| 1. | Full Issue Full Issue Sayfalar I - X |
| ARAŞTIRMA MAKALESI | |
| 2. | Pulmoner Nodül Rezeksiyonunda Doğruluk ve Güvenliği Artırmak için Metilen Mavisi Rehberli Lokalizasyon Methylene Blue–Guided Localization to Improve Accuracy and Safety in Pulmonary Nodule Resection Salih Duman, Rassim Kassim, Celal Caner Ercan, Berker Ozkan, Adalet Demir, Murat Karadoi: 10.14744/scie.2025.17362 Sayfalar 303 - 309 GİRİŞ ve AMAÇ: Düşük doz bilgisayarlı tomografi (BT) taramalarıyla küçük ve palpabl olmayan pulmoner nodüllerin giderek daha fazla saptanması, özellikle video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) sırasında güvenilir intraoperatif lokalizasyon ihtiyacını artırmıştır. BT eşliğinde metilen mavisi ile işaretleme; basit, hızlı ve yaygın olarak erişilebilir bir yöntem olup minimal invaziv rezeksiyonu kolaylaştırmaktadır. Bu çalışma, pulmoner nodüllerin BT kılavuzluğunda metilen mavisi ile işaretlenmesinin teknik başarısını, güvenlik profilini ve sonuçlara etki eden belirleyicileri değerlendirmeyi amaçlamaktadır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya, 2020-2025 yılları arasında preoperatif BT eşliğinde metilen mavisi ile işaretleme yapıldıktan sonra çoğunlukla VATS ile torasik rezeksiyon uygulanan ardışık 49 hasta dahil edildi. Demografik özellikler, nodül morfolojisi, işlemle ilişkili parametreler, cerrahi detaylar ve postoperatif sonuçlar analiz edildi. Kategorik değişkenler Ki-kare veya Fisher testi ile, sürekli değişkenler ise Mann–Whitney U testi ile karşılaştırıldı. BULGULAR: İşaretleme 49 hastanın 47’sinde başarılıydı ve teknik başarı oranı %95.9 olarak saptandı. Başarısız olan iki işaretleme (%4.1) alt lob nodüllerinde ve komplikasyon gelişen olgularda görüldü. İşaretleme ilişkili komplikasyon oranı %18.4 olup en sık pnömotoraks (%12.2) ve parankimal kanama (%6.1) izlendi. Hastaların medyan yaşı 63 yıl, medyan nodül çapı 9 mm idi. Nodüllerin %69.4’ü malign olarak raporlandı. Lokalizasyon başarısı ile nodül tipi, FDG tutulumu, lobar yerleşim, rezeksiyon tipi veya işlem parametreleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Tümör boyutu, malignite ile ilişki açısından anlamlı olmayan bir eğilim gösterdi. TARTIŞMA ve SONUÇ: BT eşliğinde metilen mavisi ile işaretleme, küçük pulmoner nodüllerin torakoskopik rezeksiyonunu kolaylaştıran güvenli, etkili ve pratik bir yöntemdir. Teknik başarı oranı yüksek olup radyolojik, anatomik veya işlemle ilişkili değişkenlerden büyük ölçüde bağımsız görünmektedir. Bulgularımız, metilen mavisi ile işaretlemenin minimal invaziv göğüs cerrahisinde güvenilir bir yardımcı yöntem olarak kullanılmasını desteklemektedir. |
| 3. | Çocuklarda Uzun Kemiklerin Garré Tipi Sklerozan Osteomiyeliti: Klinik Özellikler, Tanı ve Tedavi Sonuçları Garré’s Sclerosing Osteomyelitis of Long Bones in Children: Clinical Features, Diagnosis, and Treatment Outcomes Mehmet Süleyman Abul, Ebubekir Bektaş, Hüseyin Bilgehan Çevik, Engin Ecevizdoi: 10.14744/scie.2025.69937 Sayfalar 310 - 316 GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağında uzun kemikleri tutan Garré’nin sklerozan osteomiyelitinin klinik bulgularını, tanı sürecini ve tedavi sonuçlarını değerlendirmek. YÖNTEM ve GEREÇLER: 2011 ile 2019 yılları arasında tedavi edilen uzun kemik Garré osteomiyeliti tanılı 11 pediatrik olgu geriye dönük olarak incelendi. Klinik, görüntüleme, laboratuvar, mikrobiyolojik ve sonuç verileri kaydedildi; tüm hastalara kesin tanı için biyopsi yapıldı. BULGULAR: Yaşları 1–18 arasında değişen 11 hastanın tümü kronik kemik ağrısı ile başvurdu; sistemik semptomlar yoktu veya çok hafifti. En sık tutulan kemik femur (5 olgu), ardından tibia (4 olgu) idi. Radyografilerde kortikal kalınlaşma ve periosteal yeni kemik oluşumu izlendi; osteolitik lezyon veya apselere rastlanmadı. Biyopsilerde tüm olgularda malignite olmaksızın kronik osteomiyelit doğrulandı. Kültürlerde 7 hastada (%64) etken saptandı: 5 olguda en sık Staphylococcus aureus, 1’er olguda Salmonella ve Mycobacterium tuberculosis izole edildi. Tüm hastalara uzun süreli antibiyotik tedavisi uygulandı; 6 hastaya cerrahi debridman yapıldı. Takiplerde tüm hastalarda enfeksiyonun düzeldiği görüldü. Humerus tutulumu olan bir S. aureus vakasında geç nüks görülüp tekrar cerrahi gerekmiş, ancak başarıyla tedavi edilmiştir. Uzun vadeli fonksiyonel kayıp izlenmedi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Uzun kemiklerde görülen Garré tipi kronik sklerozan osteomiyelit, malignite ile karıştırılmaması için atipik kemik lezyonu olan çocuklarda mutlaka düşünülmelidir. Görüntüleme yeterli olmayabilir; tanı için biyopsi şarttır. Uygun antibiyotik tedavisi ve gerektiğinde cerrahi müdahale ile hastaların büyük çoğunluğu tamamen iyileşmektedir. Erken tanı ve multidisipliner yaklaşım başarılı tedavi için kritik öneme sahiptir. |
| 4. | Gebeliğin İntrahepatik Kolestazı ve Yenidoğan Asidemisi: Perinatal Sonuçların Retrospektif Analizi Intrahepatic Cholestasis of Pregnancy and Neonatal Acidemia: A Retrospective Analysis of Perinatal Outcomes Aylin Yılmaz, Didar Kurtdoi: 10.14744/scie.2025.83792 Sayfalar 317 - 322 GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı intrahepatik kolestaz tanısı almış gebeliklerde yenidoğan asidemisi insidansını saptamak ve bunun açlık safra asidi düzeyleri ile ilişkisini değerlendirmektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Kurumumuz Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği’nde Ocak 2020 ile Mart 2025 tarihleri arasında doğum yapan ve intra-hepatik kolestaz (İHK) tanısı konan gebelerin dosyaları retrospektif olarak tarandı ve çalışmamıza dahil edildi. Anne ve yenidoğana ait veriler; demografik özellikler, laboratuvar değerleri, tedavi protokolleri, doğum bilgileri ve yenidoğan sonuçları hastane kayıtlarından toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 24.0 programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Toplam 58 İHK tanılı gebe çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, serum safra asidi düzeylerine göre <40 µmol/L (n=41) ve ≥40 µmol/L (n=17) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Gruplar arasında maternal demografik özellikler, gebelik haftası, doğum ağırlığı ve önceki kolestaz öyküsü açısından anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Preterm doğum oranları her iki grupta benzer bulunmuştur (%48.8 vs. %47.1; p=1.000). Yenidoğan yoğun bakım ünitesine (YYBÜ) yatış oranı ≥40 µmol/L grubunda daha yüksek saptanmakla birlikte (%70.6 vs. %53.7), bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0.36). Yenidoğan sarılığı, takipne ve solunum sıkıntısı sendromu insidansları da gruplar arasında benzer bulunmuştur (p>0.05). Yenidoğan asidemisi (göbek kordonu pH <7.20 ya da <7.10 olarak tanımlanan olgular) her iki grupta benzer oranlarda gözlenmiş, gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Ortalama pH değerleri <40 µmol/L grubunda 7.29±0.11≥40 µmol/L grubunda ise 7.28±0.11 olarak hesaplanmıştır (p=0.856). Maternal serum safra asidi düzeyi ile göbek kordonu pH değeri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır (r=–0.02; p=0.884). TARTIŞMA ve SONUÇ: Gebelik kolestazı olan hasta grubunda, maternal safra asidi düzeyleri ile yenidoğan asidemisi arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Bu ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 5. | Akut İskemik İnmenin Endovasküler Tedavisinde Aort Ark Varyasyonları ve Belirleyicileri Determinants of Types of Aortic Arch and Bovine Aortic Arch in Thrombectomy and Intraarterial Thrombolytic Procedures in Acute Ischemic Stroke Emrah Keskin, Gokhan Ozdemır, Mehmet Selim Gel, Evren Aydogmusdoi: 10.14744/scie.2025.27048 Sayfalar 323 - 330 GİRİŞ ve AMAÇ: Karmaşık aort arkı anatomisi, akut iskemik inme müdahalelerinde teknik zorlukları artırmaktadır. Trombektomi ve intraarteriyel trombolitik tedavi (İATT) uygulanan hastalarda aort arkı varyasyonlarının hasta yaşı ve aterosklerotik yük ile ilişkili olduğu hipotezini öne sürdük. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, akut iskemik inme nedeniyle trombektomi ve İATT uygulanan 63 ardışık hastada (39 erkek, 24 kadın; ortanca yaş 72) aort ark morfolojisi analiz edildi. Ark tiplerini (I, II, III) sınıflandırmak ve sığır ark varyantlarını belirlemek için müdahaleden önce sistematik olarak aortografi yapıldı. İstatistiksel analizde ark varyasyonları, hasta demografisi ve risk faktörleri arasındaki ilişkiler incelendi. BULGULAR: Tip II ark en yaygın olanıydı (37 hasta, %58.7), bunu Tip I (13 hasta, %20.6) ve Tip III (13 hasta, %20.6) izledi. Sığır arkı 16 hastada (%25.4) meydana geldi. Tip II/III arkı olan hastalar, Tip I olanlardan anlamlı derecede daha yaşlıydı (p=0.028). Aort plak varlığı ark tipiyle güçlü bir korelasyon gösterdi (p<0.001), Tip III hastaların %92.3’ünde plak bulunurken, Tip I hastaların %7.7’sinde plak vardı. İşlem başarısı 63 vakanın 59’unda (%93.7) sağlandı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu retrospektif analiz, aort ark varyasyonlarının yaşla birlikte arttığını ve aterosklerotik yük ile ilişkili olduğunu göstermektedir. İnme müdahalesi yapılan hastalarda tip II ve III arklar baskın olup, yüksek işlem başarı oranları korunurken özel kateter teknikleri gerektirmektedir. |
| 6. | Okul Çağındaki Çocuklarda En Sık Kullanılan Antiepileptik İlaçlardan Valproat (VPA), Karbamazepin (KBZ) ve Levetirasetam (LEV)’ın İşitsel Değerlendirmesi: Küçük Bir Kohortta Geniş Kapsamlı İşitsel Test Tasarımı ile Tek Merkezli Prospektif Çalışma Auditory Evaluation of Three Most Commonly Used Anti-Seizure Medications VPA, CBZ and LEV in School-Aged Children: A Single Center Prospective Study with Extensive Auditory Test Design in a Small Epileptic Cohor Gülten Öztürk, Nezafet Öztürk Akar, Nahide Haykır, Olcay Ünver, Ayca Ciprut, Dilşad Türkdoğandoi: 10.14744/scie.2025.54533 Sayfalar 331 - 339 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, yaygın olarak kullanılan antiepileptik ilaçların (AEİ)—valproat (VPA), karbamazepin (KBZ) ve levetirasetamın (LEV)—yeni tanı konmuş epilepsili okul çağındaki çocukların işitme fonksiyonları üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: 2017 ILAE kriterlerine göre idiopatik jeneralize veya kendi kendini sınırlayan fokal epilepsi tanısı almış, tedavi almamış 16 çocuk (ortalama yaş 11.5±3.7 yıl) üzerinde prospektif bir çalışma yürütüldü. Hastalara VPA (n=12), CBZ (n=2) veya LEV (n=2) tedavisi başlandı ve ilaç dozları bir ay içinde terapötik düzeylere çıkarıldı. İşitsel değerlendirmeler; tedavi öncesi ve ortalama 10 aylık takip sonrasında, saf ses odyometrisi (0.25–8 kHz), timpanometri ve akustik refleksler, distorsiyon ürünü otoakustik emisyonlar (DPOAE) ve işitsel beyin sapı yanıtı (ABR) testleri ile gerçekleştirildi. Başlangıç ve takip sonuçları eşleştirilmiş t-testi ile karşılaştırıldı (anlamlılık düzeyi p<0.05). BULGULAR: Başlangıçta tüm işitme eşikleri ≤25 dB HL idi. Tedavi sonrası işitme eşikleri genel olarak değişmedi, ancak sağ kulakta 4 kHz frekansında hafif bir artış gözlendi (+3.8 dB HL, p=0.009). ABR latansları ve pikler arası süreler stabil kaldı. Timpanometri ve akustik reflekslerde değişiklik gözlenmedi. DPOAE amplitüdlerinde sağ kulakta 2 kHz (−7.3 dB, p=0.001) ve 6 kHz (−4.7 dB, p=0.006) frekanslarında azalma saptandı. Sol kulak ölçümleri ise sabit kaldı. Hiçbir hastada işitsel semptom veya advers etki bildirilmedi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaklaşık 10 aylık monoterapi ile uygulanan VPA, CBZ veya LEV tedavisi, çocuklarda klinik olarak anlamlı bir işitme bozukluğuna yol açmamıştır. Bununla birlikte, kohlear emisyonlarda frekansa özgü küçük düşüşler gözlemlenmiştir. Bu ön bulguların doğrulanması için daha geniş örneklemli, ilaçlara özgü çalışmalar gerekmektedir. |
| 7. | Diagnostik Laparoskopi ve/veya Operatif/Ofis Histeroskopi Uygulanan Hastaların Spontan/Yardımcı Üreme Teknikleri ile Gebelik Sonuçlarının Araştırılması Investigation of Pregnancy Outcomes, Either Spontaneous or Through Assisted Reproductive Techniques, in Patients Undergoing Diagnostic Laparoscopy and/or Operative/Office Hysteroscopy Asuman Doğan Bayrak, İlyas Turan, Hilmi Baha Oraldoi: 10.14744/scie.2025.26779 Sayfalar 340 - 346 GİRİŞ ve AMAÇ: Primer veya sekonder infertilite nedeniyle diagnostik laparoskopi ve/veya operatif/ofis histeroskopi uygulanan hastaların spontan veya yardımcı üreme teknikleri ile gebelik sonuçlarının araştırılması amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız üçüncü basamak sağlık merkezine Ocak 202-Mayıs 2024 tarihleri arasında primer veya sekonder infertilite tanıları ile diagnostik laparoskopi (L/S) ve endikasyona göre ofis/operatif histeroskopi (H/S) eşliğinde adezyolizis, kromotubasyon, kistektomi, kist aspirasyonu vb. ve H/S ile kavite kontrolü, septum rezeksiyonu yapılan 144 hastadan oluşmaktadır. İntrauterin patoloji ekartasyonu nedeniyle hastalara ofis histeroskopi ile kavite kontrolü yapıldı. Bulgular not edildi. Adezyon, endometriozis, kist veya tubal patoloji izlenen hastalara cerrahi müdahaleler yapıldı. BULGULAR: 76 (%52.7)’sı primer, 68 (%47.2)’i sekonder infertiliteye sahip hasta saptandı. Primer ve sekonder infertillerin sırasıyla %25 ve %26.5’inde kist; %27 ve %26.5’inde septum; %35.5 ve %38.2’sinde adezyon; %10.5 ve %7.4’ünde endometriozis ve primer infertillerin %94.7’sinde, sekonder infertillerin %92.6’sında bilateral/unilateral tubal geçiş görüldü. β-hCG, primer ve sekonder infertil hastalarda sırasıyla 42 (%55.3)’sinde ve 37 (%54.4)’sinde pozitif izlenmiştir. β-hCG pozitif olan primer infertil grubun 3 (%7.1)’ünde IUI, 12 (%28.6)’sinde IVF, 27 (%64.3)’sinde spontan yollarla gebelik gerçekleşmiştir. İki grupta da operasyon sonrası spontan gebelik ve sezaryen ile doğum oranları daha yüksek gözlemlenmiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: İnfertilite nedeniyle eş zamanlı laparoskopik ve histeroskopik cerrahi yapılan hastalarda sık saptadığımız pelvik ve uterin patolojilerin opere edilmesi sonrası gebelik sonuçlarına olumlu katkıda bulunduğunu düşünmekteyiz. |
| 8. | Acil Serviste Mortalite Toplantılarının Klinik Süreçler ve Hekim Farkındalığı Üzerine Etkisi: Tek Merkezli Beş Yıllık Analiz The Impact of Mortality Conferences on Clinical Processes and Physician Awareness in the Emergency Department: A Single-Center Five-Year Analysis Rumeysa İnci, Rohat Ak, Nurhayat Başkaya, Erdal Yilmaz, Avni Uygar Seyhandoi: 10.14744/scie.2025.69376 Sayfalar 347 - 350 GİRİŞ ve AMAÇ: Acil servisler (AS), yüksek hasta hacmi ve artmış mortalite oranları nedeniyle kritik birimlerin başında gelir. Morbidite ve Mortalite (M&M) toplantıları, ölüm nedenlerini ve sistemdeki eksiklikleri belirleyerek hasta güvenliğini artırmayı hedefler. Bu çalışma, 2019–2023 yılları arasında acil serviste gerçekleşen ölümleri geriye dönük olarak analiz etmiş ve Haziran 2022’de başlatılan M&M toplantılarının etkisini değerlendirmiştir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Tek merkezli, retrospektif tasarıma sahip bu çalışmaya, 1 Ocak 2019-31 Aralık 2023 tarihleri arasında acil serviste hayatını kaybeden 1,914 hasta dahil edildi. Demografik veriler, başvuru özellikleri, triyaj alanı ve ölüm nedenleri kaydedildi. Çalışma dönemi, M&M toplantılarından önceki (Ocak 2019-Haziran 2022) ve sonraki (Haziran 2022-Aralık 2023) dönemler olarak ikiye ayrıldı. BULGULAR: M&M toplantılarından önce 1,565,124 acil servis başvurusunda 1,334 ölüm gerçekleşti (10,000 başvuruda mortalite: 8.47). Toplantılar sonrası 1,306,517 başvuruda 580 ölüm kaydedildi (10,000 başvuruda mortalite: 4.17) ve yaklaşık %51’lik göreceli azalma gözlendi. En belirgin düşüş kırmızı triyaj alanında izlendi (p<0.05). Hastaların ortalama yaşı toplantı sonrası dönemde daha düşüktü (p=0.002). Travma dışı ölümler azalırken travmaya bağlı ölümler anlamlı olarak arttı (p<0.001). TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil serviste düzenli olarak uygulanan yapılandırılmış M&M toplantıları, mortalite oranlarının azalması ve klinik süreçlerin iyileşmesi ile ilişkili bulunmuştur. Bu toplantılar, olgu değerlendirmesi için fırsat sunar, sürekli öğrenmeyi destekler ve hasta güvenliği kültürünün güçlenmesine katkı sağlar. |
| 9. | İnternal Hemipelvektomi Sonrası Fonksiyonel Sonuçlar, Komplikasyonlar ve Rekonstrüktif Stratejiler: Tek Merkezli Bir Deneyim Functional Outcomes, Complications and Reconstructive Strategies Following Internal Hemipelvectomy: A Single-Center Experience Niyazi İğde, Osman Emre Aycan, Berkay Doğandoi: 10.14744/scie.2025.74508 Sayfalar 351 - 359 GİRİŞ ve AMAÇ: İnternal hemipelvektomi, pelvik sarkomların rezeksiyonunda güvenli bir cerrahi yöntem olmakla birlikte, yüksek komplikasyon oranlarına sahiptir. Malign pelvik tümörler için internal hemipelvektominin komplikasyonlarını ve fonksiyonel sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Ayrıca kullanılan rekonstrüksiyon stratejilerini belirlemeyi ve başarı oranlarını etkileyen faktörleri tanımlamayı hedefledik. YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010 ile Ocak 2023 tarihleri arasında internal hemipelvektomi uygulanan 43 hasta retrospektif olarak incelendi. Demografik veriler, tümör özellikleri, rezeksiyon tipleri, rekonstrüksiyon yöntemleri, perioperatif değişkenler ve onkolojik sonuçlar analiz edildi. Cerrahi sınırlar, komplikasyonlar, implant sağkalımı ve fonksiyonel sonuçlar kaydedildi. Fonksiyonel durum, Kas-İskelet Sistemi Tümör Derneği (MSTS) skorlama sistemi kullanılarak değerlendirildi. Genel sağkalım oranı Kaplan–Meier analiz yöntemi ile hesaplandı. BULGULAR: Ortalama yaş 40.9 yıl, ortalama takip süresi ise 47.2 aydı. En sık görülen tanı kondrosarkomdu (%48.9). Tip II ve kombine rezeksiyonlar olguların %55.8’ini oluşturdu. On beş hastada modüler hemipelvik endoprotez kullanılırken, diğer hastalarda biyolojik ya da çimentolu rekonstrüksiyon uygulandı. Genel komplikasyon oranı %60.4 olup, en sık enfeksiyon (%27.9) ve çıkık (%20.9) görüldü. Hayatta kalanlarda ortalama MSTS skoru 18.5 olarak bulundu ve bu orta düzeyde fonksiyonel sonuçlara işaret etti. Lokal nüks oranı %17, uzak metastaz oranı ise %24.4 olarak saptandı. Son takipte genel sağkalım oranı %51 idi; daha geniş rezeksiyonlar ve implant bazlı rekonstrüksiyonlar daha olumsuz sonuçlarla ilişkili olabilir. TARTIŞMA ve SONUÇ: İnternal hemipelvektomi, pelvik tümörler için ekstremite koruyucu uygulanabilir bir seçenek olmakla birlikte, önemli morbidite ile ilişkilidir. Rekonstrüksiyon tipi ve rezeksiyonun boyutu, postoperatif komplikasyonlar ve fonksiyonel sonuçlar üzerinde anlamlı etkiye sahiptir. Uzun dönem sonuçları iyileştirmek için dikkatli hasta seçimi ve kişiye özel rekonstrüksiyon stratejileri kritik öneme sahiptir. |
| 10. | Jinekolojik Malignite Cerrahisi Sonrası Postoperatif Uyku Bozulmasının Belirleyicileri Determinants of Postoperative Sleep Deterioration After Surgery for Gynecologic Malignancies Kevser Arkan, Gül Çavuşoğlu Çolak, Pınar Birol İlter, Sedat Akgoldoi: 10.14744/scie.2025.44789 Sayfalar 360 - 365 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, jinekolojik maligniteler nedeniyle cerrahi müdahale geçiren hastalarda uyku kalitesinin belirleyicilerini, cerrahi menopozun etkilerine özel bir vurgu yaparak prospektif bir şekilde değerlendirmektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif kohort çalışmasına, bir üçüncü basamak sağlık kuruluşunda endometrium, over veya serviks kanseri nedeniyle cerrahi müdahale geçiren 142 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılar, cerrahi menopoz yaşayanlar (SM grubu, n=68) ve yaşamayanlar (non-SM grubu, n=74) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Uyku kalitesi hem preoperatif hem de postoperatif üçüncü ayda Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) kullanılarak değerlendirilmiştir. Preoperatif anksiyete ve depresyon düzeyleri, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ile ölçülmüştür. Demografik, klinik ve cerrahi veriler sistematik olarak toplanmıştır. PUKİ skorundaki değişimlerle gösterilen kötü postoperatif uyku kalitesinin bağımsız belirteçlerini belirlemek amacıyla çoklu lineer regresyon analizi yapılmıştır. BULGULAR: Genel olarak, ortalama global PUKİ skoru başlangıçtaki 5.1±2.8’den postoperatif 3. ayda 8.9±4.1’e yükselerek anlamlı derecede kötüleşti (p<0.001). Uyku kalitesindeki bozulma, non SM grubuna göre SM grubunda anlamlı derecede daha fazlaydı (ortalama PUKİ değişimi: +5.6’ya karşılık +2.1, p<0.001). Çok değişkenli regresyon modelinde, cerrahi menopoz (β=3.12, p<0.001), adjuvan kemoterapi (β=1.89, p=0.002), daha yüksek başlangıç HADÖ-anksiyete skoru (β=0.25, p=0.005) ve daha yüksek postoperatif ağrı skoru (VAS) (β=0.31, p=0.018), PUKİ skorunda daha büyük bir artışın (daha kötü uyku kalitesi) bağımsız belirteçleri olarak tanımlandı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Jinekolojik kanser cerrahisinin ardından postoperatif uyku kalitesinde belirgin bir azalma gözlemlenmiş olup, bu kötüleşmenin en önemli bağımsız öngörücüsü cerrahi menopoz olarak tanımlanmıştır. Ayrıca, önceden var olan anksiyete, adjuvan kemoterapi ve postoperatif ağrı da bu düşüşe önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Bu bulgular, bu hassas hasta kohortunda menopozal semptomların yönetimi, psikolojik destek sağlanması ve etkili ağrı kontrolü dahil olmak üzere, rutin uyku kalitesi taramasının ve hedefe yönelik müdahalelerin uygulanmasının gerekliliğini vurgulamaktadır. |
| 11. | Primer ve Re-operatif Tiroid Cerrahisi Uygulanan Hastaların Endikasyon ve Komplikasyonlarının Karşılaştırılması Comparison of Indications and Complications in Patients Undergoing Primary and Reoperative Thyroid Surgery Osman Akdoğan, Mustafa Kağan Başdoğan, Hasan Ediz Sıkar, Hasan Fehmi Küçükdoi: 10.14744/scie.2025.43799 Sayfalar 366 - 373 GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde tiroid ameliyat endikasyonları belirgin olarak daralmıştır. Deneyimli sitopatolog sayısında artış, biyopsilerin klinisyenler tarafından yapılması, ultrasonografinin belirgin olarak daha iyi şekilde değerlendirmede yer alması gibi faktörler bu hususta rol oynamıştır. İğne aspirasyon biyopsilerinde güvenilirliğin artması nedeniyle özellikle re-operatif cerrahi endikasyonu konulacak hastalarda multipl biyopsiler yapılabilmekte ve çoğu hasta reoperatif cerrahiden korunabilmektedir. Kliniğimizde re-operatif tiroid cerrahisi uygulanan hastaların patoloji sonuçları eşliğinde komplikasyonları da değerlendirerek re-operatif tiroid cerrahisi endikasyonlarını sorgulamayı amaçladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2014-Ağustos 2019 tarihleri arasında hastanemizin Genel Cerrahi Kliniği Meme ve Endokrin Hastalıkları Cerrahisi Birimi’ nde ameliyat edilen primer (Primer grup) ve re-operatif tiroid hastaları (Re-operatif grup) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların karakteristik ve demografik özellikleri, primer ameliyat, re-operatif cerrahi tipi, primer cerrahi endikasyonu, re-operatif cerrahi endikasyonu, operasyon süresi, peroperatif komplikasyonlar, postoperatif komplikasyonlar değerlendirme parametreleri olarak işleme alınmıştır. BULGULAR: Primer grupta 934 (%93.6), re-operatif grupta ise 64 (%6.4) hasta çalışma kriterleriyle uyumlu olarak karşılaştırıldı. Postoperatif ses bulguları ve vokal kord paralizisi açısından anlamlı farklılık saptanmazken, preoperatif ve postoperatif hipokalsemi bulguları pek çok kriter değerlendirmesinde re-operatif grupta anlamlı olarak daha fazla saptandı (p<0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: Primer ve re-operatif tiroid hastaları güncel kılavuzlar eşliğinde endikasyonları ve patolojik inceleme sonuçları benzerlikler göstermektedir. Bu durum endikasyonların doğruluğunu yansıtmakla beraber re-operatif hasta grubunda hipokalsemi ve kalıcı hipoparatiroidi oranının yüksek olması nedeniyle re-operatif hasta grubunda endikasyon kısıtlamasının gerekliliği söz konusudur. Endikasyonların daraltılarak takip edildiği hastalarla ilgili prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 12. | Kritik Durumdaki Pediatrik Hastalarda Vankomisin İlaç Düzeyleri ve Klinik Korelasyonlar Vancomycin Drug Levels and Clinical Correlations in Critical Pediatric Patients Feyza İnceköy Girgin, Okan Sarzep, Kemal Tolga Saracoglu, Nilüfer Yalındağ-Öztürkdoi: 10.14744/scie.2025.25664 Sayfalar 374 - 377 GİRİŞ ve AMAÇ: Vankomisin, dirençli gram-pozitif enfeksiyonların tedavisinde sıklıkla kullanılan bir antibiyotiktir. Pediatrik hastalarda etkinliği ve gü-venliği ile ilgili veriler sınırlı olmasına rağmen, klinik uygulamada yaygın olarak kullanılmaktadır. Önerilen serum trough (çukur) düzeyleri 15-20 mg/L, peak (zirve) düzeyleri ise 20-40 mg/L’dir. Bu hedef değerlere ulaşmak için genellikle enfeksiyon tipine göre 40-60 mg/kg/gün dozunda uygulanır. Pediatrik yoğun bakım ünitesi (PYBÜ) hastaları genellikle karmaşık klinik özellikler taşır. Bu çalışmada, ünitemizde tedavi edilen hastalarda vankomisin serum düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya, 2015-2019 yılları arasında PYBÜ’de yatan, vankomisin tedavisi alan ve serum vankomisin düzeyi ölçülen hastalar dahil edilmiştir. BULGULAR: Toplam 14 hastanın (median yaş: 45.4 ay; %42.9 erkek) verileri değerlendirildi. En sık tedavi endikasyonları sepsis (%50) ve pnö-moni (%21.4) idi. Median vankomisin dozu 50 mg/kg/gün (40-60) ve tedavi süresi 7 gün (2-10) olarak saptandı. Toplam 30 serum vankomisin düzeyi analiz edildi; bunların %47.6’sı çukur ve %52.4’ü tepe düzeyleriydi. Düzeylerin %44.4’ü hedef aralıkta, %44.4’ü hedefin altında ve %11,.’i hedefin üzerindeydi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Kritik durumdaki pediatrik hastalarda optimal vankomisin düzeylerine ulaşmak genellikle bireyselleştirilmiş doz ayarlamaları gerekti-rir. Hem etkinliği hem de güvenliği sağlamak için yakın terapötik izlem esastır. |
| 13. | Obez Olmayan Premenopozal Hastalarda Üriner İnkontinansın Uyku ve Yaşam Kalitesi Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi Impact of Urinary Incontinence on Sleep and Quality of Life in Non-obese Premenopausal Women Belfin Nur Arıcı Halıcı, Mehmet Mete Kırlangıç, Havva Sevde Tahadoi: 10.14744/scie.2025.22804 Sayfalar 378 - 382 GİRİŞ ve AMAÇ: Üriner inkontinans, her yaştan bireyde görülebilen istemsiz idrar kaçırma durumudur, ancak kadınlarda daha yaygındır. Premenopozal kadınlarda üriner inkontinansın tespiti ve etkili önleme ve yönetim stratejilerinin geliştirilmesi, hastaların fiziksel şikayetlerini azaltarak yaşam kalitesini ve uyku düzenini iyileştirmek açısından büyük önem taşır. Bu çalışma, premenopozal ve obez olmayan bir popülasyonda üriner inkontinans varlığına göre hastaların yaşam kalitesi ve uyku durumunu değerlendirmeyi amaçlamıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışmaya 110 hasta dahil edilmiştir (55 çalışma grubu, 55 kontrol grubu). Çalışma grubunu, 35–50 yaş arası, üriner inkontinans şikayeti olan premenopozal kadınlar oluşturmuştur. Üriner inkontinansın yaşam kalitesi üzerindeki etkisi ICIQ-SF ile, uyku kalitesi ise PSQI ile değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmada, obez olmayan 110 premenopozal hasta değerlendirilmiştir. Çalışma ve kontrol grupları arasında demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. ICIQ-SF skoru kontrol grubunda 1.58±2.01, çalışma grubunda ise 12.23±4.90 olarak bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.0001). PSQI skoru kontrol grubunda 3.58±1.64, üriner inkontinans grubunda ise 6.45±2.89 olarak saptanmış olup aradaki fark anlamlıdır (p<0.001). TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, üriner inkontinansın premenopozal kadınlarda –obez olsun ya da olmasın– yaşam kalitesi ve uyku üzerinde önemli ölçüde olumsuz etkiler yarattığını ortaya koymuştur. Farkındalık yaratmak, hastaları bilgilendirmek, yaşam tarzı değişikliklerini teşvik etmek ve tedaviye başlamak, etkilenen bireylerin genel sağlık durumunu, yaşam kalitesini ve uyku düzenini iyileştirebilir. |
| 14. | İnmeli Hastalarda Algılanan Sosyal Destek ile Fonksiyonel Durum, Yaşam Kalitesi ve Depresyon Arasındaki İlişki The Relationship Between Perceived Social Support and Functional Status, Life Quality and Depression in Stroke Patients Erdem Özkaya, Gül Devrimsel, Münevver Serdaroğlu Beyazal, Murat Yıldırımdoi: 10.14744/scie.2025.79069 Sayfalar 383 - 388 GİRİŞ ve AMAÇ: İnme hastalarında algılanan sosyal desteğin fonksiyonel durum, yaşam kalitesi ve depresyonla ilişkisini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, ilk kez inme tanısı almış, en az 6 aydır inme tanısı olan 50 inmeli hastada gerçekleştirildi. Algılanan sosyal destek çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği ile, fonksiyonel durum Barthel indeksi ile, yaşam kalitesi inmeye özgü yaşam kalitesi ölçeği ile ve depresyon Beck depresyon envanteri ile değerlendirildi. BULGULAR: Hastaların (34 erkek, 16 kadın) yaş ortalaması 56.70±10.78 yıl idi. Hastalık süresi ortalaması 25.9±31.46 aydı. Hastaların çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği puanı ortalaması 51.42±14 idi. Tam/yüksek derecede bağımlı inme hastalarında çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği puanları diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.02). Aile desteği ile fonksiyonel durum arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken, arkadaş desteği, özel bireysel destek ile fonksiyonel durum arasında anlamlı bir korelasyon vardı (sırasıyla p=0.477, p=0.022, p=0.021). Yaşam kalitesi ile çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeğinin tüm alt ölçekleri arasında anlamlı ve pozitif bir korelasyon vardı (p<0.05). Beck depresyon ölçeği puanı, düşük sosyal desteği olan hastalarda anlamlı derecede yüksekti (p=0.001). TARTIŞMA ve SONUÇ: Algılanan sosyal destek, felçli hastalarda fonksiyonel durum, yaşam kalitesi ve depresyon üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Algılanan sosyal destek için yeni müdahale programlarının geliştirilmesi, inmeli hastaların rehabilitasyon tedavisine önemli ölçüde katkıda bulunabilir. |
| 15. | Kırık Tipi, Radyolojik Dizilim ve Hareket Açıklığı: Distal Radius Kırıklarında ARİF Sonrası Fonksiyonel İyileşmenin Belirleyicileri Fracture Type, Radiological Alignment, and Motion: Predictors of Functional Recovery After ORIF in Distal Radius Fractures Gökhan Pehlivanoğlu, Tolga Onay, Engin Eceviz, Hüseyin Günay, Halil İbrahim Beklerdoi: 10.14744/scie.2025.58826 Sayfalar 389 - 396 GİRİŞ ve AMAÇ: Distal radius kırıkları, erişkinlerde en sık görülen kırıklar arasındadır. Kilitli plaklarla yapılan açık redüksiyon ve internal fiksasyon (ARİF), standart cerrahi yaklaşımı temsil etmektedir. Ancak cerrahi sonrası fonksiyonel sonuçları etkileyen faktörler hâlâ tartışmalıdır. Bu çalışmada, kilitli plaklarla tedavi edilen distal radius kırıklarında hasta özellikleri, kırık tipi ve radyolojik faktörlerin fonksiyonel iyileşme üzerine etkisi araştırıldı. YÖNTEM ve GEREÇLER: 2007-2013 yılları arasında kilitli plaklarla ARİF uygulanan 81 hasta (55 erkek, 26 kadın; ortalama yaş: 43.7 yıl) retrospektif olarak incelendi. Fonksiyonel sonuçlar QuickDASH, PRWE ve Modifiye Green & O’Brien skorları ile değerlendirildi. Radyolojik değerlendirmelerde Stewart ve Knirk & Jupiter sınıflamaları kullanıldı. Fonksiyonel sonuçlarla ilişkili faktörleri belirlemek için Spearman korelasyon ve grup karşılaştırma analizleri yapıldı. BULGULAR: Kırık sınıflaması fonksiyonel sonuçları anlamlı şekilde etkiledi. AO tip B kırıkları, tip C kırıklarına kıyasla daha iyi QuickDASH ve Modifiye Green & O’Brien skorları gösterdi (p<0.05). Ulnar stiloid kaynamaması fonksiyonel sonuçları etkilemedi, ancak daha yüksek artrit dereceleri ile ilişkili bulundu (p=0.039). PRWE skorları; artrit şiddeti, radyolojik redüksiyon kalitesi, hasta yaşı ve pronasyon hariç çoğu el bileği eklem hareket açıklığı parametresi ile anlamlı korelasyon gösterdi. Ayrıca PRWE skorları, radial inklinasyon ve radial yükseklik ile negatif ulnar varyans ile pozitif korelasyon gösterdi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Distal radius kırığı cerrahisi sonrası fonksiyonel iyileşme; kırık tipi, redüksiyon kalitesi, hasta yaşı, artrit varlığı ve el bileği hareketliliğinden etkilenmektedir. Anatomik redüksiyon ve el bileğinin neredeyse tam hareket açıklığının sağlanması, optimal sonuçlar için kritik öneme sahiptir. |
| 16. | Premenopozal Seksüel Aktif Kadınlarda Midüretral Sling Operasyonlarının Cinsel Fonksiyon Üzerine Etkisi: Karşılaştırmalı Prospektif Bir Çalışma The Effect of Midurethral Sling Operations on Sexual Function in Premenopausal Sexually Active Women: A Comparative Prospective Study Tamer Topaloglu, Cansu Önal kanbaş, Murat Apidoi: 10.14744/scie.2025.06978 Sayfalar 397 - 401 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, premenopozal ve seksüel olarak aktif kadınlarda uygulanan transobturator tape (TOT) ve transvaginal tape-obturator (TVT-O) midüretral sling cerrahilerinin, stres tipi üriner inkontinans (SÜİ) tedavisindeki etkinliğinin yanı sıra cinsel işlev üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, 2020–2022 yılları arasında Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği’nde prospektif, karşılaştırmalı ve gözlemsel olarak yürütülmüştür. SÜİ tanısı almış ve TOT veya TVT-O cerrahisi uygulanmış, premenopozal ve cinsel olarak aktif 290 kadın çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara cerrahi öncesinde ve postoperatif 6. ile 12. aylarda Kadın Cinsel İşlev İndeksi (FSFI) uygulanmıştır. Bulgular, üriner inkontinansı olmayan 70 sağlıklı kadından oluşan kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. BULGULAR: TOT ve TVT-O operasyonlarını takiben FSFI toplam skorlarında ve tüm alt boyutlarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış gözlenmiştir (p<0.0001). En belirgin iyileşme tatmin, orgazm ve ağrı alt başlıklarında saptanmıştır. Müdahale grubunun 12. ayda ulaştığı ortalama FSFI skoru, kontrol grubuyla istatistiksel olarak benzer bulunmuştur (p=0.34). Ayrıca, hastaların %91.4’ü cinsel fonksiyonda iyileşme bildirmiştir. Disparoni yalnızca %5.8 oranında görülmüş ve bu durum çoğunlukla fiziksel veya psikolojik faktörlerle ilişkilendirilmiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Midüretral sling cerrahileri (TOT ve TVT-O), yalnızca idrar kaçırma şikayetlerini gidermekle kalmayıp, premenopozal dönemdeki seksüel aktif kadınlarda cinsel işlevin iyileştirilmesine de katkı sağlamaktadır. Bu olumlu etkinin fizyolojik, psikolojik ve ilişkisel bileşenleri birlikte etkilediği göz önünde bulundurulmalı; hasta değerlendirmeleri bu çok yönlü çerçevede ele alınmalıdır. |
| 17. | Ortopedi ve Travmatoloji Ameliyathanelerinde C-Kollu Floroskopi ile İlişkili Radyasyon Doz Düzeylerinin Değerlendirilmesi: Radyasyon Alanı İzleme Üzerine Teknik Bir Çalışma Assessment of Radiation Dose Levels Associated with C-Arm Fluoroscopy in Orthopedics and Traumatology Operating Rooms: A Technical Study on Radiation Area Monitoring Nilsu Çini, Mehmet Süleyman Abul, Engin Eceviz, Şule Karabulut Gül, Recep Demirhandoi: 10.14744/scie.2025.90267 Sayfalar 402 - 410 GİRİŞ ve AMAÇ: Ameliyatlar sırasında floroskopiyi en sık kullanan cerrahi ekiplerden biri ortopedi ve travmatoloji ekibidir. Bu çalışma, floroskopi kaynaklı radyasyon dozunun mesafeyle azaldığını göstermeyi ve floroskopi çekim sırasında gerçek zamanlı ölçümler yoluyla ekibin radyasyon korunma konusunda farkındalığını artırmayı amaçlamaktadır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, 01.08.2025-31.08.2025 tarihleri arasında ortopedi ve travmatoloji kliniği ameliyathanelerinde gerçekleştirildi. Her olgu için X-ray tüpünün hem AP hem de LAT pozisyonlarında görüntüleme sırasında floroskopiden yayılan radyasyon dozu, oda içerisinde belirlenen mesafelerde Geiger-Müller dedektörü ile ölçülerek veri formuna kaydedildi. BULGULAR: Gerçek zamanlı ölçümler 62 operasyon sırasında gerçekleştirildi. Bu 62 operasyonun 15’i üst ekstremite, 39’u alt ekstremite ve 8’i pelvis/asetabulum cerrahisiydi. 62 vakada toplam 3062 görüntüleme alındı, vaka başına ortalama 49 görüntüleme ve toplam 2051.54 saniye görüntüleme süresi, vaka başına ortalama 33.09 saniye olarak raporlandı. Birincil kaynağa daha yakın olan A1, A5 ve L1, L5 mesafelerinden alınan ölçümler, daha uzak mesafelerde alınan ölçümlerden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir (p<0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: Kurumumuzdaki ameliyathanelerin yıllık ve periyodik radyasyon alanı izlemelerine ek olarak, bu çalışma sırasında ortopedi ve travmatoloji ekibinin detaylı ve gerçek zamanlı ölçümler yoluyla farkındalığı artırmıştır. Sonuçlar, radyasyondan korunmada mesafe kuralının uygulanmasının kişisel koruyucu ekipman kullanımı kadar önemli ve etkin olduğunu bir kez daha vurgulamıştır. |
| DERLEME | |
| 18. | Bibliyometrik Analiz: Bipolar Bozuklukta İnflamasyon Konulu Küresel Araştırma Alanının Haritalandırılması Bibliometric Analysis: Mapping the Global Research Landscape of Inflammation in Bipolar Disorder Ipek Özönder Ünal, Tonguc Demir Berkoldoi: 10.14744/scie.2024.71542 Sayfalar 411 - 420 Bipolar bozukluk (BB), mani, hipomani ve depresyon ataklarıyla seyreden kronik bir psikiyatrik hastalıktır. Son yıllarda artan kanıtlar, inflamasyonun BB’nin patofizyolojisinde kritik bir rol oynadığını, özellikle pro-inflamatuar sitokin düzeylerinde artış ve sistemik bağışıklık disfonksiyonunun hastalıkla ilişkili olduğunu göstermektedir. Ancak, bipolar bozukluk ve inflamasyon konusunu odak noktasına alan kapsamlı bir bibliyometrik analiz bulunmamaktadır. Bu çalışma kapsamında, 2024 yılına kadar olan dönemi kapsayacak şekilde Web of Science Core Collection (WOSCC) veri tabanı kullanılarak bibliyometrik bir analiz gerçekleştirilmiştir. VOSviewer yazılımı ile yayın dinamikleri, etkili yazarlar, atıf örüntüleri, anahtar kelime eş-oluşumları ve ortak yazarlık ağları analiz edilmiştir. Toplamda 1.812’si özgün makale ve 718’i derleme olmak üzere 2.530 yayın tespit edilmiş ve 2015 yılından itibaren belirgin bir artış gözlemlenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya ve Kanada en çok yayın yapan ülkeler olarak öne çıkarken, Toronto Üniversitesi ve Deakin Üniversitesi gibi kurumlar önemli katkılarda bulunmuştur. Etkili yazarlar arasında Michael Berk, Roger McIntyre ve Michael Maes dikkat çekmektedir. Araştırmaların odaklandığı anahtar kelimeler arasında “sitokinler”,”nöroenflamasyon” ve “oksidatif stres” yer alırken, “bağırsak mikrobiyotası” ve “nöroprogresyon” gibi yeni kavramlar, araştırma eğilimlerinin evrildiğini göstermektedir. Ani atıf artışı analizi, inflamatuvar biyobelirteçler ve yeni tedavi yaklaşımlarındaki önemli gelişmeleri ortaya koymuştur. Bununla birlikte, özellikle az temsil edilen bölgelerde, küresel iş birliği ağlarının sınırlı olduğu görülmektedir. Bu bibliyometrik analiz, inflamasyonun BB’deki rolüne artan ilgiyi ortaya koymakta ve başlıca katkı sağlayıcıları, araştırma eğilimlerini ve gelecekteki yönelimleri tanımlamaktadır. Gelecek çalışmaların uluslararası iş birliklerine, sistemik ve moleküler mekanizmalara ve tanı ve tedaviyi iyileştirmeye yönelik translasyonel çalışmalara öncelik vermesi önerilmektedir. Bu bulgular, bipolar bozukluk ve inflamasyon araştırmalarını ilerletmek için bir yol haritası sunmaktadır. |