E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

Hızlı Arama




SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 32 (4)
Cilt: 32  Sayı: 4 - 2021
ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
İstanbul'da Bir Pediatri Ünitesinde Ağır COVID-19'lu Çocukların Yönetimi: Retrospektif Çalışma
Management of Children with Severe COVID-19 in a Pediatrics Unit in Istanbul: A Retrospective Study
Ayşe Karaaslan, Ceren Çetin, Yasemin Akın, Cem Murat Bal, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2021.55707  Sayfalar 327 - 332
GİRİŞ ve AMAÇ: SARS-CoV-2, hem çocuklarda hem de yetişkinlerde ciddi hastalığın olası bir etkenidir. Bu çalışmada, hastanede yatan ağır çocuk COVID-19 hastalarının yönetimini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart 2020 ile Mayıs 2020 tarihleri arasında 18 yaş altı ağır COVID-19'lu hastanede yatan 21 çocuğun yönetimine ilişkin veriler bu çalışmaya dahil edildi
BULGULAR: Bu çalışmada 888 ayaktan ve 221 yatan hasta olmak üzere toplam 1109 hasta toplandı. Hastanede yatan 221 çocuğun 91'i (%41.1)
SARS-CoV-2 için PCR pozitifti. Doksan bir COVID-19 hastasının 21'i (%23) şiddetli COVID-19 olarak kabul edildi. Onu (%47.6) kız, 11'i (%52.4) erkek olup, yaşları ortalama±standart sapma (SS) 14.4±2.7 yıl (aralık; 9 yıl–17.6 yıl) olarak saptandı. En sık başvuru semptomları ateş (%80.9), öksürük (%76.1), nefes darlığı (%23.8) ve miyalji (%23.8) idi. Yirmi bir hastanın dördünde (%19) altta yatan hastalık vardı. On dokuz (%90.4) hasta ailede doğrulanmış olgularla yakın temas halindeydi. Tüm hastalarda tipik olarak akciğer bilgisayarlı tomografi (BT) bulguları vardı ve başlıca gözlenen BT anormallikleri buzlu cam opasiteleriydi. Solunum desteğine ihtiyaç duyan iki hasta favipiravir tedavisi aldı. Ortalama hastanede kalış süresi 7.34±2.65 (5–16) gündü. Tüm hastalarda klinik iyileşme sağlandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuklarda COVID-19'un yetişkinlere göre klinik seyri daha hafiftir ve daha iyi prognozu vardır ancak çocuk hasta grubunda ciddi olgular tanımlandığı ve bu hastaların yakından takip edilmesi gerektiği akılda tutulmalıdır.
INTRODUCTION: SARS-CoV-2 is a probable causative agent of severe disease both in children and adults. In this study, we aimed to evaluate the management of hospitalized severe pediatric COVID-19 patients.
METHODS: Data on the management of 21 children under the age of 18 who were hospitalized with severe COVID-19 between March 2020 and May 2020 were included in this study.
RESULTS: A total of 1109 patients, including 888 outpatients and 221 inpatients, were included in this study. 91 (41.1%) of the 221 hospitalized children were PCR positive for SARS-CoV-2. 21 (23%) of 91 COVID-19 patients were considered severe COVID-19. 10 (47.6%) were females and 11 (52.4%) were males, with a mean±standard deviation (SD) age of 14.4±2.7 years (range; 9 years–17.6 years). The most prevalent symptoms at admission were fever (80.9%), cough (76.1%), shortness of breath (23.8%) and myalgia (23.8%). 4 (19%) of 21 patients had underlying diseases. 19 (90.4%) patients were in close contact with confirmed cases in the family. All patients had typical findings on lung computed tomography (CT) and the major CT abnormalities observed were ground-glass opacities. Two patients who needed respiratory support received favipiravir treatment. The mean hospital stay was 7.34±2.65 (5–16) days. Clinical improvement was achieved in all patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The clinical course of COVID-19 in children is milder and has a better prognosis than adults, but it should be kept in mind that severe cases are defined in the pediatric patient group and these patients should be followed closely.

2.
Kolorektal Kanser Ameliyatı Geçiren Hastalarda ABO Kan Tipinin Prognostik Değeri: Tek Merkez Deneyimi
Prognostic Value of ABO Blood Group in Patients Undergoing Colorectal Cancer Surgery: A Single-Center Experience
Aziz Serkan Senger, Selçuk Gülmez, Orhan Uzun, Cem Batuhan Ofluoğlu, Ismail Ege Subasi, Ayhan Öz, Ömer Özduman, Erdal Polat, Mustafa Duman
doi: 10.14744/scie.2021.78045  Sayfalar 333 - 337
GİRİŞ ve AMAÇ: Önceki çalışmalarda ABO kan grubu ile gastrointestinal sistem kanserleri arasında bir ilişki olduğu gözlemlenmiştir. Ancak farklı
merkezlerde yapılan çalışmalarda kan grubu kanser ilişkisi aynı sonucu vermemiştir. Biz de tek merkezli yapılan bu çalışmada kan grubunun kolorektal kanser ile ilişkisini ve prognoza etkisini araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Ocak 2013 ile Aralık 2019 yılları arasında kolorektal kanser nedeniyle küratif cerrahi yapılan toplam 313 hasta dahil edildi. Veriler geriye dönük olarak analiz edildi. Acil ameliyat olan, palyatif rezeksiyon yapılan, kayıtlarına ulaşılamayan ve uzak metastazı olan hastalar çalışma dışı bırakıldı.
BULGULAR: A kan grubu kadınlarda daha sık görülürken diğer kan grupları erkeklerde daha fazla idi. AB kan grubundaki hastalarda ortalama
yaşam süresi 53.776±7.655 ay idi. Ve diğer gruplara oranla anlamlı olarak daha kötü idi. Multivaryant Cox regresyon analizinde incelendiğinde ise kan grubunun prognoza etkili olduğu görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ABO kan grubunun kolorektal kanser hastalarında prognoza etkili olduğu görüldü.
INTRODUCTION: It has been observed in previous studies that there is a relationship between ABO blood type and gastrointestinal system cancers. However, in studies conducted in different centers, the relationship between the blood type and cancer did not yield the same result. In this single-center study, we investigated the relationship of blood type with colorectal cancer and its effect on prognosis.
METHODS: A total of 313 patients who underwent curative surgery for colorectal cancer between January 2013 and December 2019 were included in the study. Data were analyzed retrospectively. Patients with emergency surgery, palliative resection, unavailable records, and distant metastases were excluded from the study.
RESULTS: While A blood type was more common in women, other blood types were more common in men. The overall survival for patients with AB blood type was 53.776±7.655 months. And it was significantly worse than the other groups. When examined in the multivariate Cox regression analysis, it was seen that the blood type was effective on the prognosis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was observed that the ABO blood type had an effect on prognosis in colorectal cancer patients.

3.
Yaş, Cinsiyet ve Semptomlara Göre Kolonoskopik Tanıların Analizi
Analysis of Colonoscopic Diagnosis in Terms of Age, Gender and Symptoms
Hakan Uzunoğlu, İsmail Ertuğrul
doi: 10.14744/scie.2021.91885  Sayfalar 338 - 344
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada cinsiyet, yaş ve semptom kombinasyonlarıyla kolonoskopide belirlenen tanılar arasındaki ilişkiler analiz edilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 2018 yılında hastanemiz endoskopi ünitesinde kolonoskopi uygulanan tüm hastalara ait demografik veriler, semptomlar ve kolonoskopi sonuçları hastane otomasyon sistemi kayıtlarından elde edildi ve incelendi.
BULGULAR: Ortalama yaşı 54.5±14.6 (aralık: 6–94) olan hastaların 1692’si (%54) erkek, 1440’ı (%46) kadındı. Hastaların %66.3’ü 50 yaş üzerinde,
%5.9’u 30 yaş altındaydı. Kolonoskopi işlemlerinin %7.3’ü tamamlanamamıştı. Hastaların 168’inde (%5.4) gaitada gizli kan (GGK) pozitifliği, 1900’ünde (%60.7) rektal kanama, 1893’ünde (%60.4) konstipasyon, 1975’inde (%63.1) karın ağrısı mevcuttu. En sık semptom birliktelikleri kanama + konstipasyon + karın ağrısı (1625 hasta; %51.9) ve konstipasyon + karın ağrısı (169 hasta; %5.4) idi. Kolonoskopi sonucunda hastaların 1616’sında (%51.6) anormal bulgu saptanmadı, 699’unda (%22.3) polip, 43’ünde (%1.4) kanser olduğu düşünülen kitle, 230’unda (%7.3) divertikülöz lezyon, 544’ünde (%17.4) diğer ön tanılar konuldu. Polip saptanma oranı tek başına GGK pozitifliği olanlarda (p=0.003) veya GGK pozitifliği ile birlikte rektal kanama ve/veya konstipasyonu (p=0.001) olan hastalarda anlamlı yüksek, konstipasyonu olanlarda (p=0.034) anlamlı düşüktü. Yaşa göre yapılan analizde 50 yaş üstü hastalarda GGK pozitiflik oranı diğer gruplara göre anlamlı yüksek (p<0.001), rektal kanama oranı ise anlamlı düşük (p<0.001) bulundu, 30–50 yaş grubunda ağrı oranı diğer gruplara göre anlamlı yüksekti (p=0.007). Polip (p<0.001), kanser görünümlü kitle (p=0.008) ve divertikülöz lezyon (p<0.001) oranları 50 yaş üzeri grupta diğer gruplara göre anlamlı yüksek bulundu. GGK pozitif olanlarda polip (p<0.001) ve divertikülöz lezyon (p<0.001) saptanma oranları anlamlı yüksek, anormal bulgu saptanmayan hasta oranı (p=0.03) ise anlamlı düşüktü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız verileri GGK pozitifliği ya da rektal kanaması olan hastaların kolonoskopik incelemelerinde önemli patolojiler saptandığını, özellikle 50 yaş üzerinde kolorektal polip ya da kanser görünümlü kitle oranlarında artış olduğunu, konstipasyonu olan hastalarda ise anormal bulgu ya da malignite olasılığının azaldığını göstermiştir.
INTRODUCTION: It was aimed to analyze the relationships between gender, age, and symptom combinations, and the diagnoses determined in colonoscopy.
METHODS: Demographic data, symptoms, and colonoscopy results of all patients who underwent colonoscopy in our hospital’s endoscopy unit in 2018 were obtained from the hospital records and analyzed.
RESULTS: The mean age was 54.5±14.6 years. A total of 66.3% of the patients were over 50 years old. A total of 7.3% of colonoscopy procedures could not be completed. In 168 patients (5.4%) there was fecal occult blood (FOB) positivity, 1900 (60.7%) had rectal macroscopical bleeding, 1893 (60.4%) had constipation, and 1975 (63.1%) had abdominal pain. No abnormal findings were found in 1616 (51.6%) of the patients as a result of colonoscopy, 699 (22.3%) had polyps, 43 (1.4%) had cancer-like masses. The polyp detection rate was significantly higher in patients with positive FOB alone (p=0.003) or patients with rectal bleeding and/or constipation (p=0.001) and significantly lower in patients with constipation (p=0.034). The rates of FOB positivity (p<0.001), polyp (p<0.001), cancer-like mass (p=0.008), and diverticular lesions (p<0.001) were significantly higher in the patients over 50 years of age. The rates of polyps (p<0.001) and diverticular lesions (p<0.001) were significantly higher in FOB-positive patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Findings of the present study showed that patients with FOB positivity or rectal bleeding showed significant pathologies in their colonoscopic examinations, especially over the age of 50, an increase in the rate of the colorectal polyps or cancer-like masses, and a reduced possibility of abnormal findings or malignancies in patients with constipation.

4.
Helicobacter pylori ve İntestinal Metaplazi İlişkisi: Kırsal Bir Hastane Deneyimi
Relationship Between Helicobacter Pylori and Intestinal Metaplasia: A Rural Hospital Experience
Ozan Akıncı, Özlem Güngör, Sangar M Faroq Abdulrahman Abdulrahman, Erdem Çomut, Sefa Ergün
doi: 10.14744/scie.2020.07088  Sayfalar 345 - 349
GİRİŞ ve AMAÇ: Helicobacter pylori (Hp) gastrik kanser için bir risk faktörü iken intestinal metaplazi de gastrik kanserin prekürsör lezyonlarından bir tanesidir. Bu çalışmada Hp ile intestinal metaplazi arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2018–Kasım 2019 tarihleri arasında üst gastrointestinal endoskopisi yapılan toplam 550 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar yaş, cinsiyet, endoskopik tani, Hp pozitifliği, intestinal metaplazi, gastrik atrofi ve gastrik kanser açısından geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmadaki 550 hastanın 228’i erkek (%41.5), 322’si kadındı (%59.5) ve ortanca yaş 37.0 idi (18.0–79.0). Hastaların %62.7’sinde Hp, %17.1’inde intestinal metaplazi, %9.1’inde gastrik atrofi ve %2.9’unda gastrik kanser görüldü. İntestinal metaplazi pozitif hastaların 80’inde Hp pozitif, 14’ünde ise Hp negatif saptandı. Hp pozitif hastalarda intestinal metaplazi görülme oranı, Hp negatif hastalara göre anlamlı derecede daha yüksekti (p<0.001). Ayrıca Hp - intestinal metaplazi birlikteliğinin 50 yaş üstü olgularda 50 yaş altı olgulara göre anlamlı derecede daha fazla olduğu görüldü (p=0.002).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Helicobacter pylori ile intestinal metaplazi arasında kuvvetli bir ilişki mevcuttur ve bu ilişki yaş ile koreledir. İntestinal tip gastrik kanserin prekürsör lezyonu olan intestinal metaplazinin gelişimini önlemede Hp eradikasyonu kritik öneme sahiptir.
INTRODUCTION: Helicobacter pylori (Hp) is a risk factor for gastric cancer, and intestinal metaplasia (IM) is one of the precursor lesions of gastric cancer. The aim of this study was to examine the relationship between Hp and IM.
METHODS: A total of 550 patients who underwent upper gastrointestinal endoscopy between October 2018 and December 2019 were included in the study. The patient data of age, sex, endoscopic diagnosis, Hp positivity, IM, atrophic gastritis, and neoplasia were evaluated retrospectively.
RESULTS: There were 550 patients enrolled in the study: 228 males (41.5%) and 322 females (59.5%), with a median age of 37.0 years (interquartile range: 18.0–79.0 years). Hp was detected in 62.7% of the patients, IM in 17.1%, gastric atrophy in 9.1%, and gastric cancer in 2.9%. Among the patients with positive IM, 80 were Hp-positive and 14 were Hp-negative. The rate of IM was significantly higher in Hp positive patients than in Hp-negative patients (p<0.001). In addition, the incidence of Hp-IM coexistence was significantly higher in patients over 50 years of age (p=0.002).
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was a strong relationship between Hp and IM, and the relationship was correlated with age. Hp eradication is critical to prevent the development of IM, a precursor lesion of intestinal-type gastric cancer.

5.
Transparankimal Testis Sütür Fiksasyonu Yapılmaksızın Dartos Poş Orşiopeksi Sonuçlarımız
Our Dartos Pouch Orchiopexy Results Without Transparenchymal Testicular Suture Fixation
Yeliz Kart, Canan Öztürk
doi: 10.14744/scie.2021.83584  Sayfalar 350 - 353
Amaç: İnmemiş testis tanısı ile transparankimal sütür fiksasyonu yapılmaksızın orşiopeksi uygulanan çocuklarda operasyon sonuçlarını
değerlendirmek.

Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada geriye dönük olarak Ekim 2013–Ocak 2020 tarihleri arasında inmemiş testis nedeniyle ameliyat edilen 347 olgu ele alınmıştır. Bir–on beş yaş arası inmemiş testis tanısı ile ameliyata alınan hastalarda testis dartos poşuna yerleştirildi ve poş her iki yanlardan daraltıldı. Testis parankim dokusuna zarar vermemek ve spermatogenezi olumsuz etkilememek amacıyla transparankimal sütür
fiksasyonu uygulanmadı. Hastalar ameliyat sonrası komplikasyonlar, ameliyatın başarı oranı ve nüks açısından değerlendirildi.

Bulgular: Transparankimal sütür fiksasyonu uygulanmaksızın dartos poş daraltılarak orşiopeksi uygulanan 347 hasta değerlendirildi. 338
hastanın takibinde testislerin fizik muayene ile skrotumda olduğu, ameliyat sonrası altıncı ayda ve birinci yılında çekilen skrotal ultrasonografide testis boyutlarının normal olduğu görüldü. Yedi hastaya nüks nedeniyle reoperasyon, iki hastaya atrofi nedeniyle orşiektomi uygulandı.

Sonuç: Yapılan bazı deneysel çalışmalarda testis parankiminden geçilen sütürün testis parankim dokusunu zedelediği ve germ hücre gelişimini etkilediği saptamıştır. Bu nedenlerden dolayı testis skrotuma gergin olmayacak şekilde iniyorsa ve dartos poşu testis skrotuma indirildikten sonra her iki yanlardan nüks olmayacak şekilde daraltılıyorsa, testis parankiminden geçilecek sütür bu dokuya histolojik düzeyde zarar verebileceğinden testis parankimal fiksasyon uygulanmayabilir. Bu çalışmada %97.4 gibi başarı oranı göz önünde bulundurulduğunda spermatogenezi olumsuz etkilememek için, uygun hastalarda testis parankiminden geçmeden başarılı bir orşiopeksi yapılabileceği görüldü.
Objective: To evaluate the operation results in children with the diagnosis of undescended testis who underwent orchiopexy without fixation of transparanchymal sutures.

