| 1. | Henüz tamamlanmamış! (Türkçe) Front Matter Sayfalar I - X |
| ARAŞTIRMA MAKALESI | |
| 2. | Akciğer Rezeksiyonu Uygulanan Hastalarda Miyokart Performans İndeksinin Prognostik Değeri Myocardial Performance Index Predicts Mortality in Lung Resection Surgery Esra Yamansavci Şirzai, Ahmet Ucvet, Serkan Yazgan, Soner Gürsoydoi: 10.14744/scie.2025.78095 Sayfalar 115 - 120 GİRİŞ ve AMAÇ: Akciğer rezeksiyonlarından sonra, kardiyak ve pulmoner etkilenme, morbidite ve mortaliteyi etkilemektedir. Yapılan araştırmalarda, rezeksiyon sonrası hastalarda pulmoner arter basıncında (PAB) artma ve sağ ventrikülde (RV) dilatasyon olduğu gösterilmiştir. Miyokart performans indeksi (MPI), kardiyak zaman aralıkları kullanılarak elde edilen sayısal bir değerdir. Kalp hızı değişikliklerinden bağımsız, farklı klinik durumlarda, prognostik değere sahiptir. Bu çalışmanın temel amacı, mortalite veya morbiditeyi öngörmede, MPI prognostik değerini göstermektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Prospektif olarak planlanan bu çalışmada Ekim 2014 – Nisan 2015 tarihleri arasında göğüs cerrahisi bölümüne başvuran ve akciğer rezeksiyonu yapılan 44 hasta dahil edildi. Hastaların erken postoperatif dönemde, pulmoner ve kardiyak fonksiyonları, non-invaziv yöntemler kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışma popülasyonunda 39 erkek ve beş kadın hastanın yaş ortalaması 59.1±6.3 (49-70) idi. Otuz yedi hastaya lobektomi, yedi hastaya pnömonektomi uygulandı. Uzamış hava kaçağı, atriyal fibrilasyon, pnömoni, retorakotomi gerektirecek hemoraji, bronkovasküler fistül ve serebrovasküler infarkt, postoperatif komplikasyon olarak kaydedildi. Ortalama hastanede kalış süresi 8.8±3.6 gündü. Hastaların cinsiyet, yaş, ve ekokardiyografi değerlerinin morbidite ve mortalite üzerine etkisi incelendiğinde, MPI’nın ilk hafta değişimi 0.11’den fazla olan hastalarda mortalite anlamlı olarak fazla bulundu (p=0.022). TARTIŞMA ve SONUÇ: Akciğer rezeksiyonu sonrası, MPİ’ nın erken dönemde değişim miktarı, hastaların mortalite ve kardiyovasküler olayları öngörmede önemli bir bağımsız değişken olarak bulunmuştur. Bu sonuçları daha büyük popülasyonda doğrulamak için, gelecekteki çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 3. | Sıçanlarda Erken Postoperatif Dönemde Kolon Anastomozları The Effect of Dextran on Colonic Anastomosis During The Early Postoperative Period in Rats Oğuzhan Alp Öztürk, Ezgi Genç Erdoğan, Zeliha Türkyılmazdoi: 10.14744/scie.2025.87003 Sayfalar 121 - 130 GİRİŞ ve AMAÇ: Kolorektal cerrahiden sonra anastomoz sızıntısı yüksek mortalite ile ilişkili ciddi bir komplikasyondur. Dekstranın kan viskozitesini azalttığı ve mikrosirkülasyonu artırdığı bildirilmiştir. Bu çalışma, postoperatif dekstran infüzyonunun anastomoz dayanıklılığına katkıda bulunup bulunmadığını araştırmak için yürütülmüştür. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada toplam 40 Wistar Albino sıçanı kullanılmıştır. Kolon anastomozundan sonra 3 ve 7 gün boyunca Dekstran alan iki deney grubu ve herhangi bir tedavi almayan iki kontrol grubu bulunmaktadır. Anastomoz patlama basıncı skoru hesaplanmıştır. Anastomoz iyileşme parametreleri histopatolojik olarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: İnflamatuvar faz deney grubunda gözlenen medyan patlama basıncı, inflamatuvar faz kontrol grubundan anlamlı derecede yüksekti (p=0.001). Mukozal re-epitelizasyon, hem inflamatuvar fazda (p=0.005) hem de proliferatif fazda (p=0.007) kontrol gruplarından daha yüksekti. TARTIŞMA ve SONUÇ: Dekstran, mukozal re-epitelizasyon üzerindeki olumlu etkisi ve özellikle erken patlama basıncını artırması nedeniyle anastomoz koruması için potansiyel bir tedavi olarak düşünülebilir. |
| 4. | Yaşlı Hastalarda Kalça Kırığına Bağlı 30 Günlük Mortalite ile Başvuru Glukoz/Potasyum Oranı Arasındaki İlişki Association Between Admission Glucose-to-Potassium Ratio and 30-Day Mortality in Elderly Patients With Hip Fractures Erdal Yilmaz, Avni Uygar Seyhandoi: 10.14744/scie.2025.25932 Sayfalar 131 - 136 GİRİŞ ve AMAÇ: Yaşlı bireylerde görülen kalça kırıkları, önemli bir halk sağlığı sorunu olup kısa vadeli mortalite ve fonksiyonel kayıplarla ilişkilidir. Acil servise başvuruda erken risk sınıflaması, klinik yönetimin yönlendirilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Glukoz/potasyum oranı olarak tanımlanan stres indeksi (SI), çeşitli akut tıbbi durumlarda otansiyel bir prognostik biyobelirteç olarak ortaya çıkmıştır. Ancak travmatik kalça kırığı olan hastalarda mortalite öngörüsündeki rolü yeterince araştırılmamıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya, 1 Ocak 2022 ile 1 Ocak 2024 tarihleri arasında bir üçüncü basamak hastanesinin acil servisine travmatik kalça kırığı nedeniyle başvuran ve yaşı ≥18 olan hastalar dahil edilmiştir. Veriler, demografik bilgiler, başvuru anındaki laboratuvar değerleri, hayati bulgular, eşlik eden hastalıklar ve 30 günlük mortalite verilerini içerecek şekilde elektronik sağlık kayıtlarından elde edilmiştir. SI, glukoz/potasyum oranı olarak hesaplanmıştır. Birincil sonuç, 30 günlük tüm nedenlere bağlı mortalitedir. Öngörü performansı, ROC (receiver operating characteristic) analizi ile değerlendirilmiş, model kalibrasyonu Hosmer–Lemeshow testi ve Brier skoru ile incelenmiştir. BULGULAR: Toplam 440 hasta çalışmaya dahil edilmiş olup, 30 günlük mortalite oranı %9.3 (n=41) olarak saptanmıştır. Stres indeksi, yaşamını yitiren hastalarda (40.5 [IQR 33.6–47.5]) sağ kalanlara göre (32.4 [IQR 27.2–37.2]) anlamlı larak daha yüksek bulunmuştur (p<0.001). ROC analizi sonucunda eğri altındaki alan (AUC) 0.794 (%95 GA 0.726–0.860) olarak hesaplanmıştır. Youden indeksine göre en uygun eşik değeri 35.9 olup, bu noktada duyarlılık %73.2 ve özgüllük %76.4 olarak belirlenmiştir. Kalibrasyon ölçütleri, model uyumunun ve öngörü doğruluğunun iyi olduğunu göstermiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil serviste başvuru sırasında ölçülen stres indeksi, yaşlı hastalarda travmatik kalça kırığına bağlı 30 günlük ortalite ile bağımsız olarak ilişkilidir. Hızlı ve kolay erişilebilir bir belirteç olarak SI, erken risk sınıflaması üreçlerine katkı sağlayarak acil bakım kararlarını destekleyebilir. |
| 5. | Aşil Tendonu Onarılan Sıçanlarda Aselüler Dermal Matriks ve Rekombinant Epidermal Büyüme Faktörü Uygulamasının Tendon İyileşmesi ve Yürüme Fonksiyonuna Etkisi Effects of Acellular Dermal Matrix and Epidermal Growth Factor on Tendon Healing and Functional Recovery: An Experimental Rat Model Study Cem Aydın, Çağla Çiçek, Gaye Filintedoi: 10.14744/scie.2025.40360 Sayfalar 137 - 144 GİRİŞ ve AMAÇ: Fleksör tendon yaralanmaları nispeten nadir görülmekle birlikte, adezyon ve tendon rüptürleri gibi postoperatif komplikasyonlara bağlı olarak ciddi fonksiyonel kayıplara yol açabilmektedir. Günümüzde araştırmalar, tendon iyileşmesinin biyokimyasal ve hücresel mekanizmalarını hedef alarak cerrahi sonuçların iyileştirilmesine odaklanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, aselüler dermal matriks (ADM) ve epidermal büyüme faktörünün (EGF) tendon iyileşmesi, biyomekanik dayanıklılığı ve fonksiyonel iyileşme üzerindeki etkilerini sıçan Aşil tendonu onarım modeli kullanarak araştırmaktır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Otuz üç adet erkek Sprague-Dawley cinsi sıçan rastgele üç gruba ayrıldı: Grup 1 (sadece primer onarım), Grup 2 (ADM ile sarılarak onarım) ve Grup 3 (ADM ile sarılarak onarım + EGF enjeksiyonu) olarak planlandı. Postoperatif altıncı haftada yürüme testi ile modifiye Aşil Fonksiyonel İndeksi (AFI) ile fonksiyonel iyileşme değerlendirilmesi sonrası sıçanlar sakrifiye edilerek biyomekanik testler ile tendonun gerilme kuvveti ölçüldü. Onarılan tendonda yapılan histopatolojik analizlerde vaskülarizasyon, fibroblast proliferasyonu, inflamatuvar infiltrasyon ve kollajen depozisyonu incelendi. Gruplar birbirleri arasında ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. BULGULAR: Grup 3’te tendon gerim kuvveti Grup 1’e kıyasla anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.008) bunun yanında kollajen depozisyonunda Grup 1’e kıyasla belirgin şekilde artış izlendi (p=0.007). AFI skorları açısından, Grup 3’ün değerleri sağlıklı kontrol grubuna en yakın sonuçları gösterdi. İnflamatuvar infiltrasyon, vaskülarizasyon ve fibroblast aktivitesi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmazken, ADM kullanımının fibroblast proliferasyonu ve kollajen organizasyonu üzerinde olumlu etkisi olduğu gözlendi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu deneysel modelde, ADM ve EGF kombinasyonu, tendonun biyomekanik dayanıklılığı ile fonksiyonel iyileşmeyi anlamlı ölçüde artırmıştır. ADM, hücresel entegrasyon için destekleyici bir iskelet sağlarken, EGF kollajen sentezini artırmış ve doku rejenerasyonunu teşvik etmiştir. Bu bulgular, ADM ve EGF kombinasyonunun tendon iyileşmesini güçlendirmek için umut verici bir yaklaşım olabileceğini göstermektedir. |
| 6. | Trigeminal Nevraljide Mikrovasküler Dekompresyonun Sonuçları: Tek Merkezli 10 Yıllık Deneyim Outcome of Microvascular Decompression Surgery in Trigeminal Neuralgia: A Single-Center 10-year Experience Pınar Kuru Bektaşoğlu, Ali Börekci, Erhan Celikogludoi: 10.14744/scie.2025.44538 Sayfalar 145 - 149 GİRİŞ ve AMAÇ: Trigeminal nevralji, beşinci kraniyal sinirin bir veya daha fazla dalında ortaya çıkan dayanılmaz bir ağrıdır. Bu çalışmadaki amacımız, tek bir merkezde trigeminal nevralji için mikrovasküler dekompresyon cerrahisi yapılan hastaların sonuçlarını bildirmektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Merkezimizde 2013-2023 yılları arasında trigeminal nevralji nedeniyle mikrovasküler dekompresyon ile ameliyat edilen 35 hastayı retrospektif olarak analiz ettik. Hastalar en az 2 yıllık takip süresine sahipti. BULGULAR: Yirmi dört hastada sağ taraflı ve 11 hastada sol taraflı trigeminal nevralji vardı. Hastaların 16’sı kadın, 19’u erkekti. Yaş aralığı 27-78 arasındaydı. Hastaların ortanca yaşı 57 idi. Daha önce girişimsel ağrı tedavisi öyküsü olmayan yirmi dokuz hastada mikrovasküler dekompresyon sonrası trigeminal nevraljinin tamamen düzeldiği bildirildi. Bu hastalarda kalıcı komplikasyon görülmedi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Trigeminal nevralji için mikrovasküler dekompresyon güvenli ve etkili bir tedavi yöntemidir. Medikal tedaviye dirençli trigeminal nevraljisi olan hastalar mikrovasküler dekompresyon cerrahisi için ideal adaylardır. |
| 7. | Metastatik Kastrasyona Dirençli Prostat Kanseri Tedavisinde Metformin ve Enzalutamidin Potansiyel Sinerjik Etkileri The Potential Synergistic Effects of Metformin and Enzalutamide in the Treatment of Metastatic Castration-Resistant Prostate Cancer Heves Sürmeli, Goncagül Akdağ Topaldoi: 10.14744/scie.2025.65768 Sayfalar 150 - 154 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmanın amacı, metastatik kastrasyona dirençli prostat kanseri (mKDPK) hastalarında enzalutamid tedavisi yanı sıra metformin kullanımının potansiyel sinerjik etkilerini incelemektir. Bu iki ajanın birleştirilmiş tedavi etkisini inceleyerek, daha uzun süreli yanıtlar, hastalığın ilerlemesinin gecikmesi ve daha uzun sağkalım gibi geliştirilmiş tedavi sonuçlarına yol açabilecek yeni mekanizmaları ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Sonuçta, araştırma klinik sonuçları iyileştirmeyi ve bu agresif prostat kanseri formunun tedavisi için daha etkili stratejiler sunmayı hedeflemektedir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışma, daha önceki doksetaksel tedavisini takiben ikinci basamak enzalutamid alan mKDPK hastalarında metforminin progresyonsuz sağkalım (PSK) üzerindeki etkisini değerlendirdi. Hastalar iki gruba ayrıldı: 65’i yalnızca enzalutamid aldı, 27’si ise hem enzalutamid hem de metformin ile tedavi edildi. Birincil sonlanım noktası, ikinci basamak enzalutamid başlangıcından hastalık ilerlemesine veya ölüme kadar ölçülen PSK idi. İki kohort arasındaki PSK’yı karşılaştırmak için Kaplan-Meier sağkalım analizi ve log-rank testleri gibi istatistiksel analizler kullanıldı; bu, bu tedavi bağlamında metforminin faydalarını değerlendirmeyi amaçladı. BULGULAR: Enzalutamid grubunun ortalama sağkalım süresinin 23 ay, enzalutamid ve metformin grubunun ortalamasının ise 18 ay olarak ortaya kondu. Ancak, log-rank testi iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark göstermedi, bu da tedavi etkinliğinde bir fark olmayabileceğini düşündürdü. Medyan sağkalım süreleri her iki tedavi kohortu için de 12 ay olup, metforminin eklenmesiyle progresyonsuz sağkalımda önemli bir iyileşme olmadığını vurgulamaktadır. TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu retrospektif çalışma, mKDPK olan ve daha önce doksetaksel tedavisi almış hastalarda enzalutamid tedavisine metformin eklenmesinin etkilerini araştırmıştır. Ortalama sağkalım süreleri, kombinasyon tedavisinin potansiyel bir fayda sağlayabileceğini öne sürse de, istatistiksel analizler her iki grup arasında medyan sağkalım açısından anlamlı bir fark ortaya koymamıştır. Bu sonuçlar, çalışmanın retrospektif yapısı ve sınırlı örneklem büyüklüğü gibi biaslardan etkilenmiş olabilir. Bu nedenle, metformin ve enzalutamid kombinasyonunun mKDPK tedavisindeki etkinliğini daha sağlam bir şekilde değerlendirebilmek için daha büyük hasta gruplarıyla ve daha uzun izlem süreleriyle yapılacak ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. |
| 8. | Deneysel Yumurtalık Torsiyonu Sonrasında Genisteinin Deforme Olmuş Sıçanlar Üzerindeki Iyileştirici Etkisi Healing Effect of Genistein on Detorsioned Rats After Experimental Ovarian Torsion Eralp Bulutlar, Halenur Bozdag, Ali Yılmaz, Gizem Berfin Uluutku Bulutlar, Dilber Çoban Ramazandoi: 10.14744/scie.2025.04754 Sayfalar 155 - 159 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, over torsiyonunun neden olduğu hasarı önlemede genisteinin antioksidan ve anti-enflamatuvar etkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Over torsiyonu, ovariumun destekleyici bağları üzerinde tam veya kısmi dönmesiyle karakterize edilen ve tüm yaş gruplarındaki kadınları etkileyebilen acil bir durumdur. Over fonksiyonunu korumak ve ilişkili komplikasyonları önlemek için hızlı teşhis kritik öneme sahiptir. Ancak, semptomların nispeten spesifik olmaması nedeniyle teşhis koymak zor olabilir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada yaklaşık dört aylık, 200-250 gram ağırlığında 21 adet Sprague-Dawley dişi sıçan kullanılmıştır. Çalışma, torsiyon (T), torsiyon/detorsiyon (T/DT) ve torsiyon/detorsiyon sonrası genistein tedavisi (T/DT/G) olmak üzere üç sıçan grubunu içermektedir. T ve T/DT gruplarında over iskemisi indüklenmiş, T/DT grubunda ise 3 saat sonra detorsiyon gerçekleştirilmiştir. T/DT/G grubu, detorsiyondan sonra 14 gün boyunca genistein tedavisi (1mg/kg/gün) almıştır. Tedavi sonrası, histolojik ve biyokimyasal analizler için örnekler toplanmış; serum örneklerinde Enzim Bağlantılı İmmunosorbent Analiz (ELISA) ve doku hasarı ile kan parametrelerinin değerlendirilmesi yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda, endojen östrojene benzer etkiler gösterdiği tanımlanan ve ilerleyen araştırmalarla önem kazanan bir fitoöstrojen olan genisteine odaklanılmıştır. TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, genisteinin over torsiyonu sonrası oluşabilecek hasarlara karşı etkili bir koruyucu tedavi olabileceğini göstermektedir. Ancak, genisteinin over üzerindeki doğrudan etkilerini belirlemek için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca, bu çalışma genisteinin over torsiyonu sonrası potansiyel klinik kullanımını destekleyen önemli bulgular sunmaktadır. |
| 9. | Diyabete Bağlı Komplikasyonlar Nedeniyle Alt Ekstremite Ampütasyonu Uygulanan Hastalarda Reampütasyon Riskinin Öngörülmesi Predicting the Risk of Reamputation in Patients Undergoing Lower Extremity Amputation Due to Complications of Diabetes Engin Eceviz, Ömer Faruk Sevim, Hüsnü Yılmazdoi: 10.14744/scie.2025.01799 Sayfalar 160 - 165 GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabete bağlı komplikasyonlar nedeniyle alt ekstremite ampütasyonu (AEA) uygulanan hastalarda reampütasyon gereksinimini öngören klinik ve laboratuvar parametreleri belirlemek ve tek cerrahi geçiren hastalar ile ek cerrahi girişim geçiren hastaların özelliklerini karşılaştırmak. YÖNTEM ve GEREÇLER: 2020–2025 yılları arasında üçüncü basamak bir sağlık merkezinde AEA uygulanan 650 diyabetik hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalar, yalnızca bir cerrahi geçirenler (Grup 1, n=480) ve tekrar cerrahi uygulananlar (Grup 2, n=80) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Demografik, cerrahi ve laboratuvar verileri analiz edildi. Karşılaştırmalı istatistiksel analizler t-testi, ki-kare ve Mann–Whitney U testi ile yapıldı; anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak belirlendi. BULGULAR: Hastaların %24.1’inde reampütasyon gerekti. En sık uygulanan ampütasyon seviyesi her iki grupta da transtibialdi. Sigara kullanımı Grup 2’de anlamlı derecede daha sık görüldü (%40 ve %20, p=0.001). HbA1C ve CRP düzeyleri Grup 2’de daha yüksek saptandı (sırasıyla, p=0.021 ve p=0.001), ancak WBC ve INR açısından anlamlı fark yoktu. Albümin ve kreatinin düzeyleri Grup 2’de anlamlı olarak daha kötüydü (p=0.005 ve p=0.045). ASA skoru ≥3 olan hasta oranı Grup 2’de anlamlı şekilde daha yüksekti (%62.5 ve %45, p=0.011). Amputasyon tarafı, yaş ve transtibial veya transfemoral ampütasyon sıklığı açısından gruplar arasında fark yoktu. TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetik hastalarda reampütasyon önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Yüksek ASA skorları, sistemik hastalık yükünü yansıtarak reoperasyon riskini öngörmede önemli olabilir. HbA1C düzeyleri istatistiksel olarak farklı olsa da, klinik anlamı için ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır. Multidisipliner preoperatif değerlendirme, sonuçları iyileştirmek ve reampütasyon riskini azaltmak açısından kritik önemdedir. |
| 10. | PET/CT’de İnsidental Saptanan Kolonik FDG Tutulumlarının Kolonoskopik ve Histopatolojik Değerlendirilmesi Colonoscopic and Histopathological Evaluation of Incidental Colonic FDG Uptake on PET/CT Fırat Mülküt, Ismail Ege Subasi, Mustafa Kağan Başdoğan, Mehmet Karahan, İbrahim Aydındoi: 10.14744/scie.2025.25665 Sayfalar 166 - 169 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, PET/CT’de insidental olarak saptanan fokal kolonik FDG tutulumu olan hastalardaki kolonoskopik ve histopatolojik bulguları değerlendirmeyi ve PET/CT bulguları ile kolonoskopi sonuçları arasındaki korelasyonu araştırmayı amaçlamıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2019-Mart 2025 tarihleri arasında PET/CT’de insidental fokal kolonik FDG tutulumu saptanan ve 6 hafta içinde kolonoskopik değerlendirmesi yapılan 37 hasta (22 erkek, 15 kadın; ortalama yaş 64.2±9.5) retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, PET/CT endikasyonları, tutulum lokalizasyonu, SUVmax değerleri ve kolonoskopi bulguları kaydedildi. Kolonoskopi bulguları histopatolojik sonuçlara göre sınıflandırıldı. BULGULAR: En sık PET/CT endikasyonları gastrointestinal maligniteler (%27.0), akciğer kanseri (%24.3) ve jinekolojik kanserdi (%18.9). Ortalama SUVmax değeri 10.2±4.9 idi. Kolonoskopik değerlendirme sonucunda 9 hastada (%24.3) malign lezyon, 16 hastada (%43.2) adenom ve 12 hastada (%32.4) normal/benign bulgular tespit edildi. Malign lezyonlar arasında adenokarsinom (%18.9), non-Hodgkin lenfoma (%2.7) ve nöroendokrin tümör (%2.7) yer alıyordu. Adenomlar arasında tübüler (%18.9), tübülovillöz (%13.5), villöz (%5.4) ve serrated (%5.4) tipler belirlendi. Malign lezyonu olan hastalarda ortalama SUVmax değeri (13.5±5.1), adenomu olan (8.6±3.5) ve normal bulgular saptanan hastalara (6.1±2.3) göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). PET/CT lokalizasyonu ile kolonoskopik bulgular arasındaki korelasyon malign lezyonlarda %100, adenomlarda %81.2 olarak bulundu. TARTIŞMA ve SONUÇ: PET/CT’de insidental fokal kolonik FDG tutulumu, hastaların önemli bir kısmında malign veya premalign lezyonlar saptanması nedeniyle kolonoskopik değerlendirme gerektirir. Yüksek SUVmax değerleri, artmış malignite riski ile ilişkilidir. |
| 11. | İntrakraniyal Anevrizmaların Endovasküler Tedavisi: Klinik Sonuçların İki Merkezli Retrospektif Analizi Endovascular Treatment of Intracranial Aneurysms: A Two-Center Retrospective Analysis of Clinical Outcomes Mehmet Selim Gel, Emrah Keskindoi: 10.14744/scie.2025.78972 Sayfalar 170 - 176 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, intrakraniyal anevrizmalar (İA) için endovasküler tedavi (EVT) yöntemlerinin klinik ve anjiyografik sonuçlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Koil embolizasyonu, akım yönlendirici (AY) ve koil + AY kombinasyonunun etkinliği ve güvenliği incelenmiştir. YÖNTEM ve GEREÇLER: 2019-2022 yılları arasında iki merkezde EVT uygulanan 110 hasta retrospektif olarak analiz edilmiştir. Hastaların demografik verileri, anevrizma özellikleri, tedavi yöntemleri ve prosedürel sonuçları karşılaştırılmıştır. Primer sonlanım noktası, Raymond-Roy Oklüzyon Sınıflandırması (RROS) ile değerlendirilen tam anevrizma oklüzyonu olmuştur. Sekonder sonlanım noktaları arasında komplikasyon oranları, nörolojik sonuçlar ve takipteki klinik sonuçlar (modifiye Rankin Skalası (mRS)) yer almıştır. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 110 hastanın %84.5’inde anevrizmalar anterior sirkülasyonda, %15.5’inde ise posterior sirkülasyonda lokalizeydi. RROS 1 oranları koil grubunda %69.8, AY grubunda %71.8 ve koil+ AY grubunda %71.4 olarak bulundu (p=0.231). Tromboembolik komplikasyon oranları AY (%20.5) ve koil + AY (%21.4) gruplarında daha yüksek iken, intraoperatif rüptür oranları da AY grubunda %10.3 olarak belirlendi. Nörolojik sonuçlar açısından mRS 0-2 oranları koil grubunda %93.0, AY grubunda %89.7 ve koil + AY grubunda %85.7 idi (p=0.161). TARTIŞMA ve SONUÇ: EVT, İA’ların tedavisinde etkili bir yöntemdir. Koil, AY ve koil + AY kombinasyonlarının klinik ve anjiyografik sonuçları benzer olmakla birlikte, AY kullanılan gruplarda tromboembolik komplikasyonların daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Tedavi seçiminde bireyselleştirilmiş hasta yönetimi ve uzun dönem takip gerekliliği vurgulanmaktadır. |
| 12. | Preterm Prematür Membran Rüptüründe Serebroplasental Oran ve Perinatal Sonuçlar Cerebroplacental Ratio and Perinatal Outcomes in Preterm Premature Rupture of Membranes Merve Ayas Özkan, Halis Doğukan Özkan, Harun Egemen Tolunay, Aykan Yuceldoi: 10.14744/scie.2025.79989 Sayfalar 177 - 182 GİRİŞ ve AMAÇ: Erken membran rüptürü (PPROM) olan gebelerde serebroplasental oran (CPR) ile kötü perinatal sonuçlar arasındaki ilişkiyi karşılaştırmak. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif gözlemsel çalışma, gebelik haftası 24-36 arasında, tekil gebeliği olan ve PPROM tanısı alan hamile kadınları içermektedir. CPR iki grupta (<1 ve >1) analiz edilmiştir. Doğum endikasyonu, doğum yöntemi, doğum ağırlığı ve kötü perinatal sonuçlar kaydedilmiştir. Fetal distres, doğum kararının belirleyicilerinden biri olarak kullanılmıştır. Fetal distres, ACOG kılavuzuna göre kategori 3 fetal kalp atım hızı izlemesi olanlar olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Fetal distres, CPR <1 grubunda CPR >1 grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (28.6’ya karşı %6.9, p=0.006). Düşük ve yüksek CPR grupları arasında doğum ağırlığı (2140±485.7 ve 2225±470.1, p=0.390) ve 5. dakika APGAR skorları (9 ve 10, p=0.159) açısından anlamlı bir fark gözlenmedi. Yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı iki grup arasında benzerdi (%40 ve %30, p=0.332). TARTIŞMA ve SONUÇ: PPROM’da düşük CPR, fetal distres ile ilişkilidir. Klinisyenler, PPROM gebeliklerinin takibi sırasında fetal durumu belirlerken CPR kullanımını değerlendirebilirler. |
| 13. | Monosit/HDL-Kolesterol Oranı ve Diğer İnflamatuvar Belirteçlerin Karpal Tünel Sendromu ile İlişkisi Association of Monocyte/HDL-Cholesterol Ratio and Other Inflammatory Markers with Carpal Tunnel Syndrome Ahmet Acar, Ayse Betül Acardoi: 10.14744/scie.2025.93609 Sayfalar 183 - 188 GİRİŞ ve AMAÇ: Karpal tünel sendromu (KTS) en sık görülen kompresyon nöropatisidir. Etiyolojisi idiyopatik olmakla birlikte, inflamatuvar süreçler sıklıkla rol oynamaktadır. Tam kan sayımı verilerinden elde edilen çeşitli enflamatuvar parametreler, birçok enflamatuvar hastalığın tanı ve prognozunda yardımcı olmaktadır. Ancak, literatürde KTS ile serum inflamatuvar belirteçleri arasındaki ilişki konusunda bir fikir birliği yoktur. Bu çalışmanın amacı, şiddetli KTS’li hastalar ile sağlıklı kontroller arasında çeşitli enflamatuvar belirteçler açısından anlamlı farklılıklar olup olmadığını değerlendirmektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, elektrodiagnostik test (EDT) ile klinik olarak doğrulanmış KTS semptomları olan 40 tek taraflı şiddetli kontralateral normal KTS hastasını 42 sağlıklı kontrol ile karşılaştırıldı. Tek taraflı şiddetli KTS’li hastalarda monosit/HDL-kolesterol oranı (MHR), kırmızı kan hücresi dağılım genişliği (RDW), ortalama trombosit hacmi (MPV), nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit/lenfosit oranı (PLR) ve monosit/lenfosit oranı (MLR) gibi serum inflamatuvar belirteçleri kontrol grubuna kıyasla araştırıldı. BULGULAR: Aktif inflamasyon varlığı için analiz edilen WBC, CRP, SED değerlerinde iki grup arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Analiz edilen PLT, NEU, LYM, MON ve HDL parametrelerinde iki grup arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0.05). İnflamatuvar parametreler analiz edildiğinde, RDW, MPV, HDL, NLR, PLR ve MLR değerlerinde iki grup arasında fark gözlenmedi (p>0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: İki gruptaki serum inflamatuvar belirteçleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı ve bu durum KTS’deki inflamasyonun lokalize olabileceğini düşündürdü. |
| 14. | Pankreatik Kistik Neoplazm Tanısıyla Rezeksiyon Yapılmış Hastalar: Tek Bir Merkezde 10 Yıllık Deneyim Patients with a Resected Pancreatic Cystic Neoplasm: A Single Center 10-Year Experience Zehra Zeynep Keklikkiran, Ezgi Tatlisu, Fatih Feratoglu, Muhammed Ali Ozdemir, Hasan Fehmi Kucukdoi: 10.14744/scie.2025.54280 Sayfalar 189 - 195 GİRİŞ ve AMAÇ: Pankreatik kistik neoplazi, pankreas içindeki lezyonların zorlu ve karmaşık bir spektrumunu temsil eder ve biyolojik davranışlarının ve klinik etkilerinin ayrıntılı bir şekilde anlaşılmasını gerektirir. Kistik neoplazmlar nedeniyle pankreas cerrahisi geçiren hastaların demografik özelliklerini, görüntüleme ve histopatolojik özelliklerini ve klinik sonuçlarını incelemeyi amaçladık. Ayrıca sarkopeni ve obezitenin klinik sonuçlar üzerindeki etkisi de araştırıldı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’nde 2010-2020 yılları arasında pankreatik kistik neoplazi ön tanısı ile pankreas cerrahisi uygulanan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Kistik lezyonların boyutu, morfolojik özellikleri, yerleşimi ve sayısı kaydedildi. Sarkopeni varlığı, ameliyat öncesi BT ile L3 seviyesinde psoas kas kesit alanı ölçülerek ve psoas kas indeksi hesaplanarak belirlendi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hasta sayısı 23 ve bu hastaların yaş ortalaması 59.4 (SD: 14.3) idi. Hastaların 18’i (%78.3) kadındı. En sık görülen kist tipi müsinöz kistik neoplazi (%30.4) iken, bunu adenom (%26), duktal adenokarsinom (%26) ve IPMN (%17.3) izlemekteydi. En yaygın ameliyat Whipple prosedürüydü (%56.5). Hastaların %47.8’inde sarkopeni tespit edilmiştir. Ameliyat sonrası komplikasyonlar 6 (%26) hastada görüldü. TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma pankreatik kistik neoplazmların patolojik ve klinik sonuçları hakkında değerli bilgiler sağlamaktadır. Özellikle, mevcut literatürde sarkopeni, obezite ve pankreatik kistik neoplazmlar arasındaki ilişkiyi araştıran az sayıdaki çalışmadan biridir. |
| 15. | Acil Serviste ve Ameliyathanede Onarılan Zone 2 Fleksör Tendon Yaralarının Postoperatif Komplikasyonlar Açısından Karşılaştırılması Comparison of Postoperative Complications in Zone 2 Flexor Tendon Injuries Repaired in the Emergency Department and Operating Room Cem Aydın, Alper Batmandoi: 10.14744/scie.2025.08831 Sayfalar 196 - 200 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, izole Zone 2 fleksör tendon yaralanmalarında cerrahi onarımın gerçekleştirildiği ortamın (acil servis, ameliyathane) postoperatif komplikasyon oranlarına etkisini karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2023 ile Aralık 2023 tarihleri arasında izole Zone 2 fleksör tendon yaralanması nedeniyle başvuran ve primer cerrahi onarım uygulanan 70 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalar, cerrahi onarımın gerçekleştirildiği ortama göre iki gruba ayrılmıştır: acil servis (Grup 1, n=35) ve ameliyathane (Grup 2, n=35). Tüm hastalara modifiye Kessler tekniği ve epitendinöz sütür kombinasyonu ile onarım yapılmış ve modifiye Kleinert rehabilitasyon protokolü uygulanmıştır. Hastalar postoperatif 3 ay boyunca tendon rüptürü, adezyon, fleksiyon kontraktürü ve enfeksiyon açısından değerlendirilmiştir. BULGULAR: Demografik veriler açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Postoperatif komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde, Grup 1’de tendon rüptürü oranı (%37.1) Grup 2’ye (%11.4) kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.01). Adezyon, fleksiyon kontraktürü ve enfeksiyon oranları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Yaş ile komplikasyon gelişimi arasında da anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. TARTIŞMA ve SONUÇ: Elde edilen veriler, izole Zone 2 fleksör tendon yaralanmalarında cerrahi onarımın gerçekleştirildiği ortamın postoperatif komplikasyonlar üzerinde önemli bir etkisi olduğunu göstermektedir. Özellikle acil servis koşullarında yapılan onarımlarda tendon rüptürü riski artmaktadır. Bu nedenle, fleksör tendon onarımlarının steril koşullarda, uygun cerrahi ekipman kullanılarak ve deneyimli ekip eşliğinde ameliyathane ortamında gerçekleştirilmesi önerilmektedir. |
| 16. | Spinal Metastazda Survive Tahmininde: Modifiye Bauer ve Van der Sınıflandırmasının Karşılaştırmalı Analizi Survival Predictions in Spinal Metastasis: A Comparative Analysis of Modified Bauer and Van der Classification Caner Sarıkaya, Sait Naderidoi: 10.14744/scie.2025.71473 Sayfalar 201 - 204 GİRİŞ ve AMAÇ: Birincil tümörler için hedeflenmiş tedavilerin geliştirilmesi ve ileri görüntüleme yöntemleriyle erken tanı konulması, kanser hastalarının yaşam sürelerini uzatmıştır. Bu çalışma, Modifiye Bauer ve Van der Linden sınıflamalarının Türk popülasyonunda hayatta kalmayı belirlemedeki etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. YÖNTEM ve GEREÇLER: 2012-2020 yılları arasında beyin cerrahisi kliniğine omurga metastazı ile başvuran 83 hasta üzerinde retrospektif bir analiz yapıldı. Demografik özellikler, malignite kaynağı, metastaz bölgesi ve Modifiye Bauer, Van der Linden sistemlerinin skorları detaylandırıldı. Hayatta kalma süresi tanı tarihinden itibaren hesaplandı ve istatistiksel yazılımlar kullanılarak analiz edildi. BULGULAR: Seksen üç hastanın ortalama yaşı 59.6 yıl olup, 67’si (%80.72) erkek, 16’sı (%19.27) kadındı. Birincil tümör tipleri arasında akciğer kanseri (%43.37), ürogenital tümörler (%32.53), gastrointestinal tümörler (%14.45), meme tümörleri (%7.22) ve nazofarenks tümörleri (%2.4) bulunuyordu. Torasik tutulum %46.98, lomber %39.75, servikal %8.43 ve sakral %4.81 oranında gözlendi. Hastaların %45.78’inde omurga kitlesi tanısı, birincil tümörü belirlemek için ek araştırmalara yol açtı. Modifiye Bauer skoru hastaların %48.19’unda hayatta kalma süresini doğru tahmin ederken, Van der Linden skoru %46.99 oranında doğru tahminde bulundu. Tümör büyüme hızı ile sınıflamaların hayatta kalma tahmin doğruluğu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Prognostik skorlama sistemleri, omurga metastazlarının yönetiminde yararlı rehberlik sağlarken, tahmin doğruluğu değişkenlik göstermektedir. Bu sistemler genellikle hayatta kalma tahminlerini düşük tahmin eder. Yapay zeka destekli yeni sınıflamaların geliştirilmesi, hayatta kalma tahminlerinin doğruluğunu artırabilir ve tedavi stratejilerini iyileştirebilir. |