E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 37 (2)
Cilt: 37  Sayı: 2 - 2026
FULL ISSUE
1. Henüz tamamlanmamış! (Türkçe)
Download Full Issue

Sayfalar I - X

ARAŞTIRMA MAKALESI
2. 
IVF’de Kontrollü Ovaryan Stimülasyon İçin Uygulanan Esnek Multidoz GnRH Antagonist ve GnRH Agonist Protokollerinin Karşılaştırılması: Overyan Yanıta Göre Tabakalanmış Prospektif Randomize Bir Çalışma
Flexible Multidose GnRH Antagonist Versus GnRH Agonist Protocols for Controlled Ovarian Stimulation in IVF: A Prospective Randomized Study Stratified by Ovarian Response
Ali Yılmaz, Rezzan Berna Temoçin
doi: 10.14744/scie.2026.46656  Sayfalar 113 - 120
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu prospektif randomize kontrollü çalışmada, IVF sikluslarında fleksibl multidoz GnRH antagonist protokolünün; normal over yanıtlı hastalarda uzun luteal GnRH agonist, düşük over yanıtlı hastalarda ise kısa GnRH agonist protokole kıyasla ovaryan stimülasyon parametreleri, laboratuvar sonuçları, gebelik oranları ve OHSS insidansı üzerindeki etkilerini değerlendirmek amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: IVF tedavisi planlanan ve vücut kitle indeksi 19–32 kg/m² olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Olgular ovaryan yanıta göre normal ve düşük yanıtlı olarak sınıflandırıldı ve her grupta kapalı zarf yöntemiyle GnRH agonist veya antagonist protokollerine randomize edildi. Foliküler gelişim transvajinal ultrasonografi ve serum estradiol düzeyleri ile izlendi. En az iki follikülün 18–20 mm’ye ulaşması üzerine hCG uygulanarak 35–36 saat sonra oosit pick-up gerçekleştirildi. Primer sonlanım oosit ve embriyo verimi; sekonder sonlanımlar gonadotropin dozu, stimülasyon süresi, E2 düzeyleri, siklus iptali, klinik gebelik ve OHSS olarak belirlendi.
BULGULAR: Toplam 142 siklus analiz edildi (normal yanıt: Uzun agonist n=34, antagonist n=28; düşük yanıt: Kısa agonist n=42, antagonist n=38). Normal yanıt grubunda stimülasyon süresi antagonist protokolde daha kısa bulundu, ancak toplam gonadotropin dozu benzerdi. Her iki yanıt grubunda toplam ve matür oosit sayısı, embriyo sayısı, transfer edilen embriyo sayısı ve siklus iptal oranları açısından anlamlı fark saptanmadı. Normal yanıt grubunda siklus, oosit toplama ve embriyo transferi başına gebelik oranları benzerdi. Düşük yanıt grubunda antagonist protokolde gebelik oranları daha düşük eğilim göstermesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. OHSS yalnızca normal yanıt grubunda iki hafif olguda gözlendi ve protokoller arasında fark bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Fleksibl multidoz GnRH antagonist protokolü, normal ve düşük over yanıtlı hastalarda agonist protokollere kıyasla oosit/embriyo verimi ve gebelik sonuçlarını anlamlı olarak değiştirmemiştir. Normal over yanıtlılarda antagonist protokol daha kısa stimülasyon süresi ile ilişkili bulunmuştur.

3. 
Düzeltici Egzersizlerin ve Postüral Eğitiminin Öne Eğik Baş Postürü Üzerindeki Etkileri - Randomize Kontrollü Çalışma
Effects of Corrective Exercises and Postural Education on Forward Head Posture - A Randomized Controlled Trial
Warda Khalid, Ebru Akbuğa Koç
doi: 10.14744/scie.2026.54522  Sayfalar 121 - 129
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, düzeltici egzersiz programı ve postüral eğitimin kraniovertebral açı, omuz açısı, ağrı ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dahil edilme kriterlerine uyan toplam kırk altı (n=46) (n=25 kadın; n=21 erkek) birey tedavi öncesinde ve sonrasında tek bir fizyoterapist tarafından değerlendirilmiştir. Katılımcılar düzeltici egzersiz grubu (CEG=17), postüral eğitim grubu (PEG=17) ve kontrol grubu (CG=12) olmak üzere rastgele olarak üç gruba ayrılmıştır. CE grubu, germe ve kuvvetlendirme egzersizlerini içerecek şekilde baş önde postürü düzeltici egzersiz programına dahil edilirken, PE grubuna postüral eğitim yönergesi verilmiştir. Ayrıca, CG’ye ise herhangi bir tedavi uygulanmamıştır. Tedavi öncesi ve 6 hafta sonra bireyler kraniovertebral açı omuz açısı, ağrı düzeyleri ve yaşam kalitesi açısından değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Sonuç olarak, 6 hafta sonrasında grup içi karşılaştırmada; CE ve PE gruplarında kranyovertebral açı (p=0.001), omuz açısı (p=0.005) ve ağrı (p=0.001) açısından istatistiksel olarak anlamlı artış gözlenirken, CG’da ise kranyovertebral açı (p=0.001) ve ağrıda (p=0.002) artış görülmüştür. Yaşam kalitesi öncesi ve sonrası ölçümünde, tüm gruplar için fiziksel işlevsellik bileşeni dışında (p<0.05) anlamlı bir fark ortaya çıkmamıştır (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kişiselleştirilmiş düzeltici egzersiz programı ve postür eğitimi, kraniyovertebral açı, omuz açısı ve ağrıyı iyileştirdi. Bu bulgular, basit ve düşük maliyetli müdahalelerin, öne eğik baş postürünü düzeltmek için klinik ve önleyici ortamlara etkili bir şekilde entegre edilebileceğini vurgulamaktadır.

