ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404

Quick Search




SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - SCIE: 30 (3)
Volume: 30  Issue: 3 - 2019
RESEARCH ARTICLE
1.Antibiotherapy and Mortality Rate in Ventilator-Associated Pneumonia and Tracheobronchitis due to Acinetobacter Baumannii
Eylem Tunçay, Gokay Gungor, Sinem Gungor, Cuneyt Saltürk, Emine Aksoy, Nezihe Çiftaslan Gökşenoğlu, Ilim Irmak, Nalan Adıgüzel, Zuhal Karakurt
doi: 10.14744/scie.2019.58966  Pages 191 - 197
GİRİŞ ve AMAÇ: Yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) Acinetobacter baumanii’ye (A. baumanii) bağlı gelişen ventilatör ilişkili pnömonide (VİP) mortalite yüksektir. VİP’te ampirik antimikrobiyal tedavinin önemi rehberler tarafından vurgulanırken ventilatör ilişkili trakeobronşitte (VİT) ise tedavi tarışmalıdır. Çalışmamızda antimikrobiyal tedavi verilen VİT olgularında YBÜ ve uzun dönem mortalite oranlarının VİP olgularından farklı olup olmadığı araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, geriye dönük gözlemsel kohort metodu ile 23 yataklı 3. düzey solunumsal yoğun bakım ünitesinde yapıldı. Ocak 2015–Ocak 2016 arasında YBܒye akut solunum yetersizliği (ASY) ile kabul edilen ve entübe olan A. baumannii etkenli VİT ve VİP gelişen hastalar çalışmaya alındı. Olguların demografik özellikleri, ek hastalıkları, ASY nedenleri, arter kan gazı değerleri, PaO2/FiO2, radyoloji, YBÜ ciddiyet skorları (SOFA, Charlson, APACHE II), kültür antibiyogram sonuçları, tedavileri, YBÜ kalış günü, mortaliteleri (YBÜ, 1, 2, 3 ve 12 aylık) ölüm bildirim sisteminden kayıt edildi. Sağ kalım analizi için Kaplan-Meier testi kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 503 entübe hastada kabul kriterleri olan A. baumanii etkenli VİP ve VİT 78 olgu (%15.5) dahil edildi, Olguların %62’si KOAH, %15’i pnömoni, %10’nu akut kardiyojenik ödem, %9’u akciğer kanseri, %4 kifoskolyoz tanılı idi. VİP ve VİT sayıları sırasıyla 28 (%35) ve 50 (%65) iken her iki grupta benzer şekilde erkek cinsiyeti daha fazla saptandı (sırasıyla %75, %76). Yaş, ek hastalık, yatış tanıları, Charlson, SOFA ve APACHE skorları, YBÜ ve hastane kalış süreleri gruplarda benzer idi. Mekanik ventilatörde ortanca (çeyrekler arası oran [ÇAO]) kalma süresi VİP ve VİT’de sırasıyla 15 (7–22) ve 12 (6–14) gün idi (p=0.649). YBÜ mortalitesi VİP ve VİT’de sırasıyla %68 ve %40 idi (p<0.018). Taburculuk sonrası VİT (n=30) ve VİP (n=9) için ortanca (ÇAO) takip süreleri sırasıyla 407 (34–574) gün ve 112 (34–524) gün idi (p=0.852). Kaplan Meier sağ kalım analizi her iki grup benzer bulundu (p=0.57). Takip süresinde 1, 2, 3 ve 12 ay VİP ve VİT’te mortalite oranları sırasıyla %11.1 ve %16.6 (p=0.69); %44.4 ve %26.7 (p=0.31); %44.4 ve %33.3 (p=0.54); %66.7 ve %46.7 (p=0.29) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: YBܒde A. baumanii etkenli VİP’de, tedaviye rağmen her üç hastanın ikisinde, VİT’te önerilmese de antibiyoterapi verildiğinde her beş hastanın ikisinde mortalite gözlendi. Bu sonuçlar ışığında A. baumanii etkenli VİT olgularında tedavi verilmediğinde mortalitenin daha yüksek olabileceğini, bu hastaların klinik bulguları ve enfeksiyon belirteçleri birlikte değerlendirilerek, hastaya özel tedaviye karar verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. YBÜ taburculuğu sonrası mortalitenin VİP ile benzer oranlarda olması nedeniyle A. baumanii etkenli VİT olgularının, kısa ve uzun dönem takipte VİP olguları kadar ciddiye alınması gerekmektedir.
INTRODUCTION: Ventilator-associated pneumonia (VAP) due to Acinetobacter baumannii (A. baumannii) has a high mortality rate in the intensive care unit (ICU). The guidelines recommend empirical antimicrobial therapy in cases of VAP; however, similar treatment is not recommended in cases of ventilator-associated tracheobronchitis (VAT) with a culture result of A. baumannii. The aim of this study was to evaluate the difference in the ICU and long-term mortality of patients with A. baumannii VAP and VAT who were treated with antibiotherapy.
METHODS: This was a retrospective cohort study. Patients who were intubated in the respiratory ICU due to acute respiratory failure (ARF) and developed A. baumannii-associated VAP or VAT between January 2015 and January 2016 were included in this study. Demographic features, comorbidities, cause of ARF, arterial blood gas values, oxygenation level, chest X-ray findings, ICU severity scores (Sequential Organ Failure Assessment [SOFA] score, Charlson Comorbidity Index score, Acute Physiology and Chronic Health Evaluation II score), culture antibiotic susceptibility results, antibiotic regimen, length of ICU stay, and mortality details were recorded. Long-term mortality (1-, 2-, 3-, 12-month) details were obtained from national death records. The Kaplan-Meier method was used for long-term survival analysis.
RESULTS: Among 503 consecutive patients intubated between January 2015 and January 2016, 78 (15.5%) who had A. baumannii-associated VAT and VAP were included. Of the 78 patients, 21 (35%) were cases of VAP and 50 (65%) were cases of VAT. Diagnoses of the 78 patients were 62% chronic obstructive pulmonary disease, 15% pneumonia, 10% acute cardiogenic pulmonary edema, 9% lung cancer, and 4% kyphoscoliosis. Among the VAP patients, 21 (75%) were male and 7 (25%) were female, while among the VAT patients, 38 (76%) were male and 12 (24%) were female. There was no statically significant difference between the VAP and VAT patients according to age, gender, comorbidities, the presence of acute respiratory distress syndrome or septic shock, Charlson and SOFA scores, or length of hospital and ICU stay. The median (quartile ratio) duration of mechanical ventilator use was 15 days (7–22 days) for VAP patients and 12 days (6–14 days) for VAT patients (p=0.649). The ICU mortality rate was 68% among VAP patients and 40% among VAT patients (p<0.018). The length of the median follow-up after discharge (25%-75%) for VAT patients (n=30) and VAP (n=9) patients was 407 days (34–574 days) and 112 days (34–524 days), respectively (p=0.852). Kaplan-Meier survival analysis was similar for both VAP and VAT patients (p=0. 57). The 1-, 2-, 3-, and 12-month mortality in VAP and VAT patients was 11.1% and 16.6% (p=0.69), 44.4%, and 26.7% (p=0.31), 44.4% and 33.3% (p=0.54), and 66.7% and 46.7%, respectively (p=0.29).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Despite antimicrobial treatment for A. baumannii, 2 of every 3 VAP patients and 2 of every 5 VAT patients died. Nonetheless, though antibiotic treatment is not currently recommended for VAT, these results suggest that mortality might be higher in A. baumannii-associated VAT without antimicrobial therapy. Clinical findings and infection markers of patients with VAT due to A. baumannii should be evaluated together and a decision made for patient-specific treatment.

2.Causes of Elevated Levels of Serum CA 19.9 in Patients without Prior Diagnosis of Malignant Disease
Selcuk Şeber, Savaş Güzel, Ahsen Yılmaz, Sonat Pınar Kara, Tarkan Yetisyigit
doi: 10.14744/scie.2019.82905  Pages 198 - 203
GİRİŞ ve AMAÇ: Serum CA 19.9 değerleri gastrointestinal sistem kaynaklı malignitelerin tanısı ve takibinde sık kullanılan bir tümör belirtecidir ancak pek çok farklı klinik durumda serum CA 19.9 değerlerinden yükseklikler ortaya çıkabilir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Onkoloji kliniği haricindeki polikliniklerden serum CA 19.9 düzeyi incelenmiş ve üst referans limitin üzerinde CA 19.9 değeri saptanmış olan toplam 285 hasta çalışma grubuna dahil edildi. CA 19.9 düzeyleri ile hastaların tanıları arasındaki olası ilişkiler istatistiksel analiz yöntemleriyle geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Hastaların 226’sında benign hastalıklar artmış CA 19.9 düzeyleri ile ilişki bulunmuş iken 59 hastada malignite saptandı. Yüz on (%39) hastada ise artmış CA 19.9 değerleri herhangi bir klinik durum ile ilişkilendirilmedi. Medyan serum CA 19.9 değerleri malign hastalığı olanlarda, diğer bireylere göre anlamlı olarak yüksek saptandı (67.3 ve 47.9; p<0.001). Receiver operating characteristic (ROC) analizi ile malign ve benign hastalıkların ayrımı için kestirim değer 66.3 U/mL bulundu (duyarlılık %58.3, özgüllük 82.7%; p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Serum CA 19.9 değerleri malign hastalığı olan bireylerde benign hastalığı olanlara göre anlamlı olarak yüksektir ancak serum düzeylerinde aşırı yükselmelerin pek çok farklı sebebi olabilir. Özellikle kronik enflamatuvar süreçlerde yüksek serum CA 19.9 düzeylerinin sık karşılaşılan bir bulgu olduğu akılda tutulmalıdır.
INTRODUCTION: Serum CA 19.9 is commonly used as a tumor marker for diagnosis and follow-up of gastrointestinal malignancies. However, elevated levels can be found in various clinical conditions.
METHODS: A total of 285 patients whose serum CA 19.9 level was ordered from various outpatient clinics other than oncology in a tertiary hospital setting and who had elevated CA 19.9 (>34 U/mL) levels were included in the study group. Statistical analysis of marker levels in relation to diagnosis of patients was performed.
RESULTS: Overall, 226 patients with benign disorders and 59 patients with malignant disease had elevated CA 19-9 levels. One hundred ten (39%) patients with increased CA 19-9 levels did not have any significant clinical condition associated with high CA 19-9 values. Median CA 19-9 levels were significantly higher in patients with malignancies than in patients with benign disorders (67.3 vs. 47.9; p<0.001). Receiver operating characteristic curve analysis identified a cut-off value of 66.3 U/mL for discrimination of malignant from benign gastrointestinal diseases (sensitivity 58.3% and specificity 82.7%; p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Serum CA 19-9 levels are significantly higher in patients with malignant diseases. However, there are diverse etiologies associated with elevated serum levels. During chronic inflammatory states, elevated serum CA 19-9 levels can be a frequent finding.

3.The Consumption of Anesthetic Agents During One-Lung Ventilation and A Cost Analysis: A Comparison of Two Techniques
Fatih Dogu Geyik, Özlem Sezen, Banu Cevik, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2019.81894  Pages 204 - 210
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu ileriye yönelik, randomize klinik çalışmanın amacı, tek akciğer ventilasyonu sırasında torasik cerrahide kullanılan iki farklı anestezik tekniğin maliyetini karşılaştırmaktır (TAV).
YÖNTEM ve GEREÇLER: Genel anestezi altında torasik cerrahi planlanan yetişkin hastalar, her iki grupta da sürekli remifentanil infüzyonu ile inhalasyonal (defluran) veya total intravenöz anestezi (propofol) almak üzere randomize edildi. Anestezi derinliği, 40±10 sürekli bispektral indeks değerinde tutuldu. Dağıtılan toplam ilaç miktarı tahmin edildi ve hastane eczane fiyatları kullanılarak bir maliyet analizi yapıldı. Hastaların demografik bilgileri, perioperatif özellikleri ve modifiye Aldrete skorunun ≥8 olması için gereken iyileşme süresi kaydedildi.
BULGULAR: Toplamda 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik bilgileri ve anestezi süresi gruplar arasında karşılaştırıldı. Perioperatif cerrahi özellikler açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. 2 L/dakikalık bir taze gaz akışında, desfluran tüketimi 120.9±75.37 mL idi. Desfluran dengeli anestezinin maliyeti, karşılaştırılabilir klinik özelliklere sahip olan propofolünkinden (p<0.001) anlamlı olarak daha yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnhalasyonel bazlı dengeli anestezi, farmakoekonomik açıdan önemli bir husustur. Düşük akımlı anestezi çalışmaları, torasik cerrahi sırasında kullanılan OLV de dahil olmak üzere inhalasyonel anestezi kullanan tüm genel anestezi uygulamalarında maliyet tasarrufu için önemli olacaktır.
INTRODUCTION: This prospective, randomized clinical trial aims to compare the direct cost of two anesthetic techniques used in thoracic surgery during one-lung ventilation (OLV).
METHODS: In this study, adult patients scheduled for thoracic surgery under general anesthesia were randomized to receive either inhalational (deflurane) or total intravenous anesthesia (propofol), with a continuous infusion of remifentanil in both groups. The depth of anesthesia was maintained at a sustained bispectral index value of 40±10. The total quantity of drugs dispensed was estimated, and a cost analysis was performed using hospital pharmacy prices. The patients’ demographic information, perioperative characteristics, and recovery time needed to achieve a modified Aldrete score of ≥8 were recorded.
RESULTS: In total, 60 patients were enrolled in this study. Patients’ demographic details and the duration of anesthesia were comparable between groups. There was no statistically significant difference between the groups with respect to perioperative surgical characteristics. In a 2 L/minute fresh gas flow, the consumption of desflurane was 120.9±75.37 mL. The cost of desflurane-balanced anesthesia was significantly greater than that of propofol (p<0.001) with comparable clinical characteristics.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Inhalational-based balanced anesthesia is an important point of consideration from a pharmacoeconomical aspect. Low flow anesthesia studies will be important for cost- saving in all general anesthesia applications using inhalational anesthetics, including OLV used during thoracic surgery.

4.The Clinical Significance of Complete Blood Count Parameters for Frequent Emergency Department Admissions and Re-hospitalisation in Patients with Asthma Attacks Requiring Hospitalisation
Fatma Tokgoz Akyil, Murat Erdal Ozantürk, Ahmet Topbaş, Hasan Tütüncüler, Gökhan Söğüt, Mustafa Akyıl, Tulin Sevim
doi: 10.14744/scie.2019.81300  Pages 211 - 216
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, hastane yatışı gerektiren astım ataklarını takiben, bir yıl içinde yeniden acil başvuruları ve hastane yatışı ile ilişkili faktörleri araştırmak, tam kan sayımı parametrelerinin ataklar ile ilişkisini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, retrospektif gözlemsel bir çalışma olup Eylül 2015-Eylül 2017 arasında kliniğimizde astım atağı nedeniyle yatırılan hastalar değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları ve bazal kan sayımı parametreleri kaydedildi. Takip eden bir yıl içinde sık acil başvuruları (≥2) ve yeniden hastane yatışı ile ilişkili faktörler analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 59 hastanın yaş ortalaması 58±16 idi, 9 hasta (%15) erkekti. Bir yıl içinde 15 (%25) hastada sık acil başvurusu, 20 (%34) hastada yeniden hastane yatışı kaydedildi. Demografik özellikler, ek hastalıklar ve bazal C-reaktif protein değerleri ile daha sonraki ataklar arasında ilişki saptanmadı (p>0.05). Sık acil başvurusu olan hastalarda bazal lökosit (p=0.003), nötrofil (p=0.001) ve nötrofillerin lenfositlere oranı (NLO) (p=0.017) istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Yeniden hastane yatışının ise yüksek bazal NLO (p=0.022) ve PLO (p=0.024) değerleri ile ilişkili olduğu belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tam kan sayımı analizi astım ataklarında prognoz için önemli ipuçları sağlayabilir. Sık acil başvuruları riski için NLO; yeniden yatış gerekecek ataklar için ise NLO ve PLO değerleri dikkate alınmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate factors associated with emergency department (ED) admission and re-hospitalization within 1 year following a baseline asthma attack requiring hospitalization, and to investigate the role of complete blood count (CBC) parameters in these attacks.
METHODS: This was a retrospective, observational study of patients hospitalized due to an asthma attack between September 2015 and September 2017. The number of ED admissions and re-hospitalizations due to an asthma attack within a year of the original admission was investigated and predictive factors related to frequent ED admissions (≥2) and re-hospitalization were analyzed.
RESULTS: Among the 59 study patients, the mean age was 58±16 years and 9 (15%) were male. Follow-up data revealed that 15 (25%) patients had frequent ED admissions and 20 (34%) patients were re-hospitalized within a year. Demographic details, additional diseases, and the baseline C-reactive protein level were not found to be predictive of subsequent asthma attacks. A baseline higher count of leukocytes (p=0.003) and neutrophils (p=0.001) and the ratio of neutrophils to lymphocytes (NLR) (p=0.017) were found to be statistically significant in patients with frequent ED admissions. The risk of re-hospitalization was found to increase with a higher baseline NLR (p=0.022) and platelet-to-lymphocyte ratio (PLR) (p=0.024).
DISCUSSION AND CONCLUSION: CBC analysis can provide important clues for prognosis in asthma attacks. The NLR should be considered as a possible indicator of frequent ED admissions, and the NLR and PLR should be taken into account as potential signs of re-hospitalization.

5.Investigation of the Coincidence of Idiopathic Carpal Tunnel Syndrome and Ulnar Nerve Entrapment Neuropathy: Role of the Cutaneous Silent Period
Çiğdem Buğan Kaplan, Rahsan İnan, Ülkü Türk Börü
doi: 10.14744/scie.2019.80764  Pages 217 - 221
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada idiyopatik karpal tünel sendromu (KTS) hastalarında ulnar sinir tuzak nöropati birlikteliği ve bu birlikteliği saptamada kutanöz sessiz periyodun (KSP) rolünün araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada kesitsel olarak Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi EMG Laboratuvarı’na KTS ön tanısı ile yönlendirilen 42 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından eşleşen 42 sağlıklı gönüllüde sinir ileti incelemeleri, iğne elektromiyografi ve KSP ölçümleri yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalaması 42.68±7.25 yıl olan 42 hasta (10 erkek, 32 kadın) ve yaş ortalaması 35,58±8,35 yıl olan 42 sağlıklı gönüllü (10 erkek, 32 kadın) dahil edildi. Hasta grubunda 68, kontrol grubunda 78 elde incelemeler yapıldı. On altı elde hafif, 47 elde orta, beş elde ileri derecede KTS saptandı. Kırk iki hastadan üçünde eş zamanlı ulnar sinir tuzak nöropatisi saptandı. Sinir ileti incelemelerinde KTS grubunda medyan duyusal ve motor sinir yanıtlarında latanslarda uzama, yanıt amplitüdlerinde düşme ve ileti hızlarında yavaşlama izlendi. KTS grubunda medyan KSP latansı uzun bulundu (p=0.000). Medyan KSP süre ve ulnar KSP latans ve süre değişiklikleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). KTS derecesi ve ulnar sinir tuzak nöropatisi olup olmaması ile KSP latans ve süresi arasında ilişki saptanamadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürde KTS hastalarında ulnar KSP değişikliklerini araştıran bir çalışma bildirilmemiştir. Bu çalışmada KTS’de KSP değişikliklerinin saptandığı fakat KTS derecesi ile KSP değişikliklerinin ilişkili olmadığı gösterildi. KTS ile birlikte el bileğinde ulnar sinir tuzak nöropatisi olan hastalarda KSP parametrelerinde anlamlı değişiklik saptanmadı.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the coincidence of ulnar nerve entrapment neuropathy in idiopathic carpal tunnel syndrome (CTS) patients and the role of the cutaneous silent period (CSP) technique in detecting this association.
METHODS: A total of 42 patients referred to the Dr. Lutfi Kirdar Kartal Education and Research Hospital electromyography (EMG) laboratory with the initial diagnosis of carpal tunnel syndrome and 42 healthy age- and sex-matched volunteers were included in this cross-sectional study. Nerve conduction studies, needle EMG, and CSP measurement were performed on both groups.
RESULTS: In the group of 42 patients, 10 were male and 32 were female, with a mean age of 42.68±7.25 years, and the control group comprised 10 men and 32 women with a mean age of 35.58±8.35 years. A total of 68 hands in the patient group and 78 hands in the control group were examined. In all, 16 hands had mild CTS, moderate CTS was present in 47 hands, and 5 hands demonstrated severe CTS. Ulnar nerve entrapment neuropathy was observed in 3 of the 42 patients. Prolonged median sensory and motor distal nerve latency, reduction of sensory and motor action potential amplitudes, and slowing of conduction velocity were observed in nerve conduction studies of the CTS group. Median CSP latency was prolonged in the CTS group (p=0.000). Changes in median CSP duration and ulnar CSP latency and duration did not reach the level of statistical significance (p>0.05). There was no correlation between the severity of CTS and ulnar nerve entrapment neuropathy coincidence with the latency and duration of CSP.
DISCUSSION AND CONCLUSION: To the best of our knowledge, no previous study investigating ulnar CSP changes in CTS patients has been reported in the literature. The results of this research indicated that while CSP changes were detected in the CTS patients, CSP changes were not associated with the severity of CTS. There was no significant change in CSP parameters in patients with CTS and ulnar nerve entrapment neuropathy in the wrist.

6.Hypofractionated Radiation Therapy with Temozolomide for Patients with Glioblastoma Multiforme Recursive Partitioning Analyzes Class V and VI
Fuzuli Tuğrul, Gokhan Yaprak, Atilla Arslankaya, Naciye Işık
doi: 10.14744/scie.2019.78941  Pages 222 - 227
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, kötü prognostik faktörlere (Recursive Partitioning Analyzes -RPA- skor V, VI) sahip glioblastome multiforme (GBM) hastalarında dozu ve toksisiteyi arttırmadan ve sağkalımı azaltmadan, adjuvan temozolamid ve 45 Gy/15 fr hipofraksiyone radyoterapi (RT) rejiminin, tedavi süresini kısaltmak için kullanılıp kullanılamayacağını belirlemek için yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük tek kollu ve tek merkezli çalışmaya; 50 yaşından büyük GBM histolojik tanılı, RPA skoru V veya VI olan hastalar dahil edildi. Hastalara, üç haftada 15 fraksiyonda 45 Gy RT, eşzamanlı temozolamid ile birlikte uygulandı. Radyoterapi sonrası adjuvan temozolamid ile tedaviye devam edildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 43 hasta alındı. Tüm hastalar planlanan dozda RT’yi tamamladı. Hipofraksiyone RT nedeniyle grade 3 akut toksisite gözlenmedi. Eşzamanlı temazolamid bütün hastalarda doz azaltılmaksızın uygulandı. Akabinde altı kür adjuvan temozolamid alan 27 hastanın 12’sinde gelişen hematolojik toksisite nedeniyle doz azaltılmasına gidildi. Ortanca genel sağkalım 10.5 ay ve bir yıllık genel sağkalım oranı %42 idi. Ortanca progresyonsuz sağkalım süresi 8.4 aydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hipofraksiyone radyoterapi ve eşzamanlı temozolamid ile sağkalımda bir azalma gözlenmezken, toksisitedede bir artış izlenmedi.
INTRODUCTION: This study was performed to determine whether adjuvant temozolomide and 45 Gy/15 fr hypofractionated radiotherapy (RT) can be used to shorten the treatment duration in glioblastoma multiforme (GBM) patients with poor prognostic factors (Recursive Partitioning Analyzes (RPA) categories V, VI), without increasing the dose and toxicity and without risking the survival.
METHODS: Patients older than 50 years, with histological diagnosis of GBM, who were in either RPA class V or VI were included in this retrospective single-arm single-center study. Patients were treated with a tumor dose of 45 Gy in 15 daily fractions in 15 treatment days in three weeks, together with concomitant temozolomide and adjuvant temozolomide.
RESULTS: A total of 43 patients were included in this study. RT was completed as planned in full dose in all patients. No grade 3 acute toxicity due to hypofractionated RT was observed. Concomitant temozolomide was also used in all patients without dose lowering while adjuvant temozolomide as six cycles was applied in 27 patients, but in 12 of them, temozolomide dose was lowered due to hematological toxicity. Median overall survival was found as 10.5 months, and 1-year overall survival proportion was 42%. The median progression-free survival time was 8.4 months.
DISCUSSION AND CONCLUSION: While no decrease in expected survival with hypofractionated radiotherapy and temozolomide was detected, no increase in toxicity was observed.

7.Evaluation of Blood Gas Analysis as a Mortality Predictor
Nihat Müjdat Hökenek, Avni Uygar Seyhan, Mehmet Özgür Erdogan, Davut Tekyol, Erdal Yılmaz, Semih Korkut
doi: 10.14744/scie.2019.44365  Pages 228 - 231
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma kan gazı analizinin mortalite üzerindeki etkilerini incelemektedir. Bu yöntem yoğun bakımlarda ve acil servislerde mortalite oranlarının azaltılmasına katkıda bulunabilir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma verileri Ocak 2016–Ocak 2017 tarihleri arasında Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi’ne getirilen hastalardan geriye dönük olarak edinildi ve analiz edildi. Bu çalışmaya 274 hasta alındı, hasta verileri acil servis başvurularındaki ilk kan gazı kayıtlarından alındı.
BULGULAR: Çalışmamız bize laktat, baz açığı ve bikarbonat düzeylerinin mortalite ile ilişkili olabileceğini gösterdi. Laktat için istatistiksel analiz sağkalım olmayan grupta 4.64±4.696 mEq/L değerlerine sahipti ve mortalite açısından anlamlıydı (p=0.000). Laktatın ROC analizinde, eğri altındaki alan 0.725 olarak belirlenmiştir. Laktat 1.5 mEq/L’nin üzerinde olduğunda, %76 duyarlılığa ve %54 özgüllüğe sahiptir. Hayatta kalan grupta (ortalama±SS), baz açığı için -5.57±9.852 mmol/L değerlerinin mortalite açısından anlamlı olduğu bulundu (p=0.000). Eğri altındaki alan, baz açığı için, -2.5 mmol/L değerinde ROC analizi sonucunda 0.726 bulundu. Bu değerin %63 duyarlılık ve %74.7 özgüllüğe sahip olduğu tespit edildi. Bikarbonat için (ortalama±SS) 19.63±7.725 mmol/L aralığı değerleri mortalitenin prediktörü olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Çalışmamızda baz açığı için -2 mmol/L ve altındaki bazal değerlerde %62 mortalite gözlendi ve mortalitenin anlamlı bir prediktörü olduğu bulundu. Diğer parametreler (pH, PCO2, PaO2) mortaliteyi tahmin etmede anlamlı bulunmadı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda elde edilen veriler sonucunda laktat, bikarbonat ve baz açığı değerlerinin mortalite prediktörü olabileceği belirlenmiştir.
INTRODUCTION: This study examines the effects of the blood gas analysis on mortality. This method may contribute to decreasing mortality rates in intensive care wards and emergency rooms.
METHODS: The study uses the data that was retrospectively derived and analyzed from patients who were admitted to Haydarpasa Numune Education and Research Hospital Emergency Room between January 2016-January 2017. Two hundred seventy-four patients added to this study, and the data were taken from the patient’s first blood gas analysis.
RESULTS: Our study showed us lactate, base excess, bicarbonate levels can have a relation with mortality. Statistical analysis for lactate had 4.64±4.696 mEq/L values, and it was significant for mortality in the non-survival group (p=0.000). In the ROC analysis of the lactate, the area under the curve was determined as 0.725, and when the lactate was above 1.5 mEq/L, it had 76% sensitivity and 54% specificity. In the non-survivor group (mean±SD) -5.57±9.852 mmol/L values for the base deficit was found to be meaningful in terms of mortality (p=0.000). The area under the curve was 0.726 as a result of the ROC analysis of the base excess, with a sensitivity of 63% and a specificity of 74.7% for the value of -2.5 mmol/L. The statistics for bicarbonate (mean±SD) 19.63±7.725 mmol/L range values are significant as predictors of mortality (p<0.05). In our study, 62% mortality was observed in the baseline values of -2 mmol/L and below for base excess, and it was found to be a significant predictor of mortality. The other parameters, (pH, PCO2, PaO2), were not statistically significant as a mortality predictor (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of the data obtained in our study, the findings suggest that the values of lactate, bicarbonate and base deficit could be the predictors of mortality.

8.Analyzing Ocular and Systemic Findings of Patients with Down Syndrome
Ayşin Tuba Kaplan, Ayse Yesim Oral, Nilufer Zorlutuna Kaymak, Mehmet Can Özen, Şaban Şimşek
doi: 10.14744/scie.2019.05945  Pages 232 - 237
GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniğimize başvuran Down sendromlu hastaların göz ve eşlik eden diğer klinik bulgularını incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza, yaşları 4 ay ile 22 yaş (ort. 5.5±5.1) arasında değişen 72 olgu dahil edildi. Tüm olguların genetik analizi yapılmış olup Down sendromu tanısı almışlardı. Göz muayeneleri dışında olguların eşlik eden sistemik bulguları da bilgisayar kayıtlarından ve gerekli hallerde ailelerinden bilgi alınarak elde edildi. Olgulara görme keskinliği ölçümü, biyomikroskopi, fundus muayenesi, sikloplejik refraksiyon muayenesi ve gereken olgularda floresein boya kaybolma testi yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 72 olgunun 48’i (%67) erkek, 24’ü (%33) kız idi. Kromozom analizlerinde, 69 olguda (%96) regüler trizomi, 2 olguda (%3) mozaik, 1 olguda (%1.4) ise translokasyon paterni tespit edildi. Olguların göz muayenelerinde; refraksiyon kusuru (%85), yukarı kapak eğimi (%68), epikantus (%63), şaşılık (%33), blefarit (%22), retina anomalileri (%19), katarakt (%19), nazolakrimal kanal tıkanıklığı (%17), Brushfield lekesi (%17), kapak gevşekliği (%11), nistagmus (%4) ve keratokonus (%3) tespit edilirken; sistemik hastalık olarak konjenital kalp hastalığı (%36), hipotroidizm (%31), gelişme geriliği (%7), işitme azlığı (%6), inmemiş testis (%4), astım (%4), Hirschsprung hastalığı (%1.4) ve otizm (%1.4) saptandı. Olguların 11’inde (%15) hiçbir göz patolojisine rastlanılmadığı gibi, 13 olguda (%19) sistemik hastalığa rastlanmadı. En sık astigmatizma (%68) tespit edilirken bunu sırasıyla hipermetropi (%47) ve miyopi (%19) izledi. Konjenital kalp hastalıklarından ise en sık septum defektleri (%33) tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Down sendromlu olgularda göz problemleri ve sistemik hastalıklar sık görülmektedir. Erken dönemde yapılacak doğru tanı ve tedavi ile hastaların eğitim hayatına ve sosyal hayata uyumu daha kolay olacaktır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to analyze the ocular and clinical findings of patients with Down syndrome.
METHODS: A total of 72 patients, aged between 4 months and 22 years (mean: 5.5±5.1 years), were included in the study. All of the patients had been genetically analyzed and diagnosed with Down syndrome. The results of eye examinations and the accompanying systemic findings of the patients were obtained from computer records and the families. A visual acuity assessment, biomicroscopy, fundus examination, cycloplegic refraction, and in required cases, a fluorescein dye disappearance test, were performed.
RESULTS: Of the 72 patients, 48 (67%) were male and 24 (33%) were female. Chromosome analysis revealed regular trisomy in 69 patients (96%), a genetic mosaic in 2 patients (3%), and a translocation pattern in 1 patient (1.4%). The results of the eye examination of patients revealed refractive errors (85%), upward slanting of the palpebral fissures (68%), epicanthus (63%), strabismus (33%), blepharitis (22%), retinal pathologies (19%), cataract (19%), nasolacrimal duct obstruction (17%), Brushfield spots (17%), eyelid laxity (11%), nystagmus (4%), and keratoconus (3%). The systemic findings identified were congenital heart disease (36%), hypothyroidism (31%), growth retardation (7%), hearing loss (6%), undescended testis (4%), asthma (4%), Hirschsprung’s disease (1.4%), and autism (1.4%). No refractive error was observed in 11 patients (15%), and no systemic disease was seen in 13 patients (19%). Astigmatism was the most frequent finding (68%), followed by hyperopia (47%) and myopia (19%). The most common congenital heart disease was a septum defect (33%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ocular problems and systemic diseases are more common in patients with Down syndrome. Early diagnosis and treatment will make it easier for patients to adapt to all aspects of life.

9.Evaluation of Anxiety Status and Reasons for Refusal of Surgical Treatment Among Patients with Non-Small Cell Lung Cancer
Celal Buğra Sezen, Celalettin İbrahim Kocatürk, Cemal Aker, Kemal Karapınar, Salih Bilen, Onur Volkan Yaran, Seyyit İbrahim Dinçer, Mehmet Ali Bedirhan
doi: 10.14744/scie.2019.43043  Pages 238 - 242
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, hastanemizde küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı konulan ve multidisipliner konsey kararı ile operasyon planlanan ancak ameliyat olmayı reddeden hastaların, neden ameliyat olmak istemediklerini ve anksiyete durumlarını inceledik.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz onkoloji konseyi tarafından değerlendirilerek ameliyat önerilen 223 hasta geriye dönük olarak incelendi. Grup A’da cerrahi tedaviyi kabul eden hastalar ve Grup B’de cerrahi tedaviyi reddeden hastalar yer almaktaydı. Tüm hastaların anksiyete düzeyleri “State-Trait Anxiety Inventory” (STAI) kullanılarak değerlendirildi.

BULGULAR: Grup B’deki hastaların anksiyete düzeyleri Grup A’ya göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.001). Grup B’deki hastaların 22’si (%68.8) cerrahi tedaviyi hiç kabul etmezken, 10’u (%31.3) başka merkez de ameliyat olmayı tercih etmişti. Cerrahi tedaviyi kabul etmeme nedenleri incelendiğinde 20 hastanın (%62.5) cerrahi riski yüksek bulması nedeniyle, yedi hastanın (%21.9) doktorun bilgilendirmesini yetersiz bulması nedeniyle, beş hastanın (%15.6) ise hastanenin imkanlarını beğenmemesi nedeniyle ameliyatı kabul etmediği bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak hastaların cerrahi tedaviyi kabul etmeme nedenleri içerisinde en önemli kısmın hastaların tanı sonrasında ruhsal olarak meydana gelen artmış anksiyete durumu olduğunu saptadık. Hasta-hekim iletişiminin ise hastaların tedaviye olan uyumdaki en önemli faktördür.

INTRODUCTION: In this study, we evaluated reasons for treatment refusal and anxiety levels of patients who were diagnosed with non-small cell lung cancer in our hospital and were recommended surgery by a multidisciplinary committee but refused surgical treatment.
METHODS: In this study, the records of 223 patients whose cases were reviewed by the oncology council of our hospital and were recommended for surgery were reviewed retrospectively. There were patients in Group-A who accepted surgical treatment and Group-B who refused surgical treatment. The anxiety levels of all patients were assessed using the State-Trait Anxiety Inventory (STAI).

RESULTS: The anxiety levels of the patients in Group-B were significantly higher than anxiety levels of the patients in Group-A (p<0.001). Twenty-two (68.6%) of the patients in Group-B completely refused surgery, while 10 (31.3%) of the patients preferred to undergo surgery in a different center. As for the patients’ reasons for refusing surgical treatment, 20 patients (62.5%) reported high surgical risk, seven (21.9%) of the patients felt they had not been sufficiently informed by their doctor, and five (15.6%) of the patients reported dissatisfaction with the hospital facilities.

DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, our findings suggest that the main reason patients refuse surgical treatment is increased anxiety following diagnosis. We believe that the doctor-patient relationship is the most essential factor in patients’ adherence to treatment.

10.Random Pattern Rotation Flaps in the Treatment of Advanced Sacrococcygeal Pilonidal Disease with Damaged Skin Structure
Hasan Ediz Sıkar, Kenan Çetin
doi: 10.14744/scie.2019.86158  Pages 243 - 248
GİRİŞ ve AMAÇ: İleri pilonidal sinüs hastalığının tedavisinde çok sayıda cerrahi teknik denenmiştir. Bu yöntemlerin çoğunda uzun öğrenme eğrisi, uzamış ameliyat ve yatış süresi gözlenmiştir. Çalışmamızda cilt bütünlüğü bozulmuş ileri pilonidal sinüs hastalığında random patern rotaston flep deneyimimizi paylaşmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2012–2014 tarihleri arasında 33 hasta random patern rotasyon flebi ile tedavi edildi. Hastaların demografik özellikleri, beden-kitle indeksi, çıkarılan dokunun hacmi, flep en/boy oranı, ameliyat süresi, yara komplikasyonları ve nüks durumu değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların 29’u (%87.8) erkek ve 4’ü (%12.1) kadın, ortalama yaşları ise 27.8’di. Ortalama ameliyat süresi 50.1 dakika ve ortalama hastanede kalış süresi 1.3 gündü. Ortalama en-boy oranı 0.51’di ve hastaların çoğunluğunda (20/%60.1) en-boy oranı 0.5’in altındaydı. Ortalama takip süresi 54.1 ay olarak saptandı. Hastaların çoğu sağlık durumu ve estetik memnuniyet açısından ameliyatı "iyi" olarak değerlendirdi. Her ne kadar hastaların büyük kısmında sağlık durumu bir yıllık takip süresinden sonra "mükemmel" olarak değerlendirilse de istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p=0.37).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Cilt bütünlüğü bozulmuş ileri pilonidal sinüs hastalarında random patern rotasyon flebi basit bir çözüm sunmaktadır. Deneyim kazanmak için kısa öğrenme eğrisi, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi ve işe daha erken dönüş avantajları olarak görülmektedir. Sağlık durumu ve estetik memnuniyet açısından gelecekteki karşılaştırmalı çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Various surgical techniques were used to treat advanced sacrococcygeal pilonidal disease. Long learning curve, prolonged surgery and length of hospital stay were observed in most of these methods. In this study, we aimed to present our experience with random pattern rotation flaps in the treatment of sacrococcygeal pilonidal disease with damaged skin structure.
METHODS: From January 2012 to January 2014, 33 patients were treated with random pattern rotation flaps. Demographic data, body mass index, volume of extracted tissue, width/height ratio of flap, operation time, wound complications and recurrences were evaluated.
RESULTS: Patients were 29 (87.8%) male and 4 (12.1%) female with a mean age of 27.8. The mean operative time was 50.1 minutes and length of hospital stay was 1.3 days. The mean width/height ratio was 0.51 and most of the patients (20/60.1%) had a width/height ratio below 0.5. The mean follow-up period was 54.1 months. Two (6.1%) patients had a recurrence and wound complications occurred in three (9.1%) patients. Most of the patients considered the operation as “good” for both health status and aesthetic satisfaction. Although most of the patients’ satisfaction of health status was changed as “excellent” on follow-up after one year, there was no statistically significant difference (p=0.37).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Random pattern rotation flap is a simple solution in the treatment of pilonidal sinus with damaged skin structure. The short learning curve, short operation time, short length of hospital stay and earlier return to work are seen as the advantages.. Further comparative studies are needed to compare health status and aesthetic outcome.

11.Retrospective Evaluation of Frequency, Morbidities and Mortality of Low Birth Weight Infants
Kadir Ömer Çetin, Didem Arman, Serdar Comert
doi: 10.14744/scie.2019.65375  Pages 249 - 254
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı hastanemizde doğan düşük doğum ağırlıklı (DDA) bebeklerin görülme sıklığını, morbidite ve mortalitelerini saptamak ve normal doğum ağırlıklı bebeklerle kıyaslamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde 1 Ocak 2013–31 Aralık 2017 arasında doğmuş, doğum tartısı 2500 gram altındaki yenidoğanlar olgu grubunu oluştururken, doğum tartısı 2500 gram üzeri olan bebekler kontrol grubu olarak seçildi. Demografik ve klinik veriler ile yenidoğan yoğun bakım ünitesi yatış durumu, tanı, morbiditeler, asfiksi varlığı ve mortalite kaydedilerek kıyaslandı.
BULGULAR: Beş yıllık sürede DDA bebek sayısı 2120 idi. Düşük doğum ağırlıklı bebek görülme sıklığı %8.72 olarak saptandı. DDA’lı bebekler arasında kız cinsiyet istatistiksel olarak daha fazla görülmekteydi (%54.29’u kız, %45.71’i erkek) (p<0.001). İki grup arasında APGAR skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi (p<0.001). Yirmi yaş altındaki ve 35 yaş üzerindeki annnelerin DDA’lı bebek sahibi olma oranı istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0.041, p=0.028). DDA bebeklerde mortalite oranı 1000 canlı doğumda 20 idi. Asfiksi görülme sıklığı, DDA’lılarda %0.6, kontrol grubunda ise %0.28 olarak saptandı. DDA’lı bebeklerin %66’sında, normal doğum tartısına sahip bebeklerin ise %16’sında yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatış gerekmekteydi. DDA’lı bebekler arasında ilk üç sıradaki yatış tanıları sepsis (n=738, %34.81), respiratuvar distres sendromu (RDS) (n=634, %29.9) ve yenidoğanın geçici taşipnesi (YDGT) (n=489, %23) idi. DDA’lı bebek grubunda RDS, YDGT, konjenital pnömoni, sepsis, sarılık, hipoglisemi, polisitemi, beslenme bozukluğu ve diğer tanılarla yatış oranının istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu tespit edildi (p<0.05). Yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatan DDA’lı bebekler morbiditeler açısından incelendiğinde 177’sinde (%8.35) prematüre retinopatisi (ROP), 111’inde (%5.24) anemi, 49’unda (%2.31) bronkopulmoner displazi (BPD), 32 (%1.51) olguda intraventriküler kanama (İVK) ve 16’sında (%0.75) nekrotizan enterokolit (NEK) saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: DDA sıklığı yıllara göre değişkenlik göstermektedir. APGAR skorlarının düşük, asfiksi, yoğun bakıma yatış sıklığı, morbidite ve mortalitenin daha yüksek olması nedeniyle DDA’lı bebeklerin anne karnında yeterli izlemi yapılmalı, doğum sırasında etkili bir canlandırma uygulanarak postnatal dönemde ise YYBܒde deneyimli bir ekip tarafından takipleri planlanmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the frequency, morbidity, and mortality of low birth weight (LBW) infants born in a single hospital and to compare this group with infants of normal birth weight.
METHODS: Infants born in our hospital between January 1, 2013 and December 31, 2017 with a birth weight <2500 g were included in the study group. Babies with a birth weight >2500 g were randomly selected as a control group. The demographic and clinical characteristics, neonatal intensive care unit (NICU) hospitalization, etiology, morbidity, presence of asphyxia, and mortality were recorded and statistically analyzed.
RESULTS: In a 5-year period, the frequency of LBW infants (<2500 g) was 8.72% (n=2120). Among LBW infants, there were more females than males (p<0.001). The median first and fifth minute Apgar score in the study group was 7 and 8, while it was 8 and 9 in the control group, which yielded a statistically significant difference between the groups (p<0.001). Mothers younger than 20 years and over the age of 35 years were found to have a statistically significantly greater number of babies with LBW (p=0.041 and p=0.028). The mortality rate in LBW infants was determined to be 20 in 1000 live births. The rate of asphyxia observed among LBW infants and newborns with normal birth weight was found to be 0.6% and 0.28%, respectively. It was observed that 66% of newborns with LBW required hospitalization in the NICU, compared with 16% of those with a normal birth weight. The leading etiologies for NICU admission among LBW infants were sepsis (n=738, 34.81%), respiratory distress syndrome (RDS) (n=634, 29.9%), and transient tachypnea of the newborn (TTN) (n=489, 23.99%). When compared with the control group, RDS, TTN, congenital pneumonia, sepsis, hyperbilirubinemia, hypoglycemia, polycythemia, and feeding intolerance were more frequent among the LBW group (p<0.005). The leading morbidities among LBW infants were retinopathy of prematurity (n=177, 8.35%), anemia (n=111, 5.24%), bronchopulmonary dysplasia (n=49, 2.38%), intraventricular hemorrhage (n=32, 1.51%), and necrotizing enterocolitis (n=16, 0.75%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The frequency of low birth weight has varied over time but continues to be a concern. Since Apgar scores were lower and the rates of asphyxia, hospitalization, morbidity and mortality were all increased among LBW infants, antenatal follow-up of these high risk neonates is essential. Optimum resuscitation and medical care by an experienced NICU team after birth is invaluable.

12.Contribution of Color Doppler Sonography to the Diagnosis of Prostatic Pathologies
Özgür Sarıca, Sabahat Nacar Doğan
doi: 10.14744/scie.2019.15238  Pages 255 - 260
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı renkli Doppler ultrasonografinin kanser belirleme yeteneğinin araştırılması transrektal gri skala ultrason incelemeye katkısı ve PSA değerlerinin sonografik görüntüleme yöntemleri ile birlikte kulanımının prostat kanseri saptamadaki etkinliğinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Bölümü’ne benign prostat hiperplazisi ya da prostat kanseri ön tanısı ile başvuran ve yaşları 49–90 arasında değişen 78 hasta alındı. Araştırmada Diasonic VST master renkli Doppler USG aracı ve 7 Mhz’lik transrektal prob kullanıldı. TRUS incelemede nodüllerin varlığı ve sayısı, lezyonun boyutu, şekli, eko yapısı, tutulan zon, peripheral zondaki nonkitlesel eko farklılığı, periferik zon ve inner gland sınırının kaybı, kapsüler invazyon, seminal vezikül kalınlaşması, prostat seminal vezikül açısının obliterasyonu ya da açıklığı not edildi. Damarlanma haritası ise bezin değişik alanlarından geçen kesitlerde değerlendirildi. Renkli akım 3 puan skalası ile gradelendi ve bulgular patoloji sonuçları ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Histopatolojik inceleme sonucunda 28 olgu (%36) malign, geri kalan 50 olgu ise (%64) benign olarak değerlendirildi. Malign olguların ortalama prostat spesifik antijen dansitesi (PSAD) değeri 0.41 olarak kaydedildi, benign olgularda 0.23 olarak saptandı. Prostat kanseri belirleme açısından en iyi sonuçları transrektal gri skala ultrason, renkli Doppler ultrason ve PSAD’nin birlikte kullanımı ile elde edildi. Bu koşulda sensitivite, spesifite, pozitif ve negatif prediktif değerler sırası ile %64, %80, %64 ve %80 olarak kaydedildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda RDUS’ninn TRUS’ye eklenmesi spesifiteyi artırsa da sensitiviteyi (%78 den %51’e) düşürmektedir. Sonuçlarımıza göre RDUS’nin kanser tanısında belirgin bir avantaj sağladığını iddia edemesek de renkli akım gradelemesi biyopsiye aday yerleri daha iyi belirlemektedir. Renkli Doppler incelemesinin spesifitesinin kötü olması nedeni ile gri skala ve PSA bulguları ile birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim çalışmamızda da en iyi spesifite (%80) üç yöntemin birlikte kullanılması ile elde edildi.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the ability of color Doppler ultrasonography to determine prostate cancer, to evaluate the contribution of color Doppler ultrasonography to a conventional greyscale transrectal ultrasonography (TRUS) examination, and to assess the efficacy of prostate-specific antigen (PSA) values in the detection of prostate cancer in combination with sonographic imaging methods.
METHODS: A total of 78 patients who presented at the Radiology Department of Taksim Training and Research Hospital and were diagnosed with benign prostate hyperplasia or prostate cancer were included in the study. The age range of the patients was 49 to 90 years. A Diasonic VST Master color Doppler ultrasonography system with a 7-Mhz transrectal probe (Diasonic Technology Co. Ltd., Gyeonggi-do, South Korea) was used to assess the patients. The presence and number of nodules; the size, shape, and echo structure of the lesion; the loss of peripheral zone and inner gland border; capsular invasion; seminal vesicle thickening; and obliteration or patency of the prostate seminal vesicle angle as observed in the TRUS examination were noted. A vascularization map of different regions of the prostate gland was evaluated by section. The color flow was graded using a 3-point scale and the findings were compared with the pathology results.
RESULTS: Based on the results of a histopathological examination, 28 cases (36%) were malignant and the remaining 50 cases (64%) were benign. The mean PSA density (PSAD) value was 0.41 in the malignant cases and 0.23 in the benign cases. The best results for the diagnosis of prostate cancer were obtained with the combined use of TRUS, color Doppler ultrasound, and PSAD. The sensitivity, specificity, positive, and negative predictive value was 64%, 80%, 64%, and 80%, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The addition of color Doppler ultrasound to TRUS increased the specificity and decreased the sensitivity (from 78% to 51%) of the findings. Though RDUS does not provide a significant advantage in the diagnosis of cancer, the color flow grading better determines the areas to be biopsied. Due to the poor sensitivity of a color Doppler examination, it should be evaluated with grayscale and PSA findings. The best specificity (80%) was observed with the combined use of these 3 methods.

KLINIK VE DENEYSEL ARAŞTIRMALAR
13.The Reconstructive Optionsfor Lower Extremity Defects: 10-Year Retrospective Study
Çağla Çiçek, Mustafa Erol Demirseren
doi: 10.14744/scie.2019.85570  Pages 261 - 265
Amaç: Alt ekstremite yumuşak doku onarımındaki deneyimlerimizi aktarmak amacıyla, kliniğimizde ameliyat edilen hastalarda tercih edilen kapatım yöntemleri, yıllar içerisinde seçilen cerrahi tekniklerdeki değişimler, farklı tekniklerin birbirlerine göre üstünlükleri, komplikasyonları, hastaların fonksiyonel ve estetik açıdan sonuçlarının ortaya konması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2004 ve Ağustos 2017 tarihleri arasında alt ekstremitede oluşan 1017 yumuşak doku defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan yöntemler geriye dönük olarak değerlendirildi. Arşiv taraması sonucunda hastaların yaşı, cinsiyetı, alt ekstremite açık yarasının etiyolojisi, defektin yerleşim yeri, defekt kapatımında seçilen yöntem, komplikasyon ve geçirilen ameliyat sayısı belirlendi.
Bulgular: Çalışmamıza 873 hasta dahil edilmiş ve 1017 defektin ameliyat edildiği tespit edilmiştir. Hastaların %69.99’u (n=611) erkek, %30.01’i (n=262) kadın olarak saptanmıştır. Ortalama yaş 46.2 (7–85) ve en sık etiyolojik neden travma olarak değerlendirilmiştir. Defekt alanları incelendiğinde en sık ayakta doku defekti nedeniyle hastaların opere edildiği görülmüştür. Tüm alt ekstremite doku defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan cerrahi yönteme bakıldığında greftin tercih edildiği tespit edilmiştir.
Sonuç: Geçtiğimiz 30 yıl içerisinde alt esktremite rekonstrüksiyonunda rekonstrüktif merdivende alt basamaklara daha çok başvurulmuştur. Tüm bu gelişmelere rağmen fonksiyonu korumak için uygulanan çözümlerin uzun dönemde en iyi sonucu veremeyebileceği ve amputasyonun hasta için nadir de olsa kaçınılmaz olabileceği unutulmamalıdır.
Objective: Complications, functional and aesthetical results of patients, what kind of reconstructive methods were preferred, diversity in the surgical techniques which are preferred within years, advantages and disadvantages of different techniques with respect to each, were evaluated in patients who were operated in our clinic to determine our experience in the lower extremity soft tissue repair.
Methods: The techniques which are used for the reconstruction of 1017 soft tissue defects of the lower extremity, were evaluated retrospectively in between January 2004 and August 2017. According to archive scan results, patients’ age, gender, the etiology of the lower extremity defects, defect localization, the selected surgical method for closure of the defect, complications, the number of surgeries were determined.
Results: In our study, 873 patients were included and 1017 defects were operated. Of patients 69.99% (n=611) were male, 30.01% of them (n=262) were female. The average age was 46.2 (7–85) years and it was evaluated that the most common etiologic cause was trauma. The feet were the predominantly affected sites among the defect areas. Graft application was the most preferred method of reconstruction among other methods for lower extremity tissue defects.
Conclusion: The lower steps of the reconstructive ladder for the lower extremity reconstruction, are more preferred over the past 30 years. Despite all the surgical developments, it should not be forgotten that the amputation might be inevitable and the methods preferred may not provide the best results in the long term when lower extremity function is considered.

RESEARCH ARTICLE
14.Metabolic Syndrome in Patients with Schizophrenia and Bipolar Disorder in a Community Mental Health Center
Kader Semra Karatas, Bulent Bahceci, Hediye Aktürk, Feride Alakuş
doi: 10.14744/scie.2019.05924  Pages 266 - 271
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, antipsikotik ilaçlarla tedavi altında olan şizofreni ve iki uçlu bozukluk (İUB) hastalarında metabolik sendrom (MetS) sıklığının saptanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: DSM-IV tanı kriterlerine göre tanısı konan, Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’nde takip edilen, düzenli antipsikotik tedavi alan 207 şizofreni ve İUB hastaları çalışmaya alındı. MetS tanısı Uluslararası Diyabet Fedarasyonu tanı kriterlerine göre kondu. MetS tanısı konan hasta grupları arasında sosyodemografik, klinik özellikler ve uygulanan antipsikotik ilaçlar açısından karşılaştırma yapıldı.
BULGULAR: Hastaların %28.5’inde MetS saptandı. En sık saptanan klinik bulgu, bel çevresi genişliği (%61) idi. Antipsikotik kullanan hastalarda klinik özellikler arasında bel çevresi genişliği ve kan glukoz seviyesi yüksekliği anlamlı olarak farklı bulundu. Antipsikotik kullanan şizofreni hastalarında monoterapilerde klozapin (%18.6), İUB hastalarında ketiyapin (%11.9) kullanımında MetS daha sık olarak bulundu. MetS saptanan İUB hastalarında duygudurum düzenleyici ilaç olarak valproatın daha sık kullanıldığı saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bel çevresi genişliği ve kan şekeri yüksekliği takipte en önemli kriterlerdir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the frequency of metabolic syndrome (MetS) in patients with schizophrenia and bipolar disorder (BD) receiving antipsychotic (AP) medications.
METHODS: A total of 207 patients with schizophrenia and BD, diagnosed according to the DSM-IV criteria and receiving a regular AP treatment, were followed up in the Community Mental Health Center. The MetS was diagnosed according to the diagnostic criteria of the International Diabetes Federation. Patients with MetS were compared to those without it in terms of sociodemographic and clinical characteristics, as well as the AP medications administered.
RESULTS: MetS was detected in 28.5% of patients. The most commonly identified clinical finding was a large waist circumference (61%). Of the clinical characteristics among the patients using AP, a large waist circumference and high blood glucose levels were found to be significantly different. MetS was found to be more common in patients with schizophrenia on AP who used the clozapine monotherapy (18.6%), and in patients with BD who used quetiapine (11.9%). Valproate was found to be more commonly used in patients with BD in whom MetS was detected.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A large waist circumference and high blood glucose levels are the most important follow-up criteria.

15.A Comparison of Breast-Conserving Surgery and Subcutaneous Mastectomy with Implant Reconstruction in Terms of Postoperative Quality of Life in Patients with Breast Cancer
Abdülkadir Deniz, Kenan Çetin, Hasan Ediz Sıkar, Nuri Emrah Goret, Hasan Kucuk
doi: 10.14744/scie.2019.94830  Pages 272 - 276
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme koruyucu cerrahi (MKC) ile subkutan mastektomi-implant ile rekonstrüksiyon (SMİR) uygulanan hastaların ameliyat sonrası psikososyal, cinsel ve genel yaşam kaliteleri üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2012 ile Aralık 2016 tarihleri arasında meme kanseri tanısı ile MKC (n=48) ve SMİR (n=27) uygulanan hastaların demografik verileri ve meme kanseri klinik parametreleri geriye dönük olarak incelendi. Yaşam kalitesi verileri, yüz yüze görüşme ile EORTC QLQ-C30 (European Organisation for the Research and Treatment of Cancer Quality of Life) ve meme kanserine özel alt modülü EORTC QLQ-BR23 anketleri uygulanarak elde edildi.
BULGULAR: Grup MKC’deki hastaların 23’ü (%48), Grup SMİR’dekilerin 25’i (%92.6) premenopozaldi (p<0.01). Aksiller küraj uygulananlar [MKC; 11 (%22.9), SMİR; 17 (%63)] ve adjuvan tedavi alanlar SMİR grubunda daha fazlaydı [MKC; 25 (%52), SMİR; 23 (%85)] (p<0.01). SMİR grubunda çalışma oranları daha yüksekti [13’e (%27) karşı 18 (%66.6)] (p<0.01). Diğer demografik ve klinik özellikler her iki grupta benzerdi (p>0.05). EORTC QLQ-C30 ve EORTC QLQ-BR23 anketlerinde gruplar arasında fonksiyonel ölçekler açısından fark saptanmadı (p>0.05). Semptom ölçeklerinde EORTC QLQ-C30’da yorgunluk için, EORTC QLQ-BR23 ölçeğinde yan etkiler ve kol semptomlarında SMİR grubunun skorları yüksekti (p< 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların ameliyat sonrası yaşam kaliteleri değerlendirildiğinde; MKC semptomatik olarak üç ölçekte SMİR’e göre daha üstündür ve cerrahi tedavide ilk seçenektir. MKC uygulanamayan olgularda; SMİR, mastektominin yerine önerilmelidir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to compare the effects of breast-conserving surgery (BCS) and subcutaneous mastectomy with implant reconstruction (SMIR) in terms of postoperative psychosocial effects, sexuality, and quality of life.
METHODS: Demographic data and clinical breast cancer parameters of patients who underwent BCS (n=48) or SMIR (n=27) between January 2012 and December 2016 were reviewed retrospectively. The data were collected via face-to-face interview using the European Organization for Research and Treatment of Cancer Quality of Life Questionnaire (EORTC QLQ-C30) and the breast cancer-specific submodule, EORTC QLQ-BR23.
RESULTS: In this study group, 23 (48%) patients who underwent BCS and 25 (92.6%) patients who underwent SMIR were premenopausal (p<0.01). More patients in the SIMR group underwent axillary dissection [BCS: 11 (22.9%); SMIR: 17 (63%)] and had adjuvant therapy [25 (52%) vs. 23 (85%)] (p<0.01). The number of women working outside the home was greater in the SMIR group [BCS: 13 (27%); SMIR: 18 (66.6%)] (p<0.01). The EORTCQLQ-C30 and QLQ-BR23 questionnaires revealed no significant difference between the groups in terms of functional scales (p>0.05). Fatigue scores on the QLQ-C30 were greater for SMIR patients, as well as arm symptoms in the QLQ-BR23 side effects scale (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of BCS patients were better than those of SMIR patients on 3 scales, suggesting that BCS may be the first choice of treatment when feasible. For those who are not eligible, SMIR is an option to consider before a modified radical mastectomy.

CASE REPORT
16.An unusual Cause of Late-Onset Dysphagia: Aberrant Right Subclavian Artery
Serdar Aslan, Muzaffer Elmali
doi: 10.14744/scie.2019.44127  Pages 277 - 279
Özefagusun vasküler kompresyonuna bağlı geç dönemde gelişen disfaji nadir bir durumdur ve disfaji lusoria olarak bilinir. Brankiyal ark sisteminin embriyolojik gelişimi döneminde meydana gelen arteryel gelişim anomalileri neden olarak gösterilmektedir. Olguların çoğu semptomsuzdur, ancak %30–40’ında trakeoözefajial semptomlar görülür. Disfaji lusoria tanısı baryumlu floroskopik incelemeler ve bilgisayarlı tomografi ile konur. Manometrik bulgular değişkendir, yaşa bağlı gelişen özefagial motilite değişiklikleri disfaji lusoria tanısına katkıda bulunabilir. Biz bu olgu sunumuzda, aberran sağ subklaviyan artere bağlı gelişen geç başlangıçlı disfaji olgusunu sunmayı amaçladık. Olguda katı gıdalara karşı olan disfaji mevcuttu ve cerrahiye gerek kalmadan diyet modifikasyonu ile semptomlar kontrol altına alındı.
Dysphagia that develops in the late period due to vascular compression of the esophagus is a rare condition and is known as dysphagia lusoria. The arterial developmental anomalies that occur during embryological development of the branchial arch system are shown as the cause. Most of the cases are asymptomatic, but in 30–40% of the cases, tracheoesophageal symptoms occur. Dysphagia lusoria is diagnosed using barium fluoroscopic examinations and computed tomography. Manometric findings are variable, and age-related esophageal motility changes may contribute to the diagnosis of dysphagia lusoria. In this case report, we aimed to present a case of late-onset dysphagia due to the aberrant right subclavian artery. The patient had dysphagia against solid foods, and the symptoms were controlled with diet modification without the need for surgery.

17.Gastrointestinal Stromal Tumor of the Ileum Causing Mechanical Bowel Obstruction: A Case Report
Osman Erdoğan, Zafer Teke, Nihal Aykun, Orçun Yalav
doi: 10.14744/scie.2019.85856  Pages 280 - 283
Gastrointestinal stromal tumors (GISTs) are submucosal tumors that stem from regions of the digestive tract, including esophagus, stomach, small intestine, colon and rectum. GISTs most commonly occur in the stomach (50%–60%), the second most commonly in the small intestine (20%–25%), and less frequently in the rectum (5%). They are frequently diagnosed incidentally during radiological studies or endoscopic procedures performed to investigate gastrointestinal tract disease or to surgically treat an emergent condition, such as gastrointestinal hemorrhage, perforation, or obstruction. Surgery is the primary method to confirm the diagnosis of a GIST histopathologically. The primary purpose of surgical treatment in surgically resectable GISTs is to perform a resection procedure with clear surgical margins, leaving no visible tumors behind. In this case report, the clinical presentation, preoperative diagnosis and treatment of a GIST localized in the ileum were reviewed in the light of the literature.
Gastrointestinal stromal tumors (GISTs) are submucosal tumors that stem from regions of the digestive tract, including esophagus, stomach, small intestine, colon and rectum. GISTs most commonly occur in the stomach (50%–60%), the second most commonly in the small intestine (20%–25%), and less frequently in the rectum (5%). They are frequently diagnosed incidentally during radiological studies or endoscopic procedures performed to investigate gastrointestinal tract disease or to surgically treat an emergent condition, such as gastrointestinal hemorrhage, perforation, or obstruction. Surgery is the primary method to confirm the diagnosis of a GIST histopathologically. The primary purpose of surgical treatment in surgically resectable GISTs is to perform a resection procedure with clear surgical margins, leaving no visible tumors behind. In this case report, the clinical presentation, preoperative diagnosis and treatment of a GIST localized in the ileum were reviewed in the light of the literature.

LookUs & Online Makale