| 1. | Front Matter Front Matter Sayfalar I - XI |
| ARAŞTIRMA MAKALESI | |
| 2. | Anal Fissürlü Hastalarda Ağrı, Anksiyete ve Depresyonun Etkisi: Cerrahi Tedavinin Psikolojik Sonuçlardaki Rolü The Effect of Pain, Anxiety and Depression in Patients with Anal Fissure: The Role of Surgical Treatment in Psychological Outcomes Yildiray Daduk, Hamit Sinan Hatipoglu, Sabri Özdaş, Ahmet Sekerdoi: 10.14744/scie.2025.13281 Sayfalar 1 - 6 GİRİŞ ve AMAÇ: Anal fissür tanısı almış hastalarda anksiyete ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkiyi, ağrı şiddetinin psikiyatrik bozukluklar üzerindeki etkilerini ve cerrahi tedavinin bu psikolojik etkiler üzerindeki rolünü kapsamlı bir şekilde değerlendirmektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2022-Haziran 2024 tarihleri arasında anal fissür tanısı almış 105 hasta ve 99 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Psikiyatrik değerlendirme için Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD), ağrı şiddeti için ise Görsel Analog Skala (VAS) kullanılmıştır. Veriler, Mann-Whitney U testi, ki-kare testi ve Spearman korelasyon analizi ile analiz edilmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda depresyon (HAD-D) puanı kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.01). Anksiyete (HAD-A) puanları daha yüksek olmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.129). Kadınlarda anksiyete ve depresyon puanları erkeklere göre anlamlı derecede daha yüksek tespit edilmiştir (p<0.05). VAS skorları ile depresyon ve anksiyete arasında güçlü pozitif bir korelasyon gözlenmedi (r=0.68, p<0.001). Cerrahi tedavi, ağrı ve anksiyete üzerinde anlamlı bir iyileşme sağlarken (p<0.01), depresyon yönetimi için ek müdahalelerin gerekliliği gözlenmiştir (p>0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: Anal fissür hastalarında depresyon ve anksiyete oranlarının yüksek olduğu ve ağrı şiddeti ile güçlü bir ilişki gösterdiği saptanmıştır. Cerrahi tedavi, özellikle ağrı ve anksiyete üzerindeki olumlu etkileriyle tedavi sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu bulgular, multidisipliner bir yaklaşımın gerekliliğini vurgulamaktadır. |
| 3. | Covid-19 Pnömonisinde Hastalık Şiddetini Gösteren Bilgisayarlı Tomografi Skoru ile Laboratuvar Parametreleri Arasındaki İlişki The Relationship Between Computed Tomography Score of Showing Disease Severity and Laboratory Parameters in Covid-19 Pneumonia Orhan Eroğlu, Sonat Pınar Kara, Sinan Aktürk, Tuğba İlkem Kurtoğlu Özçağlayandoi: 10.14744/scie.2024.01488 Sayfalar 7 - 11 GİRİŞ ve AMAÇ: Bilgisayarlı tomografi (BT) ile laboratuvar verilerini kullanarak, hafif ve ciddi Covid-19 pnömonisi ayrımını öngörmeyi amaçladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız retrospektif olarak planlandı. Çalışmamıza acil servise başvuran 263’ü (%44.8) kadın, 324’ü (%55.2) erkek olmak üzere 587 hasta dahil edildi. Hemogram ile biyokimya parametreleri kullanıldı. Her hastanın akciğer tutulumu için Chest CT Severity Score (CT score) hesaplandı (0: Tutulum yok, 1: 0%-25%; 2: 26%-50%; 3: 51%-75%; 4: 76%-100%). Hafif ve ciddi Covid-19 pnömonisi ayırımı yapıldı. BULGULAR: Lojistik regresyon analizine göre, Hb ve ALP değeri 1 birim arttığında yüksek tutulum riski sırasıyla; %9.4 (p=0.045)(OR=0.906) ve %0.8 (p=0.010)(OR=0.992) azalacaktır. ALT ve CRP değeri 1 birim arttığında yüksek tutulum riski sırasıyla; %1 (p=0.041)(OR=1.010) ve %1.6 (p=0.000)(OR=1.016) artacaktır. Ayrıca NLR, PLR ve AST/ALT oranı arttıkça BT skoru artacaktır (sırasıyla, r=0.226; p=0.000, r=0.163; p=0.000, r=0.209; p=0.000). TARTIŞMA ve SONUÇ: Ulaşımı hızlı ve kolay olan laboratuvar verilerini kullanarak BT skoru tahmin edilebilir. Covid-19 vakalarında Hb, ALT, ALP ve CRP değerleri ile CT skorunun tahmin edilebilir olduğunu tespit ettik. Çalışmamızın Covid-19 pnömonisi ile ilgili yapılmış diğer çalışmalara katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. |
| 4. | Biyotinidaz Eksikliği Tanısı Olan Hastalarda Solunum Sistemi Değerlendirmesi Respiratory Evaluation in Patients Diagnosis of Biotinidase Deficiency Mine Yüksel Kalyoncu, Ece Öge Enverdoi: 10.14744/scie.2025.69783 Sayfalar 12 - 15 GİRİŞ ve AMAÇ: Biyotinidaz eksikliği (BE), nadir görülen otozomal resesif bir metabolik hastalık olup nörolojik, dermatolojik ve nadiren respiratuvar komplikasyonlara yol açabilmektedir. BE’nin nörolojik ve kutanöz belirtileri iyi tanımlanmış olmasına rağmen, solunum sistemi üzerindeki etkileri yeterince araştırılmamıştır. Bu çalışmada, kronik solunumsal semptomları olan BE tanısı almış hastalarda respiratuvar değerlendirme yapılması ve bu semptomların BE ile olası ilişkisi değerlendirildi. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çocuk göğüs hastalıkları polikliniğimize solunum şikayetleri ile başvuran ve BE tanılı 13 hasta retrospektif olarak ince-lendi. Hastalar klinik değerlendirme, solunum fonksiyon testleri (SFT) ve bronkodilatör yanıt açısından değerlendirildi. İstatistiksel analizler SPSS 25.0 kullanılarak gerçekleştirildi. BULGULAR: Hastaların medyan yaşı 9 yıl (IQR: 9-13) olup, %61.5’i kızdı. %77’sinde ebeveynler arası akrabalık öyküsü mevcuttu. Üç hastada (%23.1) obstrüktif solunum fonksiyon paternleri saptandı ve tümü bronkodilatörlere anlamlı yanıt gösterdi. Bu hastalara uzun etkili beta-agonist ve inhale kortikosteroid tedavisi başlandı; tedavinin ardından üç hafta içinde semptomlarda tamamen düzelme sağlandı. Biyotinidaz enzim aktivitesi ile solunum parametreleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmadı. TARTIŞMA ve SONUÇ: BE hastalarında saptanan reversibl hava yolu obstrüksiyonu, genel popülasyondaki astım prevalansı ile benzer oranlardadır. Bu duru-mun BE’ye özgü bir solunumsal belirti olmaktan çok, rastlantısal bir birliktelik olduğu düşünülmektedir. Standart astım tedavisi ile semptom-ların düzelmesi de bu yorumu desteklemektedir. BE’nin solunum sistemi üzerindeki uzun vadeli etkilerini netleştirmek için daha büyük hasta gruplarında ve uzun süreli takip çalışmaları gerekmektedir. |
| 5. | EPA, GLA ve Antioksidanla Zenginleştirilmiş Enteral Beslenmenin ARDS’li Hastalarda Oksidatif Stres ve Oksijenasyon Üzerindeki Etkileri: Prospektif, Randomize, Kontrollü Bir Çalışma The Effects of EPA, GLA, and Antioxidant-Enriched Enteral Nutrition on Oxidative Stress and Oxygenation in Patients With ARDS: A Prospective, Randomized, Controlled Trial Adem Yalçınkaya, Fahri Acar, Özkan Özer, Hasan Serdar Ozturk, Hatice Yagmurdur, Dikmen Bayazitdoi: 10.14744/scie.2025.57805 Sayfalar 16 - 21 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) hastalarında EPA, GLA ve antioksidanlarla zenginleştirilmiş enteral beslenmenin oksidatif stres ve oksijenasyon üzerine etkilerini belirlemektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif randomize kontrollü klinik çalışmaya ARDS olduğundan şüphelenilen 41 hasta dahil edildi. Grup C, yüksek karbonhidratlı enteral beslenme aldı ve grup E, eikosapentaenoik asit (EPA), gama linolenik asit (GLA) ve antioksidanlarla zenginleştirilmiş enteral beslenme aldı. Kontrol grubu, bazal enzim seviyelerini karşılaştırmak için kullanılan 10 sağlıklı gönüllüyü içeriyordu. Oksidatif stres, kan örneklerinde katalaz (CAT), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), ksantin oksidaz (XAO) ve malonaldehit (MDA) düzeylerinin ölçülmesiyle değerlendirildi. Hastalar 7 gün boyunca takip edildi ve 1, 4 ve 7. günlerde kan örnekleri toplandı. PaO₂: FiO₂ oranı, pozitif uç ekspiratuar basınç (PEEP), tepe inspiratuar basınç (PIP) ve dakika ventilasyon hacmi (MV) dahil olmak üzere ventilasyon ayarları günlük olarak kaydedildi. BULGULAR: Toplamda 41 hastanın 31'i çalışmayı tamamladı. d 1 bulguları ARDS hastalarının sağlıklı kontrollere göre antioksidan enzim eksikliğine sahip olduğunu gösterdi. Grup E'de XAO ve GPx düzeyleri gün geçtikçe arttı ve birbirini takip eden günler arasındaki fark anlamlıydı (P<0.05). C ve E gruplarında CAT ve SOD düzeyleri günler arasında farklılık göstermedi. Grup E'de MDA düzeyi zamanla önemli ölçüde azaldı (P < 0.05). Çalışmanın başlangıç noktası ile 7. günü arasında PEEP, PIP, MV veya PaO₂: FiO₂ oranında anlamlı bir fark yoktu. E grubundaki oksijenlenme çalışma sırasında iyileşme gösterdi. TARTIŞMA ve SONUÇ: ARDS'li hastalarda EPA, GLA ve antioksidanlarla zenginleştirilmiş enteral beslenme, antioksidan enzim düzeylerini artırdı ve lipid peroksidasyonunu azalttı; bu da oksidatif stresi azalttı, ancak gaz değişimini veya oksijenasyonu iyileştirmedi. |
| 6. | Büyük Adrenal Lezyonların Endokrinolojik Cerrahi ve Patolojik Değerlendirilmesi: Şehir Hastanesi ve Üçüncü Basamak Sağlık Merkezi Verileri Endocrinological Surgical and Pathological Evaluation of Large Adrenal Lesions: City Hospital and Tertiary Health Center Data Naile Gökkaya, Serhat Özçelik, Aylin Ege Gül, Hasan Fehmi Küçük, Mithat Bıyıklı, Senem Boz Aksoy, Kadriye Aydındoi: 10.14744/scie.2025.59913 Sayfalar 22 - 28 GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniğimize büyük adrenal lezyon ile başvuran ve laparoskopik veya açık yaklaşımla cerrahi tedavi uygulanan hastaları, endokrinolojik, cerrahi ve patolojik yönlerine odaklanarak mevcut literatür eşliğinde değerlendirmeyi amaçladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, 2013-2024 yılları arasında adrenal lezyon nedeniyle kliniğimize başvuran 757 hastanın kayıtları incelendi. Bunların 38’inde 5 cm’den büyük lezyonlar saptandı. Çalışma kriterlerini karşılayan ve deneyimli bir cerrah tarafından belirlenen cerrahi yaklaşımla ameliyat edilen 32 hastanın verileri analiz edildi. Klinik, laboratuvar, cerrahi ve patolojik bulgular kapsamlı bir şekilde değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 32 hastanın hormonal analizinde 23 hastada (%71.9) fonksiyonel lezyonlar (Grup 1) ve 9 hastada (%28.1) fonksiyonel olmayan lezyonlar (Grup 2) saptandı. Cerrahi rezeksiyon sonrası en yaygın histopatolojik tanı 12 hastada (% 37.5) gözlenen feokromositoma idi. Tüm büyük adrenal lezyonların medyan hacmi 118.3 cm³ (IQR; 51.9-296.3) idi. Grup 1 lezyonların medyan hacmi 159.1 cm³ (IQR 46.8-436.8) iken, Grup 2 lezyonların medyan hacmi 100.1 cm³ (IQR 72.2-156.5) idi (p>0.05). Cerrahi yaklaşıma (laparoskopik vs. açık) göre analiz edildiğinde, Grup 1’de Grup 2’ye kıyasla açık cerrahi daha sık uygulanmıştır (p=0.035). Ki-67 indeks değerleri Grup 1 için 4 (IQR=1-20) ve Grup 2 için 6 (IQR=3.5-57.5) olup gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, büyük adrenal lezyonların yönetiminde, optimal tedavi için endokrinologları, yetenekli cerrahları ve patologları içeren multidisipliner bir yaklaşımın gerekliliğini vurgulamaktadır. Tümör işlevselliği ve boyutuna göre özel cerrahi kararlar ve ameliyat öncesi hazırlık, riskleri en aza indirmek ve başarılı sonuçlar elde etmek için esastır. |
| 7. | İlk 30 Vakanın Değerlendirilmesi: Türk Cerrahi Derneği Temel ERCP Eğitimi Sonrası Bir Kamu Hastanesinde Karmaşık Bir İşlemin Zorlukları ve Başarı Kriterleri Assessment of the First 30 Cases Following the Turkish Surgical Association’s Basic ERCP Training: Challenges and Success Criteria of a Complex Procedure in a Public Hospital Setting Nazım Serhat Parlak, Süleyman Çağlar Ertekin, Eyüp Kebabçı, Mustafa Ölmez, Yalçın Burak Kara, Mutlu Ünver, Wafi Attaallahdoi: 10.14744/scie.2024.04810 Sayfalar 29 - 34 GİRİŞ ve AMAÇ: Endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP), özellikle anatomisi değişmiş hastalarda uygulanırken artan riskleri nedeniyle yüksek düzeyde beceri gerektiren zorlu bir işlemdir. ERCP’nin güvenli ve etkili bir şekilde yapılabilmesi için özel eğitim ve deneyim önemlidir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya biyopsi ile tanı konulan 30 NASH hastası ve kontrol koluna da 21 sağlıklı vaka dahil edildi. Her iki gruba dahil olan bireylerin serum FGL-2 düzeyleri karşılaştırıldı. Yine her iki gruba dahil edilen bireylerin klinikopatolojik özellikleri ile FGL-2 düzeyleri arasındaki ilişki incelendi. BULGULAR: Teknik başarı ve klinik iyileşme oranları her iki grupta %76.7 olarak elde edilmiştir. İlk denemede başarı oranı, 1. grupta %46.7’den 2. grupta %86.7’ye yükselmiş ve becerinin gelişimini ortaya koymuştur. İşlem süresi, 2. grupta anlamlı ölçüde kısalarak 1. grupta 50.33 dakika iken 2. grupta 31.67 dakikaya düşmüştür (p<0.001). Komplikasyonlar nadir olup bir hastada kanama, bir hastada pankreatit (her biri %3.3) görülmüştür. TARTIŞMA ve SONUÇ: Veriler, ERCP’nin başarı oranının ve verimliliğinin deneyimle arttığını göstermekte ve yeni eğitim almış cerrahların yapılandırılmış eğitim kurslarına katılmalarının gerekliliğine işaret etmektedir. Komplikasyon oranının minimal olması, hasta güvenliğini sağlamak için protokoller ve deneyimin önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, başarıyı artırmak için anestezi ve ekipman sorunları gibi zorluklar belirlenmiş olup, bu da prosedürel desteğe ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Teknik ve bilişsel becerilere odaklanan ileri düzey ERCP eğitim kursları, özellikle kaynak kısıtlı ortamlar için cerrahları bu karmaşık işlemleri güvenli ve etkili bir şekilde gerçekleştirmeye en iyi şekilde hazırlayabilir. |
| 8. | Plevral Efüzyonlarin Sitolojisi Cytology of Pleural Effusions Gonca Gül Geçmen, Dilek Ilgici Ece, Gizem Kat Anıl, Nagehan Ozdemir Barisik, Recep Demirhandoi: 10.14744/scie.2025.74419 Sayfalar 35 - 41 GİRİŞ ve AMAÇ: Torasentez yatakbaşı yapılabilen plevral efüzyonları örneklemek için kullanılan basit bir yöntemdir. Bu çalışmada, sitospin ve hücre bloğu hazırlanarak plevral efüzyonların rutin sitolojik incelemesi ile efüzyonların etiyolojisini araştırmayı ve belirlemeyi planladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: 2018 ile 2022 yılları arasında primer torasentez uygulanan hastalar retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Hastalardan alınan tüm örnekler patoloji labaratuarına sitolojik inceleme için gönderilmişti. BULGULAR: Plevral efüzyon spesmenlerinin büyük çoğunluğu (320 olgu; %79.2) benign olarak sınıflandırıldı. 66 (%16.3) olgu malign olarak sınıflandırıldı. 10 olgu yetersiz, 8 olgu ise malignite kuşkulu olarak değerlendirildi. Plevral efüzyonların seröz ve hemorajik olması ile hastanın yaşı ve cinsiyeti arasında istatiksel olarak farklılık bulunmadı. Ancak sitopatolojik tanı ile anlamlı ilişki bulundu (p=0.001). TARTIŞMA ve SONUÇ: Plevral sıvıların hücre bloğu ve sitospin ile birlikte incelenmesi, plevral efüzyonların benign ve malign olarak etiyolojik sınıflamasında yüksek tanı değerine sahiptir. |
| 9. | Fetal Piyelektazi Olgularında Maternal Serum NGAL (Nötrofil Gelatinaz İlişkili Lipokalin) Düzeylerinin Araştırılması Investigation of Maternal Serum NGAL (Neutrophil Gelatinase-Associated Lipocalin) Levels in Cases of Fetal Pyelectasis Can Ozan Ulusoy, Uygar Bagci, Gizem Aktemur, Betul Tokgoz Cakır, Ahmet Kurt, Murat Levent Dereli, Sevki Çelendoi: 10.14744/scie.2024.93653 Sayfalar 42 - 47 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, antenatal izlem sırasında fetal piyelektazi tanısı alan gebelerde maternal serum NGAL (Neutrophil Gelatinase-Associated Lipocalin) seviyelerini araştırmayı ve fetal piyelektazi ile maternal serum NGAL seviyeleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçlamaktadır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışmaya, Etlik Şehir Hastanesi Perinatoloji Kliniğine başvuran ve 20-22. gebelik haftalarında fetal piye-lektazi tanısı alan 39 gebe ve kontrol grubu olarak 33 gebe dahil edilmiştir. Fetal piyelektazi anteroposterior renal pelvis çapına göre sınıf-landırılmıştır: 4-7 mm arası “hafif piyelektazi”, 7-10 mm arası “orta piyelektazi” olarak tanımlanmıştır. Her iki gruptan alınan maternal kan örneklerinden serum NGAL seviyeleri ELISA yöntemiyle ölçülmüş ve istatistiksel analiz yapılmıştır. BULGULAR: Fetal piyelektazi grubu, hafif ve orta şiddet olarak alt gruplara ayrılmıştır. Gruplar arasında NGAL düzeyleri anlamlı bir farklılık göstermiştir (p=0.008). Orta şiddette piyelektazi grubu, kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek NGAL düzeylerine sahipti (p=0.005). Hafif piyelektazi grubunda ise bu farklılık anlamlı bulunmamıştır. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi, piyelektazi şiddeti arttıkça NGAL seviyelerinin arttığını göstermiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Maternal serum NGAL düzeyleri, fetal piyelektazi şiddeti ile ilişkili bulunmuştur ve bu molekül, invaziv olmayan bir biyomarker olarak umut vaat etmektedir. Ancak, NGAL’nin prenatal tanıda kullanımına yönelik daha büyük hasta gruplarında ileri çalışmalar yapılması gereklidir. |
| 10. | SARS-CoV-2 Enfeksiyonu ve Aşılamadan Sonra Gelişen Glomerülonefritlerin Uzun Dönem Prognozları Long-Term Renal Prognosis Evaluation of Glomerulonephritis Developig After Severe Acute Respiratory Syndrome Coronavirus 2 Infection and Vaccination Pınar Ozdemır, Serap Yadıgar, Erman Ozdemirdoi: 10.14744/scie.2025.90907 Sayfalar 48 - 56 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu Koronavirüs 2 (Sars-Cov-2) enfeksiyonu ve aşılaması sonrası gelişen glomerülonefritli hastaların uzun dönem prognozunu araştırmaktır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu vaka serisinde, SARS-CoV-2 mRNA aşısı veya SARS-CoV-2 enfeksiyonundan sonra yeni teşhis edilen toplam 24 GN vakasını bildirdik. Hastalarımızın dosya kayıtlarından 1., 3., 6., 12. ve 24. ay takiplerinde üre kreatinin, albümin, proteinüri, albüminüri değerlerini kaydettik. Tedavi yanıtlarını ve uzun vadeli renal prognozlarını değerlendirdik. BULGULAR: Toplam 24 hasta değerlendirildi. GN 18 hastada (%75) aşılamadan sonra, 6 hastada (%25) enfeksiyondan sonra gelişti. Olgu serimizdeki en sık GN membranöz glomerülonefrit (MN) idi (24 hastanın 12'si, %50). 5 hastada IgA nefropatisi (IGAN) (%20), 3 hastada idiyopatik immün kompleks glomerülonefriti (ICGN,%12,5), 1 hastada anti-glomerüler bazal membran hastalığı (Anti-GBM), 1 hastada minimal değişiklik hastalığı (MCD) ve 1 hastada MPO-ANCA ilişkili glomerülonefrit vardı. Hastalardan sadece 4'ü 2. yılda remisyonda takip edilmektedir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Aşılama ve enfeksiyondan sonra gelişen glomerülonefrit (GN) ile ilgili uzun vadeli takip verileri literatürde hala nadirdir. Aşılama ve enfeksiyondan sonra durumu geliştiren GN hastalarımızın uzun vadeli takip sonuçlarını sunarak bu bilgi boşluğunu gidermeye katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Klinik gözlemlerimiz, enfeksiyondan sonra GN geliştiren hastaların daha zayıf tedavi yanıtları sergilediğini göstermektedir. Bu nedenle, devam eden aşı tartışmalarına rağmen, toplum aşılamasının kritik bir koruyucu önlem olarak önemini yineliyoruz. |
| 11. | 70 Yaş ve Üzeri Metastatik Meme Kanseri Hastalarında CDK4/6 İnhibitör Tedavisinin Etkinliği ve Güvenliği Efficacy and Safety of CDK4/6 Inhibitor Therapy in Patients Aged 70 and Older with Metastatic Breast Cancer: A Retrospective Single-Center Analysis Oguzcan Kinikoglu, Deniz Isikdoi: 10.14744/scie.2025.20092 Sayfalar 57 - 62 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, 70 yaş ve üzeri hormon reseptör pozitif (HR+), HER2-negatif metastatik meme kanserli (MBC) hastalarda CDK4/6 inhibitör tedavisinin etkinliğini ve güvenliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yaşlı hastalarda komorbiditeler ve tedaviye bağlı toksisiteler nedeniyle karşılaşılan özel zorluklar dikkate alındığında, bu araştırma, gerçek dünya verileri üzerinden bu populasyona yönelik bilgi sağlamayı hedeflemektedir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif, tek merkezli bir analizde, Mayıs 2020 ile Aralık 2022 tarihleri arasında HR+ HER2- MBC tanısı konulmuş ve CDK4/6 inhibitör tedavisine başlayan 70 yaş ve üzeri 43 hasta dahil edilmiştir. Elektronik tıbbi kayıtlardan elde edilen veriler demografik bilgiler, ECOG performans durumu (PS), tedavi detayları ve yan etkileri içermektedir. Progressyonsuz sağkalım (PFS) ve genel sağkalım (OS), Kaplan-Meier analizi ile değerlendirilmiş ve alt grup karşılaştırmaları log-ank testleri ile yapılmıştır. PFS ve OS ile ilişkili faktörleri belirlemek için Cox orantılı tehlike modelleri kullanılmıştır. BULGULAR: Ortanca yaş 76.7 yıl olup, hastaların %46.5’i de novo metastaz ile başvurmuştur. CDK4/6 inhibitörleri, hastaların %41.9’una ilk basamak 46.5%’una ikinci basamak olarak ve %11.6’sına da üçüncü basamak olarak verilmiştir. Tüm kohortta ortanca PFS 16.0 ay olmuştur. ECOG PS 0 veya 1 olan hastalar, ECOG PS≥2 olanlara göre anlamlı şekilde daha uzun PFS (20.0 ay) elde etmiştir (5.8 ay, p<0.01). Ortanca OS, ECOG PS 0 veya 1 olanlar için 29.3 ay, ECOG PS ≥2 olanlar için 15.9 ay olmuş ve fark anlamlı bulunmuştur (p<0.01). Toksisite nedeniyle doz azaltımı %32.6 oranında gözlemlenmiş ancak PFS’yi anlamlı derecede etkilememiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: CDK4/6 inhibitörleri, HR+ HER2- MBC’li yaşlı hastalarda, özellikle ECOG PS 0 veya 1 olanlarda kontrol edilebilir yan etkili profili ile etkinlik göstermiştir. Bulgular, yaşlı hastalarda tedavi yönetiminde ECOG PS’nin değerlendirilmesinin önemini vurgulamaktadır. Doz ayarlamalarının etkinliği bozmadan uygulanabileceği, kişiselleştirilmiş tedavi ile sonuçların optimize edilebileceğini göstermektedir. Daha geniş kohortlarda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. |
| 12. | Nöroonkolojik ve Nörovasküler Hastalıklar Nedeniyle Cerrahi Geçiren Hastalara Bakım Verenlerde Erken ve Geç Dönemde Stres Yükünün Değerlendirilmesi Evaluation of Early and Late Stage Stress Burden Among Caregivers of Patients Undergoing Neurooncological and Neurovascular Surgery Ozan Haşimoğlu, Gülsüm Hendekci, Serap Sur, Ömer Batu Hergünsel, Bekir Can Kendirlioglu, Evren Aydogmus, Bekir Tuğcudoi: 10.14744/scie.2024.02223 Sayfalar 63 - 68 GİRİŞ ve AMAÇ: Nöroşirürji hastalarına bakım vermek, bakım veren kişilere sosyal, fiziksel, psikolojik ve ekonomik anlamlarda yük bindiren tüketici bir görevdir. Bu çalışmada, nöroonkolojik ve nörovasküler nedenlerle cerrahiye alınan hastalar ele alınarak bu hastalara bakım verenlerin stres yükü değerlendirildi ve stres yükünü etkileyen faktörler araştırıldı. YÖNTEM ve GEREÇLER: 20 subaraknoid kanama, 20 malign tümör hastası ve onlara bakım verenler çalışmaya dahil edildi. Hastaların nöropsikolojik durumları Barthel indeksi ile değerlendirildi. Bakım verenin fiziksel, psikolojik yükü ise “bakım verenin stres indeksi” ile ölçüldü. Her iki indeks de operasyon öncesi dönemde ve operasyon sonrası 3. ayda iki kez kayıtlandı. Bakım verenin stres yükünü etkileyen muhtemel faktörler araştırıldı. BULGULAR: Onkolojik ve vasküler hasta grupları için preoperatif Barthel indeksi skorları sırasıyla 15.45 (±4.04) ve 12.6 (±5.9) idi. Barthel indeks skorları vasküler hasta grubunda 3. ayda belirgin düzelme gösteriyordu. Bakım verenin stres indeksi skorları preoperatif dönemde her iki grupta da benzerdi (sırasıyla, 5.3 ve 5.1; p=0.87). Bununla beraber,her iki grup karşılaştırıldığında, Bakım verenin stres indeksi 3. ayda, onkolojik hastalara bakım verenlerde belirgin şekilde daha yüksek stres yükü olduğunu gösteriyordu (p=0.01). TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanede yatış süresince her iki grup aynı düzeyde bağımlılık gösteriyordu ve bakım verenlerde de stres yükü benzerdi. Onkolojik hastalarda bağımlılığın artması ve vasküler hastalarda klinik düzelmenin gözlenmesi ile bakım verenlerde stres yükü belirgin farklılık göstermekteydi. İyi bir eğitim planlaması ve bütünlükçü bir yaklaşım ile bakım verenin fiziksel, psikolojik ve sosyal yükü azaltılabilir ve bu durum hastanın gündelik yaşam aktivitelerine katılımını artırabilir ve cerrahi sonuçları iyileştirebilir. |
| 13. | İleri Yaş Hafif Anemide Kemik İliği Biyopsisinin Yeri The Role of Bone Marrow Biopsy in Mild Anemia of Older Patients Zeynep Koç, Güven Yılmazdoi: 10.14744/scie.2025.87259 Sayfalar 69 - 73 GİRİŞ ve AMAÇ: Açıklanamayan anemi (AA) vakaları tanısal amaçlı olarak kemik iliği aspirasyonu (KİA) ve kemik iliği biyopsisi (KİB) işlemlerini ge-rektirebilmektedir. Bu işlemler girişimsel uygulanmakta olup beraberinde çeşitli komplikasyonlara yol açabilmektedir. Çalışmamızda hafif düzeyde anemisi olan, hemoglobin (Hb) düzeyi 10-12 gr/dL arası olan grade 1 anemili AA vakalarında bu işlemlerin gerekliliğinin araştırılması planlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız retrospektif olup, hematoloji polikliniğine başvuran AA tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hb 10-12 g/dL, 50 yaş üstü 40 AA’lı hastanın KİA ve KİB sonuçları yanısıra fizik muayene sonuçları ve tüm laboratuvar bulguları incelenmiştir. Tüm vakaların periferik yaymaları ve kemik iliği depo demiri incelenmiştir. Bistopeni/pansitopeni varlığı, splenomegali, displastik bulgular, nedeni belli ve açık olan anemi vakaları çalışma dışı bırakılmıştır. BULGULAR: AA nedeniyle değerlendirilen vaka sonuçları incelendiğinde malign veya nonmalign hematolojik hastalığa rastlanmamıştır. 44 Yaş ve üzeri olan hasta grubunda grubunda kronik hastalık anemisi (KHA) %62.5 ile ilk sırada yer alırken, demir eksikliği anemisi (DEA) %37.5 ile ikinci sırada yer almıştır. TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamız; AA, grade 1 anemi, Hb 10-12 g/dL olgularında ayrıntılı fizik muayene, ayrıntılı sistem sorgulaması, görün-tüleme yöntemleri ve periferik yayma, laboratuvar incelemelerinin önemini göstermektedir. Anamnez, fizik muayene ve doğru tetkiklerin uygulanması halinde, bu hasta grubunda KİA ve KİB incelemesinin mutlak bir gereklilik olmadığını çalışma sonucumuz düşündürmüştür. Gün-cel kılavuzlar AA vakalarında KİA ve KİB yapılması gerektiğini vurgulamaktadır. Hb<10 gr/dL oluşu gerçek ve anlamlı anemi olarak kabul gör-mektedir. Ayrıca displazi, bistopeni/pansitopeni varlığı gibi bulgular Myelodisplastik Sendrom (MDS) ve Aplastik Anemi için anlamlı bulgulardır. Grade 1 anemi olan hastalarda bu bulgular dışlandığında KİA ve KİB olmadan anemi ayırıcı tanısı yapılabileceğini çalışmamız göstermektedir. |
| 14. | Triiyodotironin/Tiroksin Oranı ve Metabolik Bağlantılar: Çocukluk Çağı Obezitesinde Hipertirotropineminin Araştırılması Triiodothyronine/Thyroxine Ratio and Metabolic Connections: Exploring Hyperthyrotropinemia in Childhood Obesity Mehmet Eltan, Esin Karakilic Ozturan, Saygin Abalidoi: 10.14744/scie.2025.97830 Sayfalar 74 - 82 GİRİŞ ve AMAÇ: Subklinik hipotiroidizm (SH), serum tiroksin (T4) konsantrasyonları normal sınırlarda iken yüksek tiroit uyarıcı hormon (TSH) seviyeleri ile kendini gösterir. Obezite ve SH arasındaki iyi bilinen ilişkiye rağmen, altta yatan mekanizmalar tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmanın amacı hem obez hem de obez olmayan çocuk ve ergenlerde tiroit fonksiyonlarını araştırmak, antropometrik ölçümlerin yanı sıra TSH, T4 ve T3 düzeylerini incelemek ve obez çocuklarda tiroid hormon düzeyleri ile metabolik parametreler arasındaki potansiyel ilişkileri araştırmaktır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, obezite değerlendirmesi için başvuran 5-18 yaş arası çocukların tıbbi kayıtları analiz edilmiştir. Katılımcılar iki gruba ayrılmıştır: Obez (vücut kitle indeksi [VKİ] ≥95. persentil) ve kontrol (<95. persentil). Obez grup ayrıca yüksek TSH (>4,5 µIU/mL) ve normal TSH (≤4,5 µIU/mL) olarak iki ayrı grupta incelenmiştir. Antropometrik ölçümler, pubertal durum ve TSH, serbest triiyodotironin (fT3), fT4 ve metabolik belirteçler dahil olmak üzere biyokimyasal parametreler değerlendirilmiştir. BULGULAR: Toplam 98 çocuk (66 obez, 32 kontrol) çalışmaya dahil edildi. Obez grupta, yüksek TSH’lı çocuklar anlamlı derecede düşük fT4 seviyeleri sergilemiş (p=0.021) ancak fT3 seviyeleri, fT3/fT4 oranı, BMI, bel çevresi veya glukoz, insülin direnci ve lipid profili gibi metabolik parametreler açısından farklılık göstermemiştir. TSH düzeyleri ile insülin direnci arasında anlamlı bir korelasyon gözlenmemiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız çocukluk çağı obezitesinde subklinik hipotiroidizmin düşük serbest tiroksin düzeyleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, insülin direnci ve dislipidemi gibi metabolik değişiklikler TSH düzeyleri ile doğrudan ilişkili bulunmamıştır. Gelecekteki çalışmalar, pediatrik obezitede subklinik hipotiroidizmin uzun vadeli etkilerini netleştirmeyi ve etkilenen çocuklar için en uygun yönetim stratejilerini belirlemeyi amaçlamalıdır. |
| 15. | İkinci Basamak Sağlık Kurumu Olarak Çalışan Bir Devlet Hastanesinde Tubal Anastomoz Cerrahisi: Bir Yıllık Deneyimlerimiz Tubal Anastomosis Surgery in A Public Hospital Operating as A Secondary Care Facility: One-Year Experience Murat Levent Dereli, Bugra Sahin, Özgür Kartal, Pinar Yildizdoi: 10.14744/scie.2024.10692 Sayfalar 83 - 89 GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, tubal sterilizasyon öyküsü olup tekrar çocuk sahibi olmak isteyen ve bunun için tubal anastomoz (TA) cerrahisini tercih eden hastaların özelliklerini, yönetim ve tedavi seçeneklerini tanımlamak, tedavi seçiminde etkili faktörleri irdelemek ve cerrahi tekni-ğimizi tanımlayarak, sonuçlarmızı gözden geçirmekti. YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2020 ile Ocak 2021 tarihleri arasında, hasta yoğunluğunun fazla olduğu ikinci basamak olarak çalışan bir devlet hastanesinde mini lapatoromi yöntemiyle TA cerrahisi yapılan tüm kadınlar geriye yönelik olarak incelendi. Cerrahi teknik tanımlandıktan sonra katılımcıların demografik özellikleri, tıbbi özellikleri, gebelik oranları ve sonuçları da dahil olmak üzere ameliyat öncesi ve sonrası özellikleri retrospektif olarak analiz edildi. BULGULAR: Verileri eksik olan beş hasta, myomektomi ve endometriozis cerrahisinin birlikte uygulandığı iki hasta ve katılmayı reddeden bir hasta dışlandıktan sonra, 13 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Tubal anastomoz sonrası süreçte katılımcılardan 11’inde gebelik elde edilebilir-ken, genel gebelik ve canlı doğum oranları sırasıyla %84.6 ve %53.8 olarak bulundu. Kırk yaş ve üzerindeki hiçbir kadında canlı doğum elde edilemedi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Ülkemizdeki boşanma oranlarının ve buna bağlı olarak da yeniden evliliklerin artışına paralel olarak, tubal sterilizasyon yaptırmış olup sonra yeniden çocuk sahibi olmak isteyen kadınların sayısı giderek artmaktadır. Tubal anastomoz bazı cerrahi ve anesteziyolojik riskler taşıdığından, özellikle 40 yaşın üzerindeki hasta grubu için in vitro fertilizasyon (İVF) bir seçenek olarak düşünülmelidir. Bununla birlikte, yar-dımcı üreme tekniklerinde önemli gelişmelerin yaşandığı günümüzde bile TA, tüp ligasyonu sonrası doğurganlığın geri kazanılmasında tatmin edici sonuçlarla hala önemli bir rol oynamaktadır. Mini-laparotomi yoluyla salin pertubasyonlu tubal anastomoz, bu tür hastalar için, özellikle de birden fazla gebelik planlayan, bazı inançlar nedeniyle İVF’yi istemeyen ve sınırlı mali kaynaklara sahip çiftler için güvenli, ucuz ve etkin bir seçenektir. |
| 16. | Tip 2 Diyabet Mellitus’ta Paraoksonaz 1/Arilesteraz Enzim Aktivitesinin Mikroalbuminüri ile Korelasyonu Correlation of Paraoxonas1/Arylesterase Enzyme Activity with Microalbuminuria in Type 2 Diabetes Mellitus Osman Maviş, Elif Merve Cesur, Oğuzhan Zengi, Korhan Kapucu, Banu Böyükdoi: 10.14744/scie.2025.03743 Sayfalar 90 - 96 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı tip 2 diyabetik hastalarda antioksidan özelliğe sahip paraoksonaz 1/arilesteraz aktivitesi ile mikroalbüminüri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya mikroalbuminürisi olan tip 2 diyabet 48 hasta (24 kadın ve 24 erkek) ve kontrol grubu olarak 17 sağlıklı (8 kadın ve 9 erkek) dahil edildi. Hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet, kronik hastalık); vücut kitle indeksi (BMI), bel çevresi, sistolik ve diyastolik tansiyonları ve biyokimyasal testler, açlık kan şekeri (AKŞ), HbA1c, total kolesterol, trigliserit, LDL, HDL, CRP, üre, kreatinin düzeyleri ve spot idrar albumin/kreatinin oranları kaydedildi. Ayrıca serum paraoksonaz (PON) ve arilesteraz (ARE) düzeylerine bakıldı. BULGULAR: Mikroalbüminürili tip 2 diyabetlilerde PON ve ARE düzeyleri anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.05). Hasta grubunda ARE ile PON diğer parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı (Spearman Korelasyon Analizi). ROC eğrisi analizine göre diyabet hastalarını kontrollerden ayırmada en iyi öngörücü sonuçları elde etmek için kullanılan laboratuvar kesim noktası PON 8.85 U/mL (duyarlılık 95.83; özgüllük 47.06) ve ARE 5 idi. 47 ng/mL (duyarlılık 93.75; özgüllük 47.06). TARTIŞMA ve SONUÇ: Mikroalbüminürisi olan tip 2 diyabet hastalarında PON ve ARE düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu ve PON1/ARE aktivitesi ile mikroalbuminüri arasında bir ilişki bulamadık. |
| 17. | Açıklanamayan İnfertilitede İntrauterin İnseminasyon Zamanlamasının Gebelik Sonuçlarına Etkisi The Impact of Intrauterine Insemination Timing on Pregnancy Outcomes in Unexplained Infertility Mustafa Gökkaya, İsmet Gündoi: 10.14744/scie.2025.73603 Sayfalar 97 - 102 GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde intrauterin inseminasyonunun (IUI) zamanlaması konusunda net bir fikir birliği yoktur. Bu çalışmada, amacımız ovülasyon indüksiyonunu takiben human chorionic gonadotropin (hCG) ile yapılan tetikleme sonrası eş zamanlı, 24 saat sonra veya 36 saat sonra IUI’un yapılmasının klinik gebelik sonuçları üzerinde etkisi olup olmadığını karşılaştırmaktır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu randomize kontrollü prospektif çalışma Aralık 2017- Aralık 2018 tarihleri arasında infertilite polikliniğine gebelik istemiyle müracaat eden ve intrauterin inseminasyon yapılan 123 hastayla yapıldı. Bütün hastalara infertilite değerlendirmesi için mensin 2-4. günleri bazal over testleri ve transvaginal ultrason, foliküler fazda çekilen histerosalpingografi (HSG) ve 3-5 günlük abstains sonrası spermiyogram yapıldı. Hastalar IUI zamanlaması hafta sonuna gelmeyecek şekilde 3 gruba kategorize edildi. Grup 1 hCG ile ovülasyon tetiklenmesi sonrası aynı gün IUI yapılanlar, Grup 2 hCG ile ovülasyon tetiklenmesinden 24 saat sonra IUI yapılanlar ve Grup 3 hCG ile ovülasyon tetiklenmesinden 36 saat sonra IUI yapılanlardan oluşturuldu. BULGULAR: Çalışma kriterlerine uygun olan 123 hasta ve onlara ait olan 198 siklusun verileri incelendi. 48 siklusta triger ile eş zamanlı, 66 siklusta trigerden 24 saat sonra ve 84 siklusta trigerden 36 saat sonra IUI yapıldı. 198 siklusta 29 (%14.6) gebelik elde edildi. Hasta sayısı üzerinden gebelik başarısı %23.5 olarak hesaplandı. Grup 1’de 48 siklusta 9 (%18.8), Grup 2’de 66 siklusta 9 (%13.6) ve Grup 3’te 84 siklusta 11 (%13.1) gebelik elde edildi. Gruplar triger sonrası IUI zamanlamasına göre gebelik başarısı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak bir fark olmadığı görüldü (p=0.65). TARTIŞMA ve SONUÇ: İntrauterin inseminasyonun, hCG ile tetikleme sonrası eş zamanlı, 24 saat sonra veya 36 saat sonra yapılmasının klinik gebelik sonuçları üzerinde istatistiksel olarak herhangi bir etkisi görülmemiştir. |
| 18. | Orta Yaşlı Yetişkinlerde Metabolik Sendromun Bilişsel İşlevler Üzerindeki Etkisinin NCEP ATP III ve DSÖ Kriterlerine göre Karşılaştırmalı Analizi A Comparative Analysis of The Impact of Metabolic Syndrome on Cognitive Functions in Middle-Aged Adults According to NCEP ATP III and WHO Criteria Naile Gökkaya, Zeynep Cantürk, Berrin Çetinarslan, İlhan Tarkun, Mustafa Yildizdoi: 10.14744/scie.2025.98250 Sayfalar 103 - 109 GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmalar, bir kardiyovasküler hastalık risk faktörleri topluluğu olan metabolik sendromun (MetS) bilişsel işlevler üzerindeki olumsuz etkilerini vurgulamaktadır. Bu çalışmanın amacı, yakın zamanda MetS tanısı alan orta yaşlı hastalarda erken bilişsel işlev değişikliklerini araştırmak ve ATP III ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kriterlerinin bilişsel işlevlerle ilgili duyarlılığını karşılaştırmaktır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışmaya, ATP III kriterlerine göre MetS’li 39 hasta ve yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirilmiş 25 sağlıklı kontrol olmak üzere 64 katılımcı dahil edilmiştir. 39 MetS hastasından 30’u DSÖ kriterlerini de karşılamıştır. Her iki kritere göre de MetS ile kontrol grupları arasında metabolik parametreler ve nöropsikolojik değerlendirmeler karşılaştırılmıştır. BULGULAR: ATP III kriterlerine göre MetS hastalarında en sık görülen kriter santral obezite iken, DSÖ kriterlerine göre zorunlu insülin direnci kriterinden sonra gelmektedir. Kontrol hastaları herhangi bir MetS kriterini taşımamaktadır. Bulgular, ATP III’e göre sınıflandırılan MetS hastalarının dikkat (sayı uzamı testi, p=0.042), yürütücü işlevler (Stroop renk testi, p=0.048; kelime akıcılığı, p=0.024; benzerlik testi, p=0.001), bellek (mantıksal bellek, p=0.001; görsel bellek, p=0.001; anlık hatırlama, p=0.001; gecikmiş hatırlama, p=0.011) ve öğrenmede (p=0.001) önemli bozulmalar olduğunu göstermiştir. Bunun aksine, DSÖ’ye göre sınıflandırılan MetS hastalarında temel olarak yürütücü işlevlerde (kelime akıcılığı, p=0.022; benzerlik testi, p=0.001), bellekte (mantıksal bellek, p=0.007; görsel bellek, p=0.002; anlık hatırlama, p=0.003) ve öğrenmede (p=0.001) bozulma olduğu gösterilmiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: MetS, hastalığın erken evrelerinde bile, orta yaşlı bireylerde dikkat, yürütücü işlevler, hafıza ve öğrenme becerilerindeki bozulmalarla bağlantılıdır. MetS’un ATP III kriterlerine göre tanımlanmasının, DSÖ kriterlerine kıyasla daha geniş bir bilişsel alan yelpazesindeki eksiklikleri tanımladığı için bilişsel gerilemenin değerlendirilmesinde daha hassas olduğu söylenebilir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 19. | Median Sinir Kavernöz Hemanjiyomuna Bağlı Median Sinir Hemanjiyomu; Olgu Sunumu Carpal Tunnel Syndrome Due to Median Nerve Cavernous Hemangioma; A Case Report Bahtiyar Mammadzada, Adnan Kürşat Yıldırım, Ali Berkay İnanç, Kandemir Cengaver, Gaye Filintedoi: 10.14744/scie.2025.82195 Sayfalar 110 - 112 İntraepinöral hemanjiyomlar oldukça nadirdir. Literatürde median sinir kavernöz hemanjiyomlarına bağlı sadece 13 vaka bildirilmiştir. Bu çalışmada bilateral parestezi, hipoestezi ve median sinir duyusal alanında ağrı ile başvuran bir vakayı bildirmekteyiz. Hastanın ameliyatı sırasında sol el median sinirde intranöral kitle tespit edildi. Kitlenin tamamen çıkarılması ve median sinirin serbestleştirilmesinden sonra, hastanın 5 aylık postoperatif takip süresinden sonra semptomlarda tekrarlama olmadığı görüldü. Çıkarılan kitlenin histolojik incelemesi sonrası kavernöz hemanjiyom tanısı doğrulandı. Literatürde nadir olmakla birlikte, median sinirin çevresinde tespit edilen herhangi bir kitle dikkatlice incelenmeli ve karpal tünel sendromunun ayırıcı tanısında periferik sinir hemanjiyomları göz ardı edilmemelidir. Çıkarılan kitle mutlaka histopatolojik olarak incelenmelidir. |
| EDITÖRE MEKTUP | |
| 20. | Sarılığın Nadir Bir Nedeni: Primer Hepatik Hodgkin Lenfoma A Rare Cause of Jaundice: Primary Hepatic Hodgkin’s Lymphoma İrfan Küçükdoi: 10.14744/scie.2024.21347 Sayfalar 113 - 114 Makale Özeti | |