4. 
Primer Ön Çapraz Bağ Rekonstrüksiyonunda Peroneus Longus ve Hamstring Otogreftlerinin Karşılaştırmalı Klinik ve Greft Özellikleri
Comparison of Peroneus Longus and Hamstring Autografts in Primary Anterior Cruciate Ligament Reconstruction: Clinical Outcomes and Graft Characteristics
Bahattin Kemah, Mesut Akkaya, Murat Birinci, Kürşat Güner, Mehmet Özer, Serkan Aykut
doi: 10.14744/scie.2026.10576  Sayfalar 130 - 135
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, primer ön çapraz bağ (ÖÇB) rekonstrüksiyonunda hamstring tendon (HT) ve peroneus longus tendon (PLT) otogreftlerinin donör saha morbiditesi, greft özellikleri ve klinik sonuçlar açısından karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma tek merkezli retrospektif bir kohort çalışmasıdır. Eylül 2023 ile Kasım 2024 tarihleri arasında primer ÖÇB rekonstrüksiyonu uygulanan ve en az bir yıl takip edilen toplam 100 hasta dahil edilmiştir. Hastalar kullanılan greft tipine göre iki gruba ayrılmıştır: PLT (n=56) ve HT (n=44). Fonksiyonel değerlendirme ameliyat öncesinde ve postoperatif 12. ayda Uluslararası Diz Dokümantasyon Komitesi (IKDC) skoru, Lysholm skoru ve Tegner aktivite ölçeği kullanılarak yapılmıştır. PLT grubunda ayak bileğine ait donör saha morbiditesi, Amerikan Ortopedik Ayak ve Ayak Bileği Derneği (AOFAS) arka ayak skoru kullanılarak iki tarafın karşılaştırılması yoluyla değerlendirilmiştir. İntraoperatif olarak greft uzunluğu ve çapı kaydedilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda nonparametrik testler kullanılmış, olası karıştırıcı değişkenleri kontrol etmek amacıyla çok değişkenli lineer regresyon modelleri uygulanmıştır.
BULGULAR: On ikinci ayda her iki grubun fonksiyonel skorlarında ameliyat sonrası belirgin iyileşme gözlenmiştir. IKDC ve Lysholm skorları PLT grubunda istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuş, ancak bu farkların büyüklüğü minimal klinik anlamlılık eşiklerinin altında kalmıştır. Tegner aktivite skorları açısından gruplar arasında benzerlik saptanmıştır. PLT kullanımı ile daha büyük çap ve daha uzun greft elde edilmiştir. Son takipte ipsilateral ve kontralateral AOFAS skorları arasında anlamlı bir fark izlenmemiş olup, klinik olarak anlamlı bir ayak bileği fonksiyon kaybı saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Primer ÖÇB rekonstrüksiyonunda PLT otogrefti, hamstring otogreftlere benzer kısa dönem fonksiyonel sonuçlar sağlamaktadır. PLT ile daha büyük greft çapı elde edilebilmesine rağmen bu durum hasta tarafından bildirilen sonuçlarda klinik olarak anlamlı bir üstünlük sağlamamıştır. Uygun hasta seçimi yapıldığında, PLT kullanımı güvenilir bir alternatif greft seçeneği olabilmektedir.

5. 
Yoğun Bakımda Cihaz Kullanım Oranları, Sağlık Bakım Hizmetiyle Ilişkili Enfeksiyonlar ve Antibiyotik Kullanımı
Prevalence of Device Utilization, Healthcare-Associated Infections and Antibiotic Use in the Intensive Care Unit
Akın Bilir, Türker Kan Taşcı, Yeliz Bilir, Elif Bombacı, Banu Cevik
doi: 10.14744/scie.2026.89990  Sayfalar 136 - 142
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonlar (SBİE), atfedilebilir mortalite, uzamış yatış süresi ve artan maliyetler nedeniyle önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu nokta prevalans çalışmasının amacı, yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) cihaz kullanım oranlarını, SBİE prevalansını, ilişkili risk faktörlerini ve klinik sonuçlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İndeks gününde, çalışmaya 48 saattir YBÜ’de yatan, 18 yaş üstü tüm hastalar dahil edildi. Her hasta için klinik veriler, enfeksiyon durumu, antibiyotik kullanımı (ampirik, definitif, profilaktik) ve cihaz kullanımları kaydedildi. SBİE tanıları için, ‘Sağlık Bakanlığı SBİE Sürveyans Tanı Rehberi’ esas alındı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 104 hastanın medyan yaşı 70.5 yıl olup, %57.7’si erkekti. Tüm hastaların %69.2’sinde santral venöz kateter (SVK), %95.2’sinde üriner kateter (ÜK), %68.3’ünde mekanik ventilasyon (MV), %11.5’inde sürekli renal replasman tedavisi ve %14.4’ünde parenteral beslenme desteği mevcuttu. Antibiyotik kullanımı %70.2 oranında saptanmış olup, en sık izole edilen başlıca patojenler ise P. aeruginosa (%46.7), A. baumannii (%20.0) idi. Hastalar toplum kaynaklı enfeksiyon (n=37), nazokomiyal enfeksiyon (n=35) ve enfeksiyonsuz (n=32) olmak üzere 3 grupta değerlendirildi. Hastane kaynaklı enfeksiyon grubunda MV trakeostomi, SVK ve diyaliz kateteri kullanım oranları anlamlı daha yüksekti (p<0.05). Ayrıca bu grupta yoğun bakımda kalış süresi anlamlı daha uzun (24 gün, p=0.001), mortalite oranı belirgin daha yüksekti (p=0.007). Genel SBİE prevalansı %13.5 olarak saptandı. Ensık enfeksiyon tipi SVK ilişkili kan dolaşım enfeksiyonları (%42.9) olup, bunu ÜK ilişkili enfeksiyonlar (%28.6), ventilatör ilişkili olaylar (%14.3) ve cerrahi alan enfeksiyonları (%14.3) izledi. SBİE tanısı alan hastalarda yatış süresi anlamlı daha uzun bulunmuş (54 gün vs. 10 gün; p<0.001), mortalite oranı ise SBİE grubunda %57.1, SBİE’siz grupta %42.9 olarak saptanmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p=0.360). Ayrıca SBİE grubunda APACHE-II skoru, MV ve trakeostomi oranları anlamlı düzeyde daha yüksekti (p=0.005, p=0.035, p=0.005).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, yoğun bakımda invaziv cihaz kullanımının yüksek olduğunu ve SBİE gelişimiyle ilişkili bulunduğunu göstermiştir. Kateter ilişkili enfeksiyonların baskınlığı, invaziv girişimlerin azaltılmasını zorunlu kılmaktadır. Yüksek antibiyotik kullanımı ve dirençli patojenlerin sık izolasyonu akılcı antibiyotik programlarının önemini ortaya koymaktadır

6. 
Endoskopik Klips ile Tedavi Edilen İyatrojenik Kolonik Perforasyonların Klinik Sonuçları ve Tedavi Başarısızlığıyla İlişkili Keşifsel Bulgular
Clinical Outcomes of Iatrogenic Colonic Perforations Managed with Endoscopic Clipping and Exploratory Findings Associated with Treatment Failure
Gökay Çetinkaya, Ahmet Başkent
doi: 10.14744/scie.2026.76402  Sayfalar 143 - 151
GİRİŞ ve AMAÇ: İyatrojenik kolonoskopik perforasyon (İKP), ciddi morbidite ile ilişkili, nadir ancak potansiyel olarak ağır bir komplikasyondur. Uygun seçilmiş hastalarda endoskopik klips uygulaması, cerrahiye minimal invaziv bir alternatif olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, endoskopik klips ile yönetilen İKP olgularının klinik sonuçlarını değerlendirmeyi ve tedavi başarısızlığı ile ilişkili olabilecek faktörleri araştırmayı amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2019 ile Ağustos 2025 tarihleri arasında İKP tanısı alan ve endoskopik klips ile tedavi edilen toplam 17 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, perforasyona ilişkin bulgular, uygulanan tedavi yöntemleri, postoperatif komplikasyonlar, oral alımın başlatılma zamanı ve hastanede kalış süresi değerlendirildi. Tedavi başarısı, cerrahi gereksinimi olmaksızın klinik iyileşme olarak tanımlanırken; tedavi başarısızlığı, klips uygulamasını takiben cerrahi müdahale gereksinimi olarak tanımlandı.
BULGULAR: Endoskopik tedavi 10 hastada (%58.8) başarılı olurken, 7 hastada (%41.2) cerrahi müdahale gerekti. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, komorbidite profili, geçirilmiş abdominal cerrahi, bağırsak hazırlığı kalitesi ve perforasyon yönü açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (tüm p>0.05). Oral alımın başlama süresi ve hastanede yatış süresi tedavi başarısızlığı olan grupta anlamlı olarak daha uzundu (p=0.021). Perforasyon için en sık lokalizasyon sigmoid kolon olup, olguların %70.6’sında saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Endoskopik klips uygulaması, dikkatle seçilmiş İKP olgularında etkili bir tedavi seçeneği sunmaktadır. Bu çalışma, endoskopik yönetimin sonuçlarına ilişkin keşifsel veriler sağlayarak bu alandaki gelecekteki araştırmalara temel oluşturmaktadır.

7. 
Otozomal dominant polikistik böbrek hastaları ve basit böbrek kisti hastalarında böbrek damarlarının karşılaştırmalı morfometrik analizi
Comparative Morphometric Analysis of Renal Vessels in Patients with Autosomal Dominant Polycystic Kidney Disease and Simple Renal Cysts
Rana Demir, Nurullah Yücel, Serap Yadigar, Rıdvan Dizman, Tamer Baysal, Banu Yildiz
doi: 10.14744/scie.2026.53533  Sayfalar 152 - 160
GİRİŞ ve AMAÇ: Otozomal Dominant Polikistik Böbrek Hastalığı (ADPKD) ve Basit Böbrek Kistleri’nin (SRC) neden olabileceği böbrek damarlarının morfometrik değişikliklerini araştırmak ve sonuçları kontrol ile karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, 2019-2024 yılları arasında 95 olgunun BT görüntüleri, Sağlık Bilimleri Üniversitesi, İstanbul, Türkiye Kartal Dr. Lütfü Kırdar Şehir Hastanesi Nefroloji Kliniği’ndeki otomasyon sistemi aracılığıyla incelendi. Olgular ADPKD, SRC ve Kontrol olarak gruplandırıldı ve renal arter ve renal venin morfometrik ölçümleri yapıldı.
BULGULAR: Abdominal aorttan ayrılıp renal hilusa giren sağ ve sol renal arterin seviyesi, açısı, çapı ve uzunluğu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sağ ve sol renal venin inferior vena kavaya döküldüğü seviye, açı, renal hilumdan inferior vena kavaya kadar olan uzunluk ve sağ renal ven çapı açısından üç grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ancak, ADPKD ve kontrol arasında sol renal ven çapı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Böbrek kistlerine bağlı gelişen ADPKD ve SRC’nin, kontrol ile karşılaştırıldığında renal venlerde morfometrik değişikliklere neden olabileceği belirlenmiştir. Ameliyat öncesi planlamada bu hastaların vasküler yapılarının detaylı olarak bilinmesinin, ameliyat sırasında ortaya çıkabilecek komplikasyonların önlenmesinde etkili olacağı düşünülmektedir.

8. 
Preoperatif Göğüs Hastalıkları Konsültasyonu İstenen Hastalarda ARISCAT Skoru, Operatif Özellikler ve Hastanede Yatış Süresi
The Association of ARISCAT Score with Operative Characteristics and Length of Hospital Stay in Patients Referred for Preoperative Pulmonology Consultation
Berrin Zinnet Eraslan, Ramazan Öktem, Elif Yılmaz, Ayşe Havan, Sevda Şener Cömert
doi: 10.14744/scie.2026.02779  Sayfalar 161 - 166
GİRİŞ ve AMAÇ: ARISCAT skoru, ameliyat sonrası pulmoner komplikasyonları öngörmede doğrulanmış bir araçtır. Ancak, preoperatif pulmonoloji konsültasyonuna yönlendirilen hastalarda ameliyat özellikleriyle ve hastanede kalış süresiyle ilişkisi yeterince araştırılmamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif gözlemsel çalışma, elektif cerrahi öncesi preoperatif pulmonoloji konsültasyonu yapılan 198 hastayı kapsamaktadır. Hastalar ARISCAT skorlarına göre düşük riskli ve orta–yüksek riskli gruplara ayrılmıştır. Demografik veriler, eşlik eden hastalıklar, ameliyat değişkenleri ve postoperatif sonuçlar gruplar arasında karşılaştırılmıştır. ARISCAT skoru ile klinik parametreler arasındaki ilişkiler Spearman korelasyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: 198 hastanın 166’sı (%83.8) düşük riskli, 32’si (%16.2) orta–yüksek riskli olarak sınıflandırılmıştır. Orta–yüksek riskli grupta majör cerrahi oranı anlamlı derecede daha yüksekti (%93.8’e karşı %66.9; p=0.002), ameliyat süresi daha uzundu (>2 saat: %65.6’ya karşı %13.3; p<0.001) ve genel anestezi kullanımı daha sıktı (%93.8’e karşı %73.5; p=0.035). Medyan hastanede kalış süresi orta–yüksek riskli grupta anlamlı derecede uzundu (4,0 güne karşı 2,0 gün; p<0.001). ARISCAT skoru ile hastanede kalış süresi arasında orta düzeyde pozitif korelasyon saptandı (r=0.382; p<0.001). Gruplar arasında postoperatif pulmoner komplikasyonlar veya mortalite açısından anlamlı fark gözlenmemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preoperatif pulmonoloji konsültasyonu yapılan hastalarda yüksek ARISCAT skorları öncelikle artmış ameliyat karmaşıklığı ve uzamış hastanede kalış süresi ile ilişkilidir. Skorun bazı bileşenleri perioperatif risk faktörleriyle örtüşse de, hastanede kalış süresiyle kalıcı ilişki daha geniş perioperatif çıkarımlara işaret etmektedir. Postoperatif pulmoner komplikasyonlarda anlamlı fark olmaması, bu seçilmiş popülasyonda preoperatif solunum optimizasyonunun etkisini yansıtabilir.

9. 
Evre III–IV Hiatal Herni Onarımının Genç ve Yaşlı Hastalarda Karşılaştırmalı Sonuçları: 105 Hastayı İçeren Tek Merkezli Retrospektif Analiz
Comparative Outcomes of Grade 3–4 Hiatal Hernia Repair Between Non-elderly and Elderly Patients: A Single-center Retrospective Analysis of 105 Patients
Önder Altın, Yunus Emre Altuntaş
doi: 10.14744/scie.2025.62443  Sayfalar 167 - 172
GİRİŞ ve AMAÇ: Tip III ve IV hiatal herniler daha az görülen ancak en ağır formlar olup, belirgin anatomik yer değiştirme ve buna eşlik eden gastroözofageal reflü nedeniyle sıklıkla cerrahi düzeltme gerektirir. Bu çalışmanın amacı, Tip III–IV hiatal herni onarımının <65 yaş ve ≥65 yaş olmak üzere iki yaş grubu arasında perioperatif ve postoperatif sonuçlarını karşılaştırmak; komorbiditelerin, geçirilmiş abdominal cerrahilerin ve intraoperatif bulguların etkisini analiz etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015 ile Aralık 2023 tarihleri arasında tek bir üçüncü basamak merkezde Tip III–IV hiatal herni nedeniyle cerrahi onarım uygulanan 105 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların 55’i 65 yaşın altında, 50’si ise 65 yaş ve üzerindeydi. Yaşlı hasta grubunda 3 hastaya açık cerrahi, 47 hastaya laparoskopik cerrahi uygulandı. Toplanan veriler; demografik parametreler, komorbiditeler, perioperatif değişkenler, intraoperatif bulgular ve postoperatif sonuçları içeriyordu. İstatistiksel analiz Student’ın t-testi ve ki-kare testleri kullanılarak yapıldı ve p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Yaşlı hastalar, genç hastalarla karşılaştırıldığında anlamlı derecede daha uzun ameliyat süreleri, artmış intraoperatif kan kaybı, uzamış hastanede yatış süresi ve daha yüksek postoperatif solunum komplikasyonu insidansı göstermiştir. Ayrıca ileri yaş ve yüksek Amerikan Anesteziyologlar Derneği (ASA) skorlarının, gecikmiş postoperatif iyileşme ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tip III–IV hiatal herninin laparoskopik onarımı, uygun perioperatif yönetim sağlandığında, komorbiditeleri bulunan yaşlı hastalar da dâhil olmak üzere tüm yaş gruplarında güvenli ve etkilidir. Bununla birlikte, daha geniş ve klinik olarak daha genellenebilir kanıtlar elde edilebilmesi için çok merkezli prospektif çalışmalara önemli ölçüde ihtiyaç vardır.

10. 
Regmatojenöz Retina Dekolmanında Pars Plana Vitrektomi Sonrası Görsel ve Anatomik Sonuçları Etkileyen Klinik ve Cerrahi Öngördürücüler
Clinical and Surgical Predictors of Visual and Anatomical Outcomes Following Pars Plana Vitrectomy for Rhegmatogenous Retinal Detachment
Güzide Akçay, Ulviye Kıvrak, Işıl Kutlutürk Karagöz, Ezgi Tanyeri Kılınç, Kezban Bulut, Dilber Çelik Yaprak, Hatice Selen Kanar
doi: 10.14744/scie.2026.71463  Sayfalar 173 - 178
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, regmatojenöz retina dekolmanı (RRD) nedeniyle pars plana vitrektomi (PPV) uygulanan hastalarda görsel sonuçları ve nüks oranlarını etkileyen klinik ve cerrahi faktörleri araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya, Türkiye’de üçüncü basamak bir merkezde 2022-2024 yılları arasında RRD nedeniyle PPV uygulanan 226 hasta dâhil edildi. Hastaların demografik özellikleri, semptom süresi, maküla durumu, proliferatif vitreoretinopati (PVR) varlığı, kullanılan tamponad tipi, ameliyat öncesi ve sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EDGK), göz içi basıncı (GİB) ve retina dekolmanı nüks oranları analiz edildi.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 57.9±14.4 yıl olup, %67.7’si erkekti. Olguların %76.5’i maküla-off, %25.7’sinde PVR mevcuttu. Ortalama EDGK, 1.8±0.7 logMAR’dan 1.0±0.6 logMAR’a anlamlı düzeyde iyileşti (p<0.001) ve ameliyat öncesi EDGK, ameliyat sonrası EDGK’nın bağımsız bir öngördürücüsü olarak saptandı (β=0.185; p=0.003). Görsel iyileşme, maküla-off durumunda (p=0.044) ve preoperatif PVR varlığında (p=0.046) daha kötü; erken cerrahi (<7 gün; p=0.030) ve C3F8 tamponadı kullanılan olgularda ise daha iyi bulundu (p=0.043). Kombine katarakt cerrahisinin görsel sonuçlar üzerine anlamlı etkisi izlenmedi (p=0.917). Ortalama GİB’de hafif bir artış gözlendi (13.9±3.9’dan 15.3±3.9 mmHg’ya; p<0.001); hastaların %17.3’ünde antiglokomatöz tedavi gereksinimi ortaya çıktı ve bu durum silikon yağı tamponadı ile daha sık ilişkiliydi (p=0.023). Ancak GİB artışı nihai EDGK’yı etkilemedi (p=0.917). RRD nüksü %18.6 oranında görüldü ve PVR varlığında anlamlı olarak daha yüksekti (%39.7’ye karşı %11.3; p<0.01). Çok değişkenli analizde PVR, nüks için tek bağımsız öngördürücü olarak belirlendi (OR=3.44; p=0.023). Nüks oranı C3F8 tamponadı kullanılan hastalarda silikon yağına kıyasla daha düşüktü (%11.1’e karşı %24.1; p=0.026).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu bulgular, maküla bütünlüğünün korunmasının, cerrahi gecikmenin en aza indirilmesinin ve PVR’nin hem fonksiyonel iyileşme hem de nüks açısından temel bir belirleyici olarak tanınmasının, RRD için PPV sonrası sonuçların optimize edilmesinde kritik öneme sahip olduğunu göstermektedir.

11. 
Atrofik Gastrit Hastalarında Demografik ve Klinik Özellikler: Tersiyer Sağlık Merkezinin Deneyimi
Demographic and Clinical Characteristics in Patients with Atrophic Gastritis: An Experience of Single Tertiary Center
Adnan Ozkahraman, Ismet Kızılkaya
doi: 10.14744/scie.2026.03274  Sayfalar 179 - 183
GİRİŞ ve AMAÇ: Atrofik gastrit (AG), mide mukozasında kronik inflamasyon, glandüler atrofi ve paryetal hücre kaybı ile karakterize, ilerleyici bir hastalıktır. Klinik olarak, AG genellikle asemptomatik seyredebilir veya nonspesifik semptomlarla kendini gösterebilir. Bu çalışmada, AG hastalarının demografik ve klinik özellikleri detaylı bir şekilde incelenerek, hastalığın tanı ve tedavi süreçlerine katkı sağlanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız retrospektik olarak tasarlanmış olup 18-85 yaş aralığında, AG tanısı konulan 192 hasta dahil edildi. Katılımcıların ilk başvuru anındaki semptomları analiz edildi. Hastalarda halsizlik, yorgunluk, karın ağrısı, göğüs ağrısı, şişkinlik, diare, konstipasyon, reflü, bulantı, kusma, erken doyma, disfaji, odinofaji gibi GİS semptomlarının dışında unutkanlık, dikkat eksikliği, dilde çatlama, ağız kenarında çatlama, cilt lezyonları varlığı, kanama şikayeti, yaygın kemik ağrısı varlığı kaydedildi.
BULGULAR: Hastalardan 111’i (%58.8) kadın ve ortalama yaş 50±19.0 idi. Okur yazar olmayan hasta sayısı 60 (%31.3) iken, evli olanların sayısı 147 (%76.6) idi. Sigara kullanan hastaların sayısı 39 (%20.3) iken, alkol kullananların sayısı 3 (%1.6) idi. Hastaların 162 (%84.4)’si düşük gelirli iken, 69 (%35.9)’u kırsalda, 87 (%45.3)’si de hem şehir merkezi hem de kırsalda yaşamaktadır. AG tanılı hastalarda, sıklıkla halsizlik yorgunluk [147 (%76.6), epigastrik ağrı 147 (%76.6) ve göğüs ağrısı 99 (%51.6)] şikayetleri saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, AG’nin genellikle orta yaş ve üzerindeki bireylerde, kadınlarda ve düşük sosyoekonomik düzeydeki bireylerde daha sık rastlandığını göstermektedir. AG’nin erken tanısı ve yönetimi, komplikasyonların önlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Bu açıdan AG’nin bu geniş semptom yelpazesi, hastalığın tanı ve yönetiminde multidisipliner bir yaklaşımın önemini vurgulamaktadır.

12. 
Pilonidal Sinüs Cerrahisinde Sinüs Trakt Çapı ve Eksizyon Hacminin Postoperatif Sonuçlara Klinik Etkisi
Clinical Impact of Sinus Tract Diameter and Excision Volume on Postoperative Outcomes in Pilonidal Sinus Surgery
Burcu Gümüştekin, Emre Teke, Sibel Yaman, Mehmet Eşref Ulutaş
doi: 10.14744/scie.2025.75031  Sayfalar 184 - 189
GİRİŞ ve AMAÇ: Pilonidal sinüs hastalığı (PSH) cerrahisi geçiren hastalarda sinüs trakt çapı ve eksize edilen doku hacminin postoperatif komplikasyonlar ve klinik sonuçlarla ilişkisini değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2023-Ocak 2024 tarihleri arasında PSH cerrahisi uygulanan 75 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Trakt çapı ve eksize edilen hacmin postoperatif yara enfeksiyonu, yara ayrışması, dren yerleştirilmesi, hastanede yatış süresi ve nüks ile ilişkileri parametrik olmayan istatistiksel yöntemlerle analiz edildi.
BULGULAR: Medyan yaş 24.5 yıl (IQR 10) olup hastaların %81.3’ü erkekti. Yara enfeksiyonu %14.7, yara ayrışması %41.3 oranında görüldü. Trakt çapı ile eksize edilen hacim arasında istatistiksel olarak anlamlı orta düzeyde pozitif korelasyon saptandı (Spearman ρ=0.441; p<0.001). Her iki parametre dren uygulanan hastalarda daha yüksekti (çap: p=0.002; hacim: p=0.016). Daha büyük trakt çapına sahip hastalarda yara ayrışması daha sık gözlemlendi (p=0.003). VKİ ile kompleks trakt morfolojisi arasında pozitif bir doğrusal ilişki saptandı (p=0.002). Medyan 15 aylık takip süresinde nüks oranı %1.3 olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Trakt çapı ve eksize edilen hacim, PSH’de hastalık şiddetinin ölçülebilir göstergeleri olup postoperatif sonuçlarla ilişkilidir. Daha büyük trakt çapı hem yara ayrışması hem de intraoperatif dren kullanımı ile ilişkili bulunmuştur. Gözlemlenen düşük nüks oranı, orta hat dışı cerrahi teknikler için yayımlanan kısa dönem sonuçlarıyla uyumludur. Mevcut kanıtlar, PSH cerrahisinde rutin dren kullanımını desteklememektedir.

13. 
Hava Durumunun COVID-19’da Akciğer Tomografi Bulguları Üzerindeki Etkisi
The Effect of Weather on Lung Tomography Findings of COVID-19
Abdullah Emre Yurttutan, Çağdaş Yıldırım, Melih Çamcı, Fatih Ahmet Kahraman, Gülhan Kurtoğlu Çelik, Şervan Gökhan
doi: 10.14744/scie.2024.34545  Sayfalar 190 - 194
GİRİŞ ve AMAÇ: Hava sıcaklığı, bağıl nem ve rüzgar hızı gibi meteorolojik parametrelerin COVID-19 hastalarının akciğer tutulumuna etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız retrospektif, tek merkezli olarak planlandı ve 14.07.2020-31.08.2020 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Yaşları 18 ile 65 arasında değişen, kronik hastalığı olmayan ve Ankara ili sınırları içerisinde ikamet eden hastaları dahil ettik. PCR test örneğinden önceki son 5 güne ait hava sıcaklığı, bağıl nem ve rüzgar hızı dahildir. COVID 19’un akciğer tutulumunu incelemek için Bilgisayarlı Tomografi Şiddet Skorunu ve hastalıklı akciğer tutulumu yüzdesini kullandık. Bilgisayarlı Tomografi Şiddet Skorları, çalışmaya dahil edilen hastaların tomografi taramalarını inceleyen acil tıp doktoru tarafından hesaplandı. Toraks tomografisinde hastaların hastalıklı akciğer oranları Aqullani 4.7-Torasik VCAR, General Electric, ABD programı ile hesaplandı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 283 hasta dahil edildi. Hastalarımızın 177’si (%62.5) erkek, 106’sı (%37.5) kadındı. Hastaların 272’si (%92.1) merkez ilçelerde, 11’i (%3.9) merkez dışı ilçelerde yaşamaktadır. Bilgisayarlı Tomografi Şiddet Skoru ve hastalıklı akciğer tutulumu yüzdesi açısı ile hava sıcaklığı, bağıl nem ve rüzgar hızı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda hem Bilgisayarlı Tomografi Şiddet Skoru hem de akciğer tutulum oranı meteorolojik parametrelerle istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Çalışmamızda meteorolojik parametrelerin akciğer tutulumuna etkisini daha çok görmek istediğimiz için popülasyonun açık havada vakit geçirdiği yaz aylarını seçtik ancak hava sıcaklığı, nem ve rüzgar hızındaki kısıtlı değişimlerin akciğer tutulumuna etki etmediğini gördük. Gelecekte aynı mevsim içinde farklı meteorolojik verilere sahip coğrafi bölgelerde çok merkezli olarak çalışmalar yapılabilir.

OLGU SUNUMU
14. 
Tibialis Anterior ve Tibialis Posterior Tendonlarının İnterpozisyonun Eşlik Ettiği Ayak Bileği Kırıklı-Çıkığı: Bir Olgu Sunumu
Ankle Fracture Dislocation with Interposition of the Tibialis Anterior and Tibialis Posterior Tendons: A Case Report
İlker Çolak, Güven Bulut
doi: 10.14744/scie.2020.24572  Sayfalar 195 - 199
Ayak bileği kırıklı çıkıkları çok sık karşılaşılan ortopedik yaralanmalar olmasına rağmen redükte edilememeleri oldukça nadirdir ve bu olgular özel ilgi gerektirir. 55 yaşında erkek hasta, sol ayağına ağırlık düşmesi (ezilme yaralanması) nedeniyle bimalleolar supinasyon - eksternal rotasyon tipi ayak bileği kırıklı çıkığı ve çoklu metatars kırıkları şikayeti ile başvurdu. Sedasyon sonrası acil serviste ayak bileği kırığının kısmi redüksiyonu sağlandı. Yara irrigasyonu ve debridmanından sonra, yumuşak doku yaralanmasını ve şişliği en aza indirmek için kalkaneusa iskelet traksiyonu uygulandı. Yumuşak doku komplikasyonlarını önlemek için açık redüksiyon için beklenilmesine karar verildi. Cilt cerrahi için hazır olana kadar hasta 2 hafta boyunca iskelet traksiyon ile takip edildi. Ameliyat sırasında, tibialis posterior ve tibialis anterior tendonlarının medial malleol kırık hattında sıkıştığı ve bu nedenle redüksiyonu engellediği saptandı. Sıkışan doku uzaklaştırıldıktan sonra ayak bileiğinin anatomik dizilimi elde edildi. Ameliyattan 12 ay sonra, hastanın hafif ağrısı mevcuttu ve günlük yaşam aktivitelerine geri dönebilmişti. Tedaviden 38 ay sonra yapılan son kontrol muayenesinde ise hastanın orta derecede ağrısı ve evre 4 ayak bileği artriti mevcuttu. Bilgimiz dahilinde, vakamız tibialis anterior ve tibialis posterior tendonunu interpozisyonunun ayak bileği kırıklı çıkığının redüksiyonunu engellediği ilk vakadır.

15. 
Sol Pnömonektomi Gerektiren Yaşamı Tehdit Eden Hemoptizi: Genç Bir Kadın Hastada Tanısal ve Terapötik Güçlükler
Life-Threatening Hemoptysis Requiring Left Pneumonectomy: Diagnostic and Therapeutic Challenges in a Young Female Patient
Caner İşevi, Feyza Bahar Doğan, Melda İşevi, Burcin Celik
doi: 10.14744/scie.2026.58740  Sayfalar 200 - 203
Yaşamı tehdit eden hemoptizi, hızlı tanı ve yönetim gerektiren nadir ancak ciddi bir acil durumdur. Bronşiyal arter embolizasyonu (BAE) genellikle birinci basamak tedavi olarak kabul edilse de, kanamanın dirençli olduğu veya akciğer parankiminin geri dönüşümsüz olarak hasar gördüğü durumlarda cerrahi müdahale gerekebilir. Bu yazıda, tekrarlayan masif hemoptizi ile başvuran tip 1 diyabetes mellitus ve hipotiroidisi bulunan 27 yaşındaki bir kadın olguyu sunuyoruz. Bronkoskopik değerlendirme ve acil BAE’ye rağmen yalnızca geçici hemostaz sağlanabilmiş, hasta uzun süreli resüsitasyon gerektiren iki kardiyopulmoner arrest epizodu geçirmiştir. Nekrotizan değişiklikler ve devam eden kanama ile seyreden ilerleyici tek taraflı konsolidasyon, intraperikardiyal sol pnömonektomi uygulanmasına yol açmıştır. Postoperatif dönemde mekanik ventilasyon ve vazopressör gereksinimi dahil yoğun bakım desteği gerekmiş, ancak majör cerrahi komplikasyon gelişmemiştir. Hasta kademeli olarak iyileşmiş ve stabil durumda taburcu edilmiştir. On altı aylık takipte asemptomatik olan hastada hemoptizi tekrarlamamıştır. Bu olgu, masif hemoptizinin yönetimindeki zorlukları vurgulamakta ve konservatif yöntemlerin başarısız olduğu durumlarda pnömonektominin hayat kurtarıcı bir seçenek olabileceğini göstermektedir.

EDITÖRE MEKTUP
16. 
Diyabetik Retinopati Tedavisinde Güncellemeler
COVID-19 Infection in a Rare Disease: ROHHAD Syndrome
Lokman Balyen
doi: 10.14744/scie.2020.69772  Sayfalar 204 - 205
Makale Özeti |Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale