| FULL ISSUE | |
| 1. | Henüz tamamlanmamış! (Türkçe) Download Full Issue Sayfalar I - X |
| ARAŞTIRMA MAKALESI | |
| 2. | Sıçan Karaciğer İskemi-Reperfüzyon Modelinde Transauriküler Vagus Sinir Stimülasyonunun Kalp ve Akciğer Hasarı Üzerindeki Etkileri Effects of Transauricular Vagus Nerve Stimulation on Cardiac and Pulmonary Injury in a Rat Hepatic Ischemia–Reperfusion Model Cumaali Demirtaş, Mahmut Salih Genç, Salime Pelin Erguven, Kubra Sevgin, Mustafa Gokce, Eray Metin Guler, Hakan Beyaztas, Ahmet Furkan Mazlum, Bülent Güleçdoi: 10.14744/scie.2026.47354 Sayfalar 207 - 215 GİRİŞ ve AMAÇ: Travma, organ nakli, büyük karaciğer ameliyatı ve şokta sıklıkla görülen karaciğer iskemi-reperfüzyon (I/R) hasarı, sadece karaciğer fonksiyonunu bozmakla kalmaz, aynı zamanda böbrekler, akciğerler ve kalp gibi uzak organlarda da fonksiyon bozukluğuna yol açarak morbidite ve mortaliteyi artırır. Bu çalışma, invaziv olmayan transauriküler vagus sinir stimülasyonunun (tVNS) sıçan karaciğer I/R modelinde kalp ve akciğer hasarına etkisini araştırmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Yirmi bir adet erkek Sprague-Dawley sıçan rastgele üç gruba (her grupta n = 7) ayrıldı: Kontrol (sadece laparotomi), I/R (1 saat karaciğer iskemi + 3 saat reperfüzyon) ve I/R+tVNS (1 saat iskemi + 3 saat reperfüzyon ve eş zamanlı tVNS). Reperfüzyonun sonunda, biyokimyasal analiz için kalp ve akciğer dokuları alındı. BULGULAR: tVNS, her iki organda da oksidatif stresi ve inflamatuar yanıtları azalttı. Kalp dokusunda, I/R+tVNS grubu, I/R grubuna kıyasla toplam antioksidan seviye (TAS) anlamlı derecede daha yüksekti ve toplam oksidan seviye (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), interlökin-1β (IL-1β) ve hipoksiye duyarlı faktör-1α (HIF-1α) daha düşüktü. Akciğer dokusunda ise OSI ve IL-1β düzeyleri tVNS ile anlamlı derecede azalırken, HIF-1α istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir düşüş eğilimi göstermiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Non-invaziv tVNS, hepatik I/R sonrası kalp ve akciğerlerde oksidatif stresi etkili bir şekilde hafifletmiş ve antioksidan kapasiteyi artırmıştır. Bu sonuçlar, tVNS'nin, muhtemelen inflamatuar sitokin yanıtlarının modülasyonu ve antioksidan savunmaların güçlendirilmesi yoluyla, hepatik I/R hasarına karşı kardiyopulmoner koruma sağladığını düşündürmektedir. |
| 3. | vNOTES Histerektomisinin Öğrenme Eğrisi ve Erken Cerrahi Performansı: Retrospektif Tek Cerrah Kohort Çalışması Learning Curve and Early Surgical Performance of vNOTES Hysterectomy: A Retrospective Single Surgeon Cohort Study Ali Deniz Erkmen, Kevser Arkan, Gül Çavuşoğlu Çolak, Mesut Ali Halisçelik, Özgür Adıgüzel, Kübra Çakar Yılmaz, Pınar Birol İlter, Süleyman Cemil Oglakdoi: 10.14744/scie.2026.77047 Sayfalar 216 - 223 GİRİŞ ve AMAÇ: Vajinal doğal açıklıktan transendoskopik cerrahi (vNOTES) histerektomisinin erken dönemdeki uygulama sürecindeki öğrenme eğrisini değerlendirmek ve ardışık vakalarda ameliyat performansı ve ameliyat sonrası güvenlikteki değişiklikleri incelemek. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma Tasarımı: Retrospektif gözlemsel öğrenme eğrisi analizi. Ortam: Minimal invaziv jinekolojik cerrahi için üçüncü basamak sevk merkezi. Hastalar: İyi huylu jinekolojik endikasyonlar nedeniyle vNOTES histerektomisi geçiren ardışık 40 hasta. Müdahaleler: İlk uygulama döneminde tek bir cerrah tarafından gerçekleştirilen vNOTES histerektomisi. BULGULAR: Ameliyat performansı toplam ameliyat süresi kullanılarak değerlendirildi ve öğrenme dinamikleri kümülatif toplam (CUSUM) analizi ile değerlendirildi. Ortalama ameliyat süresi, ilk 10 vakada 89,3 ± 7,5 dakikadan son 10 vakada 46,2 ± 3,1 dakikaya kadar ardışık çeyrek dilimler boyunca kademeli olarak azaldı. CUSUM analizi, yaklaşık 18. vakada net bir bükülme noktası göstererek, erken teknik adaptasyondan stabil ameliyat performansına geçişi işaret etti. Küçük perioperatif komplikasyonlar ve dönüşümler yalnızca erken öğrenme aşamasında meydana geldi ve seri boyunca hiçbir büyük komplikasyon gözlenmedi. TARTIŞMA ve SONUÇ: vNOTES histerektomi, erken benimseme sırasında net ve tekrarlanabilir bir öğrenme eğrisi göstermektedir. Ameliyat verimliliği kademeli olarak artar ve teknik yeterlilik sınırlı sayıda vakadan sonra ve perioperatif güvenlikten ödün vermeden elde edilir. Bu bulgular, vNOTES'un minimal invaziv jinekolojik uygulamaya girişinde yapılandırılmış uygulama ve objektif öğrenme eğrisi değerlendirmesini desteklemektedir |
| 4. | 0–5 Yaş Çocuklarda Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu ile Serum Vitamin D Düzeyleri Arasındaki İlişki Association Between Vitamin D Status and Lower Respiratory Tract Infection in Children Under Five Years of Age Nahide Haykır, Yasemin Akın, Engin Tutardoi: 10.14744/scie.2026.28445 Sayfalar 224 - 229 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, alt solunum yolu enfeksiyonu (ASYE) ile başvuran 0–5 yaş arası çocuklarda serum 25(OH)D düzeylerinin değerlendirilmesi ve D vitamini yetersizliği ile enfeksiyon şiddeti arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Prospektif kontrollü olarak planlanan bu çalışmaya 0–5 yaş arası toplam 100 çocuk dahil edildi. Çalışma grubunu ASYE tanısı alan hastalar, kontrol grubunu ise sağlıklı çocuklar oluşturdu. Tüm olgularda serum 25(OH)D, kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz (ALP), C-reaktif protein (CRP) ve tam kan sayımı parametreleri değerlendirildi. D vitamini düzeyleri ağır yetersizlik, yetersizlik, gizli yetersizlik ve normal olarak sınıflandırıldı. İstatistiksel analizlerde p<0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: ASYE tanısı alan çocuklarda serum 25(OH)D düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,001). Çalışma grubunda CRP ve lökosit düzeyleri anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0,001). D vitamini yetersizliği ile sık enfeksiyon öyküsü ve hastaneye yatış oranı arasında anlamlı ilişki bulundu. Ağır D vitamini yetersizliği olan grupta inflamatuvar belirteçler daha yüksek düzeydeydi. Ayrıca yaş arttıkça serum 25(OH)D düzeylerinin azaldığı gözlendi (p<0,001). TARTIŞMA ve SONUÇ: Düşük serum 25(OH)D düzeyleri, çocukluk çağında alt solunum yolu enfeksiyonu sıklığı ve enfeksiyon şiddeti ile ilişkili görünmektedir. D vitamini yetersizliğinin erken saptanması ve uygun suplementasyon stratejilerinin sürdürülmesi, enfeksiyon yükünün azaltılmasında önemli bir koruyucu yaklaşım olabilir. |
| 5. | İnvaziv Duktal Karsinomda Mamografik Subkutan Yağ Kalınlığının Tümör Özellikleri ile İlişkisi Mammographic Subcutaneous Fat Thickness Reflects Systemic Adiposity Rather Than Tumor Biology in Invasive Ductal Carcinoma: A Retrospective Analysis Burcu Gümüştekin, Emre Tekedoi: 10.14744/scie.2025.36034 Sayfalar 230 - 238 GİRİŞ ve AMAÇ: Mammografik subkutan yağ kalınlığı (SYK), meme kanseri araştırmalarında lokorejyonel adipozitenin görüntüleme tabanlı bir göstergesi olarak önerilmiştir. SYK’nın lokal tümör biyolojisini mi yoksa sistemik adipoziteyi mi yansıttığı belirsizdir. Bu çalışmada histopatolojik olarak doğrulanmış invaziv duktal karsinomlu (IDC) hastalarda SYK’nın moleküler alt tipler, Ki-67, hormon reseptör ekspresyonu ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi incelendi. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif, tek merkezli çalışmaya 180 kadın IDC hastası dahil edildi. SYK, kraniokaudal (KK) ve mediolateral oblik (MLO) görüntülerden üç noktada ölçüldü; ortalaması kaydedildi. Moleküler alt tipler St. Gallen 2013 kriterlerine, vücut kitle indeksi (VKİ) DSÖ kriterlerine göre belirlendi. Spearman korelasyonu, Kruskal–Wallis ve Mann–Whitney U testleri, çok değişkenli regresyon ve ROC analizi kullanıldı. BULGULAR: SYK; Ki-67 (ρ=0,127, p=0,089), tümör boyutu (ρ=0,003, p=0,963), öströjen reseptörü (ER) ekspresyonu (ρ=−0,080, p=0,349), progesteron reseptörü (PR) ekspresyonu (ρ=−0,167, p=0,051), moleküler alt tip (p=0,586), histolojik derece (p=0,155) ve lenf nodu durumu (p=0,285) ile anlamlı ilişki göstermedi. SYK ile VKİ arasında orta düzeyde korelasyon saptandı (ρ=0,427, p<0,001). Çok değişkenli analizde VKİ, SYK’nın tek bağımsız prediktörü oldu (β=0,331, p<0,001; R²=0,110). ROC analizi yüksek Ki-67 öngörüsünde SYK ve VKİ için anlamlı ayırt edici kapasite göstermedi (EAA sırasıyla 0,590 ve 0,417; her ikisi p>0,05). Üçlü negatif (TN) alt grubu Luminal A (p=0,021) ve Luminal B (p=0,004) hastalarına göre anlamlı yüksek VKİ sergiledi. Artan BI-RADS yoğunluk kategorisi ile tümör alt tip dağılımı arasında anlamlı ordinal eğilim saptandı (p=0,046). TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu kohortda SYK, sistemik adipoziteyi lokal tümör biyolojisinden daha belirgin yansıtır görünmektedir. VKİ düzeltmesi sonrasında SYK hiçbir tümör parametresiyle bağımsız ilişki göstermemiş, her iki değişken de Ki-67 için anlamlı ayırt edicilik sergilememiştir. Mevcut bulgular IDC’de SYK’nın tümör biyolojisi için surrogate ölçüt kullanımını desteklememektedir. Peritümöral yağ değerlendirmesini ve menopoz stratifikasyonunu kapsayan prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 6. | Kolşisin Dirençli ve Dirençsiz Ailevi Akdeniz Ateşi Hastalarında Speckle Tracking Ekokardiyografi Kullanılarak Miyokardiyal Disfonksiyonun Karşılaştırılması The Comparison of Myocardial Dysfunction Using Speckle Tracking Echocardiography in Resistive and Non-Resistive Familial Mediterranean Fever Patients Ugur Ozkerim, Hasan Kocaayan, Sercan Gucenmez, Servet Akardoi: 10.14744/scie.2026.32533 Sayfalar 239 - 248 GİRİŞ ve AMAÇ: Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA) hastalarında ataksız dönemlerde bile subklinik miyokardiyal ve perikardiyal tutulum bildirilmektedir. Ancak kolşisin direncinin kardiyak işlev üzerine etkisi net değildir. Bu çalışma, kolşisin dirençli ve dirençsiz AAA hastalarında miyokardiyal fonksiyonun speckle-tracking ekokardiyografi ile değerlendirilmesini ve karşılaştırılmasını amaçlamaktadır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 57 kolşisin-yanıtlı ve 17 kolşisin-dirençli olmak üzere toplam 74 AAA hastası ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 74 sağlıklı kontrol dahil edildi. Geleneksel kardiyovasküler risk faktörleri olan bireyler çalışma dışında bırakıldı. Kolşisin direnci, maksimum tolere edilen doz ya da 2 mg/gün tedaviye rağmen üç ayda ≥1 atak geçirilmesi, biyolojik tedavi gereksinimi ve/veya amiloidoz varlığı (iki kez ≥500 mg/gün proteinüri veya biyopsi ile doğrulanan) olarak tanımlandı. Tüm katılımcılara deneyimli kardiyologlar tarafından, klinik durumdan habersiz olarak speckle-tracking ekokardiyografi uygulandı. Demografik ve klinik veriler standart bir form ile kaydedildi. BULGULAR: Kolşisin-dirençli ve kolşisin-yanıtlı AAA hastaları arasında yaş, cinsiyet ve hastalık süresi açısından anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Kolşisin-yanıtlı AAA grubunda global longitudinal strain (GLS) değerleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede daha düşüktü (p < 0.05). Ancak kolşisin-dirençli ve kolşisin-yanıtlı hasta grupları arasında GLS açısından anlamlı fark izlenmedi (p > 0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: AAA hastalarında sağlıklı bireylere kıyasla subklinik miyokardiyal disfonksiyon saptanmıştır. Bununla birlikte, kolşisin direncinin miyokardiyal tutulum üzerinde ek bir olumsuz etkisi gözlenmemiştir. Bu durum, AAA’da kardiyak strain parametrelerini kolşisin yanıtından bağımsız belirleyebilecek ek faktörlerin rol oynayabileceğini düşündürmektedir. |
| 7. | Holmium Lazer Prostat Enükleasyonu Sonrası Hasta Bildirimli Memnuniyet ve Semptom Düzelmesi: Postoperatif Telefon Anketi Sonuçları Patient-Reported Satisfaction and Symptom Improvement Following Holmium Laser Enucleation of the Prostate: Results from a Postoperative Telephone Survey Yunus Kayalı, Tahsin Batuhan Aydogan, Alpcan Torun, Ali Soleimanpour, Ata Ghasemzadeh, Bilal Eryildirimdoi: 10.14744/scie.2026.88965 Sayfalar 249 - 256 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, yapılandırılmış bir postoperatif telefon anketi kullanılarak gerçek yaşam kohortunda holmium lazer prostat enükleasyonu (HoLEP) sonrası hasta bildirimli memnuniyetin ve semptom düzelmesinin değerlendirilmesi amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu tek merkezli gözlemsel izlem çalışması, retrospektif dosya incelemesi ile yapılandırılmış bir telefon anketini birleştirdi. Ocak 2023 ile Ocak 2026 arasında gerçekleştirilen tüm HoLEP işlemleri tarandı (n=519). Telefonla ulaşılabilen 462 hasta arasından 209’u Mart 2026’da sözlü onam vererek anketi tamamladı. Ankette genel memnuniyet, işeme semptomlarındaki algılanan değişim, aynı ameliyatı yeniden olma isteği, işlemi başkalarına önerme eğilimi, zaman içindeki memnuniyet değişimi, rezidüel semptomlar, semptomlara bağlı rahatsızlık düzeyi ve ek tedavi gereksinimi değerlendirildi. BULGULAR: Genel memnuniyet 146 hastada (%69,9) olumlu bulundu ve 184 hasta (%88,0) işeme yakınmalarında düzelme bildirdi. Ayrıca 149 hasta (%71,3) aynı ameliyatı yeniden tercih edeceğini, 143 hasta (%68,4) ise HoLEP’i başkalarına önereceğini ifade etti. Olumlu memnuniyet oranı ameliyat sonrası ilk haftada %22,0 iken görüşme zamanında %68,9’a yükseldi. En sık görülen rezidüel yakınma üriner inkontinanstı (%78,0). Daha düşük memnuniyet, rezidüel semptom varlığı ve ek ilaç gereksinimi ile ilişkiliydi (her ikisi için p<0,0001). Daha uzun takip süresi, daha iyi memnuniyet ile zayıf düzeyde ilişkili bulundu (rho=0,269, p<0,0001). TARTIŞMA ve SONUÇ: HoLEP, hasta bildirimli belirgin semptom düzelmesi ve genel olarak olumlu postoperatif değerlendirme ile ilişkili bulundu. Bununla birlikte memnuniyet dinamikti ve rezidüel semptomlar, ek tedavi gereksinimi ve zaman içindeki postoperatif iyileşme süreci ile yakından ilişkiliydi. |
| 8. | Yoğun bakım ünitesinde Candida auris kolonizasyon ve enfeksiyonlarının retrospektif analizi Retrospectıve Analysis of Candida Auris Colonization and Infections in The Intensive Care Unit Sultan Şıvğın Til, Betül Yıldız, Görkem Tükenmez, Elif Bombacıdoi: 10.14744/scie.2026.84565 Sayfalar 257 - 264 GİRİŞ ve AMAÇ: Candida auris (C. auris), özellikle yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) sağlık hizmeti ilişkili salgınlarla ilişkili, çoklu ilaca dirençli, yeni ortaya çıkan bir maya türüdür ve yüksek mortalite ile ilişkilidir. Bu çalışmada, Türkiye’de üçüncü basamak bir hastanede YBÜ hastalarında C. auris kolonizasyon ve enfeksiyon insidansı, klinik sonuçlar ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif, tek merkezli çalışma 1 Mart–31 Ağustos 2025 tarihleri arasında İstanbul’daki Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi’nde gerçekleştirildi. Haftalık aktif sürveyans taraması aksilla ve kasıktan alınan kombine sürüntü örnekleri ile yapıldı. Enfeksiyon şüphesi olan hastalardan klinik örnekler alındı. Tür tanımlaması matriks destekli lazer desorpsiyon/iyonizasyon uçuş zamanı kütle spektrometrisi (MALDI-TOF MS) yöntemi ile yapıldı. Demografik ve klinik değişkenler analiz edildi ve 30 günlük mortalitenin bağımsız belirleyicilerini saptamak için çok değişkenli lojistik regresyon analizi kullanıldı. BULGULAR: C. auris saptanan toplam 38 YBÜ hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 68,8 ± 15,4 yıl olup %55,3’ü erkekti. Hastaların %60,5’inde kolonizasyon, %39,5’inde ise klinik enfeksiyon mevcuttu. C. auris'in genel insidansı %1,6 idi. En sık enfeksiyon tipi kan dolaşımı enfeksiyonu (%31,6) idi. Genel 30 günlük mortalite oranı %55,3 olarak bulundu. İzolatlarda azol direnci %80,0, amfoterisin B direnci %73,3 ve ekinokandin direnci %13,3 oranında saptandı. Çok değişkenli analizde mekanik ventilasyon kullanımı 30 günlük mortalite ile bağımsız olarak ilişkili bulundu (OR = 19,27; %95 GA: 1,02–363,48; p = 0,04). TARTIŞMA ve SONUÇ: C. auris enfeksiyonları son yıllarda YBÜ’lerde ciddi tehdit oluşturmaktadır. Mortalite oranı, bu çalışmada da oldukça yüksektir. Çalışmada ileri yaş, yüksek komorbidite skorları, mekanik ventilasyon, santral venöz kateter ve geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı, kolonizasyon ve enfeksiyonun risk faktörleri olarak öne çıkmıştır. Maliyet etkinliği açısından, haftalık rutin C. auris taraması yerine, yüksek riskli hastaların erken teşhisi ve hedeflenmiş önleyici stratejilerin uygulanması daha uygun olabilir. C. auris'in erken tespiti, temas izolasyonunun titizlikle uygulanması, çevresel dezenfeksiyonun güçlendirilmesi ve antifungal tedavi stratejilerinin gözden geçirilmesi, bu enfeksiyonun kontrolünde kritik öneme sahiptir. |
| 9. | Term Antepartum Ölü Doğum için Maternal Risk Faktörleri: 10 Yıllık Kayıt Temelli Olgu–Kontrol Çalışması Maternal Risk Factors for Term Antepartum Stillbirth: A 10-Year Registry-Based Case–Control Study Rezzan Berna Temoçin, Pınar Yıldız, Emre Mat, Beyzanur Kahyaoglu, Gazi Yıldızdoi: 10.14744/scie.2026.92668 Sayfalar 265 - 272 GİRİŞ ve AMAÇ: Term antepartum ölü doğum ile ilişkili bağımsız maternal risk faktörlerini belirlemek ve üçüncü basamak bir merkezde insidans örüntülerini değerlendirmek. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif olgu–kontrol çalışması Türkiye’de üçüncü basamak bir referans merkezinde gerçekleştirildi. Gebelik haftası 37+0 ile 41+6 arasında olan tekil term gebelikler dahil edildi. Olgular, doğum eylemi başlamadan önce doğrulanmış term antepartum ölü doğumu bulunan 70 kadından oluşurken, 282 term canlı doğum kontrol grubu olarak alındı. Maternal sosyodemografik, obstetrik ve klinik değişkenler önce tek değişkenli lojistik regresyon ile analiz edildi. Ardından maternal yaş, obezite, gebelikte hipertansif hastalık, gebelikte sigara kullanımı ve gebelikte diyabeti içeren önceden tanımlanmış çok değişkenli model kuruldu. BULGULAR: Term antepartum ölü doğum insidansı 1.000 term doğumda 2.1–2.7 arasında değişmekte olup zaman içinde stabil seyretmiştir. Tek değişkenli analizlerde ileri maternal yaş, düşük eğitim düzeyi, işsizlik, sigara kullanımı, obezite, gebeliğin hipertansif hastalıkları ve ölü doğum öyküsü artmış risk ile ilişkili bulunmuştur. Düzeltilmiş modelde maternal yaş ≥35 yıl (aOR 3.01; %95 GA 1.64–5.52), obezite (aOR 1.74; %95 GA 1.02–2.96), gebeliğin hipertansif hastalıkları (aOR 2.48; %95 GA 1.34–4.61) ve gebelikte sigara kullanımı (aOR 1.86; %95 GA 1.01–3.44) bağımsız olarak ilişkili kalırken, gebelikte diyabet anlamlı bulunmamıştır. Gestasyonel yaşa göre küçük bebek ve plasental dekolman tek değişkenli analizlerde güçlü ilişki göstermiş, ancak olası aracı etkiler nedeniyle çok değişkenli modellere dahil edilmemiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Term antepartum ölü doğum nadir görülmekle birlikte tanımlanabilir maternal risk faktörleri ile güçlü biçimde ilişkilidir. Bu bulgular, geç gebelik haftalarında bireyselleştirilmiş risk sınıflandırmasının önemini vurgulamaktadır. |
| 10. | Hematolojik Göstergeler Aracılığıyla Sigara İçilmesiyle İlişkili Sistemik Enflamasyonun Değerlendirilmesi: Kesitsel Bir Çalışma Evaluating Smoking-Related Systemic Inflammation Through Hematological Indices: A Cross-Sectional Study Müzeyyen Eryılmaz, Ilkay Keskinel, Lara Türkelidoi: 10.14744/scie.2026.07455 Sayfalar 273 - 278 GİRİŞ ve AMAÇ: Sigara içmek, ciddi sağlık sorunlarına yol açan ve sıklıkla kronik hastalıklara katkıda bulunan sistemik inflamasyona neden olan zararlı bir alışkanlıktır. Bu çalışmada, aktif ve pasif sigara maruziyetinin sistemik inflamatuvar yanıt üzerindeki etkilerinin sigara içmeyen bireylerle karşılaştırılması amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif, tek merkezli çalışmaya, sigara içme durumuna göre kategorize edilmiş 253’ü kadın, 53’ü erkek olmak üzere 306 sağlıklı birey dahil edildi. Sistemik immün inflamasyon indeksi (SII), sistemik inflamasyon yanıt indeksi (SIRI), nötrofil/lenfosit oranı (NLR) ve trombosit/lenfosit oranı (PLR) gibi hematolojik inflamasyon belirteçleri, C-reaktif protein (CRP) düzeyleri ile birlikte değerlendirildi. Bu çalışmada, sistemik inflamasyonun varlığı için CRP düzeyinin ≥ 3 mg/L olması eşik değer olarak kabul edildi. BULGULAR: Aktif sigara içicileri arasında, yüksek CRP düzeylerini belirlemede istatistiksel olarak anlamlı tanısal değere sahip olan tek belirteç SIRI idi (AUC = 0,662, %95 GA: 0,522–0,802, p = 0,021); diğer indeksler ise hiçbir grupta anlamlı bulunmadı. SIRI için optimum eşik değer 1,50 olarak belirlendi ve bu değer %38,1 duyarlılık ile %95,8 özgüllük gösterdi. Pasif içiciler ve sigara içmeyenlerde hematolojik indeksler ile CRP arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. TARTIŞMA ve SONUÇ: SIRI, aktif sigara içicilerinde inflamatuvar yanıtın değerlendirilmesinde yararlı ve kolay ulaşılabilir bir parametre olabilir. Ayırt edici performansı sınırlı olmakla birlikte, rutin tam kan sayımı parametrelerinden elde edilmesi nedeniyle klinik değerlendirmede yardımcı bir belirteç olarak kullanılabilir. |
| 11. | Anne Sütü ile Beslenmenin Vücut Kitle İndeksine Etkisi Impact of Breastfeeding on Body Mass Index Nihal Cankır, Yakup Çağ, Mehmet Tolga Köle, Ayşe Adak, Yasemın Akındoi: 10.14744/scie.2026.34445 Sayfalar 279 - 285 GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı 3-6 yaş grubu çocukların anne sütü alım süresi ile vücut kitle indeksi (VKİ) değeri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve erken çocukluk dönemindeki beslenmenin obezite sıklığı üzerine olan etkisini belirlemektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Polikliniğe başvuran 3-6 yaş arası çocukların ebeveynlerine demografik özelliklerin yanı sıra çocuklarının 0-2 yaş arasındaki beslenme şeklini sorgulayan anket uygulanmış, çocukların antropometrik ölçümleri yapılmıştır. BULGULAR: Araştırmaya 236’sı erkek olmak üzere toplam 399 çocuk katılmıştır. Çalışmaya katılan çocukların VKI değerlerine göre %27’si zayıf, %54’ü normal, %5’i fazla kilolu ve %14’ü ise obez idi. Çocukların %8’i hiç anne sütü almamış, %42’ü 6 ay ve altı, %25’i 7-23 ay ve %25’i 24 ay ve üstü anne sütü almışlardır. Anne sütü alım süresi ile VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. (p>0,05) Hiç anne sütü almayan çocukların %22’ si, 6 aydan az anne sütü alan çocukların %9’ u, 7-23 ay anne sütü alan çocukların %16’ sı ve 24 aydan daha uzun süre anne sütü alanların ise %16’ sı obez idi. Anne sütü alım süresi ile kronik hastalık arasında istatistik olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. (p<0,05) Kronik hastalığı olanların %71,4’ ü 6 ay ve altı anne sütü almıştır. Kronik hastalığı olan çocuklarda anne sütü alım süresinin daha az olduğu tespit edilmiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, anne sütü alım süresi ile VKİ değeri arasında ilişki bulunmamıştır. Ancak kronik hastalığı olan çocuklarda anne sütü alım süresinin daha az olduğu görülmüştür |
| 12. | Akciğerin Pleomorfik Karsinomunda Sağkalıma Etki Eden Faktörler ve Cerrahi Sonuçlar Surgical Outcomes and Prognostic Factors of Pulmonary Pleomorphic Carcinoma Berk Cimenoglu, Attila Ozdemir, Mesut Buz, Fatma Tuğba Özlü, Talha Dogruyol, Recep Demirhandoi: 10.14744/scie.2026.37530 Sayfalar 286 - 293 GİRİŞ ve AMAÇ: Pulmoner plemorfik karsinom (PPE) küçük hücreli dışı akciğer kanserleri (KHDAK) arasında en nadir görülen alt tiplerden biridir ve prognozu kötüdür. Kemorezistan olduğu bilinen bu tümörde erken evrede öncelenmesi gereken esas tedavi anatomik rezeksiyondur. Çok nadir görülen bir alt tip olması nedeniyle bu konu ile ilgili literatürdeki çalışma sayısı oldukça azdır. Çalışmamızın amacı PPE nedeni ile opere edilen hastaların postoperatif uzun dönem sonuçlarını ve sağkalıma etki eden faktörleri araştırmaktır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde akciğer kanseri nedeni ile opere edilen hastalar retrospektif olarak incelendi. Histopatolojik olarak PPE tanısı almış olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik klinikopatolojik özellikleri irdelendi, genel sağkalıma ve hastalıksız sağkalıma etki eden faktörler araştırıldı. BULGULAR: Çalışmaya Ocak 2016 – Aralık 2026 yılları arasında PPE nedeni ile opere edilen 25 hasta dahil edildi. Cerrahi mortalite çıkartıldıktan sonra ortalama OS 54.3±9.9 ay, 5-yıllık OS 49.6% olarak hesaplandı. On üç (52%) hastada nüks geliştiği görüldü. Ortalama DFS 43.1±9.9 ay, 5-year DFS 40.9% olduğu görüldü. Cerrahi insizyon tercihi analizlerinde torakotomi yapılan hastalarda ortalama sağkalım 48.2±11.6 ay, 5 yıllık OS 43.8% olarak görüldü. Bu değerler video-yardımlı cerrahi (VATS) yapılan hastalarda 77.6±12.9 ay ve 80% olduğu görüldü (p=0.048). Aynı zamanda evre ile sağkalım arasında istatistiksel anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir (0.042). Hava yollarında yayılım (Spread through air spaces - STAS), perinöral invazyon ve vasküler invazyon valığının ise istatistiksel anlam boyutuna ulaşmasa da daha kötü progoz ile ilişkili olduğu görülmüştür. TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda PPE’de sağkalıma istatistiksel anlamda etki eden prognostik faktörlerin minimal invazive cerrahi uygulanması ve hastalığın evresi olduğu görülmektedir. Bunun yanı sıra STAS, perineural invasivon veya vascular invasion gibi invasion parametrelerinin istatistiksel anlam boyutuna ulaşmasa da sağkalım üzerine etki ettiği görülmüştür. |
| 13. | Yaşlı İnoperabl Evre III Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri Hastalarında Üç Farklı Kemoradyoterapi Rejiminin Etkinlik ve Güvenlilik Açısından Karşılaştırılması Comparison of Efficacy and Safety of Three Chemoradiotherapy Regimens in Elderly Patients with Inoperable Stage III Non-Small Cell Lung Cancer Pınar Özdemir, Erman Özdemir, Serap Yadigar, Erdoğan Özdemirdoi: 10.14744/scie.2026.74547 Sayfalar 294 - 300 GİRİŞ ve AMAÇ: Eş zamanlı kemoradyoterapi (KRT), inoperabl evre III küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastaları için standart tedavidir; ancak yaşlı hastalarda etkinliği ve güvenliğine ilişkin veriler sınırlıdır. Bu çalışmada, evre III KHDAK olan yaşlı hastalarda üç farklı kemoterapi rejimiyle uygulanan KRT'nin sağkalım, tedavi yanıtı ve toksisite sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2006–Ekim 2014 arasında KRT uygulanmış, inoperabl evre IIIA–IIIB KHDAK tanılı, ≥65 yaşındaki 75 hastanın kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Hastalara karboplatin artı paklitaksel (PC; n=41), sisplatin artı dosetaksel (PD; n=21) veya sisplatin artı etoposid (PE; n=13) rejimlerinden biri uygulanmıştı; tüm hastalara eş zamanlı radyoterapi (30 fraksiyonda 60 Gy) verilmişti. Değerlendirilen klinik sonlanımlar genel sağkalım (OS), progresyonsuz sağkalım (PFS), tedavi yanıtı (RECIST v1.1) ve toksisite (NCI-CTCAE v4.03) idi. BULGULAR: Medyan OS, PE grubunda 31,6 ay, PC grubunda 20,0 ay ve PD grubunda 13,7 ay idi (p=0,322). Medyan PFS, PE, PC ve PD grupları için sırasıyla 19,8, 10,6 ve 10,9 ay idi (p=0,643). Tam yanıt (CR), kısmi yanıt (PR) ve stabil hastalık (SD) olarak tanımlanan hastalık kontrol oranları %92,3 (PE), %75,6 (PC) ve %71,4 (PD) idi (p=0,279). Nöropati en sık PC grubunda (%20) görülürken, hematolojik toksisiteler PD grubunda daha sık görüldü. Kemoterapinin kesilmesi, Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) performans durumu 2 olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,012). TARTIŞMA ve SONUÇ: İnoperabl evre III KHDAK olan yaşlı hastalarda üç KRT rejiminin tümü kabul edilebilir etkinlik ve güvenlik profilleri gösterdi. İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte, PE rejimi sayısal olarak daha iyi sağkalım sonuçları ve daha yüksek hastalık kontrol oranlarıyla ilişkiliydi; bu da seçilmiş yaşlı hastalarda uygun bir seçenek olabileceğini düşündürmektedir. |
| 14. | Pelvik İnsidans–Lomber Lordoz Uyumsuzluğunun Kronik Bel Ağrısı Olan Hastalarda Yaşam Kalitesi ve Disabilite Üzerindeki Etkisi The Effect of Pelvic Incidence–Lumbar Lordosis Mismatch on Quality of Life and Disability in Patients with Chronic Low Back Pain Merve Çalkın Korkmaz, Adil Oncel, Ömer Faruk Bucak, Sena Toludoi: 10.14744/scie.2026.67535 Sayfalar 301 - 305 GİRİŞ ve AMAÇ: Pelvik insidans–lomber lordoz (PI–LL) uyumsuzluğu sagittal dengesizliğin bir göstergesi olarak kabul edilmekle birlikte, kronik bel ağrısındaki klinik önemi halen netlik kazanmamıştır. Bu çalışmada, kronik bel ağrılı (KBA) hastalarda spinopelvik hizalanma ile klinik sonuçlar arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel gözlemsel çalışmaya, kronik bel ağrısı (>12 hafta) bulunan 18 yaş ve üzeri 101 hasta dahil edildi. Pelvik insidans (PI) ve lomber lordoz (LL) dahil olmak üzere spinopelvik parametreler, standartize ayakta çekilmiş radyografiler kullanılarak ölçüldü. Hastalar PI–LL uyumsuzluğuna göre iki gruba ayrıldı: PI–LL <10° (normal hizalanma) ve PI–LL ≥10° (uyumsuzluk). Gruplar arasında Vizüel Analog Skala (VAS), Kısa Form-36 (SF-36) ve Oswestry Disabilite İndeksi (ODI) skorları karşılaştırıldı. BULGULAR: Gruplar arasında PI, LL ve PI–LL değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı (sırasıyla p=0.026, p<0.001 ve p<0.001). Genel sağlık alt boyutu dışında (p=0.045), ODI, VAS (istirahat ve aktivite) ve SF-36 alt ölçekleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde genel sağlık skorunun PI–LL uyumsuzluğu için anlamlı bir prediktör olduğu belirlendi (OR=0.973, p=0.045). BMI’nin de istatistiksel olarak anlamlı ilişki gösterdiği saptandı (p=0.036). TARTIŞMA ve SONUÇ: Spinopelvik uyumsuzluk, daha yüksek BMI ve daha düşük genel sağlık algısı ile ilişkili olabilir, ancak ağrı veya disabilite skorları ile ilişkili değildir. |
| 15. | Parmakla Rektal Muayenede Posterior Yüzey Alanına Dayalı Prostat Hacmi Tahmini: Prospektif Metodolojik ve Tekrarlanabilirlik Çalışması Digital Rectal Examination-Based Estimation of Prostate Volume Using Posterior Surface Area: A Prospective Methodological and Reproducibility Study Ahmet Halil Sevinç, Burcu Hanci, Fatih Tarhandoi: 10.14744/scie.2026.12989 Sayfalar 306 - 312 GİRİŞ ve AMAÇ: Parmakla rektal muayene (PRM) kullanılarak prostat hacmini tahmin etmeye yönelik yeni, standartlaştırılmış ve objektif bir yöntem geliştirmek ve tedavi odaklı bir derecelendirme sistemi oluşturmak. YÖNTEM ve GEREÇLER: Prostat iğne biyopsisi planlanan, 45 yaş ve üzerindeki toplam 330 erkek prospektif olarak değerlendirildi (Grup 1). PRM sırasında, muayene eden hekimin önceden ölçülmüş işaret parmağı kullanılarak prostat posterior yüzeyinin genişliği, uzunluğu ve yüksekliği ölçüldü. Tekrarlanabilirlik, iki ürolog tarafından bağımsız olarak muayene edilen 63 hastada değerlendirildi (Grup 2). Posterior yüzey alanı ve hacim, elips ve elipsoid formülleri kullanılarak hesaplandı. Transrektal ultrasonografi (TRUS) ile ölçülen prostat hacmi referans standart olarak kabul edildi. Tahmin denklemlerini oluşturmak için doğrusal regresyon analizleri yapıldı. BULGULAR: Posterior yüzey alanı, TRUS ile ölçülen prostat hacmini posterior yüzey hacmine göre daha güçlü şekilde öngördü ve varyansın %91’ini açıkladı (R² = 0.909, p <0.0001). Gözlemciler arasında anlamlı fark saptanmadı (p = 0.061); buna karşın güçlü korelasyon (r = 0.733, p <0.0001) ve yüksek güvenilirlik gösterildi (ICC = 0.821). Önerilen derecelendirme sistemi, TRUS temelli derecelendirme ile güçlü uyum gösterdi (κ = 0.884; %95 CI, 0.846–0.922). TARTIŞMA ve SONUÇ: PRM ile ölçülen posterior prostat yüzey alanı, prostat hacim kategorilerinin tahmin edilmesinde güvenilir ve tekrarlanabilir bir yaklaşımdır. Bu yöntemin manyetik rezonans görüntüleme gibi ileri görüntüleme yöntemleri kullanılarak daha ileri doğrulanması önerilmektedir. |
| 16. | Hızlı Sitogenetik Tanı Amacıyla Kordosentez: 160 Olgunun Retrospektif Kohort Çalışması Cordocentesis for Rapid Cytogenetic Diagnosis: A Retrospective Cohort Study of 160 Cases Cytogenetic Diagnosis by Cordocentesis: Retrospective Analysis Ceren Sağlam Purut, Sevim Tuncer Can, Raziye Torun, Barış Sever, Yunus Emre Purut, Yaşar Bekir Kutbay, Özgür Kırbıyık, Mehmet Özer, Alkım Gülsah Şahingöz Yıldırımdoi: 10.14744/scie.2026.80378 Sayfalar 313 - 318 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada kordosentez uygulanan gebeliklerde kantitatif floresan polimeraz zincir reaksiyonu (QF-PCR) ile konvansiyonel sitogenetik analiz arasındaki uyumun değerlendirilmesi; ayrıca işlem endikasyonları, tanısal verim, sonuçlanma süreleri ve maternal yaş ile kromozomal anomaliler arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif kohort çalışmasına, Ağustos 2019–Temmuz 2022 tarihleri arasında üçüncü basamak bir merkezin Perinatoloji Biriminde kordosentez uygulanmış olan 160 olgu dahil edilmiştir. Maternal yaş, işlem endikasyonu, gebelik haftası, QF-PCR sonuçları, konvansiyonel karyotip bulguları ve laboratuvar raporlama süreleri analiz edilmiştir. İşlem endikasyonları ultrasonografik bulgular, tarama testi sonuçları ve önceki prenatal invaziv genetik test sonuçlarına göre gruplandırılmıştır. BULGULAR: En sık endikasyon majör ultrasonografik anomaliler olup (%53,1), anormal karyotip oranı da en yüksek bu grupta saptanmıştır (%12,9). QF-PCR, trizomi 21 ve trizomi 18 için sitogenetik analiz ile %100 uyum göstermiştir. Bununla birlikte, QF-PCR sonucu normal olarak bildirilen olguların %4,5’inde konvansiyonel karyotipleme ile yapısal kromozomal anomaliler ve mozaik trizomi 8 ile trizomi 9 gibi nadir sayısal anomaliler saptanmıştır. Konvansiyonel sitogenetik analiz için ortalama sonuçlanma süresi 11,7 ± 3,5 gün olarak bulunmuştur. İleri maternal yaş ile trizomi 21 ve trizomi 18 arasında belirgin ilişki izlenmiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: QF-PCR, kordosentez olgularında sık görülen anöploidiler açısından hızlı ve güvenilir bir ön değerlendirme yöntemi olmakla birlikte, yapısal ve nadir kromozomal anomalileri saptayabilmesi nedeniyle kesin tanı için konvansiyonel sitogenetik analiz gerekliliğini sürdürmektedir. Özellikle gebeliğin ileri haftalarında başvuran olgularda, fetal kan kültüründen daha kısa sürede sonuç alınabilmesi kordosentezi zamanın kritik olduğu durumlarda önemli bir tanısal seçenek haline getirmektedir. |
| 17. | Üriner Sistem Taş Hastalığı ile Başvuran Çocuklarda D Vitamini Profilaksisinin Kesilmesinin Taş Boyutuna Etkisi Vitamin D Prophylaxis and Changes in Kidney Stone Number and Size in Children: A Prospective Ultrasound-Based Study Buşra Gürpınar, Bağdagül Yavaş Aksu, Zeynep Yürük Yıldırım, Emine Çalışkan, Zuhal Bayramoğlu, Gülbin Gökçay, Alev Yılmazdoi: 10.14744/scie.2026.71598 Sayfalar 319 - 327 GİRİŞ ve AMAÇ: D vitaminin yetersizliğinin önlenmesi amacıyla hayatın ilk haftasından itibaren tüm bebeklere en az bir yaşına kadar, tercihen 18 yaşına kadar 400 IU/gün D vitamini uygulanması önerilmektedir. Bu çocuklarda üriner sistem taş hastalığı saptandığında vitamin D profilaksisinin kesilmesinin gerçekten gerekli olup olmadığına dair literatürde yayın yoktur. Bu çalışmanın amacı, üriner sistem taş hastalığı ile başvuran küçük çocuklarda D vitamini profilaksisinin kesilmesinin taş boyutuna ve sayısına etkisini belirlemektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışmaya, üriner sistem taş hastalığı nedeniyle çocuk nefroloji polikliniğine başvuran 3 yaş altındaki çocuklar dahil edildi. Renal ultrasonografik değerlendirmelerin tümü, deneyimli tek bir çocuk radyoloğu tarafından gerçekleştirildi. Persistan nefrolitiazisi bulunan 28 çocuk [17 erkek (%60,7)] çalışmaya alındı. D vitamini profilaksisi ilk 3 aylık dönemde (P1) kesildi; takip eden 3 aylık dönemde (P2) ise D vitamini 400 IU/gün profilaksi dozunda yeniden başlandı. Her iki dönemin sonunda taşların sayısı ve boyutu ultrasonografi ile değerlendirildi. BULGULAR: İlk ultrasonografik değerlendirme sırasındaki ortalama yaş 13,7±10,7 ay (2,7–39,4 ay) idi. Tüm hastaların serum kreatinin ve kalsiyum düzeyleri normal sınırlardaydı ve hiçbir hastada D vitamini hipervitaminozu saptanmadı. On iki hastada (%42,9) üriner sistem taş oluşumuna yatkınlık oluşturan en az bir metabolik anormallik saptandı, en sık görülen bozukluklar hiperkalsiüri (n=8) ve hipositratüri (n=7) idi. Taş sayısı ve boyutu hem P1 hem de P2 dönemlerinde anlamlı olarak azaldı. P1 sonunda taşsız hale gelen 12 çocuğun hiçbirinde, P2 döneminde D vitamini profilaksisinin yeniden başlanmasını takiben yeni taş oluşumu gözlenmedi. Taş sayısındaki azalma daha küçük yaştaki çocuklarda anlamlı olarak daha sık saptandı (p=0,01). Bunun dışında, incelenen klinik ve laboratuvar parametrelerinin hiçbiri taşlardaki iyileşme ile ilişkili bulunmadı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda erken çocukluk döneminde taş sayısı ve boyutundaki değişiklikler D vitamini profilaksisinden etkilenmemiştir. Yakın ultrasonografik izlem sağlandığında, üriner sistem taş hastalığı olan çocuklarda D vitamini profilaksisinin rutin olarak kesilmesi gerekli olmayabilir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 18. | Skalpte Kemik Ekspoze Doku Defektine Yönelik Biyobozunur Geçici Dermal Matris İle İki Aşamalı Onarım Two-Stage Reconstruction of a Scalp Defect with Exposed Bone Using a Biodegradable Temporizing Dermal Matrix Azmi Can Ofluoğlu, Mustafa Merih Yaraşır, Çağla Çiçek, Gaye Filintedoi: 10.14744/scie.2026.26037 Sayfalar 328 - 331 Skalp doku defektleri tümör veya travmaya bağlı gelişebilmektedir. Dermal ve epidermal matrisler kemik ekspoze kompleks skalp doku defektlerinin yönetiminde vaskülarize ve granüle yara tabanı oluşturarak rekonstrüksiyon seçenekleri arasında önemli bir alternatif sağlamaktadır. Biyobozunur geçici matris defektin büyüklüğüne bağlı olarak deri grefti ile kombine iki aşamalı veya tek başına uygulanabilmektedir. 9 yaş erkek hasta trafik kazasına bağlı olarak skalpte 6x8 cm tabanda kemiğin açığa çıktığı doku defekti ile başvurdu. Yara kenarındaki ölü dokular debride edilerek hastanın yarasına eş zamanlı biyobozunur geçici matris uygulandı. Haftalık kontrollerle matristeki renk değişimi gözlendi. Beş hafta sonunda matris tabanında yeterli granülasyon dokusunun geliştiği görüldü. Matrisin dış tabakası çıkarılarak yara tabanına kısmi kalınlıkta deri grefti adapte edildi. Biyobozunur geçici matris skalp defektlerinde özellikle çocuk hastalarda rekonstrüksiyona yardımcı olarak rekonstrüksiyon basamaklarının sırasıyla kullanımına olanak sağlar ve kompleks cerrahilerin uygulanmasını gerektirmez. |