Methods: In this study, 347 patients who were operated on for undescended testis between October 2013–January 2020 were retrospectively reviewed. The testis was placed in the dartos pouch and the pouch was narrowed on both sides in patients. Those who underwent surgery with the diagnosis of undescended testis were between the ages of 1 and 15. Transparenchymal suture fixation was not applied in order not to damage testicular parenchymal tissue and adversely affect spermatogenesis. The patients were evaluated in terms of postoperative complications, operation success rate, and recurrence.

Results: 347 patients who underwent orchiopexy by narrowing the dartos pouch without transparenchymal suture fixation were evaluated. In the physcial examination performed in the follow-up of 338 patients, it was observed that the testicles were in the scrotum, and the testicular dimensions were normal in the scrotal ultrasonography performed at the 6th month and 1st year postoperatively. 7 patients underwent reoperation due to recurrence, 2 patients underwent orchiectomy for atrophy.

Conclusion: In some experimental studies, it was found that the suture passing through the testicular parenchyma damage the testicular parenchyma tissue and affect the germ cell development. For this reason, if the testicle descends into the scrotum without tension, and the dartos pouch is narrowed on both sides without recurrence, testicular parenchymal fixation may not be applied because the suture to be passed through the testicular parenchyma may damage this tissue histologivally. Considering the 97.4% success rate in this study, it was seen that successful orchiopexy could be performed without passing through the testicular parenchyma in suitable patients in order not to adversely affect the spermategenesis.

6.
Cerrahi Trakeostomi Uygulanan Çocuk Hastaların Değerlendirilmesi
Evaluation of Pediatric Patients Undergoing Surgical Tracheostomy
Nermin Kılıçarslan, Ümran Karaca, Derya Karasu, Seyda Efsun Ozgunay, Mete Kaya
doi: 10.14744/scie.2021.35761  Sayfalar 354 - 359
GİRİŞ ve AMAÇ: Trakeostomi işlemi, çocuklarda yetişkinlerdekinin aksine morbidite ve mortalitesi daha yüksek bir uygulamadır. Çalışmamızdaki amacımız, pediatrik cerrahi trakeostomi olgularında anestezi deneyimlerimizi geriye dönük olarak değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2018–2020 yılları arasında cerrahi trakeostomi uygulanan 0–18 yaş arası 66 çocuk hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, entübe kaldıkları süre, trakeostomi endikasyonları, kullanılan anestezik ajanlar, intraoperatif ve postoperatif gelişen komplikasyonlar değerlendirildi.
BULGULAR: Tüm hastalar arasından 39’u (%59.1) 1–12 ay aralığında, 37’si (%56.1) kızdı ve hastaların 43’ünün (%66.7) altta yatan nöromusküler
bir hastalığı vardı. Hastaların 55’i (%84.8) çocuk yoğun bakımda yatmakta idi. Hastaların trakeostomi öncesi entübe kaldıkları süre
44.16±32.45 gün ve trakeostomi sonrası yoğun bakımda yatış süresi 34.60±26.76 gün idi. Genel ölüm oranı %3.03’dü (n=2). Hastalardan biri intraoperatif diğeri de postoperatif dönemde öldü. En sık görülen komplikasyonlar, intraoperatif dönemde desatürasyon, erken postoperatif dönemde kanama ve geç postoperatif dönemde stoma granülasyonu’ydu. Hastaların %63.6’sı hastaneden taburcu oldu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pediyatrik hastalarda nörolojik hastalıklara bağlı uzamış entübasyonun trakeostominin en sık görülen endikasyonu olduğunu ve trakeostomi açma süresindeki uzamanın mortalite ve morbiditeyi arttırmadığını bulduk.
INTRODUCTION: Unlike adult practices, the tracheostomy procedure has higher morbidity and mortality in children. In this study, we aimed to retrospectively investigate our experience of anesthesia in cases who underwent tracheostomy with pediatric surgery.
METHODS: Sixty-six children aged 0–18 years who underwent surgical tracheostomy between 2018-2020 were included. Data included patient demographics, intubation time, tracheostomy indications, anesthetic agents used, and intraoperative and postoperative complications.
RESULTS: Of all patients, Thirty-nine (59.1%) were 1–12 months, 37 (56.1%) were female, and 43 (66.7%) had an underlying neuromuscular disease. Fifty-five patients (84.8%) were hospitalized in the pediatric intensive care unit. The intubation time was 44.16±32.45 days before tracheostomy and the duration of ICU stay was 34.60±26.76 days after tracheostomy. The overall mortality rate was 3.03% (n=2). One of the deaths occurred intraoperatively and the other during the early postoperative period. The most common complications were desaturation in the intraoperative period, bleeding in the early postoperative period, and stoma granulation in the late postoperative period. 63.6% of the patients were discharged.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that prolonged intubation related to neurological disease was the most common indication for tracheostomy in pediatric patients and prolonged tracheostomy opening time did not increase mortality or morbidity.

7.
Yanık Merkezindeki Yanık Yaralanmalarının Epidemiyolojisi
Epidemiology of burn injuries in Burn Center
Osman Esen, Murat Güven, Abdullah Yıldırım, Hamdi Taner Turgut, Çağrı Tiryaki, Murat Burç Yazicioglu, Mustafa Celalettin Haksal, Ali Çiftçi, Hayrünisa Kahraman Esen
doi: 10.14744/scie.2021.93270  Sayfalar 360 - 365
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Türkiye’nin en yoğun nüfuslu ve sanayileşmiş coğrafi bölgesi olan Marmara bölgesinde yer alan bir yanık merkezinde takip edilen yanık hastalarının demografik özelliklerini, etiyolojisini, bulgularını ve yanık ile ilişkili faktörleri değerlendirerek yanık epidemiyolojisini belirlemektir
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yanık tedavi merkezinde takip edilen 630 hastanın tıbbi kayıtları incelendi. Hastaların demografik özellikleri, yanık etiyolojisi, yanık toplam vücut yüzey alanı yüzdesi, yanık derecesi, yanık yeri, yanık ajanı, yanık yeri vb. ile ilgili veriler değerlendirildi.
BULGULAR: Yatarak tedavi gören 630 hastanın ortalama yaşı 27.5±2.18 yıl idi. Hastaların %29.8’i kadın, %70.2’si erkekti. En sık görülen yanık nedenleri sırasıyla; haşlanma (sıcak su, çay, süt) (%37.2), alev (%31.9), elektrik (%18.4) ve haşlanma + alev + kimyasal (%11.7) idi. Hastalarda ortalama yanık alanı yüzdesi %23.3 olarak bulundu. Elli dört olguda (%8.9) inhalasyon yanığı ve 31 olguda eşlik eden çoklu travma tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yanık, ciddi fiziksel ve psikolojik sonuçları olan bir travmadır. Yanık tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilmesine rağmen, yanık oluşumunun önlenmesi ve bireylerin bilinçlendirilmesine odaklanmak daha etkili ve daha verimli görünmektedir.
INTRODUCTION: The aim of the present study is to determine the epidemiology of burns by assessing demographic features, etiology, findings and burn related factors in burn-injured patients followed-up in a burn center located in the Marmara Region, the most densely populated and industrialized geographical area of Turkey.
METHODS: Medical records of 630 in-patients were examined in the burn treatment center. The data relating to the demographic characteristics of patients, burn etiology, percentage of the burned total body surface area, burn degree, burn site, burn agent, place of occurrence, etc. were evaluated.
RESULTS: The mean age of 630 in-patients was 27.5±2.18 years. 29.8% of the patients were female, 70.2% were male. The most common causes of burns were respectively; scald (hot water, tea, milk) (37.2%), flame (31.9%), electrical (18.4%) and scald + flame + chemical (11.7%). The average percentage of burned area in the patients was found to be 23.3%.. Inhalation burn was reported in 54 cases (8.9%) and co morbid multiple trauma was reported in 31 cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Burn is a trauma with serious physical and psychological consequences. Although considerable progress has been achieved in burn therapy, attempts for preventing burns and focusing on raising awareness of individuals seem to be more efficient and cheaper.

8.
Transartiküler Vidalarla Tespit Edilmiş Lisfrank Yaralanmalı Hastalarda Vida Kırılma Riskini Öngörebilecek Parametreler Var Mı? 61 Hasta Üzerinde Geriye Dönük Çalışma
Are There Any Parameters to Predict the Risk of Screw Breakage Following the Transarticular Screw Fixation in Lisfranc Injuries? A Retrospective Study on 61 Patients
Selim Ergün, Mehmet Süleyman Abul, Engin Eceviz
doi: 10.14744/scie.2021.58672  Sayfalar 366 - 370
GİRİŞ ve AMAÇ: Lisfrank kompleksi çoklu tarsal metatarsal kemik, eklem ve bağlardan oluşan osseo-ligamentöz bir yapıdır. Lisfrank yaralanması olan
hastalarda en sık tercih edilen tespit yöntemi transartiküler vida yöntemidir. Ancak bu yöntem ile tespit edilen hastalarda azımsanmayacak sıklıkta vida kırılması komplikasyonu görülmektedir. Literatürde vida kırılma riskini kullanılan vidanın çapı ya da yapısı ile ilişkilendiren çalışmalar bulunmasına rağmen yine de tam bir fikir birliği oluşmamıştır. Bu çalışmanın amacı, vida kırılma riskini çok sayıda parametreyi inceleyerek önceden öngörebilmeyi sağlamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada farklı çapta ve özellikte vidalar ile transartiküler tespit yapılmış 61 lisfrank yaralanmalı hastayı geriye dönük değerlendirdik. Hastaların dokuzunda (%14.7) vida kırılma komplikasyonunu saptadık. Bu hastalarda vida kırılmasını öngörebilmek için bazı demografik ve radyolojik parametreler incelendi. Yaş, cinsiyet, ağırlık, kullanılan vidanın çapı ve yapısı, eşlik eden küneiform, kuboid ya da metatars bazisi kırığının bulunması, yaralanmanın kaç tarsometatarsal eklemi ilgilendirdiği ve redüksiyonun anatomik olarak sağlanıp sağlanamamasıydı. Ayrıca iki yıllık takiplerde post-travmatik artrozun gelişip gelişmediği, klinik değerlendirmelerde Amerikan Ortopedik Ayak ve Ayak Bileği Derneği (AOFAS) -Orta Ayak Skoru ile Görsel Analog Skala (VAS) skorları da karşılaştırıldı.
BULGULAR: Sonuç olarak, küçük çaplı ya da kanüllü vidalarda daha fazla vida kırılması komplikasyonunu beklerken, vida kırılmasını öngörebilecek
anlamlı bir parametreyi bulamadık. Vida kırılması olan hastalarda post-travmatik artrozu daha sık tespit ettik. Ayrıca AOFAS-orta ayak
ve VAS skorlarında, vida kırılması yaşamayan hastalara kıyasla anlamlı bir fark olmadığını da gördük.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Lisfrank yaralanmasının transartiküler vida fiksasyonunda; vida çapı, vidanın kanüllü veya solid yapısı, eşlik eden tarsal veya metatarsal
yaralanmaların varlığı ve yaralanan anatomik yapıların redüksiyon kalitesi, vida kırılması komplikasyonu için herhangi bir risk faktörü oluşturmamaktadır.
INTRODUCTION: The Lisfranc complex is an osseo-ligamentous structure consisting of multiple tarsal and metatarsal bones, joints, and ligaments. The transarticular screw method is the most commonly preferred fixation technique in patients with Lisfranc injury. However, screw breakage complications can be seen with a considerable frequency. Although there are studies in the literature that associate the risk of screw breakage with the diameter or structure of the screw used, there is still no consensus. The aim of this study is to predict the risk of screw breakage by examining many parameters.
METHODS: We retrospectively evaluated 61 patients with lisfranc injuries who underwent transarticular fixation with screws of different diameters and properties. We found screw breakage complications in 9 (14.7%) of the patients. Some demographic and radiological parameters were examined to predict screw breakage in these patients. Age, gender, weight, diameter and structure of the screw used, presence of accompanying cuneiform, cuboid or metatarsal base fracture, how many tarsometatarsal joints were involved and whether anatomical reduction was achieved. In addition, the development of post-traumatic arthrosis during the 2-year follow-up, and the American Orthopedic Foot and Ankle Association (AOFAS) -Middle Foot Score and Visual Analogue Scale (VAS) scores were also compared in clinical evaluations.
RESULTS: We could not find any radiological or demographic parameter that could predict the screw breakage complication in the results. We found only that post-traumatic arthritis was significantly more common in patients with screw breakages. We also found that there was no significant difference in AOFAS-midfoot and VAS scores in patients with or without screw breakage complications.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the transarticular screw fixation of Lisfranc injury; screw’s diameter, cannulated or solid structure, the presence of accompanying tarsal or metatarsal injuries and the reduction quality of the injured anatomic structures do not pose any risk factors for the screw breakage complication.

9.
Minör Servikal Sitolojik Değişikliklerin Servikal Biyopsi Patoloji Sonuçlarıyla İlişkisinin HPV Alt Tipleri Dahilinde İncelenmesi
Analysis of the Association Between Minor Cervical Cytological Abnormalities and Consequent Pathology Results According to HPV Types
Alper Kahraman, Fırat Tülek
doi: 10.14744/scie.2021.52207  Sayfalar 371 - 375
GİRİŞ ve AMAÇ: Persistan human papillomavirus (HPV) enfeksiyonları serviks kanserinin başta gelen sebebidir. Günümüzde HPV DNA çalışmalarının da dahil edildiği tarama programları sayesinde serviks kanseri insidansında ciddi azalmalar görülmektedir. Ancak tarama programlarının daha da geliştirilmesi için çalışmalar devam etmektedir. Bu çalışmada minor servikal sitolojik anormallikler ile nihai servikal biyopsi sonuçlarının HPV alt tiplerine göre incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2011–2019 yılları arasında üçüncü basamak bir merkezde HPV DNA pozitifliği veya minor servikal bozukluklar nedeniyle servikal biyopsi alınan hastalar geriye dönük olarak incelenmiştir. Hastalar saptanan HPV alttiplerine göre üç gruba ayrılmıştır. Birinci grupta HPV16/18 ile enfekte olan hastalar, ikinci grupta HPV16/18 dışında tek bir yüksek riskli HPV alttipi ile enfekte olan hastalar, üçüncü grupta HPV16/18 dışında birden fazla sayıda yüksek riskli HPV alttipi ile enfekte olunan hastalar alınmış ve sonuçlar karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Seçilen çalışma döneminde çalışma kriterlerini karşılayan 430 hasta olduğu saptanarak çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma grubunun ortalama yaşı 33.4±6.6, ortalama paritesi 2.1±1.1 olarak saptanmıştır. Birinci ve 3. gruplarda ≥CIN 2 servikal lezyon görülme oranlarının benzer olduğu ancak HPV16/18 dışında tek yüksek riskli HPV tipi ile enfekte olan hastalarda ≥CIN 2 lezyon görülme oranlarının anlamlı ölçüde daha düşük olduğu görülmüştür

TARTIŞMA ve SONUÇ: Servikal sitolojisinde minor değişiklikler olan hastalarda HPV16/18 dışında kalan yüksek riskli HPV tiplerinin eş zamanlı çoklu enfeksiyonu dikkatli inceleme gerektiren bir durum gibi görünmektedir.
INTRODUCTION: Human papillomavirus (HPV) infection is the leading cause of cervical cancer. Although screening programs involving cervical cytology and HPV DNA have greatly reduced the incidence of cervical cancer in the last decades, attempts to increase the accuracy of these programs are still ongoing. The objective of this study is to evaluate the association of cervical colposcopic biopsy pathology results in women with minor smear abnormalities in an HPV type-specific manner.
METHODS: Women who underwent a colposcopic cervical biopsy due to HPV DNA positivity or minor cervical cytological anomalies and tested positive for HPV DNA in a single tertiary center between 2011 and 2019 were retrospectively evaluated. Three groups were formed according to the detected HPV types. The first group consists of women infected with HPV 16 or 18, the second group consists of women infected with only one type of highrisk HPV other than HPV 16/18, and the third group includes patients infected with multiple types of high-risk HPV other than HPV 16/18.
RESULTS: Four hundred thirty patients met inclusion criteria within the selected period and were included in the study. The mean age of the population was 33.4±6.6 and the mean parity was 2.1±1.1. The prevalence of ≥CIN 2 lesions in the first and third group of patients were similar, however infection with a single type of high-risk HPV, except for HPV 16/18, was significantly lower in ≥CIN 2 lesions compared to the other two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Multiple type HPV infections in low grade cytology results even in the absence of HPV 16/18 seems to warrant a cautious approach.

