendicectomy operation, the necessary investigations for diagnosis should be conducted during preoperative, perioperative and even postoperative period. We aimed to emphasize the relation between acute appendicitis
and colon cancer among young patients by introducing two patients under 40 years who were diagnosed with appendicitis, and underwent appendicectomy operation; however, they were later diagnosed with colon cancer.

9.Pseudo Bartter syndrome: A case report
Mesut Okur, Ayşenur Otlu, Dursun Ali Şenses
doi: 10.5505/jkartaltr.2011.42650  Pages 42 - 44
İki gündür akciğer enfeksiyonu yakınmaları olan 7.5 aylık kız hasta, konvülsiyon nedeniyle acil polikliniğimize getirildi. Yoğun bakım ünitesindeki izlemi sırasında hiponatremi, hipokalemi, hipokloremi ve metabolik alkalozu saptanan hastaya psödo Bartter sendromu tanısı konuldu. İntravenöz sıvı ve uygun defisit tedavileriyle genel durumu, elektrolit bozukluğu ve alkalozu düzeldi. Ter testi sonucu 120 mEq/L bulunan hasta bir kistik fibrozis hastası olarak izleme alındı.
A 7.5-month-old girl was brought to our emergency department with the complaint of pulmonary infection for 2 days. Pseudo Bartter syndrome was diagnosed in this patient with hyponatremia, hypokalemia, hypochloremia, and metabolic alkalosis during follow-up in the intensive care unit. The patient’s general condition, electrolyte imbalance and alkalosis improved with intravenous fluid treatment and appropriate deficit therapy. The patient was followed subsequently with cystic fibrosis based on sweat test result of 120 mEq/L.

10.Follow-up and treatment of a severe tetanus case in the intensive care unit
Tamer Kuzucuoğlu, İlker İtal, İzzet Alatlı
doi: 10.5505/jkartaltr.2011.86547  Pages 45 - 48
Tetanoz akut gelişen, ölümcül seyredebilen, Clostridium tetani’nin ürettiği ekzotoksinlerin neden olduğu bir hastalıktır. Özellikle 60 yaş üzerinde yüksek mortalitesi nedeniyle önem arz etmektedir. Solunum tutulumu jeneralize tetanozda görülen en ciddi sorundur. Hastalarda görülen solunum yetersizliği ve havayolu tıkanıklığı sıklıkla ventilatör desteğini gerektirmektedir. Olgumuz 65 yaşında uygun immünizasyonu olmayan, jeneralize tip tetanoz tanısıyla solunum yetmezliği gelişen bir olguydu. Entübe edilerek yoğun bakım ünitesine alındı. Otonomik disfonksiyonları düzelmesi için 27 gün mekanik ventilatör desteğinde tutuldu. Sedasyon için midazolam ve magnezyum infüzyonu uygulanan hastaya sedasyonun yetmediği durumda kas gevşetici verildi. Otuz sekizinci günde kardiyak, hemodinamik ve solunum fonksiyonları düzelmiş olarak taburcu edildi. Bu
yazıda, hastanın yoğun bakımdaki takip ve tedavi süreci sunuldu.
Tetanus is an acutely progressive, morbid disease that results from exposure to the exotoxins produced by Clostridium tetani. The disease has an importance because of its high mortality, especially in patients older than 60 years. Respiratory failure is the most severe problem related to generalized tetanus. Mechanical ventilation is almost always mandatory for the therapy of respiratory insufficiency in patients with tetanus-developed airway obstruction. The patient presented herein was 65 years old and nonimmunized, and had generalized tetanus and respiratory failure. She was transported to intensive care unit following intubation. Mechanical ventilation was applied for 27 days to relieve autonomic dysfunction. Midazolam and magnesium were given for sedation, and when sedation was insufficient, neuromuscular block was administered. She was discharged at 38 days when respiratory and cardiac functions and hemodynamic parameters had resolved. In this report, we aimed to present the follow-up and treatment of a patient with severe tetanus in intensive care unit.

REVIEW
11.Management of metastatic bone tumors
Alpaslan Mayadağlı, Güven Bulut, Kemal Ekici
doi: 10.5505/jkartaltr.2011.82787  Pages 49 - 55
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale