| 1. | Front Matter 2022-2 Front Matter 2022-2 Sayfalar I - VII |
| ARAŞTIRMA MAKALESI | |
| 2. | Bir Şehir Hastanesi Deneyimi: Ameliyat Öncesi İç Hastalıkları Değerlendirmesi Önemli midir? A City Hospital Experience: Is Preoperative Internal Medicine Evaluation Important? Arzu Cennet Işık, Seydahmet Akın, Banu Böyük, Müjgan Tuna, Şeyma Arslan, Özcan Keskindoi: 10.14744/scie.2022.81594 Sayfalar 103 - 108 GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda elektif, non-kardiyak cerrahi planlanan dahili görüş gerektiren hastaların ameliyat öncesi değerlendirilmesi ve demografik verileri, kronik hastalıkları, operasyon nedeni, obezite sıklığı, laboratuvar verileri ile sağkalım, yoğun bakım ünitesine gidiş ve mortalite oranları üzerine etkisini belirlemeyi amaçladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesinde 01 Haziran–01 Ekim 2020 tarihleri aralığında elektif, kardiyak olmayan operasyon planlanan 1345 hasta ileriye yönelik olarak değerlendirilerek altı aylık takipleri yapıldı. Hastaların ameliyat öncesi American Society of Anesthesiologists skorları (ASA), demografik bilgileri, operasyon nedeni ve yöntemi, kronik hastalıkları, boy, kilo, bel çevresi, vücut kitle indeksi, ameliyat sonrası yoğun bakım gerekliliği ve incelemeleri kaydedildi. BULGULAR: Bu çalışmaya toplam 1230 hasta dahil edildi. Ortalama yaş 60.2±12.7 olup, hastaların %50.7’si (n=624) erkekti. Ameliyat öncesi ASA skorları, ASA-1, ASA-2, ASA-3 ve ASA-4 sırasıyla %16.3 (n=200), %49 (n=603), %32.9 (n=405) ve %1.8 (n=22) idi. Malignite nedeniyle ameliyat edilecek hastaların oranı %22.4 (n=276) idi. Göz ameliyatları en çok değerlendirilen hasta grubuydu (n=438) ve hipertansiyon, diabetes mellitus, koroner arter hastalığı en sık görülen hastalıklardı. Yoğun bakımda yatış oranı %5.2 (n=70), ölüm oranı %1.3 (n=18) idi. Bu grup içinde en yüksek mortalite oranı malignite tanısı olan (%18.5), yoğun bakım ünitesine kabul edilen (%10.9) ve vücut kitle indeksi değeri <18.5 kg/m2 ve ≥40 kg/m2 olan hastalarda görülmüştür. TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda ameliyat öncesi dahili değerlendirmede en sık rastlanan hastalıklar olarak sırasıyla hipertansiyon, diabetes mellitus ve koroner arter hastalığı ilk üç sırada saptanmıştır. Maligniteye sahip ve vücut kitle indeksi çok düşük veya çok yüksek olan hastalar ameliyat sonrası dönemde anlamlı olarak daha fazla yoğun bakım gereksinimi ve mortalite gelişimi ile ilişkili bulunmuştur. Bu hasta gruplarının perioperatif ve ameliyat sonrası dönemde çok daha yakın takip edilmesinin sağkalım açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz. |
| 3. | Laringeal Nodüllerde Subepitelyal Fibrinöz Birikim ve İlişkili Epitelyal Proliferasyon Subepithelial Fibrinous Accumulation and Associated Epithelial Proliferation in Laryngeal Nodules Kayhan Başak, Ömer Günhan, Merve Çaputcu, Şule Sağlam Arda, Muharrem Atlı, Derya Demir, Serpil Oğuztüzündoi: 10.14744/scie.2022.47154 Sayfalar 109 - 115 GİRİŞ ve AMAÇ: Larinkste fibrinoid madde birikimi ve zamanla subepitelyal kollajenöz bağ dokusunun artması aşırı büyüme ile sonuçlanır. Mukozal epitel, fibrinoid birikimini sınırlamak ve ortadan kaldırmak için subepitelyal alana doğru çoğalabilir. Bu çoğalma, invaziv kanser benzeri bir görüntüye neden olabilir. Bu çalışmada fibrinoid madde birikiminin patogenezi ve ilişkili skuamöz epitel proliferasyonunun gelişim mekanizmaları üzerinde durulmuştur. YÖNTEM ve GEREÇLER: Beş yüz yetmiş beş laringeal nodül yeniden incelendi ve değişen derecelerde düzensiz skuamöz epitel proliferasyonu gösteren 111 tanesi çalışmaya dahil edildi. İmmünhistokimyasal olarak CK5/6, CK17, CK14, kollajen tip I, kollajen tip III, kollajen tip IV ve fibrinojen için immünohistokimyasal boyama yapıldı. Kollajenin histokimyasal boyamasında modifiye Masson trikrom yöntemi kullanıldı. BULGULAR: Akut lezyonların %18’inde ödem ve %42’sinde fibrin birikimi mevcuttu. Nispeten matür lezyonlar çoğunlukla yoğun kollajen lifleri içeriyordu. Kollajen tip III’ün yoğunluğu, fibrin birikimi miktarı ile ters orantılıydı. Kollajen tip IV epitelyal ve vasküler bazal membranlarda bulundu. Fibrin boyanma yoğunluğundaki azalma ve tip I ve tip III kolajen varlığı, fibrinin kolajen ile yer değiştirdiğini gösteriyordu. Bazal tip keratinler, epitelin rejenerasyon alanlarında daha belirgin boyama gösteriyordu. Laringeal subepitelyal fibrinoid madde birikimi kollajen ile yer değiştirdiği için lezyonun gerilemesi zorlaşmaktaydı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Düzensiz skuamöz epitel proliferasyonu lezyonun evresinden bağımsız olarak mevcuttur. Etiyolojisi farklı olmakla birlikte, oluşan lezyonlar histolojik olarak lignöz mukoza hastalığında görülenlere benzerdir |
| 4. | Hafif ile Orta Akut Biliyer Pankreatit Tedavisinde Erken ve Geç Dönem Laparoskopik Kolesistektomi Sonuçlarının Karşılaştırılması Comparison of Early and Late Laparoscopic Cholecystectomy Results in the Treatment of Mild and Moderate Acute Biliary Pancreatitis Ahmet Başkent, Ebral Yiğit, Murat Alkandoi: 10.14744/scie.2022.53496 Sayfalar 116 - 120 GİRİŞ ve AMAÇ: Akut pankreatit; pankreas bezinin kendi enzimlerinin aktivasyonu ile interstisyel alana serbestlenmesi ve kendi dokusunu sindirmesi sonucunda oluşan nonbakteriyel enflamasyondur. Akut pankreatitin en sık sebebi safra taşlarıdır. Akut biliyer pankreatit (ABP) tedavisinde, komplikasyonları ve nüksleri önlemek için kolesistektomi altın standartdır. Kolesistektominin zamanlaması hala tartışmalıdır. Bu çalışma da hafif ve orta derecede ABP tanısı ile kliniğimizde yatırılarak laparoskopik kolesistektomi (LK) yapılan hastaların erken ve geç dönem sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: ABP tanısı ile yatan ve LK uygulanan 45 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastalardan 35'i kadın (%77.8) ve 10'u erkek (%22.2) hastaydı. ABP tedavisi tamamlandıktan sonra LK yapılan 22 hasta Grup 1, ABP tedavisinden sonra iki aylık interval verilen ve daha sonra LK yapılan hastalar Grup 2 olarak adlandırıldı. BULGULAR: Grup1; 22, Grup2 ise 23 olmak üzere toplam 45 hastadan oluşmaktaydı. Olguların ortalama yaşı 56 (26–93) yıl olup, hastaların yatış süreleri; Grup 1’de ortalama 13.18, Grup 2’de 8.3 gün idi. Grup 1 hastalarında LK süresi ortalama 57.8 dakika, Grup 2’de 45.7 dakika olup anlamlı fark bulundu (p<0.01). Grup 1’de 3 (%13.6), Grup 2'de iki (%8.7) hastada açığa geçildi. Ameliyat sonrası komplikasyon Grup 1’de dört (%18.1), Grup 2’de dört (%17.4) hastada görüldü. Grup 1'de bir (%4.5) hastada; Grup 2'de iki (%8.7) hastada yeniden akut pankreatit görüldü. TARTIŞMA ve SONUÇ: ABP tedavisinde; erken dönemde yapılan LC'nin süresi uzamış olmasına rağmen, ameliyat sonrası hastanede kalış süresi ve komplikasyonlarda fark saptanmadı. ABP ataklarından sonra gelişebilecek nüksleri ve komplikasyonları önlemek için erken LK yapılması gerektiği kanaatindeyiz. |
| 5. | Mesane Divertikülünün Alt Üriner Sistemin Depolama ve Boşaltım Fazlarına Etkileri: Ürodinamik ve Klinik Değerlendirme Effects of Bladder Diverticulum on Storage and Emptying Phase of the Lower Urinary System: Urodynamic and Clinical Evaluation Burcu Hancı Sevinç, Ahmet Halil Sevinç, Fatih Tarhandoi: 10.14744/scie.2022.74429 Sayfalar 121 - 127 GİRİŞ ve AMAÇ: Mesane divertikülü uzun zamandır bilinen ve tedavi edilen bir hastalık olmasına rağmen, literatürde mesane divertiküllü hastalarda yapılmış ürodinamik çalışmalar yeteri kadar mevcut değildir. Çalışmamızda mesane divertikülü olan hastalarda alt üriner sistemin depolama ve boşaltım fazında var olan ürodinamik bozuklukların tanımlaması amaçlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2010 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında üroloji polikliniğine alt üriner sistem semptomları (AÜSS) ile başvurmuş ve incelemeleri sonrasında mesane divertikülü tespit edilmiş olan hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. Çalışma ölçütlerine uyan 50 hasta çalışmaya alındı. Tüm hastaların öyküsü, fizik muayenesi, laboratuvar tetkikleri, görüntüleme sonuçları, ürodinamik inceleme sonuçları ve ameliyat olan hastalarda ameliyat notları değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların %18’i kadın, %82’si erkekti. Hastaların %54’ü boşaltım semptomları ile polikliniğe başvurdu. Mesane divertikülü olan %4 hastanın ise asemptomatik olduğu tespit edildi. Ürolojik operasyon öyküsü olan erkek hastaların %60’ında infravezikal obstrüksiyon nedenli işlem uygulandığı saptandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %22’si cerrahi tedavi uygulanmadan takip edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %50’sine ürodinami yapılmış olup en fazla tespit edilen ürodinamik bulgu detrüsör aşırı aktivitesi (DAA) olarak saptanmıştır, bunu çıkım obstrüksiyonu izlemektedir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Edinsel mesane divertikülü saptanmış olan hastaların çoğu asemptomatik olduğu için tüm hastalarda divertikülektomi endikasyonu yoktur. Öncelikle hastalar divertikül oluşumuna neden olan patolojiye yönelik araştırılmalı ve ona yönelik takip ya da tedavi seçenekleri dü-şünülmelidir. Bizim görüşümüze göre ürodinamik inceleme tedavi kararını ve seçimini etkilemekte ve tedavinin sonuçlarının tahmininde yol gösterici olabilmektedir. Bu nedenle mesane divertikülü olan her hastanın ürodinamik olarak değerlendirilmesi gereklidir. Bu konunun tam olarak aydınlatılması için ileri araştırmalara gerek vardır. |
| 6. | Künt Göğüs Travması Olan Hastalarda Nörolojik Kayıp Riskinin Öngörülmesinde Radyolojik Görüntüleme Yöntemlerinin Etkinliği Effectivity of the Radiological Imaging Methods in the Prediction of the Neurological Loss Risk in Patients with Blunt Chest Trauma Ulaş Yüksel, İsmail Ağababaoğlu, Özgür Ömer Yıldız, Eray Çınar, Adnan Özdemir, Mustafa Emre Akın, Bülent Bakardoi: 10.14744/scie.2022.60134 Sayfalar 128 - 135 GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda hemotoraks, pnömotoraks ve nörolojik kayıp teşhisinde künt göğüs yaralanmalı hastalarda akciğer grafisi ile toraks bilgisayarlı tomografisi (BT) arasındaki tanısal farklılıkların araştırılması, hangi radyolojik yöntem ve/veya radyolojik tanı kriterlerinin daha etkili ve öngörücü olduğunun belirlenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada Nisan 2011 ile Aralık 2018 tarihleri arasında künt göğüs travması geçiren hastaların demografik ve radyolojik görüntüleme sonuçları analiz edildi ve 756 trafik kazası hastasının (%87) ve 113 (%13) yüksekten düşme hastasının sonuçları çalışmaya dahil edildi. Hastaların akciğer grafisi ve toraks BT sonuçları incelenerek kaburga, sternum, omurga kırıkları ve nörolojik kayıpları, hemotoraks ve pnömotoraks bulguları değerlendirildi. BULGULAR: Bilgisayarlı tomografide kaburga kırığı (p<0.001) ve vertebra kırığı (p<0.001) direk grafiye göre daha fazla saptandı. ROC-Curve testi, röntgen ve toraks BT’de saptanan vertebra kırığı, hemotoraks ve pnömotoraksın nörolojik kayıp olasılığını öngörebileceğini ortaya koydu. Lojistik Regresyon testi sonuçları, toraks BT görüntülemenin hemotoraks (p<0.001) ve pnömotoraks (p<0.001) tanısında ve nörolojik kayıp (p<0.001) gelişme olasılığını öngörebilmede kullanılabilecek en iyi radyolojik inceleme yöntemi olabileceğini gösterdi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma sonuçları kaburga kırığı, hemotoraks ve pnömotoraks olan olgularda vertebral hasarı gözden kaçırmamak ve nörolojik kayıp olasılığını öngörebilmek için ileri omurga radyolojik görüntüleme yöntemlerinin kullanılmasının gerekli olabileceğini gösterdi. Bu çalışmanın sonunda torakal vertebra ve diğer torakal kemik yapılarındaki travma sonrası patolojik bulguları saptamaya yönelik BT ile değerlendirmenin ilk seçenek olabileceği savunuldu. |
| 7. | Architect Anti-HCV Testlerinin Teşhis Güvenilirliği ve Yanlış Pozitifliğin Teşhis Maliyeti Diagnostic Reliability of Architect Anti-HCV Tests and Diagnostic Cost of False Positivity Sinem Akkaya Işık, Ersin Tural, Ercan Yenilmez, Riza Aytaç Çetinkaya, Orhan Baylan, Levent Gorenekdoi: 10.14744/scie.2022.92653 Sayfalar 136 - 141 GİRİŞ ve AMAÇ: Laboratuvarımızda rutin olarak kullanılan kemilüminesans immunoassayn (CIA) test kiti absorbansını esas alarak gerçek pozitif hastaların tanısında anti-HCV’nin cut-off değerini belirlemeyi ve yalancı pozitif örnekler için refleks tamamlayıcı test uygulamasının potansiyel maliyet etkinliğini araştırmayı planladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde 2016–2019 yılları arasında yapılan tüm anti-HCV CIA test sonuçları geriye dönük olarak tarandı ve hastaların S/Co değerleri kaydedildi. Bunlar arasında HCV-RNA real-time PCR testi ile doğrulanan sonuçlar çalışmaya dâhil edildi. BULGULAR: Dahil edilen 257 hastanın 84’ü (%32.68) HCV-RNA pozitifti. Anti-HCV değerlerinin ROC analizine göre, en uygun S/Co değeri 8.58 olup, duyarlılık ve özgüllük değerleri sırasıyla %95.24 ve %85.55’di. Bu değere göre 105 olguda anti-HCV testi reaktifti ve bu olguların 80’inde (%76.2) aktif HCV enfeksiyonu vardı. Yanlış negatifliği önlemek için, kurumumuzda 1.0 S/Co değeri kullanmanın ek maliyeti 4114.64 USD idi. Kurumumuzda, HCV-RNA PCR testini tamamlamak için yaklaşık 6.25 çalışma saati gerekmektedir. S/Co değeri 1.0 ve 8.58 alındığında gereken iş saati sırasıyla 1606.25 ve 658.25 idi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Yanlış pozitif anti-HCV sonuçları ülkelerin sağlık ekonomisi üzerinde önemli bir yüktür. En azından, taramanın amacına (kan donörleri veya ameliyat öncesi tarama gibi) ve farklı laboratuvarlarda, farklı durumlarda ve farklı popülasyonlarda HCV enfeksiyonu yaygınlığına göre farklı S/Co değerleri kullanılabilir. |
| 8. | Sağlık Çalışanlarında COVID-19 Enfeksiyonunun Fonksiyonel Egzersiz Kapasitesi ve Ekokardiyografi Bulgularına Etkisi Effect of COVID-19 Infection on the Functional Exercise Capacity and Echocardiographic Findings of Healthcare Workers Banu Boyuk, Seydahmet Akın, Nurdan Papila Topal, Hande Erman, Özcan Keskindoi: 10.14744/scie.2021.48344 Sayfalar 142 - 149 GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19 enfeksiyonu, başta sağlık çalışanları olmak üzere toplumun tüm kesimlerini etkilemiştir. COVID-19 enfeksiyonu olan sağlık çalışanlarının egzersiz kapasitesini ve kalp fonksiyonlarını değerlendirmeyi amaçladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: COVID-19 enfeksiyonlu (21 kadın, 19 erkek) tedavilerini tamamlayan 40 sağlık çalışanı, iyileşmelerinin otuzuncu gününde değerlendirildi. Yirmi sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak eşleştirildi. Egzersiz kapasitesi altı dakika yürüme testi (6DYT) ile ölçüldü. 6DYT sonuçları metre cinsinden mutlak değer olarak verildi. Kalp fonksiyonları ekokardiyografi ile değerlendirildi. BULGULAR: COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş sağlık çalışanları ve sağlıklı kontrollerde yürüme mesafesi benzerdi. Sağlık çalışanlarında 0' nabız ve 6' nabız anlamlı olarak yüksek, 6DYT'de 0' SpO2 düşüktü. Toraks BT bulguları, toplam semptom sayısı ve klinik şiddet ile pozitif korelasyon gösterdi. Ejeksiyon fraksiyonu (EF) 6' nabız ile negatif korelasyon ve RA alanı 6' SO2 ile negatif korelasyon bulundu. Yatan hastalar ve ayaktan hastalar tarafından yapılan 6DYT'de ortalama mesafe sırasıyla 546.9±36.8m ve 511.8±54.0m idi. Ayaktan hastaların yürüme mesafesi ve EF'si yatan hastalara göre daha düşüktü. Enoksaparin tedavisi bağımsız olarak yürüme mesafesi ve EF ile ilişkiliydi. TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 enfeksiyonu ve hastanede yatış durumu, kardiyak fonksiyonları ve fiziksel fonksiyonel kapasiteyi etkilemektedir. Çalışmamızda, hafif ve orta dereceli COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş sağlık çalışanlarında, EF ve yürüme mesafesini etkileyen en güçlü bağımsız faktörün profilaktik enoksaparin kullanımı olduğunu gösterdik. Sağlık çalışanlarının COVID-19 enfeksiyonu sonrası kardiyak fonksiyon ve egzersiz kapasitesinde olası sorunlar açısından takibinin önemli olduğu düşünmekteyiz. |
| 9. | COVID-19 Pandemi Sürecinin Acil Hasta Profiline Etkisi: Türkiye’de Bir Üçüncü Basamak Çocuk Acil ve Travma Merkezi Deneyimi The Effects of the COVID-19 Pandemic on Emergency Patient Profiles: A Case Study of a Turkish Tertiary Care Pediatric Emergency and Trauma Center Gülşah Demir, Emel Berksoy, Şefika Bardak, Pelin Elibol, Alper Çiçek, Tuğçe Nalbant, Gamze Gökalpdoi: 10.14744/scie.2021.89804 Sayfalar 150 - 155 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada amacımız, pandeminin bir çocuk acil servisi işleyişine etkisini araştırmaktır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Geriye dönük kesitsel bu çalışmada, çocuk acil servise 15 Nisan–15 Mayıs 2020 ile bir yıl önce aynı zaman diliminde başvuran 0–18 yaş aralığındaki hastaların dosya verileri incelendi. Hastaların demografik özellikleri, başvuru tanıları, başvuru saati ve izlem verileri hastanemiz bilgisayar veri tabanından elde edildi. Pandemi öncesi ve pandemi dönemi için veriler karşılaştırıldı. BULGULAR: Pandemide, seçilen ayda geçen yıla göre %78 oranında daha az hasta başvurduğu görüldü. Yaş grupları içerisinde 13–18 yaş arası hasta oranı pandemide seçilen ayda 2019 yılına göre daha çok (%20.2, %16; sırasıyla), 1–6 yaş arası hasta oranı (%41, %43.7, sırasıyla) ve 7–12 yaş arası hasta oranı (%24.6, %27.4, sırasıyla ) ise daha düşük saptandı (p<0.001). 2020 yılında hastaların daha çok mesai saati dışında (%65.7) acile başvurduğu, gözleme alınan hasta oranı (%21.3) ve yatış oranının (%18.6) daha yüksek olduğu saptandı (p<0.001). Pandemi döneminde onkolojik aciller (%0.4) dışında tüm tanı gruplarında acil başvurular daha düşük saptandı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Pandemi sürecinde çocuk acile başvuran hasta sayısı ve başvuru tanı profili değişmiştir. |
| 10. | COVID-19 Hastalarında Kötü Prognoz İçin Erken Uyarıcı Bir Risk Puanlama Sistemine Sahip Olmak Mümkün Müdür? Is It Possible to Have a Risk Scoring System that Provides Early Warning of the Poor Prognosis in COVID-19? Sinem Özcan, Sinem Dogruyol, Abdullah Osman Koçak, Burak Acar, İlker Akbaşdoi: 10.14744/scie.2022.46794 Sayfalar 156 - 161 GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda iki merkezin acil servisine başvuran olası/kesin COVID-19 olgularının verilerini değerlendirerek kötü prognoz ilişkili faktörleri belirlemeyi ve risk skorlama sistemi oluşturmayı amaçladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, COVID-19 olgularında geriye dönük olarak tasarlandı. Hastaların sosyodemografik verileri, şikayetleri, vital bulguları, laboratuvar bulguları, servis/yoğun bakım yatış durumu, ve ölüm varlığı analiz edilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya 436 hasta dahil edildi. Olguları kötü prognoz açısından iki gruba ayırdık kötü prognozla ilişkili faktörler değerlendirildiğinde; komorbidite varlığı (p=0.001), 50 yaş ve üzeri olmak (p<0.001), nefes darlığı semptomunun olması (p<0.001), oksijen satürasyon değerinin %95 altında olması (p<0.001), nötrofil sayısının 7x109/L–1 üzerinde olması (p=0.006), lenfosit sayısının 1.1×109/L–1 altında olması (p=0.020), Prokalsitonin düzeyinin 0.015 ng/mL ve üzerinde olması (p=0.001), D dimer değerinin 500 mg/L ve üzerinde olması (p=0.009) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. TARTIŞMA ve SONUÇ: Kapsamlı risk skorlama sistemimizi oluşturduk. Modelimiz sekiz parametreden oluşmaktadır. Kötü prognoza sahip hastaların puan ortalamaları diğer hastalara göre anlamlı derecede yüksekti. Oluşturduğumuz skorlama sisteminin prognoz ve tedavi stratejisinin belirlenmesinde kapsamlı, kolay uygulanabilir ve güvenilir bir yöntem olduğu düşünülmektedir. |
| 11. | Meme Kanserinde Neoadjuvan Kemoterapi Yanıtını Değerlendirmede PET’nin Etkinliği ve Patolojik Yanıtı Etkileyen Faktörler Efficacy of Positron Emission Tomography in Evaluating Neoadjuvant Chemotherapy Response and Factors Affecting Pathological Response in Breast Cancer Ecem Memişoğlu, Ramazan Sarıdoi: 10.14744/scie.2021.43179 Sayfalar 162 - 167 GİRİŞ ve AMAÇ: Neoadjuvan kemoterapi (NAK) sonrası patolojik tam yanıt (pCR) daha yüksek hastalıksız sağ kalım (DFS) ve genel sağ kalım (OS) ile ilişkilidir. Tedavi sonrası klinik yanıt (cR) değerlendirilmeli ve ilişkili faktörler belirlenmelidir. Çalışmamızdaki amacımız cR değerlendirmede PET’nin etkinliğini ve pCR’ye etkili olası faktörleri tanımlamaktır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015–Aralık 2020 tarihleri arasında meme kanseri tanısıyla opere edilen hastaların dosyaları incelendi. Operasyon öncesi klinik yanıtlar PET ile değerlendirildi. Patolojik yanıt değerlendirilmesinde College of American Pathologists (CAP) 2019 skorlama sistemi kullanıldı. Hastaların menapozal durumu, tanı anındaki evresi, NAK öncesi ve sonrası PET bulguları, tümörün histopatolojik tipi, moleküler alt tipi ve Kİ-67 düzeyi incelenerek klinik ve patolojik yanıtı etkileyen faktörler araştırıldı. BULGULAR: Toplam 234 kadın hasta incelendi ve yaş ortalaması 52.5±12.1 yıl idi. Hastaların %28’inde patolojik tam yanıt (CAP=0) görülürken, klinik tam yanıt gözlenen 55 (%24) hastanın 40’ında (%72.7) patolojik olarak da tam yanıt izlendi. Kİ-67 yüksekliği ve HER-2 pozitifliği patolojik yanıtı olumlu etkileyen faktörlerdi (p<0.05). Moleküler alt tiplerdeki patolojik tam yanıt oranları; lüminal A’da %0, lüminal B’de %21, HER-2 pozitifte %52, üçlü negatif grupta ise %44 olarak bulundu ve gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak da anlamlıydı (p<0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: NAK, lokal ileri meme kanserli hastalarda tümör boyutunu küçültmek ve aksiller diseksiyondan kaçınmak için kullanılır. NAK sonrası klinik yanıt değerlendirmesinde PET kullanımı patolojik yanıtı öngörmede tek başına yeterli değildir. Patolojik yanıt HER-2 pozitif ve triple negatif hastalarda belirgin derecede yüksektir. NAK kararı yanıtı etkileyen faktörler göz önünde bulundurularak verilmeli, gereksiz maliyet ve zaman kaybı önlenmelidir. |
| 12. | Kısmi Görev Eğitimi, Trakeal Entübasyonda Video Tabanlı Geribildirimin Başarısını Arttırır Mı? Does Part-Task Training Increase the Success of Video-Based Feedback in Tracheal Intubation? Ayten Saracoglu, Gamze Cabakli, Zuhal Aykacdoi: 10.14744/scie.2022.27879 Sayfalar 168 - 173 GİRİŞ ve AMAÇ: Trakeal entübasyon, karmaşık psikomotor beceriler ve tekrarlayan uygulamalar gerektirdiğinden klinik ortamlarda öğretilmesi zor bir işlemdir. Bu çalışmadaki amacımız, video temelli geri bildirimde eğitimsel bir üst basamak olarak kısmi görev veya tam görev eğitimi ile öğrenilen trakeal entübasyonun başarı ve komplikasyon oranlarını değerlendirmektir YÖNTEM ve GEREÇLER: Kısmi görev grubunda süreç üç adımda öğretildi: 1. bölümde maske ventilasyonu, 2. bölümde laringoskopi, son adım olarak trakeal tüp yerleştirme. Katılımcılara bilgisayar oyunları oynama sıklığı soruldu. Trakeal entübasyon süresi, müdahale sayısı, diş basınç skorlaması ve optimizasyon manevraları kaydedildi. Toplam 63 tıp öğrencisinin verileri kaydedildi. BULGULAR: İlk denemede başarılı entübasyon oranı kısmi görev ve tam görev gruplarında sırasıyla %54.9’a karşı %45.1’di (p=0.033). 2. denemedeki başarılı trakeal entübasyon oranı, kısmi görev grubunda tüm görevden anlamlı olarak daha düşüktü. TARTIŞMA ve SONUÇ: Video tabanlı geri bildirime göre, deneyimsiz kullanıcılara trakeal entübasyon becerilerini öğretmek için kısmi görev eğitim tekniklerinin kullanılması, asistan eğitimine entegre edilebilirse başarının artmasına sebep olacaktır. Acemi kullanıcılarda ise trakeal entübasyon eğitiminde, kısmi görev eğitimi ve video tabanlı geri bildirim yöntemlerinin bir arada kullanılmasının komplikasyon oranını artırmadan başarı şansını yükselttiği gözlemlenmiştir. |
| 13. | COVID-19 Pnömonisine Bağlı Pnömotoraks ve Pnömomediastinum Gelişen Hastalarda Erken Dönem Sonuçlarımız: Tek Merkez 47 Hasta Klinik Deneyi Early Period Results in Patients Developing Pneumothorax and Pneumomediastinum Due to COVID-19 Pneumonia: Single-Center Clinical Experience on 47 Cases Gökçen Sevilgen, Kerim Tülüce, Hasan Türütdoi: 10.14744/scie.2022.03764 Sayfalar 174 - 179 GİRİŞ ve AMAÇ: Pnömotoraks ve/veya pnömomediastinum COVID-19 tanısı ile yoğun bakımda takip edilen ve adult respiratory disease syndrome gelişen mekanik ventilatör desteğindeki hastalarda görülebilen geç bulgular olarak ortaya çıkabilen antitelerdir. Bu çalışmada, COVID-19 enfeksiyonuna ikincil gelişen pnömotoraks (PNX) ve/veya pnömomediastinum (PNM) nedeni ile, yönetimi kliniğimiz tarafından yapılan hastaların geriye dönük analizi ile morbidite ve mortaliteye etki eden faktörlerin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart–Aralık 2020 tarihleri arasında COVID-19 pnömonisi ile ilişkili PNX ve/veya PNM tanısı konan, kliniğimiz tarafından yönetilen toplam 47 hasta geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, muayene ve radyolojik bulguları, ko-morbiditeleri, positive end-expiratory pressure (peep) değerleri, fraction of inspired oxygen (FiO2) yüzdeleri, ile ilk 48 saat, 48 saat ile 7 gün arası ve 7 gün sonrası mortalite analiz edildi. BULGULAR: Toplam 47 hastanın sadece 2’si (%4) 20 ile 40 yaş aralığında olup istatiksel olarak anlamlı (p<0.03) olarak bulundu. Bilateral pnömotoraks 5 hastada (%11) görüldü. Hastaların 40’ına (%85) tüp torakostomi uygulandı, 7 hasta ise konservatif yöntemle takip edildi. Hastaların 11’ inde (%31) sadece izole PM saptandı, hepsinde yaygın cilt altı amfizemi mevcuttu. Bu hasta grubunda ortalama yaş 62, MV ortalama PEEP değeri 11 cmH2O ve ortalama FiO2 değeri ise %84 olarak hesaplandı. İlk 48 saat ve ilk 7 günlük mortaliteleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken, 7. günden sonra görülen mortalitelerde anlamlı fark bulundu (p<0.05). Çoklu değişken analizinde hastalarda yaygın cilt amfizeminin eşlik etmesi 7. gün sonraki mortalitelerde istatistiksel olarak anlamlı bir risk faktörü olarak tespit edildi (p<0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: Tüp torakostomi COVID-19 hastalarında görülen pnömotoraks tedavisinde oldukça etkili bir yöntemdir. Mekanik ventilatöre bağlı hastalarda pnömomediastinum gelişmesinin pnömotoraks için yüksek risk olması bakımından bu hastalarda daha hassas ve daha erken akciğer koruyucu ventilasyon stratejilerinin uygulanması gerektiğinin önermekteyiz. |
| 14. | Herpetik Stromal Keratite Bağlı Gelişen Korneal Neovaskülarizasyon Tedavisinde İnce İğne Diatermi Tedavisinin Uzun Dönem Sonuçları Long-Term Results of Fine Needle Diathermy Occlusion of Corneal Vessels in the Treatment of Herpetic Corneal Neovascularization Burak Tanyıldız, Nesrin Tutaş Günaydın, Büşra Kaya, Hatice Selen Kanar, Eren Göktaş, Baran Kandemirdoi: 10.14744/scie.2021.35762 Sayfalar 180 - 184 GİRİŞ ve AMAÇ: Herpetik keratite bağlı kornea neovaskülarizasyonunun (KNV) tedavisinde ince iğne diatermi (İİD) tedavisinin uzun dönem sonuçlarını değerlendirmek. YÖNTEM ve GEREÇLER: Herpetik keratit nedeniyle KNV gelişen ve İİD uygulanan hastaların verileri geriye dönük olarak incelendi. Demografik veriler, intraoperatif ve ameliyat sonrası komplikasyonlar, ameliyat öncesi ve sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), İİD işlem sayısı kaydedildi. BULGULAR: Herpetik keratite bağlı KNV gelişen 12 hastanın 12 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların 2’si (%16.6) kadın, 10’u (%83.4) erkekti. Ortalama yaşları 56.75±13.24 (39-88) idi. Ortalama takip süresi 20.58±9.79 (12–42) aydı. Ortalama İİD sayısı 1.33±0.65 idi. Ameliyat öncesi ortalama EİDGK 1.40±0.44 log MAR ve ameliyat sonrası ortalama EİDGK 1.11±0.52 log MAR idi (p=0.018). Herpetik KNV’li tüm gözler, kornea vaskülarizasyonundaki gerileme ve görme keskinliğindeki iyileşmeye göre tam gerileme (n=6, %50), kısmi gerileme (n=4, %33.3) ve değişim olmaması (n=2, %16.7) şeklinde kategorize edildi. İki hastada (%16.7) subkonjonktival kanama gelişti. Bir hastada (%8.3) kornea perforasyonu gelişti ve konservatif olarak tedavi edildi. Takip süresi boyunca hiçbir hastada İİD’den sonra KNV aktivasyonu olmadı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Herpetik keratite bağlı KNV’de İİD tedavisinin KNV rekürrensini önlemede etkili olduğunu ve İİD tedavisi sonrası kazanılan görme keskinliğinin uzun dönem takipte korunduğunu göstermiştir. |
| 15. | Dispepsi Nedeniyle Endoskopi Yapılan Diyabetik Hastalarda Helicobacter Pylori Enfeksiyonunun Mikroalbuminüri ve Böbrek Fonksiyon Testleri Üzerine Etkisi Effect of Helicobacter Pylori Infection on Microalbuminuria and Renal Function Tests of Diabetic Patients with Endoscopy due to Dyspepsia Tuba Tahtalı, Seydahmet Akın, Banu Böyük, Emine Köroğlu, Özcan Keskindoi: 10.14744/scie.2021.37084 Sayfalar 185 - 190 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, diyabetin kronik komplikasyonlarından diyabetik nefropatinin göstergesi olan mikroalbüminüri üzerine Helicobacter pylori’nin (Hp) katkısının gösterilmesini ve Hp eradikasyonun diyabetik hastalarda teröpatik bir seçenek olabileceğini göstermeyi amaçladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, geriye dönüktür. Gastroenteroloji ve diyabet polikliniğinde takipli olan tip 2 diyabetik hastalar üzerinde yapıldı. Dispepsi nedeniyle gastroskopi yapılan hastalarda patoloji bulguları eşliğinde Hp varlığı karşılaştırıldı ve mikroalbüminüri, laboratuvar bulguları, demografik özellikleri ve klinik bilgileri arasındaki ilişki analiz edildi. BULGULAR: Çalışmaya, yaşları 35 ile 85 arasında, yaş ortalaması 61.12±9.78 yıl olan 75’i erkek (%48.1), 81’i kadın (%51.9) olmak üzere dışlama kriterlerini karşılayan toplam 156 olgu alındı. Olguların 71’inde (%45.5) Hp pozitif olarak saptandı. Hp varlığı ile eşlik eden hastalıklar, demografik özellikler, kullanılan ilaç tedavileri, biyokimyasal parametreler, albüminüri düzeyleri (mikro-normo-makro), endoskopi ve patoloji sonuçları karşılaştırıldı. Kadınlarda Hp pozitifliği görülme oranı, erkek olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0.048; p<0.05). Asetilsalisilikasit (ASA) kullanımının Hp üzerine etkisinin odds oranını 2.105 (%95 CI: 1.05–4.23) kat arttırdığı görüldü. Diğer değişkenlerin değerlendirilmesinde anlamlı bulgular saptanmadı (p>0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: Hp pozitifliği ile mikroalbüminüri arasında anlamlı bir ilişki görülmedi. Kadın cinsiyet ve ASA kullanımı, Hp enfeksiyonu için bağımsız risk faktörü olarak saptandı. Bu konuda daha geniş popülasyonda yapılacak daha uzun süreli yeni araştırmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. |
| 16. | Perkütan Nefrolitotomi Operasyonu Sonrası Yüksek Akım Oksijen Uygulamasının Solunum Parametreleri ve Derlenme Üzerine Etkileri Effects of High-Flow Oxygen Application on Respiratory Parameters and Compilation After Percutaneous Nephrolithotomy Operation Ferhat Yıldız, Fatıh Dogu Geyik, Yucel Yuce, Banu Cevik, Kemal Tolga Saracogludoi: 10.14744/scie.2021.32704 Sayfalar 191 - 197 GİRİŞ ve AMAÇ: Ameliyat sonrası erken dönemde maske oksijen veya yüksek akımlı nazal oksijen uygulanan hastalarda yaşamsal parametreleri, arteriyel kan gazlarını, ameliyat sonrası derlenme düzeylerini, akciğerle ilişkili komplikasyonları karşılaştırmayı amaçladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu ileriye yönelik ve randomize çalışma, perkütan nefrolitotomi cerrahisi için planlanan ASA I-II-III risk skoruna sahip 18 yaşın üzerinde, iki cinsiyette 60 hastayı içermektedir. Hastalar rastgele ayrıldı; yüksek akımlı oksijen grubu (Grup HF, n=30), maske oksijen grubu (Grup Maskesi, n=30). Perkütan nefrolitotomi ameliyatı sırasında ve ameliyat sonrası arteriyel kan gazları değerlendirildi. Ameliyat sonrası erken dönemde iki grubun vital parametreleri (kalp hızı, SpO2, arteriyel kan basıncı, solunum hızı) karşılaştırıldı. Ameliyat sonrası iyileşme için QoR-40 anketi kullanıldı. BULGULAR: Demografik veriler açısından gruplar arasında istatistiksel olarak fark yoktur. Ameliyat sonrası birinci saatte arteriyel kan gazı analizinde yüksek akım grubunda SpO2 düzeyleri daha yüksek, PaO2 ve SaO2 artışları istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0.01 p<0.001 p=0.03). Ekstübasyon sonrası kan gazları ile bir saatlik oksijen tedavisinden sonraki kan gazlarını karşılaştırdığımızda, bir saatlik oksijen tedavisinden sonra yüksek akım grubunda düşük solunum hızı ve pH artışı istatistiksel olarak anlamlıdır (sırasıyla p<0.001 p=0.007). PaCO2 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur. İki grup arasında sistolik diyastolik kan basıncı, kalp hızı, ameliyat sonrası 24. saatte iyileşme düzeyi, ameliyat sonrası akciğer komplikasyonları, mortalite, hastanede kalış süresi, yeniden entübasyon oranı açısından herhangi bir fark görmedik. TARTIŞMA ve SONUÇ: Yüksek akışlı oksijen tedavisi, ameliyat sonrası erken dönemde kan gazlarında oksijenasyonu ve pH’ı artırır ve solunum hızını azaltır. Ameliyat sonrası iyileşme ve akciğer komplikasyonları açısından bir fark yoktur. |
| 17. | Renal İskemi Reperfüzyonu ile İlişkili Böbrek Hasarına Karşı Urapidil’in Yararlı Etkileri Beneficial Effects of Urapidil against Renal Ischemia Reperfusion-Related Renal Injury Derya Güzel Erdoğan, Ayhan Tanyeli, Mustafa Can Güler, Ersen Eraslan, Selim Çomaklı, Songül Doğanaydoi: 10.14744/scie.2022.89421 Sayfalar 198 - 202 GİRİŞ ve AMAÇ: Burada urapidilin (Ura), iskemi reperfüzyon (I/R) ile oluşan böbrek hasarına karşı potansiyel koruyucu etkileri incelenmiştir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu amaçla deney hayvanları sham, I/R, I/R+Ura 0.5 mg/kg ve I/R+Ura 5 mg/kg gruplarına ayrıldı. Total antioksidan statüsü (TAS), süperoksid dismutaz (SOD), total oksidan statüsü (TOS), miyeloperoksidaz (MPO), oksidatif stress indeksi (OSI) ve malondialdehit (MDA) parametreleri belirlendi. BULGULAR: I/R grubunda MDA, TOS, MPO ve OSI değerleri yükselirken TAS ve SOD seviyeleri azaldı. Ura tedavisi bu parametreleri tersine çevirdi. Ek olarak interlökin-1 beta (IL-1β) ve tümör nekrozis-alfa (TNF-α) immünopozitifliği I/R grubunda şiddetli idi, ancak Ura uygulaması bu değerleri azalttı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Mevcut çalışma sonuçları, Ura’nın I/R menşeili böbrek hasarına karşı oldukça etkili olduğunu göstermiştir. |
| 18. | Kanal İçi Vestibüler Schwannomalarda Gamma-Knife Radyocerrahinin Uzun Dönem Takip Sonuçları Long-term Outcomes of Gamma-Knife Radiosurgery for Intracanalicular Vestibular Schwannomas Mustafa Sakar, Ertuğrul Pınar, Can Kıvrak, Yasar Bayri, Fatih Bayraklı, Beste Atasoy, İbrahim Ziyaldoi: 10.14744/scie.2022.50102 Sayfalar 203 - 208 GİRİŞ ve AMAÇ: Kanal içi vestibüler schwannomalar, tüm vestibüler schwannomalar içerisinde küçük bir yüzdeye sahiptir. Kanal içi vestibüler schwannomalarda işitmenin korunması, hasta yönetiminin temel amaçlarındandır. Bu çalışmanın amacı, kanal içi vestibüler schwannomalarda Gamma-Knife radyocerrahinin (GKR) tümör kontrolü ve işitmenin korunması üzerine etkisinin incelenemesidir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük çalışmada, Gamma-Knife Radyocerrahi Merkezi’mizde Ocak 2010–Ocak 2020 arasında kanal içi vestibüler schwannoma tanısı ile stereotaksik radyocerrahi almış, klinik, odyometrik ve radyolojik takibi bulunan hastalar değerlendirildi. Tümör kontrolü manyetik rezonans görüntüleme yönteminde tümör boyutlarının ölçülmesi ile takip edildi. İşitme seviyeleri Gardner-Robertson (GR) işitme sınıflaması yöntemine göre değerlendirildi. BULGULAR: Ortalama 48.23 aylık takipte, çalışmaya dahil edilen toplam 45 hastadan 44’ünde tümör kontrolü sağlandığı görüldü (%97.7). Tümör büyümesi görülen bir hastada ise, ek bir tedavi uygulanması gerekmedi. Ek tedavi gerekliliğine göre değerlendirildiğinde tüm hastalarda tümör kontrolü sağlandı (%100). Tedavi öncesi fonksiyonel işitmesi olan (GR derece I ve II) toplam 29 hastadan, ortalama 70.42 aylık takip sonrasında, toplam 13 hastada fonksiyonel işitme korundu (%44.8). GR derecesinde kayıp, ameliyat öncesinde yüksek GR derecesine sahip olmak ile korelasyon gösterdi (Rs=0.459, p=0.002). Tedavi dozu işitme kaybı ile korelasyona sahipti ve daha yüksek doz alan hastalar daha kötü sonuçlara sahipti (Rs=0.459, p=0.002). TARTIŞMA ve SONUÇ: Kanal içi vestibüler schwannomalarda GKR uzun dönemli takiplerde mükemmel tümör kontrolü sağlamaktadır. Beş yılın üzerindeki takip sürelerinde fonksiyonel işitmenin korunma oranı azalabilir. Kanal içi vestibüler schwannomalarda GKR sonrası işitmenin seyrini ortaya koyabilmek için uzun takip süreli daha fazla çalışma gerekmektedir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 19. | Kompozit Mantle Hücreli Lenfoma ve EBV Pozitif Klasik Hodgkin Lenfoma: Olgu Sunumu Composite Mantle Cell Lymphoma and EBV Positive Classical Hodgkin Lymphoma: A Case Report Nagehan Özdemir Barışık, Hakan Öztürkçü, Güven Yılmaz, Sevinç Hallaç Keser, Aylin Ege Gül, Cem Cahit Barışıkdoi: 10.14744/scie.2022.64497 Sayfalar 209 - 213 Kompozit lenfomalar iki farklı lenfomanın aynı anda tek lokalizasyonda bulunmasıdır. Literatürde farklı klonlardan gelişmiş kompozit lenfomalar nadir olup olgu sunumu şeklindedir. Mantle hücreli lenfoma ve Klasik Hodgkin lenfoma (HL) birlikteliği çok nadir bildirilmiştir. Olgumuz 53 yaşında erkek hastadır. Sol kasığındaki lenf nodu biyopsisinde lenfositten zengin Hodgkin lenfoma, kemik iliğinde mantle hücreli lenfoma saptanmıştır. Lenf nodunun tekrar değerlendirilmesinde kompozit lenfoma (mantle hüceli lenfoma+ lenfositten zengin Hodgkin lenfoma) tanısı almıştır. Olgumuz lenf nodunda iki ayrı klondan gelişim gösteren kompozit lenfoma (EBV pozitif klasik HL ve mantle hücreli lenfoma), dalak ve kemik iliğinde ise mantle hücreli lenfoma tutulumu göstermektedir. Literatürde çok nadir olması yanıltıcı morfolojiye sahip olması, en genç ve en uzun sağ kalım gösteren biklonal kompozit lenfoma olması nedeniyle olgumuzu literatür bilgileri ışığında sunduk. |
| 20. | Dyke-Davidoff-Masson Sendromu: Elektroensefalografi ve Lezyon Diskordansı İzlenen Olgu Dyke–Davidoff–Masson Syndrome: A Case with Electroencephalography and Lesion Discordance Nihan Hanife Yılmaz, Buse Çağın, Güray Koçdoi: 10.14744/scie.2022.32748 Sayfalar 214 - 217 Dyke-Davidoff-Masson sendromu (DDMS) serebral hemiatrofi, paranazal sinüslerin hiperpnömatizasyonu, homolateral kafatası hiperplazisi, mental retardasyonla birliktelik gösterebilen nöbetler ve kontralateral hemiparezi ile karakterize nadir bir sendromdur. Hastalarda fokal başlangıçlı nöbetler görülebilmektedir. Bu hastaların interiktal EEG kayıtları, etkilenen hemisferlerde daha düşük amplitüd ve yavaş zemin aktivitesi şeklinde değerlendirilmiştir. Olguların çoğunda lateralize, lezyonla uyumlu epileptiform bozukluk görülürken litetatürde nadir olarak EEG’de sürekli diskordans izlenen olgular sunulmuştur. Epileptiform diskordans veya diğer bir deyişle yanlış lateralizasyon bizim olgumuzda da olduğu gibi nadir de olsa görülebilir; irritatif alan tespiti yaparken özellikle geniş lezyonu olabilecek hastalarda bu durumunun akılda tutulması önem teşkil eder. Dyke-Davidoff-Masson sendromu tanısı alan ve literatürde nadir olarak bildirilen epileptiform diskordansı olan bir hastayı tartışmayı ve bu olgudan yola çıkarak litetatürü gözden geçirmeyi amaçladık |