10.
Tip 2 Diabetes Mellitus Tanılı Geriatrik Hastalarda D Vitamini Düzeyi ile Kardiyovasküler Risk Skorları Arasındaki İlişki
The Relationship Between Vitamin D Levels and Cardiovascular Risk Scores in Geriatric Patients with Type 2 Diabetes Mellitus
Damla Ortaboz, Sema Basat, Ridvan Sivritepe
doi: 10.14744/scie.2021.25991  Sayfalar 376 - 380
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, geriatrik diyabetik hastalarda vitamin D düzeyi ile QRISK2, BNF, ASSING, SCORE ve Framingham gibi çeşitli kardiyovasküler risk skorlama sistemleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya D vitamini yetersizliği olan 60 diyabetik geriatrik hasta (10–30 ng/mL) ve D vitamini eksikliği olan 40 geriatrik hasta (<10 ng/mL) dahil edildi. Hastaların QRISK2, BNF, ASSIGN, SCORE ve Framingham gibi kardiyovasküler hastalık riskini gösteren skorları hesaplandı. Tüm değerler bu iki grup arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: D vitamini eksikliği olan hastalarda Framingham risk skoru (p<0.001), BNF (p=0.001) ve SCORE (p<0.001) anlamlı olarak yüksek iken diğer skorlarda gruplar arası anlamlı farklılık yoktu. D vitamini düzeyi ile Framingham risk skoru (p<0.001 r=-0.384), BNF skoru (p=0.003
r=-0.299) ve SCORE skoru (p=<0.001 r=-0.407) arasında zayıf fakat istatistiksel olarak anlamlı negatif bir korelasyon vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, diyabetik geriatrik hastalarda Framingham, BNF ve ASSIGN gibi kardiyovasküler risk skoru ile serum D vitamini konsantrasyonu arasında yakın bir ilişki bulduk.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the relationship between vitamin D levels and various cardiovascular risk scoring systems such as QRISK2, BNF, ASSING, SCORE and Framingham in geriatric diabetic patients.
METHODS: 60 diabetic geriatric patients with vitamin D deficiency (10–30 ng/mL) and 40 geriatric patients with vitamin D deficiency (<10 ng/mL) were included in the study. The scores of the patients indicating cardiovascular disease risks such as QRISK2, BNF, ASSIGN, SCORE and Framingham were calculated. All values were compared between these two groups.
RESULTS: While the Framingham risk score (p<0.001), BNF (p=0.001) and SCORE (p<0.001) were found to be significantly higher in patients with vitamin D deficiency, other scores did not significantly differ between the groups. There was a weak but statistically significant negative correlation between 25[OH] D levels with Framingham risk score (p<0.001 r=-0.384), BNF score (p=0.003 r=-0.299), and Score score (p <0.001 r=-0.407).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the present study, we found a close relationship between the Framingham, BNF and ASSIGN cardiovascular risk score and serum vitamin D concentrations in diabetic geriatric patients.

11.
Non-alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığında İnsülin Direnci ve Trigliserid/Glukoz İndekslerinin Öneminin Değerlendirilmesi
The Assessment of Insulin Resistance and Triglyceride/Glucose Index in Nonalcoholic Fatty Liver Disease
Melda Çelik, Süleyman Ahbab, Emre Hoca, Hayriye Esra Ataoglu
doi: 10.14744/scie.2021.86719  Sayfalar 381 - 387
GİRİŞ ve AMAÇ: İnsülin direnci, non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) için önemli risk faktörlerinden biridir ve Homeostazis Model Assesment-
İnsulin Resistance (HOMA-IR) insülin direncini göstermede kullandığımız bir belirteçtir. Trigliserid/Glukoz indeksi (TgG indeksi) ise NAYKH’ı öngördürmede HOMA-IR kadar önemli, basit, kullanılabilir bir parametredir. Bu çalışmamızda HOMA-IR ve TgG indeksinin
NAYKH öngördürmedeki değerini belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Sağlık Bilimleri Üniversitesi Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği’ne 2017–2018 yılları arasında başvuran ve herhangi bir nedenle Batın Ultrasonografisi (USG) çektirilmiş 986 hasta geriye dönük incelenerek alındı. Tüm vakalar
NAYKH tanısı konulmadan önce diğer olası karaciğer hastalıklarını dışlamak amacıyla klinik ve laboratuvar yönünden değerlendirildi. Hastalara iki farklı gruplandırma yapıldı. Birincisi NAYKH olan ve olmayan grup; ikincisi kontrol, prediyabetik ve Tip 2 diyabetik grup olarak belirlendi. Grupları karşılaştırmak için normal dağılıma göre sayısal veriler Student t test veya Mann Withney u testi kullanılarak değerlendirildi. Univariate analizlerde sonlanım noktasına göre fark saptanan değişkenlerin (TgG indeksi, HOMA-IR, yaş, ürik asit, ALT, HDL, LDL, diyabet varlığı) NAYKH gelişimi üzerine etkisini belirlemek için lojistik regresyon yapıldı. P<0.05 veya %95 güven aralığı istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmamız NAYKH olan 470 hasta ve NAYKH olmayan 516 hasta olmak üzere toplam 986 hastadan oluşmaktadır. TgG indeksi
hesaplanmış; 8.4 ve üzeri değerlerde p<0.001 istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde NAYKH sıklığında artış görülmüştür. Yapılan korelasyon analizinde TgG indeksi ile HOMA-IR arasında pozitif korelasyon (r=0.438) bulunmuştur. Univariate analizlerde sonlanım noktasına göre fark saptanan değişkenlerden oluşturulan regresyon modelinin [TgG indeksi, HOMA-IR, yaş, ürik asit, ALT, HDL, LDL, diyabet varlığı] NAYKH gelişimi üzerine etkisi incelendiğinde; Backward Stepwise metodunda TgG indeksi (p<0.001, OR=3.702), HOMA-IR (p=0.003, OR=1.143), ALT yüksekliği (p=0.001, OR=1.020) en etkili risk faktörleri olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak TgG indeksi NAYKH açısından önemli öngördürücü bir parametre olarak değerlendirilmiştir. HOMA-IR NAYKH riskini 1.1 kat arttırırken, TgG indeksi 3.7 kat arttırmaktadır. Çalışmamızda TgG indeksinin HOMA-IR’dan bağımsız olarak da NAYKH riskini arttırdığı görülmüştür.
INTRODUCTION: Insulin resistance is one of the most important risk factors for nonalcoholic fatty liver disease (NAFLD). Homeostasis Model Assessment Insulin Resistance (HOMA-IR) is a marker used to show insulin resistance. Triglyceride/Glucose index (TgG index) is a parameter that can be used to predict NAFLD and is as important as HOMA-IR. In this study, we aimed to determine the value of the HOMA-IR score and TgG index in predicting NAFLD.
METHODS: 986 patients who applied to University of Health Sciences Haseki Training and Research Hospital Internal Medicine Clinic between 2017–2018 and underwent an abdominal ultrasonography scan for any reason were included in the study retrospectively. All medical cases here were investigated in terms of all clinic and laboratory aspects in order to exclude other possible liver-related diseases before they were diagnosed with NAFLD. The patients were categorized and grouped in two different ways. The first is the group with or without NAFLD; the second group was categorized as the control group, prediabetic group and type 2 diabetic group.
RESULTS: Our study was conducted with a total of 986 patients, including 470 patients with NAFLD and 516 patients without NAFLD. When the TgG index is calculated; a statistically significant increase was observed in the incidence of NAFLD at levels above 8.4 (p<0.001). The correlation analysis revealed a positive correlation between the TgG index and HOMA-IR (r=0.438). TgG index (p<0.001 OR=3.702), HOMA-IR (p=0.003, OR=1.143), ALT elevation (p=0.001, OR=1.020) were found to be the most effective risk factors when the Backward Stepwise method was used.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The TgG index was found to be a remarkable predictor-parameter for NAFLD. While HOMA-IR increases the risk of NAFLD by 1.1 times, the the TgG index increases it 3.7 times. In our study, it was also observed that the TgG index increased the risk of NAFLD, independent of HOMA-IR.

12.
Multipl Skleroz Hastalarında Yorgunluğun Biyokimyasal Veriler ve Korpus Kallosum Atrofisi İle Değerlendirilmesi
Assessment of the Fatigue with Biochemical Data and Corpus Callosum Atrophy in Multiple Sclerosis Patients
Tülin Aktürk, Hikmet Sacmacı, Mustafa Erkoç
doi: 10.14744/scie.2021.57614  Sayfalar 388 - 394
GİRİŞ ve AMAÇ: Multipl skleroz (MS) hastalarında yorgunluk etyopatogenezi tam aydınlatılamamış sık görülen bir bulgudur. Bu çalışmada yorgunluğun
biyokimyasal veriler ve beyin manyetik rezonans (MR) görüntülemede korpus kallosum indeksi (CCI) ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel özellikte olan bu çalışmaya 58 MS hastası, 42 kontrol olmak üzere 100 kişi dahil edildi. Hastaların özürlülüğü genişletilmiş özürlülük durum ölçeği (EDSS) ile belirlendi ve yorgunlukları Fatigue Severity Scale (FSS) ile değerlendirildi. Biyokimyasal veriler analiz edildi. Beyin MR’da CCI değerleri hesaplandı.
BULGULAR: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi açısından farklılık tespit edilmedi (p>0.05). MS hastalarında kontrol grubuna göre folat düzeyi ve CCI değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı (sırasıyla p=0.029 ve p<0.001). MS grubunda trigliserit
değerinin anlamlı derecede yüksek olduğu gözlendi, gruplar arasında diğer biyokimyasal veriler açısından anlamlı farklılık yoktu. MS grubunda yorgunluk ile EDSS arasında pozitif korelasyon, korpus kallosum indeks ve folat değeri arasında ise negatif korelasyon olduğu belirlendi. Yorgunluk ile diğer veriler arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Yorgunluğu olan ve olmayan MS hastaları ve kontrol grubu karşılaştırıldığında ise gruplar arasında sadece folat açısından farklılık olduğu tespit edildi (p=0.011).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlarımız MS hastalarında yorgunluğun; daha belirgin korpus kallosum atrofisi, daha ileri özürlülük seviyesi ve daha düşük folat düzeyi ile ilişkili olduğunu göstermektedir. MS hastalarında belirlenmiş alt sınırın üstünde bile olsa folat replasmanı yorgunluğu azaltabilir. Bu bulguların daha geniş hasta serileri ile doğrulanması MS hastalığındaki yorgunluğun ve yorgunluk ile folat ilişkisinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.
INTRODUCTION: Fatigue is a common finding in patients with multiple sclerosis (MS) and its etiopathogenesis has not been fully elucidated. The aim of this study was to evaluate the relationship between fatigue and biochemical data and corpus callosum index (CCI) in brain magnetic resonance imaging (MRI).
METHODS: In this cross-sectional study, 100 individuals (58 MS patients and 42 control subjects) were included. The disability of the patients was determined with the extended disability status scale (EDSS), and their fatigue was evaluated with the Fatigue Severity Scale (FSS). Biochemical data were analyzed. CCI values were calculated on brain MRI scans.
RESULTS: There was no difference between the groups in terms of age, gender, and BMI (p>0.05). In MS patients, folate level and CCI values were found to be statistically significantly lower compared to the control group (p=0.029 and p<0.001, respectively). It was seen that the triglyceride value was significantly higher in the MS group, and there was no significant difference between the groups in terms of other biochemical data. It was found that there was a positive correlation between fatigue and EDSS, and a negative correlation between the CCI and folate value in the MS group. When MS patients with and without fatigue and the control group were compared,only folate levels were found to differ between the groups (p=0.011).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results suggest that fatigue in MS patients is associated with corpus callosum atrophy, a higher level of disability, and lower folate levels. Folate replacement therapy may reduce fatigue, even if folate levels are above the lower limit. Confirming these findings with larger patient series will contribute to a better understanding of fatigue in MS disease and the relationship between fatigue and folate.

13.
Parkinson Hastalığında Ağrı ve D Vitamini İlişkisi
The Relationship Between Pain and Vitamin D in Parkinson's Disease
İlknur Güçlü Altun, Banu Özen Barut, Anıl Bulut, Nilay Padir, Rahsan Inan
doi: 10.14744/scie.2021.74755  Sayfalar 395 - 399
GİRİŞ ve AMAÇ: Parkinson hastalarında en sık görülen nonmotor semptomlardan biri ağrıdır ve bazen dirençli ağrı yakınması yaşam kalitesini olumsuz
etkilemektedir. Özellikle kas iskelet sistemi ile ilgili ağrılar olmak üzere pek çok ağrı tipi ile D vitamini arasında ilişki olduğu farklı çalışmalarda vurgulanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hoehn-Yahr skalasına göre evre 3’ün üstünde olan, mini mental durum testi (MMSE) 25 ve üstünde olup demans tanısı olmayan, D vitamini düzeyini etkileyecek hastalığı ve ilaç kullanımı olmayan 43 idiyopatik Parkinson hastasının demografik verileri, Bileşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (BPHDÖ) (UPDRS) motor alt skalası, nonmotor semptom skalası ve kısaltılmış geriyatrik depresyon ölçeği (GDÖ) kaydedilerek D vitamini düzeyi ile ağrı yakınması arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya katılan hastaların 24’ü erkek 19’u kadındır. Hastaların yaş ortalaması 61.9 (±9.84) olarak belirlenmiştir. Ortalama hastalık süresi 3.9 yıl; UPDRS motor skor ortalaması 18.3 (±7.6) bulunmuştur. Nonmotor semptom skalasına göre yapılan değerlendirmede hastalar 30 üzerinden 10.2 (±5.3) puan almışlardır. Hastaların %60.5’inde ağrı yakınması olduğu görülmüştür. Ağrı varlığı ile D vitamini düzeyi, yaş, hastalık süresi, UPDRS, ilaç dozu, nonmotor semptom skoru, GDÖ, arasında anlamlı ilişki (p>0.05) bulunamamıştır. İlaç dozu açısından 60 yaş ve altındaki hasta grubunda ağrısı olan ve olmayan hastaların levodopa dozları arasında anlamlı fark bulunmuştur (p=0.04). Ağrısı olanların levodopa dozları olmayanlara göre yüksek bulunmuştur. Altmış yaş üstündeki hastalarda ağrı varlığı ile UPDRS arasında anlamlı pozitif ilişki bulunmuştur (p=0.035).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sonucunda ağrı ile D vitamini düzeyleri arasında ilişki tespit edilmedi. Daha büyük hasta gruplarında ağrı alt tiplerini belirleyerek ağrı ile D vitamini düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesinin önemli olduğu düşünülmüştür.
INTRODUCTION: Pain is one of the most common nonmotor symptoms in patients with Parkinson's disease, and sometimes the complaint of refractory pain adversely affects quality of life. The relationship between vitamin D and many types of pain, especially musculoskeletal pain, has been emphasized in different studies.
METHODS: The demographic data of 43 idiopathic Parkinson's patients who are above stage 3 according to the Hoehn and Yahr scale, with MMSE 25 and above, and who had not received a diagnosis of dementia, and who had no disease and drug use affecting the vitamin D level, the UPDRS motor subscale, the nonmotor symptom scale and the shortened geriatric depression scale, were recorded. The relationship between vitamin D level and pain was evaluated.
RESULTS: Of the patients included in the study, 24 were male and 19 were female. The mean age of the patients was 61.9 (± 9.84) years. The mean disease duration was 3.9 years; the mean UPDRS motor score was 18.3 (± 7.6). According to the nonmotor symptom scale, the patients scored 10.2 (± 5.3) out of 30. 60.5% of the patients had pain complaints. No significant relationship was found between pain and vitamin D level, age, disease duration, UPDRS, drug dose, nonmotor symptom score, GDS, (p>0.05). A significant difference was found between levodopa doses of patients with and without pain in the 60-year-old and younger patients (p = 0.04). Levodopa doses of patients with pain were higher than those without pain. A significant positive correlation was found between the presence of pain and UPDRS in patients over 60 years (p = 0.035).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of the study, no relation was found between pain and vitamin D levels. In larger patient populations, it was thought to be important to examine the relationship between pain and Vitamin D levels by identifying pain subtypes.

14.
Topografik Keratokonus Tarama Sınıflaması ile Görme Keskinliği, Refraksiyon ve Pakimetri Değerleri Arasındaki İlişki
Relationship between Visual Acuity, Refraction and Pachymetry Values, and Topographic Keratoconus Screening Classification
Raziye Dönmez Gün, Burak Tanyıldız
doi: 10.14744/scie.2021.48379  Sayfalar 400 - 405
GİRİŞ ve AMAÇ: Amacımız bilinen keratokonus (KK) tanısı olmayan olgularda, görme keskinliği, refraktif ve pakimetrik parametreler ile topografik keratokonus tarama sınıflamasının (KKTS) ilişkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük çalışmada klinisyenlerin, KK’tan şüphelenerek, topografi tetkiki istediği 183 hastanın 366 gözüne ait görme keskinliği, refraktif ve pakimetrik parametreler ile Sirius topografi (CSO, Frenze, İtalya) ile elde edilen KKTS sonuçları normal, şüpheli KK ve KK olarak geriye dönük not edilmiştir. Gözlere ait astigmatik değerler; < -1 D, -1 / -2 D, -2 / -4 D, and > -4 D olmak üzere dört gruba ayrılmış ve KKTS ile bu gruplar arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.
BULGULAR: EİDGK şüpheli KK grubunda normal gruba göre yüksek (p=0.008), KK grubunda normal ve şüpheli KK grubuna göre düşük (sırasıyla
p=0.015, p<0.001) bulunmuştur. SKK değerleri şüpheli KK ve KK gruplarında normal gruba göre düşük (p<0.001), KK grubunda ise
şüpheli KK grubuna göre düşük (p<0.001) bulunmuştur. Şüpheli KK ve KK gruplarında sferik refraktif değerler normal grubuna göre yüksek (sırasıyla p=0.03, p<0.001), KK grubunda şüpheli KK grubuna göre yüksek (p<0.001) bulunmuştur. Astigmatik refraktif değerler ve sferik eşdeğer (SE), KK grubunda normal ve şüpheli KK grubuna göre yüksek (p<0.001) bulunmuştur. KK sınıfında astigmatik değeri 0/-1 D arası ve -1/-2D arası olan göz bulunma oranı düşük (p<0.05), > -4 D olan göz bulunma oranı yüksek saptanmıştır (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Vizyonu refraksiyonla artmayan ve/veya SKK ince olan ve/veya yüksek astigmatizması olan hastalarda KK açısından topografik değerlendirme istenmelidir. Astigmatik refraktif değeri -1 D’nin altında olan gözlerde de KKTS’nda şüpheli KK ve KK bulunma ihtimali mevcuttur, -4 D’den büyük olanlarda ise KK olarak işaretlenme ihtimali artmaktadır.
INTRODUCTION: To evaluate the relationship between visual acuity, refractive and pachymetric parameters, and topographic keratoconus screening classification (KCSC) in patients without a known diagnosis of keratoconus (KC).
METHODS: This retrospective study included 366 eyes of 183 patients for whom topography examination was performed due to clinical suspicion of KC. Visual acuity, refractive and pachymetry parameters, and KCSC result (normal, suspect KC, or KC compatible) according to Sirius topography (CSO, Firenze, Italy) were noted retrospectively. The eyes were divided into 4 groups based on the magnitude of astigmatism (< -1 D, -1 to -2 D, -2 to -4 D, and > -4 D) and the relationship between these groups and topographic KCSC was evaluated.
RESULTS: BCVA was higher in the suspect KC group than in the normal group (p=0.008) and lower in the KC compatible group compared to the normal and suspect KC groups (p=0.015, p<0.001, respectively). CCT values were lower in the suspect KC and KC compatible groups
than in the normal group (p<0.001) and in the KC compatible group compared to the suspect KC group (p<0.001). Cylindrical values and spherical equivalent were higher in the KC compatible group than the normal and suspect KC groups (p<0.001). In the KC compatible group, fewer eyes had astigmatism of < -1 D or between -1 and -2 D (p<0.05), while significantly more eyes had astigmatism higher than -4 D (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients whose vision did not improve with refraction, who had thin CCT, and/or high astigmatism should undergo topographic examination for KC. Eyes with cylindrical values less than -1 D may be classified as suspect KC or KC compatible, by topography while eyes with astigmatism higher than -4 D are more likely to be classified as KC compatible.

15.
Derin Anterior Lameller Keratoplasti ve Penetran Keratoplasti Sonrası Glokom İnsidansı
The Incidence of Glaucoma Following Deep Anterior Lamellar Keratoplasty and Penetrating Keratoplasty
Ulviye Kivrak, Süleyman Kuğu, Baran Kandemir, Burak Tanyildiz, Hatice Selen Kanar
doi: 10.14744/scie.2021.32650  Sayfalar 406 - 411
GİRİŞ ve AMAÇ: Derin anterior lameller keratoplasti (DALK) ve penetran keratoplasti (PK) sonrası gelişen glokom insidansını ve anti-glokomatöz tedavisiye yanıtı karşılaştırmalı olarak değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük çalışmada 146 DALK’li ve 156 PK’li hasta değerlendirildi. Tüm hastalar keratoplasti işleminden sonra 1., 3., 6., 12. ve 24. aylardada takip edildi. Glokom ve glokom tedavilerinin risk faktörleri ve insidansı hem DALK hem de PK gruplarında değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya DALK prosedürü olan 156 göz ve PK prosedürü olan 163 göz dahil edildi. DALK grubundaki 11 göze (%7.05) ve PK grubundaki 16 göze (%9.81) glokom tanısı kondu (p=0.42). Ortanca anti-glokom ilacı sayısı DALK gruplarında 1.0 ve PK gruplarında 1.5
idi (p=0.01). PK sonrası glokomlu 16 gözün 4’üne (%25) mitomisin C ile trabekülektomi yapıldı (p=0.01). DALK grubunda hastalar cerrahi
müdahale olmaksızın tek anti-glokomatöz tedavi ile takip edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma grubumuzda glokom insidansı DALK’li gözlerde %7, PK’li gözlerde %9.8 idi. Ancak, glokom ilacı sayısı PK işlemi olan gözlerde
DALK işlemi olan gözlere göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.01). Dahası, DALK’li gözlerde, PK’li gözlere kıyasla mitomisin C ile trabekülektomi cerrahisine daha az gereksinim duyulmuştur. Bu nedenle; sonuçlarımız, DALK prosedürünün glokom gelişimi açısından PK’den daha uygun ve daha güvenli olabileceğini düşündürdü.
INTRODUCTION: To evaluate the incidence of glaucoma and the response rates to anti-glaucoma treatment after deep anterior lamellar keratoplasty (DALK) in comparison with penetrating keratoplasty (PK).
METHODS: In this retrospective study, 146 patients with DALK and 156 patients with PK were evaluated. All patients were followed up on the 1st, 3rd, 6th, 12th and 24th days after the keratoplasty procedure. The risk factors and incidence of glaucoma and glaucoma treatments were assessed in both the DALK and the PK groups.
RESULTS: A total of 156 eyes with DALK procedure and 163 eyes with PK procedure were included. Eleven eyes in the DALK group (7.05%) and 16 eyes in the PK group (9.81%) were diagnosed with glaucoma (p=0. 42). The median number of anti-glaucoma drugs was 1.0 in DALK groups and 1.5 in PK groups (p=0.01). Trabeculectomy with mitomycin C was performed in 4 of the 16 eyes (25%) with glaucoma after the PK (p=0.01). In the DALK group, patients were followed up with mono anti-glaucoma treatment therapy without surgical intervention.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study group, the incidence of glaucoma was 7% in eyes with DALK and 9.8% in eyes with PK. However, the number of glaucoma drugs was significantly higher in eyes with PK procedure than eyes with DALK procedure (p=0.01). Moreover, eyes with DALK have needed less trabeculectomy with mitomycin C compared to eyes with PK. Therefore; our results suggested that the DALK procedure might be more appropriate and safer than PK concerning glaucoma development.

16.
Lateral Kollateral Ligamanın Ultrason Elastografi İle Değerlendirilmesi: Sporcular ve Sağlıklı Bireylerin Bulgularının Karşılaştırılması
Real-Time Sonoelastography Evaluation of the Lateral Collateral Ligament of Ankle: Comparative Findings Between Athletes and Healthy Subjects
Ayşegül Karadayı Büyüközsoy, Tülay Ozer, Nuray Voyvoda, Burak Fariz
doi: 10.14744/scie.2021.20591  Sayfalar 412 - 419
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı tekrarlayan ayak bileği burkulmalarında lateral kollateral ligaman (LKL) hasarını ultrason (US) ve ultrason elastografi
(USE) ile değerlendirerek, bulguları sağlıklı bireylerle karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sporla uğraşan 54 kişi (toplamda 108 ayak bileği), sağlıklı 30 kişi (toplamda 60 ayak bileği) çalışmaya dahil edildi. LKL’yi oluşturan anterior talofibular ligaman (ATFL), kalkaneofibular ligaman (KFL) ve posterior talofibular ligamanların (PTFL) proksimal, orta ve distal parçaları değerlendirildi. Ligamanların US ve USE değerlendirilmesi longitudinal planda yapıldı. Ligamanların uzunluğu ve kalınlığı ölçüldü; hasarlanması dört derecede değerlendirildi. USE paternleri de dört derecede değerlendirildi ve gerinim oranları hesaplandı.
BULGULAR: ATFL uzunluğu hasta grubunda kontrol grubundan daha kısaydı (p=0.028). Ligamanların kalınlığında her iki grup arasında farklılık saptanmadı. ATFL, KFL ve PTFL’nin ultrasondaki hasarlanma dereceleri hasta grubunda daha yüksek tespit edidi (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sporcularda ayak bileği LKL hasarının gösterilmesinde US non-invaziv tanı yöntemi olarak kullanılabilir. USE kronik LKL yaralanmalarının
değerlendirimesin US’ ye tanısal katkı sağlar.
INTRODUCTION: The aim of this study is to assess the sonography and elastography findings in the lateral collateral ligament (LCL) injury due to recurrent ankle sprains and to compare them to those of healthy individuals.
METHODS: A total of 108 ankles in 54 athletes and 60 ankles in 30 healthy volunteers were included. The LCL, consisting of the anterior talofibular ligament (ATFL), the calcaneofibular ligament (CFL) and the posterior talofibular ligament (PTFL), was evaluated for images in the following three sections: proximal, middle and distal. Longitudinal images of each tendon were obtained using ultrasound (US) and real-time sonoelastography. Degeneration of each tendon was evaluated in four grades and the length and thickness were measured in sonographic images. Real-time sonoelastography images were evaluated in four grades for elasticity pattern and strain ratios.
RESULTS: The length of ATFL was shorter in the patient group than in the control group (p=0.028). There was no difference between the patient and control group for ligament thickness. Sonographic grades in the patient group were statistically increased compared to the control group for ATFL, CFL and PTFL ligaments (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: US can be used as a non-invasive diagnostic method to demonstrate ankle LCL injuries in athletes. Real-time sonoelastography provides useful additional information for the evaluation of patients with chronic sprains of the ankle LCL.

17.
Meme Karsinomlarinda Reg1A ve Ki67 Ekspresyonunun Prognostik Parametreler ile İlişkisi
The Relationship of REG1A and Ki67 Expression with Prognostic Parameters in Breast Carcinomas
Gonca Gül Geçmen, Sevinç Hallac Keser, Dilek İlgici Ece, Sibel Şensu, Ayşegül Selek, Aylin Ege Gül, Ayşe Nimet Karadayı, Nagehan Özdemir Barışık
doi: 10.14744/scie.2021.28482  Sayfalar 420 - 426
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme kanseri kadınlarda görülen en sık kanserdir. Meme kanserlerinde REG1A ek-spresyonuna ilişkin literatürler sınırlı sayıdadır. Bizim çalışmamız meme kanserlerinde klinik davranış ve hastalıksız sağkalımı etkileyebilecek prognostik faktörler ile Kİ67 ve REG1A ekspresyonunun ilişkisini belirlemeyi amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza 2007–2011 yılları arasında Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi patoloji bölümünde meme kanseri tanısı almış ve onkoloji kliniğinde takip edilen hastalar dahil edilmiştir. Hasta kayıtları, onkoloji dosyaları, patoloji lamları ve parafin bloklar gözden geçirilmiş ve değerlendirilmiştir. Daha sonra en uygun bloklar immünhistokimyasal çalışma için seçilmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda 104 primer meme kanseri içemektedir. Hastaların yası 24–95 arasında değişmekte olup ortalama yaş 53.9±14.8 saptanmıştır. Tüm hastalar kadındır. Meme kanserinde REG1A ekspresyonu ile; vasküler invazyon, histolojik grede, metastaz, ER, PR, c-erbB2 arasında anlamlı bir ilişiki vardı. Aynı zamanda; meme kanserinde Ki67 ekspresyonu ile; tümör boyutu, vasküler invazyon, metastaz, ER, PR, c-erbB2 arasında anlamlı bir ilişki vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak yeni prognostik parametrelere karar verilirken REG1A ekspresyonu prognozu belirlemede yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde rol oynayabilir.
INTRODUCTION: Invasive breast carcinoma is the most common cancer in women. Literature data on REG1A expression in breast carcinoma was limited. Our study aimed to investigate the relationship between REG1A and Ki67 expressions with prognostic factors that might affect clinical behaviour and disease-free survival in invasive breast carcinomas.
METHODS: Patients diagnosed with invasive breast carcinoma at the Dr. Lütfi Kirdar Kartal Training and Research Hospital Pathology Clinic and followed up in the Oncology Clinic between 2007–2011 were included in our study. Patient records, oncology files, all pathological slides, paraffin blocks were examined are and evaluated. The most appropriate blocks were then selected for immunohistochemical analysis.
RESULTS: Our study included 104 cases of primary invasive breast carcinoma. The age of patients ranged between 24–95, and the mean age was 53.9±14.8. All cases were female. There was a statistically significant correlation between vascular invasion, histological grade, metastasis, ER, PR, c-erbB2 and REG1A exspression in breast carcinoma. In addition, there was a statistically significant correlation between tumor size, vascular invasion, metastasis, ER, PR, c-erbB2 and Ki67 exspression in breast carcinoma.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, identifying new prognostic parameters, one of which is REG1A, might have a role in the prediction of prognosis and development of new treatment strategies.

18.
İdiyopatik Skrotal Kalsinozis, İmmünhistokimyasal Yöntemlerle Epitelyal Kökenin Analizi
Idiopathic Scrotal Calcinosis, Analysis of Epithelial Origin by Immunhistochemical Methods
İrfan Öcal, Fazilet Uğur Duman, Zeynep Ayvat Öcal, Fulya Cakalağaoğlu, Mustafa Ozan Horasanlı, Ismail Guzelis
doi: 10.14744/scie.2021.89266  Sayfalar 427 - 430
GİRİŞ ve AMAÇ: Skrotal kalsinozis (SK) nadir görülen, genellikle asemptomatik, skrotum derisinde kalsiyum fosfat depolanmasına bağlı nodüllerle karakterize benign bir durumdur. Bu çalışmada amaç, skrotal kalsinozis tanılı hastaların klinik bulgularının araştırılması, immünhistokimyasal yöntemle olası epitelyal kökeni varlığının analiz edilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2011–2020 yılları arasında, iki farklı merkezde, eksizyonel biyopsi ile skrotal kalsinozis tanısı alan 15 hasta dâhil edildi. Hastalara ait demografik, klinik ve laboratuvar verileri geriye dönük olarak elektronik arşivden elde edildi. Tüm olgulardan hazırlanan
Hematoksilen & Eozin (H&E) kesitler iki patolog tarafından yeniden değerlendirildi. On üç olguya kist epiteli için sitokeratin AE1-AE3 immünhistokimyasal boyası uygulandı.
BULGULAR: Hastaların ortanca yaş değeri 32 (4–68) idi. Hastalarda, skrotumun çoğunlukla ventral bölümünde non-ülsere, boyutları 0.5–2 cm
arasında değişen beyaz-sarı renkte, ağrısız nodüller ve üçünde kaşıntı şikâyeti mevcut idi. Sekiz hastada incelenen serum kalsiyum değerlerinin normal idi. Histopatolojik incelemede skrotal dermiste psödokapsüllü, çoğunda kist duvarı ya da epitelizasyon izlenmeyen amorf ve dens, H&E ile bazofilik kalsiyum depozisyonları görüldü. Bu alanlar çevresinde yer yer makrofaj infiltrasyonu ya da hiyalinizasyon izlenirken bir olguda ossifikasyon mevcut idi. Beş olguda çevrede epidermal kistler izlenirken, ikisinde kalsifikasyon, keratinizasyon ve epitel geçişi birlikte izlendi. Bu alanlarda immünhistokimyasal olarak sitokeratin AE1-AE3 ile kist epiteli pozitif idi. Kist epiteli ve kalsifikasyon birlikte izlenen kistler, sadece kalsifikasyon izlenen kistlere göre daha küçük idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İdiyopatik skrotal kalsinoziste patogenez ile ilgili durum netlik kazanmamış olsa da kıl folikülünün dilatasyonu sonrası ağzının tıkanarak ilerleyen süreçte kistik değişim ve kist epitelinde kalsifikasyon ile epitelin yerini kalsiyumun alması en olası mekanizma gibi görünmektedir.
INTRODUCTION: Scrotal calcinosis (SC) is a rare, usually asymptomatic, benign condition characterized by calcium phosphate deposition in the skin of the scrotum. The aim of this study is to investigate the clinical findings of patients diagnosed with scrotal calcinosis and to analyze the presence of possible epithelial origin by immunohistochemistry.
METHODS: Fifteen patients diagnosed with scrotal calcinosis by excisional biopsy in two different centers between 2011 and 2020 were included in the study. Demographic, clinical, and laboratory data of the patients were obtained retrospectively from the electronic archive. Hematoxylin & Eosin (H&E) sections prepared from all cases were re-evaluated by two pathologists. Cytokeratin AE1-AE3 immunohistochemical stain was applied to 13 cases for the epithelium of the cyst.
RESULTS: The median age of the patients was 32 (4–68). Patients had ulcer-free, white-yellow, painless nodules measuring 0.5 to 2 cm, mostly in the ventral part of the scrotum, and three had pruritus. Serum calcium levels were normal in eight patients. Histopathological examination showed amorphous and dense, H&E and basophilic calcium deposits with pseudocapsules in the scrotal dermis, most of which had no cyst walls or epithelization. While macrophage infiltration or hyalinization was observed around these areas, ossification was present in one case. While epidermal cysts were observed in the periphery in five cases, calcification, keratinization, and epithelial passage were observed together in two of them. In these areas, the cyst epithelium was positive with cytokeratin AE1-AE3 immunohistochemically.
Cysts with cyst epithelium and calcification were smaller than those with only
calcification.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although the pathogenesis of idiopathic scrotal calcinosis is not clear, the cystic change and calcification in the cyst epithelium and the replacement of the epithelium by calcium appear to be the most likely mechanism after dilatation of the hair follicle.

EDITÖRE MEKTUP
19.
Nadir bir hastalıkta COVID-19 enfeksiyonu: ROHHAD sendromu
COVID-19 Infection in a Rare Disease: ROHHAD Syndrome
Banu Çevik, Melike Kuvvet Bilen, Büşra Şabano, Elif Bombacı, Kemal Tolga Saracoglu
doi: 10.14744/scie.2021.43926  Sayfalar 431 - 432
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale