| 1. | Full Issue Full Issue Sayfalar I - X |
| ARAŞTIRMA MAKALESI | |
| 2. | Yüksek Dereceli Endometriyum Kanserli Hastalarda Hastalık Rekürrensini ve Genel Sağkalımı Etkileyen Faktörler Factors Affecting Disaese Recurrence and Overall Survival in High-Grade Endometrial Cancer Patients Necim Yalcin, Aysun Alcı, Mustafa Gokkaya, Mehmet Goksu, Tayfun Toptas, Isin Ureyendoi: 10.14744/scie.2025.78785 Sayfalar 1 - 9 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın temel amacı, yüksek dereceli endometriyum kanserli hastalarda hastalık nüksünü ve genel sağkalımı etkileyen faktörleri belirlemektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Ocak 2017 ile Aralık 2021 tarihleri arasında endometriyal kanser tanısı ile primer cerrahi geçiren ve posto-peratif patoloji raporlaruna göre seröz, berrak hücreli, karsinosarkom, mikst tip, grade 3 endometrioid veya DE/undiferansiye endometriyal kanser histolojisi tanısı alan kadınlar retrospektif olarak dahil edilmiştir. Veri seti hasta dosyalarından ve elektronik jinekolojik onkoloji kliniği veri tabanından elde edilmiştir. BULGULAR: Toplam 81 hasta analize dahil edildi. 26 (%32.1) hastada nüks görülmüştür. Pelvik lenf nodu pozitifliği, para-aortik lenf nodu pozitifliği, hastalık evresi ve adjuvan tedavi hastalık nüksü ile ilişkili bulunmuştur. P değerleri sırasıyla 0.005; 0.009; 0.019; 0.002 ve 0.009 idi. Genel sağkalım süresi 39 aydı. Çok değişkenli analizde sadece histotip (DE/farklılaşmamış, Hazard ratio (HR): 4.028 Güven aralığı (CI): 1.208–13.434; P=0.023) ve pozitif peritoneal sitoloji (HR: 3.719; CI: 1.408-9.827; P=0.008) genel sağkalım için anlamlı bağımsız prognostik faktörler olarak saptanmıştır. TARTIŞMA ve SONUÇ: Yüksek dereceli endometriyal kanserlerde histotip ve pozitif peritoneal sitoloji daha kötü bir genel sağkalım ile ilişkili olabilir. |
| 3. | Hipospadias ile İlişkili Genetik Varyantlar: Doğu Anadolu Bölgesi’ne İlişkin Bulgular Genetic Variants Associated with Hypospadias: Insights from the Eastern Anatolia Region Oguzhan Yarali, Muhammet Demir, Hasan Deliaga, Mustafa Can Gulerdoi: 10.14744/scie.2025.49358 Sayfalar 10 - 16 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, Doğu Anadolu’daki hastalarda hipospadiasa katkıda bulunan genetik faktörleri araştırmakta, patojenik varyantları tanımlamayı ve tanı ve kişiselleştirilmiş tedavi stratejilerini geliştirmeyi amaçlamaktadır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Hipospadias tanısı konulan 124 hasta üzerinde klinik muayene ve aile öyküsü incelemelerini içeren kapsamlı bir değerlendirme yapılmıştır. DNA örneklerini değerlendirmek için yeni nesil dizileme (NGS) kullanılmış ve 46,XY cinsel gelişim anormallikleri ile ilişkili 26 gene odaklanılmıştır. Tanımlanan genetik varyasyonlar daha sonra American College of Medical Genetics (ACMG) tarafından belirlenen standartlara göre kategorize edilmiştir. Bu süreç, kontrol grubu olarak görev yapan 124 sağlıklı bireyle bir karşılaştırmayı içeriyordu. BULGULAR: Araştırmanın SRD5A2, MAP3K1 ve LHCGR gibi genlerde olası zararlı mutasyonları içeren birkaç önemli genetik keşif ortaya çıkarması dikkate değerdir. SRD5A2 geninde homozigot c.265C>G (p.Leu89Val) mutasyonu 51 kişide görülürken, 19 hastada heterozigot formun görülmesi dikkat çekicidir. Araştırma, kontrol grubunda her iki varyantın da bulunmadığını ortaya koymuştur. Bu nedenle varyant, olası patojenitesi temelinde önemi bilinmeyen varyant (VUS) olarak kategorize edilmiştir. Ayrıca, SOX9, DYNC2H1 ve GATA4 genlerinde başka VUS’lar da tespit edilmiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Hipospadias gelişimi genetik faktörlerden önemli ölçüde etkilenmektedir. Bu çalışma, SRD5A2 c.265C>G’yi daha ileri fonksiyonel araştırmalar için bir aday olarak tanımlamış ve cinsel gelişim anormalliklerinin tanısında genetik analizin önemini vurgulamıştır. NGS gibi genomik teknolojilerdeki gelişmeler, terapötik hedeflerin belirlenmesinde önemli bir potansiyele sahiptir, böylece hipospadias anlayışımızı, teşhisimizi ve tedavimizi geliştirir. |
| 4. | Non-Artiküler Pediatrik Distal Tibia Kırıkları için Üç Fiksasyon Tekniğinin Karşılaştırmalı Analizi A Comparative Analysis of Three Fixation Techniques for Non-Articular Pediatric Distal Tibia Fractures Yasin Erdogan, Sahan Güven, Ali Said Nazlıgul, Kemal Sibar, Hilmi Alkandoi: 10.14744/scie.2026.70973 Sayfalar 17 - 22 GİRİŞ ve AMAÇ: Pediatrik distal tibia kırıklarının fizise uzaklığı ile kullanılan fiksasyon yöntemleri arasındaki ilişkiyi ve bunların ağırlık verme süreleri ve komplikasyonlar üzerindeki etkisini değerlendirmek. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, 2019-2024 yılları arasında iki farklı merkezde pediatrik distal tibia metafiz kırıkları nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan açık fizisli hastalar incelendi. Hastalar kullanılan fiksasyon yöntemine göre K-teli, titanyum elastik çivi (TEN) veya plak-vida fiksasyonu olmak üzere gruplara ayrıldı. Toplanan veriler arasında hasta demografisi, kırığın fizise uzaklığı, kırık-fizis mesafesinin metafiz genişliğine oranı (DP/MW), ağırlık verme süreleri ve enfeksiyon ile redüksiyon kaybı gibi komplikasyonlar yer aldı. İstatistiksel analizler parametrik olmayan testler kullanılarak yapıldı ve anlamlılık sınırı p<0.05 olarak belirlendi. BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalaması 9.7 yıl olan 75 hasta (52 erkek, 23 kadın) dahil edildi. Fiksasyon yöntemleri K-teli ile fiksasyon (27 hasta), TEN fiksasyonu (26 hasta) ve plak-vida fiksasyonu (22 hasta) olarak belirlendi. Ağırlık verme, K-teli grubunda ortalama 8. haftada başlatıldı ve bu süre TEN ve plak-vida gruplarına kıyasla anlamlı derecede uzundu (ortalama 6 hafta, p<0.05). Kırığın fizise uzaklığı ile daha erken ağırlık verme arasında pozitif bir korelasyon gözlendi (p=0.041). Yüzeyel enfeksiyonlar 4 hastada görülürken, 1 hastada redüksiyon kaybı rapor edildi. Gruplar arasında komplikasyonlar açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. TARTIŞMA ve SONUÇ: K-teli ile fiksasyon yapılan hastalarda ağırlık verme süresi, TEN ve plak-vida fiksasyonu yapılan hastalara göre daha uzun bulundu. Ayrıca, fizisten daha uzak konumlanan kırıklar daha erken ağırlık vermeye olanak sağlamaktadır. Bu bulgular, kırık lokalizasyonunun ve fiksasyon yönteminin tedavi stratejilerinin belirlenmesindeki kritik rolünü vurgulamaktadır. Bu sonuçların doğrulanması ve güçlendirilmesi için daha fazla randomize kontrollü çalışmaya ihtiyaç vardır. |
| 5. | İnfraklaviküler Brakiyal Pleksus Bloğu Uygulanan Hastalarda Vücut Kitle İndeksi ile Postoperatif Ağrı Sonuçları ve Hasta Memnuniyeti Arasındaki İlişki The Relationship Between BMI, Postoperative Pain Outcomes, and Patient Satisfaction in Patients Undergoing Infraclavicular Brachial Plexus Block Gul Cakmak, Enes Eyyupkoca, Abdurrahman Tunay, Mehmet Koseoglu, Ayten Saracogludoi: 10.14744/scie.2026.23922 Sayfalar 23 - 31 GİRİŞ ve AMAÇ: Obezite, rejyonal anestezi sonrası postoperatif ağrı ve hasta bildirimiyle ölçülen sonuçları, teknik blok başarısının ötesindeki mekanizmalar yoluyla etkileyebilir. Bu çalışmada, ultrason eşliğinde infraklaviküler brakiyal pleksus bloğu uygulanan üst ekstremite cerrahisi hastalarında vücut kitle indeksi (VKİ) kategorileri ile perioperatif sonuçlar arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif gözlemsel kohort çalışmasına, el, önkol veya dirsek cerrahisi için primer anestezi tekniği olarak ultrason eşliğinde infraklaviküler brakiyal pleksus bloğu uygulanan 83 erişkin hasta (≥18 yaş) dahil edildi. Hastalar VKİ’ye göre <25 kg/m² (n=19), 25–30 kg/m² (n=46) ve ≥30 kg/m² (n=18) olarak sınıflandırıldı. Postoperatif ağrı şiddeti, Görsel Analog Skala (VAS; 0–10) kullanılarak 0., 6., 12. ve 24. saatlerde değerlendirildi. İkincil sonlanım ölçütleri; kurtarma analjezi gereksinimi, opioid tüketimi ve hasta bildirimiyle ölçülen sonuçları (PROM’lar) kapsadı. PROM’lar, 1. hafta ve 1. ayda hasta memnuniyeti ile 1. ayda gelecekte rejyonal anestezi tercihine ilişkin değerlendirmeleri içerdi. BULGULAR: Demografik özellikler, BMI grupları arasında benzerdi (p>0.05). Postoperatif VAS skorları VKİ’ye göre 0., 12. ve 24. saatlerde anlamlı farklılık gösterdi; en yüksek ağrı özellikle 24. saatte VKİ ≥30 olan hastalarda saptandı (3.11±1.89), 6. saat skorları ise benzerdi. Kurtarma analjezi kullanımı ve opioid tüketimi gruplar arasında farklılık göstermedi. Hasta memnuniyeti ve 1. ayda rejyonal anesteziyi tekrar tercih etme skorları VKİ ≥30 grubunda, VKİ <25 ve VKİ 25–30 gruplarına kıyasla anlamlı olarak daha düşüktü (p<0.001). TARTIŞMA ve SONUÇ: Yüksek VKİ, ultrason eşliğinde infraklaviküler brakiyal pleksus bloğu sonrasında daha olumsuz ağrı seyri ve daha düşük hasta bildirimiyle ölçülen memnuniyet ile ilişkili bulunmuştur; buna karşın kurtarma analjezi ve opioid kullanımı VKİ grupları arasında benzerdir. Bu bulgular, bireyselleştirilmiş perioperatif analjezik planlama ve hasta odaklı sonuçların iyileştirilmesi açısından VKİ sınıflamasının dikkate alınması gerektiğini düşündürmektedir. |
| 6. | Premenopozal Kadınlarda Histerektomi Sonrası Overyen Korumanın Cinsel Fonksiyon ve Menopoz Semptomları Üzerine Etkisi: Retrospektif Karşılaştırmalı Bir Çalışma Impact of Ovarian Conservation on Sexual Function and Menopausal Symptoms After Hysterectomy in Premenopausal Women: A Retrospective Comparative Study Gul Cavusoglu, Kevser Arkan, Kubra Cakar Yilmaz, Ali Deniz Erkmen, Esra Andıc, Pinar Birol Ilter, Behzat Candoi: 10.14744/scie.2025.71224 Sayfalar 32 - 37 GİRİŞ ve AMAÇ: Premenopozal kadınlarda overlerin korunduğu histerektomi ile bilateral salpingo-ooferektomi (BSO) yapılan histerektomi sonrası uzun dönem cinsel fonksiyon ve menopoz semptomlarının şiddetini nicel olarak karşılaştırmak. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya, benign nedenlerle en az bir yıl önce histerektomi geçirmiş 160 premenopozal kadın dahil edildi. Katılımcılar iki gruba ayrıldı: Overyen Koruma ile Histerektomi (HOC) grubu (n=80) ve Bilateral Salpingo-Ooferektomi ile Histerektomi (H-BSO) grubu (n=80). Cinsel fonksiyon ve menopoz semptomlarına ilişkin veriler, geçerliliği kanıtlanmış araçlar olan Kadın Cinsel Fonksiyon İndeksi (FSFI) ve Menopoz Değerlendirme Ölçeği (MRS) kullanılarak toplandı. Demografik ve klinik bilgiler hasta kayıtlarından elde edildi. İstatistiksel analizler bağımsız örneklem t-testi ve ki-kare testi ile gerçekleştirildi. BULGULAR: Her iki grup yaş ortalaması, BKİ ve histerektomi endikasyonu açısından karşılaştırılabilir bulundu (p>0.05). HOC grubunun toplam FSFI skorları H-BSO grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek (daha iyi) idi (27.8±4.1’e karşı 18.5±5.5; p<0.001). İstek, uyarılma, lubrikasyon, orgazm, tatmin ve ağrı dâhil tüm FSFI alt alanlarında anlamlı farklılıklar izlendi (tüm p<0.001). Buna karşılık, H-BSO grubunun toplam MRS skorları anlamlı derecede daha yüksek (daha kötü) bulundu (23.2±6.8’e karşı 9.7±4.5; p<0.001) ve somatik, psikolojik ve ürogenital alt ölçeklerde belirgin farklılıklar mevcuttu. TARTIŞMA ve SONUÇ: Premenopozal kadınlarda histerektomi sırasında overlerin korunması, uzun dönemde cinsel fonksiyonun devamlılığı ve menopoz semptomlarının belirgin şekilde daha düşük olması ile güçlü ve anlamlı şekilde ilişkilidir. Bu bulgular, uygun adaylarda overlerin korunmasını savunarak uzun dönem yaşam kalitesini korumaya yönelik paylaşımlı karar verme sürecine önemli nicel kanıt sunmaktadır. |
| 7. | Laparoskopik Kolesistektomiden Açık Cerrahiye Dönüşün Nedenleri ve Risk Faktörlerinin Analizi Analysis of Causes and Risk Factors for Conversion from Laparoscopic to Open Cholecystectomy Ahmet Baskent, Gokay Cetinkaya, Mehmet Furkan Baskent, Mertcan Tekneci, Hasan Fehmi Kucukdoi: 10.14744/scie.2026.57778 Sayfalar 38 - 43 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, laparoskopik kolesistektominin (LK) açık kolesistektomiye (AK) dönüş nedenlerini belirlemeyi ve dönüş oranı ile ilişkili demografik özellikleri ve risk faktörlerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2016–Aralık 2021 tarihleri arasında kurumumuzda semptomatik kolelitiazis nedeniyle kolesistektomi yapılan toplam 4,165 hasta retrospektif olarak analiz edildi. LK’dan AK’ye dönüş gerektiren 74 hastada demografik özellikler, dönüş endikasyonları ve dönüş oranları değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 4,165 hastanın 74’ünde (%1.8) LK’dan AK’ye dönüş gerekti. Bu hastaların 33’ü (%44.6) kadın, 41’i (%55.4) erkekti. Ortalama yaş 56 (40–82) yıl, ortalama vücut kitle indeksi 30 (25–43) kg/m² idi. Hastaların 44’ünde (%59.4) komorbidite mevcuttu. Dönüşün başlıca nedenleri; önceki cerrahiye bağlı adezyon ve fibrozis (n=41, %55.4), akut kolesistit (n=19, %25.7), Calot üçgeninin net olarak ortaya konamaması (n=3, %4.1), sistik arter veya safra kesesi yatağı/karaciğerden kaynaklanan kanama (n=4, %5.4), lümen organ yaralanması (n=4, %5.4) ve biliyer trakt yaralanması (n=3, %4.1) olarak belirlendi. İntraoperatif komplikasyonlar 11 hastada (%14.9), postoperatif komplikasyonlar ise 8 hastada (%10.2) görüldü. Hiçbir hastada yeniden ameliyat gereksinimi ve mortalite saptanmadı. Ortalama hastanede kalış süresi 2.2 gündü (1–12). TARTIŞMA ve SONUÇ: LK, semptomatik safra taşı hastalığında tercih edilen cerrahi yaklaşım olmaya devam etmektedir. Bununla birlikte, belirgin risk faktörlerine sahip hastalarda işlemi ısrarla laparoskopik olarak tamamlama çabası morbiditeyi artırabilir. Uygun zamanda açık cerrahiye dönüş ve artan cerrahi deneyim komplikasyon oranlarının azaltılmasına katkı sağlayabilir. |
| 8. | Skleral Kontakt Lenslerin Göz İçi Basıncı, İridokorneal Açı ve Santral Kornea Kalınlığı Üzerindeki Etkisi The Effect of Scleral Contact Lenses on Changes in Intraocular Pressure, Iridocorneal Angle, and Central Corneal Thickness Fatma Isil Sozen Delil, Aysegul Penbedoi: 10.14744/scie.2025.67778 Sayfalar 44 - 49 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, mini-Misa skleral kontakt lenslerin (SKL, çap: 16.5) göz içi basıncı (GİB), ön kamara ve santral kornea kalınlığı (SKK) üzerindeki etkileri araştırılmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: En az 6 aydır SKL kullanan keratokonus tanılı hastalar çalışmaya dahil edildi. SKL takılmadan önce ve takıldıktan 5 saat (saat) sonra, lens gözdeyken; ön kamara açısı (ÖKA), ön kamara hacmi (ÖKH), ön kamara derinliği (ÖKD) ve SKK, Sirius kornea topografi cihazı [(Sirius CT), CSO, İtalya] ile değerlendirildi. Ayrıca, GİB ölçümleri lens takılmadan önce ve lens çıkarıldıktan hemen sonra, bir pnömotonometre (Canon TX-20P; Tokyo, Japonya) ile yapıldı. BULGULAR: On dört hastaya (4 kadın, 10 erkek) ait yirmi dört gözde, SKL ile düzeltilmiş görme keskinliği 0.1 (0-1.3) LogMAR bulundu. 5 saatlik SKL kullanımının ardından, lens üzerinden ölçülen SKK değerleri [478.5 (264-685) µm], öncesindeki değerlere göre [417.0 (269-589) µm] anlamlı şekilde daha yüksek bulundu (P<0.001). Lens takılıyken ölçülen ÖKA [51 (38-68)° ve 49 (38-66)°], ÖKD [3.74 (2.76-4.61) mm ve 3.65 (2.57-4.25) mm] ve ÖKH [210 (150-283) mm³ ve 196 (132-255) mm³] değerleri de, lens öncesi değerlerden anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla, P=0.001, P<0.001, P<0.001). SCL kullanımından 5 saat sonra, K1 [48.46 D (44.21–51.47) ve 41.64 D (40.12–45.49); P=0.001] ve K2 [56.24 D (50.53–57.12) ve 41.83 D (41.10–45.85); P=0.001] anlamlı şekilde azaldı. GİB, başlangıç ölçümü ile lens çıkarımı sonrası ölçüm arasında değişiklik göstermedi [10 (6–20) mmHg ve 11 (6–21) mmHg, P>0.05]. TARTIŞMA ve SONUÇ: SKL’ler GİB üzerinde anlamlı bir değişiklik oluşturmazken; 5 saatlik kullanım sonrası SKK, ÖKA, ÖKD ve ÖKH’de artışa neden olmuştur. Bu lensler GİB’i olumsuz etkilememekte ve iridokorneal açının daralmasına yol açmamaktadır. |
| 9. | Geriatrik Rehabilitasyonda Denge Sonlanım Ölçeğinin Türkçe Geçerlik ve Güvenirliği Validity and Reliability of the Turkish Version of Balance Outcome Measure for Elder Rehabilitation Ebru Akbuğa Koç, Farzad Jafarinazhad, Mohammad Ebrahimi, Mahyar Moghadam, Elif Tuğçe Çildoi: 10.14744/scie.2025.69379 Sayfalar 50 - 55 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, Geriatrik Rehabilitasyonda Denge Sonlanım Ölçeğinin (GRDSÖ) Türkçe versiyonunun geçerliliğini ve güvenilirliğini belirlemeyi ve psikometrik özelliklerini değerlendirmeyi amaçlamıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 60 yaşlı birey (30 kadın, 30 erkek; yaş ortalaması 72.03±7.86 yıl) dâhil edildi. Katılımcılara GRDSÖ’nün dört alt testi (Adım Testi, Zamanlı Kalk ve Yürü Testi, Fonksiyonel Uzanma Testi, Zamanlı Statik Duruş Testi) ve Berg Denge Ölçeği (BDÖ) uygulandı. Tanımlayıcı istatistikler hesaplanmış, iç tutarlılık için Cronbach alfa ve Kendall’ın W katsayısı kullanılmış, ayrıca Spearman korelasyonu ile madde-toplam ilişkileri ve GRDSÖ ile BDÖ arasındaki korelasyonlar incelendi. BULGULAR: GRDSÖ toplam puanı 12.52±0.95 bulunmuştur. Alt testler ile toplam GRDSÖ puanı arasında anlamlı korelasyonlar gözlenmiştir (r=0.414–0.565, p<0.01). Cronbach alfa katsayısı 0.022 ile düşük bulunmuş, ancak Kendall W katsayısı 0.339 ile orta düzeyde güvenilirlik göstermiştir. BDÖ için başlangıçta alfa 0.304 iken, madde-toplam korelasyon analizi sonrası 0.548’e yükselmiştir. GRDSÖ toplam puanı ile BDÖ toplam puanı arasında pozitif ve anlamlı korelasyon saptanmıştır (r=0.419, p=0.001). TARTIŞMA ve SONUÇ: GRDSÖ ölçeği, yaşlı bireylerde statik, dinamik ve fonksiyonel dengeyi kısa sürede değerlendirebilen pratik bir ölçektir. BDÖ ile gösterdiği anlamlı korelasyon, ölçeğin eşzamanlı geçerliliğini desteklemektedir. Bununla birlikte, düşük iç tutarlılık değerleri göz önünde bulundurularak, farklı popülasyonlarda ve daha büyük örneklemlerle yapılacak ileri çalışmalarla güvenilirlik bulgularının güçlendirilmesi önerilmektedir. |
| 10. | Gebelerde Hepatit B, Hepatit C ve HIV’in Görülme Sıklığı ve Eğilimleri: Retrospektif Kesitsel Bir Çalışma Incidence and Trends of Hepatitis B, Hepatitis C, and HIV among Pregnant Women: A Retrospective Cross-Sectional Study Kasım Turan, Betul Kurudoi: 10.14744/scie.2024.82160 Sayfalar 56 - 60 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu retrospektif kesitsel çalışma, bir poliklinikte periyodik olarak yapılan taramalara katılan gebeler arasında hepatit B virüsü (HBV), hepatit C virüsü (HCV), insan immün yetmezlik virüsü (HIV) ve Hepatit B yüzey antikoru (anti-HBs) pozitiflik oranlarını araştırmayı amaçlamıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Dört yıllık bir dönemde, 11,641 gebelik kaydı verileri analiz edilerek anti-HBs, HBV, HCV ve HIV insidans ve trendleri belirlenmiştir. Anti-HBs, HBsAg, anti-HCV ve anti-HIV antikorları için taramalar pozitif veya negatif olarak kategorize edilmiştir. Birden fazla gebeliği olan kişilerde sadece ilk başvurularındaki gebelikteki pozitiflikler sayılmıştır. Veri analizi için tanımlayıcı istatistikler, Poisson dağılımı ve trend analizi için ki-kare testleri kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışma, HBsAg, anti-HCV ve anti-HIV insidans oranlarının sırasıyla %1.6-9.2, %0.2-1.2 ve %0-0.6 arasında değiştiğini ortaya koymuştur. 2020 ve 2021 yıllarında HIV vakası yokken, 2022 yılında %0.2’lik bir artışla göstermiş ve 2023’te %0.6’ya yükselmiştir. Anti-HBs düzeyleri ve HBsAg pozitifliği analizi, HBV enfeksiyonunda maternal bağışıklığın önemini göstermektedir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Hamilelik sırasında HBV, HCV ve HIV için rutin tarama yapılması, anneden bebeğe bulaşmayı önlemek, anne ve bebek sağlık sonuçlarını iyileştirmek için hayati öneme sahiptir. Maternal bağışıklığın önemini anlamak ve gebelerdeki bulaşma oranlarını azaltmak için hedefe yönelik müdahaleler ve kamu sağlığı stratejileri uygulamak bu amaca ulaşmak için esastır. |
| 11. | Ebeveynlerin Beyan Ettikleri Boy Ölçümlerinin Güvenilirliği: Üçüncü Basamak Bir Çocuk Endokrinoloji Merkezinden Bulgular How Accurate is Self-Reported Parental Height? Evidence From a Tertiary Pediatric Endocrinology Busra Gurpinar Tosun, Mehmet Eltan, Didem Helvacioglu, Zehra Yavas Abali, Tulay Gurandoi: 10.14744/scie.2026.51333 Sayfalar 61 - 65 GİRİŞ ve AMAÇ: Ebeveyn boyu, çocuklarda büyümenin değerlendirilmesinde temel bir bileşen olmakla birlikte, çoğu zaman beyan ettikleri boy kabul edilir. Ancak ebeveynlerin bildirdiği boy ölçümlerinin doğruluğu ve bunun olası klinik sonuçları yeterince araştırılmamıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Üçüncü basamak bir çocuk endokrinoloji kliniğine ilk kez başvuran ilk 100 çocuğun ebeveynleri çalışmaya dâhil edildi. Ebeveynlerin boyları önce öz bildirim yoluyla alındı, ardından standart bir stadiometre kullanılarak ölçüldü, boy standart sapma skorları (SDS) hesaplandı. Bildirim hatası, bildirilen ve ölçülen boy arasındaki fark (Δ SDS) olarak tanımlandı. Uyum, Wilcoxon işaretli sıralar testi ve Bland–Altman analizi ile değerlendirildi. Korelasyon analizleri Spearman sıra korelasyon testi ile yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya toplam 96 anne ve 58 baba alındı. Hem anneler hem de babalar boylarını, ölçülen değerlere göre anlamlı olarak daha uzun bildirdi (anneler: 159.3±6.1 ve 157.3±5.6 cm; babalar: 174.8±5.3 ve 172.7±4.6 cm; her ikisi için p<0.001). Annelerin %51.0’i, babaların ise %58.6’sı boyunu en az 2 cm daha uzun bildirmişti. Bland–Altman analizi, annelerde ortalama 2.0 cm, babalarda ise 2.3 cm’lik fazla bildirim olduğunu ve bireyler arasında belirgin farklılıklar bulunduğunu gösterdi. Ölçülen boy SDS ile Δ SDS arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ayrıca, bildirim doğruluğu ebeveynin boyu, cinsiyeti veya aile içi ortak davranışlardan etkilenmedi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuk endokrinoloji pratiğinde ebeveynlerin bildirimine dayalı boy ölçümleri, gerçek boyu sıklıkla olduğundan yüksek göstermekte ve belirgin bireysel değişkenlik içermektedir. Büyümenin doğru değerlendirilmesini sağlamak için, mümkün olan durumlarda ebeveyn boylarının doğrudan ölçülmesi rutin klinik uygulamaya dâhil edilmelidir. |
| 12. | Antisosyal Kişilik Bozukluğunda Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Belirtileri ile Affedicilik Davranış Paterninin İlişkisi The Relationship Between Attention Deficit Hyperactivity Disorder Symptoms and Forgiveness Behavior Pattern in Antisocial Personality Disorder Ismail Kocdoi: 10.14744/scie.2026.68366 Sayfalar 66 - 71 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) belirti şiddeti ile Affetme davranışı arasındaki ilişkiyi, Antisosyal Kişilik Bozukluğu (ASKB) tanısı olan bireylerde – DEHB eş tanılı olanlar ve olmayanlar – ile sağlıklı kontrol grubu arasında karşılaştırmalı olarak incelemeyi amaçlamıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma örneklemi, üç gruba ayrılmış toplam 190 erkek katılımcıdan oluşmaktadır: DEHB belirtileri gösteren ASKB bireyleri (n=52), DEHB belirtisi göstermeyen ASKB bireyleri (n=38) ve sağlıklı kontrol grubu (n=100). Tanılar, DSM-V-TR kriterlerine dayalı yapılandırılmış klinik görüşmelerle konulmuştur. Katılımcılar, Yetişkin DEHB Belirti Ölçeği ve Affetme Ölçeği’ni doldurmuştur. Her grup için ayrı ayrı korelasyon analizleri yapılarak DEHB belirti puanları ile affetme arasındaki ilişki incelenmiştir. BULGULAR: Sosyodemografik değişkenler tüm gruplarda eşit şekilde dağılmıştır. DEHB belirtisi olmayan ASKB grubunda DEHB belirtileri ile affetme arasında anlamlı negatif bir korelasyon saptanmıştır (r=–0.418, p=0.008); bu durum, bu grupta artan DEHB belirtilerinin daha düşük affetme ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Buna karşılık, DEHB belirtileri olan ASKB grubunda (r=0.104, p=0.043) ve sağlıklı kontrol grubunda (r=0.196, p=0.005) pozitif korelasyonlar bulunmuştur; bu gruplarda artan DEHB belirtilerinin daha yüksek affetme eğilimiyle ilişkili olabileceğini göstermektedir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgular, DEHB belirtilerinin, antisosyal özelliklere sahip bireylerde bile duygusal tepki verme ve affetme davranışını etkileyebileceğini göstermektedir. Antisosyal bireylerde gözlenen affediciliğin, antisosyal patolojinin yokluğundan çok, DEHB’ye bağlı duygusal değişkenlikten kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Bu sonuçlar, DEHB ve ASKB arasındaki tanısal karmaşıklığı vurgulamakta ve klinik uygulamada çok boyutlu değerlendirmenin önemini ortaya koymaktadır. |
| 13. | Otoimmün Hepatitte IL-37+CD4+ Yardımcı T Hücrelerinin Potansiyel İmmünomodülatör Rolü Potential Immunomodulatory Role of IL-37+CD4+ Helper T Cells in Autoimmune Hepatitis Seyda Tasci, Lala Imata, Narges Bagheri, Gamze Yesilay, Sevınc Keser, Selma Sengiz Erhan, Kubra Sevgin, Gulam Hekimogludoi: 10.14744/scie.2026.76992 Sayfalar 72 - 78 GİRİŞ ve AMAÇ: Otoimmün hepatit (AIH), kökeni bilinmeyen inflamasyonla kendini gösteren kronik bir karaciğer hastalığıdır. Kanda yüksek immünoglobulin G (IgG) ve otoantikor seviyeleri ile karakterizedir. Patolojik olarak AIH, özellikle plazma hücreleri olmak üzere inflamatuvar hücrelerin infiltrasyonu ve arayüz hepatiti belirtileri gösterir. İnterlökin (IL)-37 üreten belirli bir CD4+ yardımcı T hücresi tipinin otoimmün hastalıklardaki rolü belirlenmiştir. Ancak, AIH’deki rolleri henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Bu konuya ışık tutmak için çalışmamız, AIH hastalarının karaciğer biyopsilerinde IL-37 gen ve protein ekspresyonunu araştırmayı ve dokuda yerleşik IL-37 üreten yardımcı T hücrelerinin AIH gelişimindeki rolünü belirlemeyi amaçlamıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: AIH tanısı almış 20 hasta ve kontrol grubu olarak 17 sağlıklı bireyi içeren karşılaştırmalı bir çalışma yürüttük. IL-37 gen ekspresyonu, kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) kullanılarak ölçüldü ve karaciğer dokusunda IL-37+CD4+ yardımcı T hücrelerini tanımlamak için immünofloresan çift boyama yapıldı. AIH hastalarında IL-37+CD4+ yardımcı T hücrelerinin toplam inflamatuar hücreler arasındaki oranı hesaplanarak sayımları yapıldı. BULGULAR: Bulgularımız, AIH hastalarında IL-37+CD4+ yardımcı T hücrelerinin oranında anlamlı bir artış olduğunu ortaya koydu (p<0.05). Ek olarak, IL-37 gen ekspresyonu AIH hastalarında artmıştır (p<0.01). Daha da önemlisi, IL-37+CD4+ yardımcı T hücrelerinin oranı, portal inflamasyonun şiddeti ve Ishak skorlaması ile negatif korelasyon göstermiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: IL-37 üreten yardımcı T hücrelerinin otoimmün hepatit için potansiyel tedavi hedefleri olabileceğini vurgulamaktadır. Kesin mekanizmalarını ve tedavi edici etkilerini aydınlatmak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. |
| 14. | Yeni Tanı Alan Fibromyalji Hastalarında Koroid Vaskülarite İndeksi ve Koroid Kalınlığının Değerlendirilmesi Evaluation of Choroidal Vascularity Index and Choroidal Thickness in Newly Diagnosed Fibromyalgia Patients Burcu Isik, Oya Kaya, Metin Suleymanzade, Mehmet Giray Ersoz, Emel Basar Sevimdoi: 10.14744/scie.2025.84669 Sayfalar 79 - 84 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada yeni tanı alan fibromiyalji (FM) hastaları ile sağlıklı bireylerin erken koroid vaskülarite indeksi (KVI) ve koroid kalınlığı (KK) değerlerinin analiz edilmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 24 kadın FM hastası (çalışma grubu) ve benzer yaştaki 30 sağlıklı kadın gönüllü (kontrol grubu) dahil edildi. Çalışma grubuna sadece yeni tanı almış FM hastaları dahil edildi. FM tanısı Amerikan Romatoloji Koleji’nin (ARK) 2010 sınıflandırma kriterlerine göre konuldu. Hastalığın şiddetini değerlendirmek için Fibromiyalji Etki Anketi (FEA) kullanıldı. KK değerleri beş noktada ölçüldü: Subfoveal, 750 μm foveal merkezin temporali, 1500 μm foveal merkezin temporali, 750 μm foveal merkezin nazali, 1500 μm nazal olarak foveal merkezin nazali. KVI değerleri, subfoveal ve toplam koroid alanları public domain ImageJ yazılımı kullanılarak ölçüldü. BULGULAR: 1500 μm nazal ve temporal KK değerleri FM grubunda istatistiksel olarak daha düşüktü (p<0.05). 750 μm nazal ve temporal, subfoveal KK değerlerinde ise istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). Subfoveal-KVI açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05), ancak total-KVI değerleri FM grubunda anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: Nazal ve temporal bölgelerdeki koroid kalınlığının santral bölgeye göre daha ince olması, subfoveal bölgedeki koroid vaskülarite indeksinin korunmuş olması ve bu hastalarda genel olarak artmış KVI, koroidal vasküler değişikliklerin ve incelmenin erken dönemde FM hastalarında periferik koroid alanından başladığını gösterebilir. |
| 15. | Hemoliz, Yüksek Karaciğer Enzimleri ve Düşük Trombosit Sayısı Sendromunu Öngörmede Albümin-Bilirubin Skorunun Rolü The Role of the Albumin-Bilirubin Score in Predicting Hemolysis, Elevated Liver Enzymes, and Low Platelet Count Syndrome Sadun Sucu, Murat Levent Dereli, Cantekin Iskender, Sevki Celendoi: 10.14744/scie.2025.79577 Sayfalar 85 - 91 GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, karaciğer fonksiyon bozukluğunun değerlendirilmesinde kullanılan albumin-bilirubin (ALBI) skorunun, karaciğerin belirgin olarak etkilendiği hemoliz, yüksek karaciğer enzimleri ve düşük trombosit sayısı (HELLP) sendromunun gelişimini öngörmedeki etkinliğini araştırmaktı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif vaka-kontrol çalışması, 1 Ocak 2018 ile 1 Ocak 2022 tarihleri arasında Ankara’da üçüncü basamak bir merkezde yürütülmüştür. Çalışmaya HELLP sendromu tanısı almış 61 hasta ile birlikte yaş ve gebelik haftaları eşleştirilmiş 122 sağlıklı gebe kadın dahil edilmiştir. Kan örnekleri, HELLP sendromu bulgularının gelişmesinden ortalama 6 hafta önce, gebeliğin 20-28. haftalarında alınmıştır. Tüm katılımcıların demografik, klinik ve biyokimyasal verileri analiz edilmiştir. HELLP sendromu tanısı doğrulanmış hastaların ALBI skorları, öngörü değerini değerlendirmek için regresyon ve alıcı çalışma eğrisi analizleri kullanılarak kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. BULGULAR: HELLP grubunda toplam bilirubin düzeyleri anlamlı derecede yüksek iken albumin düzeyleri ise anlamlı derecede düşüktü (p<0.05). Sonuç olarak, ALBI skorları anlamlı derecede yüksekti (p=0.004). Alıcı çalışma eğrisi analizi, ALBI’nin HELLP sendromunu öngörmede ayırt edici güce sahip olduğunu gösterdi (Eğri altında kalan alan=0.629; p=0.007). Gerek HELLP grubunda gerekse de katılımcıların tümünün dahil edildiği grupta, ALBI skorunun, kötü kompozit neonatal sonuçların prediksiyonunda istatistiksel olarak anlamı yoktu (p>0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre, karaciğer hastalıkları için özellikle prognoz belirlemede kullanılan ALBI skoru, HELLP sendromunun erken öngörüsünde de kullanılabilecek öngörü modellemeleri arasında yer almaya adaydır. Ancak eşik değerleri ve güvenilirliği doğrulamak için prospektif çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 16. | Safra Kesesi Poliplerinin Klinik ve Patolojik Özellikleri: Retrospektif Kohort Çalışma Clinical and Pathological Characteristics of Gallbladder Polyps: A Retrospective Cohort Study Muhammed Salih Suer, Serkan Demir, Sener Balasdoi: 10.14744/scie.2025.38159 Sayfalar 92 - 98 GİRİŞ ve AMAÇ: Safra kesesi polipleri (SKP), abdominal ultrasonografi ile giderek daha sık saptanmaktadır. Çoğu benign olmakla birlikte, preoperatif dönemde benign ve neoplastik lezyonların ayırt edilmesi güçtür. Mevcut kılavuzlar ≥10 mm poliplerde kolesistektomiyi önermektedir, ancak daha küçük veya semptomatik poliplerde malignite riski tartışmalıdır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Radyolojik olarak safra kesesi polibi saptanan ve elektif kolesistektomi uygulanan ≥18 yaş erişkin hastalar retrospektif olarak incelendi. Demografik, klinik, radyolojik ve histopatolojik veriler kaydedildi. Primer sonuç, histopatolojik olarak neoplazi varlığıydı. Kategorik veriler sayı (%) ile, sürekli değişkenler ortalama ± SS veya medyan (IQR) ile sunuldu. BULGULAR: Toplam 57 hasta (33 kadın, 24 erkek; ort. yaş 45.4±14.8 yıl) çalışmaya dahil edildi. Hastaların çoğu (%87.7) semptomatikti; en sık sağ üst kadran ağrısı ve dispepsi izlendi. Kırk üç hastada (%75.4) polip <10 mm, 14 hastada (%24.6) ≥10 mm idi. Histopatolojide 55 olguda (%96.5) kolesterol veya diğer benign polipler saptandı. İki hastada (%3.5) neoplastik değişiklik görüldü: Biri benign intraluminal papiller neoplazi, diğeri yüksek dereceli intraepitelyal neoplazi; her iki olgu da ≥10 mm poliplerdeydi. <10 mm poliplerde neoplazi izlenmedi. Cinsiyet, semptom durumu ve polip çokluğu ile neoplastik dönüşüm arasında ilişki bulunmadı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu kohortta neoplastik dönüşüm yalnızca ≥10 mm poliplerde görüldü ve profilaktik kolesistektomi için 10 mm eşik değerini destekledi. <10 mm polipler özellikle asemptomatik hastalarda, tamamen benign bulundu ve ultrason ile konservatif izlem güvenilir göründü. Orta boyutlu lezyonlar için risk sınıflamasını netleştirmek amacıyla daha geniş, prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| OLGU SUNUMU | |
| 17. | NMO mu? Kitle mi? NMO Spectrum Disorder or Mass? Nesibe Yildiz Akbulut, Ahmet Kasim Kilic, Dilek Yavuzer, Tufan Hicdonmez, Banu Ozen Barutdoi: 10.14744/scie.2021.65982 Sayfalar 99 - 102 Longitudinal yayılan transverse miyelit, genellikle Nöromyelitis Optika Spektrum Hastalıkları ile ilişkili ağır bir kinik sendrom olarak ortaya çıkar. Ancak etiolojide otoimmün nedenler yanında enfektif, neoplastik ve bağ doku hastalıkları ile ilişkili süreçler bulunabililr. Benzer semptomlar ve BOS bulguları ayırıcı tanıda zorluğa sebep olabilir. Şüphe durumunda; ayrıntılı öykü, yakın klinik ve görüntüleme yanında patolojik değerlendirme doğru tanıya ulaşmada yönlendirici olabililr. |
| 18. | Roper, Logan, Tierney’in Günlük Yaşam Aktivitelerine Dayalı Hemşirelik Modeli Doğrultusunda Alev Yanığı Olan Bireyin Bakımı Nursing Care of the Individual with Flame Burn According to the Nursing Model Based on Daily Living Activities of Roper, Logan and Tierney Deniz Orhan, Ayse Kabuk, Handan Aktas, Ugur Sariyildirim, Merdiye Sendir, Gaye Filinte, Tuna Gumusdoi: 10.14744/scie.2020.04809 Sayfalar 103 - 106 Yanma iş kazalarının nedenleri arasında geniş bir yer tutmaktadır. İş kazaları sonucu ortaya çıkan yanık travması ölüm ya da sakatlıkla ile sonuçlanarak bireyin ve ailesinin yaşam biçimini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Beş öğeden oluşan (Yaşam süresi, günlük yaşam aktiviteleri, günlük yaşam aktivitelerini etkileyen faktörler, bağımsızlık-bağımlılık dizgesi, yaşamda bireysellik) Roper, Logan ve Tierney'in günlük yaşam aktivitelerine dayalı Hemşirelik Modelinin hasta birey hakkında sistematik doğrultuda veri toplayarak bütüncül bakım verilmesini sağladığı düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı iş kazası sonucu yanık yaralanması oluşan hastanın Roper, Logan ve Tierney’in günlük yaşam aktivitelerine dayalı Hemşirelik Modeli doğrultusunda bakım sürecini ele almaktır. |
| DERLEME | |
| 19. | Spina Bifida: Genel Bakış Spina Bifida: An Overview Koza Dumandoi: 10.14744/scie.2021.70456 Sayfalar 107 - 111 Spina bifida (SB), fertilizasyon sonrası dördüncü haftada embriyonik nöral tüpün kapanmasındaki defekt sonucu oluşan bir konjenital malformasyondur. Spina bifida prevalansı 1000 doğumda 1-10 olarak verilmiştir. Tanı 16. gebelik haftasında anne serumunda alfa fetal protein ölçümü veya 18-20. gebelik haftasında fetüsün ultrasonografisi ile doğum öncesi konulur. Oluşan defekt nedeniyle alt ekstremitede paralizi, idrar, gaita inkontinansı, duyusal kusur, alt ekstremitede deformasyonlar ile prezente olan klinik tablo oluşur. Klinik tablo spinal lezyonun seviyesi ve tipine göre şekillenir. Erken cerrahi onarım, defisit kontrolü ve nörolojik hasarın progresyonunun önlenmesinde esastır. Konvansiyonel yaklaşım ile, doğumdan en geç 48 saat sonra yapılan defekt tamirinin progresyonu önlemede etkili olduğu bilinmektedir. Bu prensibin uygulanması ile bebeğin omurilik ve sinir köklerinin korunma oranı artmıştır. Daha erken girişim imkanı sağlayan prenatal cerrahi ile daha başarılı sonuçlar alındığı bildirilmektedir. SB tanılı çocukların dikkatle değerlendirilmesi ve çok yönlü, yaşa göre değişen hedeflerle planlanmış rehabilitasyon programları ile yüz güldüren sonuçlar almak mümkündür. |