E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 31 (1)
Cilt: 31  Sayı: 1 - 2020
ARAŞTIRMA MAKALESI
1. 
Septal Deviasyon Ameliyatı Geçirecek Hastalarda Zor Entübasyon İnsidansının ve Etki Eden Faktörlerin Belirlenmesi: Prospektif Kontrollü Çalışma
Determination of the Difficult Intubation Incidence and its Affecting Factors in Patients Undergoing Septal Deviation Surgery – Prospective Controlled Trial
Demet Altun, Achmet Ali, Levent Aydemir, Nil Kırşan, Mukadder Orhan Sungur, Emre Çamcı
doi: 10.14744/scie.2019.55477  Sayfalar 1 - 7
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu prospektif klinik çalışmanın amacı septal deviasyon ameliyatı geçirecek hastalardaki zor havayolu insidansını timpanoplasti operasyonu geçirecek hastalardaki zor havayolu insidansı ile karşılaştırmak ve zor havayolu insidansına etki eden faktörlerin belirlenmesidir. Septal deviasyon ameliyatı geçirecek hastalardaki zor havayolu için predispozisyon yaratan faktörlerin araştırılması ikincil çıktı olarak değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya septoplasti (çalışma grubu-Grup S) uygulanan 130 hasta ve timpanoplasti (kontrol grubu-Grup T) uygulanan 125 hasta olmak üzere toplam 255 katılımcı dahil edildi. Operasyon öncesi havayolu değerlendirilmesi LEMON protokolü kullanılarak yapıldı. Bütün hastalara uyku apne sendromu (UAS) risk tanısı için STOP-BANG soru testi uygulandı. Laringoskopi sırasında Cormack-Lehane laringeal görüntü dereceleri not edildi. Cormack-Lehane skalasına göre zor havayolu tanımlaması yapıldı (I–II=kolay, III–IV=zor). Ek olarak kullanılan entübasyon yöntemi, entübasyon deneme sayısı, stile kullanımı, krikoid bası ve airway kullanımı kaydedildi.
BULGULAR: Bu çalışma popülasyonunda entübe edilemeyen hasta olmadı. Cormack-Lehane skoru ve zor havayolu insidansı Grup S’de Grup T’ye göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.001). Mikrognati (p<0.001, OR: 9.38, 95% CI: 2.71– 45.93) ve UAS (p<0.001, OR: 58.013, 95% CI: 14.025–239.98) varlığı septoplasti geçirecek hastalarda zor havayolu açısından risk faktörü olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Havayolu operasyon öncesi zor entübasyon açısından değerlendirilmeli ve minör cerrahi bile olsa zor havayolu için risk faktörleri belirlenmelidir.

2. 
Uterin Sarkomlar: Tek Merkezin 10 Yıllık Deneyimi
Uterine Sarcomas: 10 Years of Experience at a Single Institution
Gazi Yıldız, Elif Cansu Gündoğdu, Gülfem Başol, Emre Mat, Ahmet Kale
doi: 10.14744/scie.2019.43660  Sayfalar 8 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmadaki amaç, uterin sarkom tanısı alan hastaların sosyodemografik özelliklerini ve bu hastalara klinik yaklaşımı değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğimizde 1 Ocak 2004–1 Ocak 2014 tarihleri arasında uterin sarkom tanısı alan 55 hasta geriye dönük olarak irdelendi. Hastaların tıbbi dosyalarına ulaşılarak sosyodemografik veriler, hastalığın tanı ve tedavi süreçlerinde uygulanan yöntemler araştırıldı. Hastalar telefonla aranarak hastalığın progresyonu ve rekürrens ile ilgili bilgilerine ulaşıldı. Sağlık bakanlığı hasta ölüm bildirim raporlarına ulaşılarak hasta ölüm tarihleri belirlendi ve bulgular istatiksel olarak analiz edildi.

BULGULAR: Otuz bir karsinosarkom (%56.4), 15 leiomyosarkom (%27.3), altı endometrial stromal sarkom (%11), üç adenosarkom (%5.5) olmak üzere toplam 55 uterin sarkom tanılı hasta değerlendirmeye alındı. Ortalama yaş 60.75±12.74 (yaş aralığı 33–86) idi. Kırk üç hasta (%78.2) postmenopozal dönemde idi. Yirmi altı hasta (%47.3) endometrial örnekleme, 17 hasta (%31) frozen patolojik inceleme, 11 hasta abdominal histerektomi (%20) ve bir hasta abdominal miyomektomi (%1.8) tanısı aldı. Tanı anında üç hastada uzak metastaz saptandı. FIGO 2009’a göre evrelenen hastaların %65.5’inin evre-1 olduğu saptandı. Cerrahi operasyona giden hastaların %58.5’i jinekolog-onkolog tarafından ameliyat edildi. Elli iki hasta (%94.5) total abdominal histerektomi ve iki taraflı salpingooferektomi oldu. Yirmi sekiz hastaya (%51) pelvik lenf nodu disseksiyonu yapıldı. Ortalama sağkalım süresi karsinosarkomda 47 ay, leiomyosarkomda 49.6 ay, endometrial stromal sarkomda 84.8 ay, adenosarkomda 68.7 ay olarak hesaplandı. Verilerin toplandığı ocak 2019 tarihine kadar 37 hasta (%67.3) hayatını kaybetti.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Uterus sarkomları nadir izlenen, erken evrede bile prognozu kötü olan tümörlerdir. Her bir histolojik tip ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Uterus sarkomlarında temel tedavi cerrahi olarak kabul görmüştür. Adjuvan tedavilerin rolü tartışmalıdır.

3. 
Postpartum Hemorajide Mens Dönemi Menometroraji Predispozan Bir Faktör müdür? Prospektif Bir Çalışma
Does Abnormal Uterine Bleeding in Menstrual Cycles Predispose Postpartum Bleeding? A Prospective Study
Ali Doğukan Anğın, Kazibe Koyuncu, İsmet Gün, Lokman Tekin Ertekin, Önder Sakin, Emine Eda Akalın, Muzaffer Seyhan Cikman, Ahmet Kale, Engin Ersin Şimşek
doi: 10.14744/scie.2019.48303  Sayfalar 16 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: Doğum sonrası kanama tüm dünyada önemli bir sorundur ve maternal ölüm oranını azaltmak için çözülmesi gerekmektedir. Amacımız doğum sonrası kanamayı jinekolojik anamnez yoluyla tahmin etmekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2017-Temmuz 2018 tarihleri arasında prospektif gözlemsel bir kesit çalışması yapıldı. Doğum için başvuran tüm hastalar değerlendirildi ve gruplandı. Grup 1 (n=240), düzenli adetleri olduğunu ve kanama bozukluğu öyküsü olmadığını iddia eden hastalardan oluşturuldu. Grup 2 (n=60), anormal uterin kanaması olan (menstrüasyonda >80 mL kanama ve/veya 8 günden daha uzun süreli adet dönemi ve/veya 24 günden daha kısa süreli siklus ve/veya adetler arası kanama) hastalardan oluşuyordu ve başka bir kanama bozukluğu öyküsü yoktu. Hastalar kanama diatezi açısından araştırıldı.
BULGULAR: Ortalama yaş 28.77±5.88 yıl ve ortalama doğum öncesi hemoglobin değeri 11.76±1.36 mg/dl idi. Hastaların 118'i (%39.3) vajinal doğum, 182'si (%60.7) sezaryen ile doğum yaptı. Ortalama doğum sonrası hemoglobin değeri 10.71±1.49 mg/dl idi. Grup 1'de doğum öncesi ve doğum sonrası hemoglobin değerleri Grup 2'ye göre daha yüksekti (sırasıyla, p=0.001 ve p=0.003). Anormal uterin kanama (AUK), prepartum (r=0.222, p=0.000) ve postpartum hemoglobin değerleri ile koreleydi (r=0.171, p=0.030). Grup 1'de postpartum ve postpartum hematokrit değerleri Grup 2'den yüksek bulundu (sırasıyla, p=0.001 ve p=0.021). AUK, doğum sonrası kanama ile ilişkili bulunmadı. Fetal sonuçlarla alakalı olarak (1. dakika ve 5. dakika APGAR skoru, yenidoğan YBÜ giriş ve doğum ağırlığı), sadece yenidoğan YBÜ kabulü, anormal uterin kanamaya sahip olmakla anlamlı şekilde ilişkiliydi (p=0.03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Doğum sonrası kanama her zaman öngörülebilir bir durum değildir ve doğum öncesi anormal uterin kanama anamnezi olan hastaların hemoglobin düzeylerinin doğum öncesi ve doğum sonrasında daha düşük olması beklenebilir.

4. 
Perkütan Nefrolitotomi De İki Farklı Renal Dilatasyon Tekniği: One-Shot Dilatasyon ve Ardışık Dilatasyon
Two Different Renal Dilatation Techniques in Percutaneous Nephrolithotomy: One-Shot Dilation vs. Sequential Dilation
Hüseyin Aydemir, Fikret Halis
doi: 10.14744/scie.2019.29292  Sayfalar 21 - 25
GİRİŞ ve AMAÇ: Perkütan nefrolitotomi operasyonlarında, amplatz dilatatörlerle yapılan one shot dilatasyon tekniği ile konvansiyonel ardışık dilatasyon tekniği uygulanan hastaların sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2016 ile Haziran 2018 tarihleri arasında perkütan nefrolitotomi operasyonu yapılan 213 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Ardışık dilatasyon yapılan olgular Grup 1, one shot dilatasyon yapılan olgular ise Grup 2 olarak ayrıldı. Tüm hastalar operasyondan önce kontrastsız bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildi. Perkütan nefrolitotomi işlemi deneyimli endourologlar tarafından gerçekleştirildi. Hastalara postoperatif 3. ayda bilgisayarlı tomografi ile kontrol yapıldı. Bilgisayarlı tomografide 4 mm’den büyük taş kalan hastaların perkütan nefrolitotomi işlemi başarısız kabul edildi. Bilgisayarlı tomografi de hiç rezidü olmaması veya 4 mm’den küçük taş varlığı taşsızlık olarak kabul edildi. Gruplar demografik özellikleri, operasyon süresi, skopi süresi hemoglobin değişim miktarı, komplikasyonları (modifiye clavien sınıflaması ile), hastanede kalma süresi ve operasyon başarısı yönünden karşılaştırıldı.

BULGULAR: Gruplar arasında operasyon verileri, taşsızlık oranları ve komplikasyonlar açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. One shot dilatasyon grubunda ortalama hastanede kalış süresi daha kısa olarak tespit edildi (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Konvansiyonel ardışık dilatasyon tekniği, toplam floroskopi zamanı, komplikasyon oranları ve cerrahi başarı oranı açısından amplatz dilatörlü one shot dilatasyon tekniğiyle benzerdir.

5. 
Ameliyat Öncesi Hava Yolu Yönetimi Kontrol Listesi: Video Bazlı Geribildirim İle Bilginin Klinik Pratiğe Kazandırılması
Preoperative Airway Management Checklist: The Transfer of Knowledge Into Clinical Practice by Video-based Feedback
Tahsin Şimşek, Mehmet Yılmaz, Ayten Saraçoğlu, Kemal Tolga Saraçoğlu
doi: 10.14744/scie.2019.82787  Sayfalar 26 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: 2008 yılında Amerikan Anestezistler Biriliği (ASA) tarafından hasta güvenliğini artırmak amacıyla bir ameliyat öncesi kontrol listesi kılavuzu yayımlandı. Çalımamızda bu kılavuzu kullanarak bilginin klinik pratiğe aktarılması için, eğitim sürecinde kullanılan video bazlı geri bildiriminin etkinliğini ve uygulanabilirliğini belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: On anestezi asistanı, kıdemlerine göre iki yıl altı ve iki yıl üstü olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hazırlık, anestezi indüksiyonu ve hava yolu yönetimi tamamlandığında, ASA kontrol listesine göre video bazlı geri bildirim verildi. Asistanların bilgi ve beceri düzeyleri değerlendirildi. Video bazlı geri bildirimden iki ay sonra bir başka hastada tüm basamaklar tekrar edildi. Sonuçlar kontrol listesi skoru ile karşılaştırıldı, her bir kılavuz maddesi analiz edildi.

BULGULAR: Katılımcıların yaşları 27–34 aralığında (28.9±2.28 yaş) beşi kadın beşi erkekti. Kıdemli ve kıdemsiz asistanların video bazlı geri bildirim öncesi ve sonrası değerlendirme sonuçları benzerdi. Her iki grupta da geribildirim sonrası başarı puanı, geribildirim öncesi başarı puanından anlamlı derecede yüksekti (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genel anestezi indüksiyonu sırasında, hava yolu yönetimi öncesindeki ASA kontrol listesi prosedürünün video aracılı geri bildirim ile klinik pratiğe başarıyla kazandırılabileceği gösterildi. Bu metodun rutin anestezi asistan eğitim programına katılmasıyla hasta güvenliğinin artırılabilceği sonucuna varıldı.

6. 
Radikal Sistoprostatektomi ve Ortotopik Neobladder Komplikasyonlarının Standardize Edilmiş Bir Metodolojiye Göre Sınıflandırılması
Reporting Complications in Radical Cystoprostatectomy and Orthotopic Neobladder in Male Patients Using a Standard Reporting Methodology
Orkunt Özkaptan, Alkan Çubuk, Muhsin Balaban, Cüneyd Sevinç, Osman Murat İpek, Tahir Karadeniz
doi: 10.14744/scie.2020.86547  Sayfalar 31 - 35
GİRİŞ ve AMAÇ: Açık radikal sistoprostatektomi (RS) sonrası 90 günlük komplikasyon oranını ve üç aylık mortalite oranını standart bir metodoloji kullanarak bildirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aynı ameliyat ekibi tarafından Mart 2008–Aralık 2017 tarihleri arasında ameliyat edilen 209 RS erkek hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hastaların özellikleri, klinik sonuçları, patolojik parametreleri ve cerrahi güçlük reflektörleri geriye dönük olarak hastane sağlık kayıtlarından toplandı. Ameliyat sonrası komplikasyonlar Clavien-Dindo sınıflamasına göre derecelendirilirken, Martin kriterleri komplikasyonları bildirmek için kullanıldı. İstatistiksel analizler için SPSS 22.0 sürümü kullanıldı.
BULGULAR: Yüz doksan sekiz hastanın 143’ünde (%72.2) toplam 239 komplikasyon gelişti. Bu komplikasyonların otuz dokuzu (%19.7) ameliyat
sonrası otuzuncu günden sonra meydana geldi. Ortalama ameliyat süresi 412.6± (300–485) idi. Ortalama EBL 1107±617.3 mL (400–3600) idi. Genel ortalama hastanede kalış süresi 19.2±7.3 gündü (7–30). Perioperatif transfüzyon hastaların %78.8’ine verildi (n=156). Kırk bir hastada (%20.7) majör komplikasyonlar (Clavien 3–5) gözlendi. En sık görülen komplikasyon kategorileri gastrointestinaldi (%28.8). En sık görülen komplikasyon ileus idi, hastaların %21.2’sinde meydana geldi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Radikal sistoprostatektominin morbiditesini tanımlamak için daha uzun bir takip süresinin değerlendirilmesini desteklemektedir. Raporlama kriterlerinin standartlaştırılması, çalışmalar arasında doğrudan karşılaştırma yapılmasına olanak sağlayacaktır. Standart bir raporlama metodolojisi kullandıktan sonra komplikasyon oranları, bu metodolojileri kullanmayan çalışmalara kıyasla daha yüksekti.

7. 
Selülit Olgularında Akut Faz Reaktanlarının Bakteremiyi Belirlemedeki Yeri ve Kültürlerin Tanısal Yararının Değerlendirilmesi
The Role of Acute-Phase Reactants in Determining Bacteremia and Evaluation of Diagnostic Benefits of Cultures in Cellulitis Cases
Kübra Demir Önder, Nefise Öztoprak, Filiz Kızılateş, Ayşegül Seremet Keskin
doi: 10.14744/scie.2019.24085  Sayfalar 36 - 41
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan kültürlerinin yaklaşık %5 kadarında üreme gösterilebilen selülit olgularında olası baktereminin tedavi öncesi akut faz reaktanlarının düzeyi ile ilişkisinin araştırılması ve kan kültürü ile doku/yara/apse kültürlerinin karşılaştırılarak etken mikroorganizmayı göstermedeki yerinin değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Ocak 2015 ve 31 Aralık 2016 tarihleri arasında enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji kliniğinde selülit tanısı ile yatan 18 yaş ve üzeri hastaların medikal kayıtları hastane otomasyon sistemi üzerinden geriye dönük olarak incelendi. Diyabetik ayak enfeksiyonları, dekübit enfeksiyonları, zonaya eşlik eden selülitler ve eşlik eden başka sistem enfeksiyonları olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların tedavi öncesi vücut ısısı, lökosit sayısı, C-reaktif protein ve eritrosit sedimantasyon hızı, kültür sonuçları, yatış öncesi aldıkları
antibiyotikler, yatışlarında başlanan empirik tedaviler, tedavi süreleri, komorbid hastalıkları ve klinik yanıtları kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya 194 hasta dahil edildi. Yüz kırk üç hastadan tedavi öncesi kan kültürü alındığı ve bunlardan sadece dokuzunda (%6.30) üreme olduğu saptandı. Buna karşılık doku/ yara kültürü alınan 35 olgunun 17’sinde (%48.6) üreme olduğu görüldü. İlk başvurudaki ortalama beyaz küre sayısı bakteremik olmayan hastalarda 13.9x103/mm3 iken, bakteremik hastalarda 15.2x103/mm3 idi. İlk başvurudaki ortalama C-reaktif protein değeri ise bakteremik olmayan grupta 148 mg/L iken, bakteremik grupta 164 mg/L saptandı. Ancak her iki parametre için de fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Bununla birlikte ilk başvuruda ortalama eritrosit sedimantasyon hızı kanda üreme olmayan ve olan grupta sırasıyla 56.5 mm/h ve 92 mm/h olarak bulundu (p=0.03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Selülit olgularında başvuruda ateş olsa bile kan kültürünün etiyolojiye yönelik yeterli klinik fayda sağlamadığı; bunun yerine apse, yara,
bül sıvısı, doku kültürü gibi enfeksiyon bölgesinden kültür örneği alınmasının etiyolojik ajanı göstermede daha yararlı olacağı kanısına varıldı. Laboratuvar göstergelerden eritrosit sedimantasyon hızı yüksekliğinin özellikle 67.5 mm/h ve üzeri değerlerin bakteremiyi işaret etmesi açısından daha anlamlı olduğu saptandı.

8. 
Kalp Yetersizliğinde Erken Mortalite Belirteci Olarak Kortizol
Cortisol as a Predictor of Early Mortality in Heart Failure
Mehmet Yamak, Hatice Tükenmez, Meltem Sertbaş, Mehmet Akif Tükenmez, Süleyman Ahbab, Hayriye Esra Ataoğlu
doi: 10.14744/scie.2019.29981  Sayfalar 42 - 45
GİRİŞ ve AMAÇ: Çeşitli çalışmalarda, kronik kalp yetersizliğinde görülen morbidite ve mortalitenin artışının kortizol düzeyleri ile ilgili olduğu göserilmiştir. Bu çalışmada kronik kalp yetersizliği olan hastalarda hastanede yatış sırasında ve bundan 48 saat sonra alınan kortizol ölçümlerinin takip sürelerinde erken ve geç mortaliteyle ilişkisinin bakılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya kalp yetersizliği tanısı bulunan 66 hasta dahil edildi (36 kadın, 30 erkek). İlk kortizol ölçümü hasta yatış için başvurduğunda, ikinci kortizol ölçümü ilk ölçümden 48 saat sonra yapılmıştır. İlk altmış gün içinde ölen hastalar erken mortalite ve 60-180 gün içinde ölenler geç mortalite olarak kabul edildiler
BULGULAR: Altı aylık takip sonrasında 66 hastanın 18’i hayatını kaybetti. İlk kortizol ölçümleri mortalite grubunda sağ kalan hastalara göre yüksek bulundu (18.84±5.39 ve 15.47±4.95; p=0.028). ölüm oranı NYHA sınıf III-IV (p=0.033), erkek cinsiyet (p=0.045), vücut kitle indeksi yüksek (VKI) (p=0.036), olan gruplarda yüksek iken hipertansiyonu bulunan hasta grubunda daha düşük bulundu. Cinsiyet, VKI, NYHA sınıfı, hipertansiyon ve Cox regresyon analizinde, yüksek NYHA sınıfı 2.614 [1.017-6.717] (p=0.046), hipertansiyonun olmaması 0.358 [0.139–0.921] (p=0.033) ve kortizol düzeyleri 5.091 [1.757-14.774] (p=0.003) mortaliteyi öngören faktörler olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, yüksek serum kortizol düzeyleri kronik kalp yetersizliği olan hastalarda erken ölüm riskinin bağımsız bir belirleyicisidir. Sınıf III-IV NYHA olması yanında hipertansiyon varlığının bulunmamasıda diğer belirlenmiş risk faktörleri olarak gösterilmiştir.

9. 
Retinal Ven Tıkanıklığı Hastalarında İntraviteral Deksametazon İmplant Sonrası Multifokal Elektroretinogram Değişiklikleri
Macular Electrophysiology After Intravitreal Dexamethasone Implant in Patients with Branch Retinal Vein Occlusion
Muhammed Nurullah Bulut, Ümit Çallı, Ulviye Kıvrak, Kezban Bulut, Güzide Akçay
doi: 10.14744/scie.2019.65002  Sayfalar 46 - 49
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı retinal ven dal tıkanıklığında makula ödemi tedavisinde kullanılan intravitreal deksametazon implantın (Ozurdex ®, Allergan, Irvine, CA) multifokal elektroretinogram (mfERG) deki etkinliğini gözlemleyerek Ozurdex’in retinanın fonksiyonel yapısındaki etkinliğini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Kasım 2013–Kasım 2014 tarihleri arasında retinal ven dal tıkanıklığı (RVDT) nedeniyle Ozurdex implant uyguladığımız 17’si erkek toplam 42 hasta dahil edildi. Bütün hastalara Ozurdex uygulaması öncesinde snellen eşeline göre düzeltilmiş en iyi görme keskinliği, biomikroskopik muayene, optik koherent tomografi ile makuler kalınlık ve mfERG ölçümleri yapıldı. Hastalar deksametazon implant öncesi ve sonrası altıncı ayda mf ERG testi uygulandı.
BULGULAR: Etkilenen kadranlarda ve ringlerde mfERG değişiklikleri istatsitiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). RVDT nedeniyle etkilenen kadranda implisit zamanı implantasyon öncesi 38.74±3.76 ms iken implantasyon sonrası 38.08±2.66 ms, olarak ölçüldü. Tüm ringlerde ve etkilenen kadranlarda p dalgasının implisit zamanı kısalmış olsa da bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Daha önce yapılan çalışmalarda Ozurdex sonrası birinci ve üçünvü aylarda mfERG de anlamlı fonksiyonel etki görülmediği raporlanmıştır. Bu çalışmada RVDT hastalarında Ozurdex sonrası altıncı ayda görme keskinliğinde anlamlı artış, santral makula kalınlığında anlamlı azalma görülmesine rağmen mfERG de anlamlı fonskiyonel değişiklik görülmediği sonucuna varıldı.

10. 
Diyabetik Maküla Ödemi Tedavisinde Başlangıç Retina Hacminin Görsel Sonuç Üzerindeki Etkisi
The Impacts of Baseline Retinal Volume on Visual Outcomes in the Treatment of Diabetic Macular Edema
Mümin Hocaoğlu, Mehmet Giray Ersöz, Murat Karaçorlu
doi: 10.14744/scie.2019.36854  Sayfalar 50 - 53
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabetik maküla ödemi (DMÖ) nedeniyle intravitreal bevacizumab tedavisi uygulanan hastalarda başlangıç retina hacminin son görme keskinliği (GK) ve harf kazanımı (HK) ile ilişkisini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Klinik olarak anlamlı DMÖ nedeniyle intravitreal bevacizumab enjeksiyonu yapılan 19 hastanın 28 gözü geriye dönük olarak incelendi. Spektral-domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ile ölçülen başlangıç retina hacmi (RH) ve santral retinal kalınlığının (SRK) bir yıl sonundaki GK ve harf kazanımı ile ilişkisi incelendi.
BULGULAR: Başlangıç GK 58.9±11.9 harf, SRK 564.2±125.1 µm ve başlangıç RH 12.4±2.3 mm3 iken final GK 67.4±11.6 harf, SRK 410.2±124.2 µm ve final RH 10.6±2.2 mm3 idi (sırasıyala, p=0.001, p<0.001, p<0.001). Ortalama 9.7±2.3 enjeksiyon sonrasında birinci yılda ortalama +8.5 harf kazanımı sağlandı. Final GK ile başlangıç RH ve başlangıç GK korale bulundu (sırasıyla; r=-0.542 p=0.003 ve r=0.485 p=0.009). Harf kazanımı ise sadece başlangıç GK ile korale bulundu (r=-0.528, p=0.004). Çoklu regresyon analizi sonrasında harf kazanımı ve final GK’ye etki eden faktörlerin başlangıç GK ve başlangıç RH olduğunu bulundu (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetik maküla ödeminde başlangıç RH’nin intravitreal anti-VEGF tedavisi yanıtının belirlenmesinde SRK’dan daha anlamlı bir faktör olduğunu görülmüştür. Objektif ve kantitatif bilgi sağlayan bu gibi veriler görsel prognoz tayini, tedavi ve takip stratejisinin planlanması açısından yol gösterici olabilir. Tedavi yanıtını etkileyebilen, olası prognostik faktörler: maküla iskemisi ve vitreoretinal arayüz patolojileri, kistoid dejenerasyon, sert eksuda varlığı gibi morfolojik özellikler de göz önünde bulundurulmalıdır.

11. 
Klebsiella Pneumoniae Bakteriyemilerinde Karbapenem Direnci İçin Risk Faktörlerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Risk Factors for Carbapenem-Resistant Klebsiella Pneumoniae Bacteremia
Pınar Kıran, Serap Gencer, Ayşe Batırel
doi: 10.14744/scie.2019.48569  Sayfalar 54 - 58
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda artan karbapenem direnci ile birlikte Klebsiella pneumoniae enfeksiyonları ülkemizde ve tüm dünyada önemli bir sağlık problemi haline gelmiştir. Bu çalışmada, Klebsiella pneumoniae bakteriyemilerinde karbapenem direnci için risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 2016–Mayıs 2018 tarihleri arasında kan kültüründe Klebsiella pneumoniae üremesi olan hastalar ileriye yönelik olarak çalışmaya dahil edildi. Olgular karbapenem direnç durumuna göre gruplara ayrılarak; tek ve çok değişkenli regresyon modeli ile karbapenem direnci için risk faktörleri analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 53 olgunun; 27’si karbapenem dirençli, 26’sı ise karbapenem duyarlı Klebsiella pneumoniae izolatı ile enfekte idi. Yapılan tek değişken analiz sonuçlarına göre; hastaneye yatış öyküsü [p=0.043; Odds ratio (OR)=3.20; %95 güven aralığı (%95 GA): 1.04–9.85], yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatıyor olmak (p=0.001; OR=10.91; %95 GA 2.61–45.6), beta-laktam/beta-laktam inhibitörü kombinasyonu kullanımı (p<0.001; OR=41.67; %95 GA 7.57–229.2), glikopeptid kullanımı (p=0.001; OR=7.92; %95 GA 2.31–27.1) Klebsiella pneumoniae bakteriyemilerinde karbapenem direnci için istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Çok değişkenli analiz sonucunda ise; hastaneye yatış öyküsü (p=0.016; OR=9.64; %95 GA: 1.54–60.46), beta-laktam/beta-laktam inhibitörü kombinasyonu kullanımı (p<0.001; OR=38.45; %95 GA 6.04–244.85) karbapenem direnci açısından anlamlı bağımsız risk faktörü olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaptığımız çalışmada, hastanede yatış öyküsü, beta-laktam/beta-laktamaz inhibitörü kombinasyonu kullanımı Klebsiella pneumoniae bakteriyemilerinde karbapenem direnci için en önemli risk faktörü olarak bulunmuştur.

12. 
Yaşlanan Erişkin Polio Popülasyonunda Femur Kırıklarının Tedavisi: 13 Olgunun Geriye Dönük Değerlendirilmesi
Management of Femoral Fractures in Aging Adult Polio Population: A Retrospective Review of 13 Cases
Hüseyin Bilgehan Çevik, Engin Eceviz, Selim Ergün, Seyit Ali Gümüştaş
doi: 10.14744/scie.2019.95967  Sayfalar 59 - 63
GİRİŞ ve AMAÇ: Polio geçiren hastalarda azalmış kas tonusu, sınırlı ambulasyon, asimetrik tutulum, gecikmiş büyüme ve kullanmama osteoporozu ile karakterize alt ekstremite paralizisinin genel sekelleri vardır. Kullanmama osteoporozu riski taşıyan bu hastalar aynı zamanda osteoporotik kırık geçirme riski altındadırlar. Bu çalışmanın amacı, ekstramedüller internal fiksasyon cihazlarının polio ilişkili osteoporotik femoral kırıklarda daha iyi sonuçlar elde etmedeki etkinliğini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 13 yetişkin polio hastası geriye dönük olarak değerlendirildi. Tek taraflı proksimal ve diyafizer femur kırığı için ekstra medüller internal fiksasyon cihazları ile tedavi edildi. Tüm hastaların fonksiyonel durumları Vignos sakatlık derecesi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Tüm hastalar (ort. yaş 62; dağılım 47–88) ekstra-medüller iç fiksasyon cihazları ile tedavi edildi. Sekiz diyafizer kırığa kilitli plak uygulandı. Proksimal femur kırıklarının üçü kayan kondil vidası ile ve ikisi kayan kalça vidası ile tedavi edildi. Ortalama takip süresi 48.6 aydı (dağılım 26–62 ay). Kemik kaynama süresi tüm hastalarda ortalama 3.7 ayda (dağılım, 3–5 ay) tespit edildi. Bir hastada masif pulmoner emboli görüldü. Kaynamama, materyal yetmezliği veya başka herhangi bir komplikasyon görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Polio geçirmiş olan hastalar yüksek kırık riski taşır. Ekstra medüller internal fiksasyon cihazları, polio ile ilişkili femur kırıkları için uygun stabiliteyi ve iyi fonksiyonel sonuçları sağlar.

13. 
Astım Kontrol Testi’ni Kim Yapmalı: Hasta? Hekim?
Who should Perform the Asthma Control Test: Patient? Physician?
Seda Beyhan Sagmen, Sevda Şener Cömert, Coşkun Doğan, Elif Torun Parmaksız, Ali Fidan, Banu Musaffa Salepci, Nesrin Kıral
doi: 10.14744/scie.2019.42243  Sayfalar 64 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: Astım hastalığının tedavisinde, hastalığın tedavi ile kontrol altında tutulması hedeflenmektedir. Astım kontrol testi (AKT) günümüzde en çok kullanılan, hastalar ve aileleri tarafından da kolayca anlaşılan ve astımın iyi veya kötü seyirde olduğunu gösteren önemli bir testtir. Bu test klinik pratikte hasta tarafından doldurulmaktadır. Çalışmanın amacı AKT’nin hekim tarafından doldurulmasının sonucu nasıl etkileyeceğinin ve sonuçların klinik ve fonksiyonel parametreler ile uyumunun değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya hastanemiz göğüs hastalıkları polikliniğine Haziran–Ağustos 2016 tarihleri arasında başvuran ve en az bir yıldır astım tanısı olan hastalar dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, solunum fonksiyon testi değerleri, almakta oldukları astım tedavisi, eğitim durumları, aylık gelirleri ve çalışma durumları kayıt edildi. Hastalar poliklinik muayenesi öncesi kendileri AKT cevapladılar. Aynı test muayene sırasında hastaya doktor tarafından tekrar soruldu. İki testin sonuçlarının birbirleri ile uyumu, bunu etkileyen faktörler ve AKT sonuçlarının klinik ve fonksiyonel parametreler ile olan ilişkisi SPSS 17.0 ile istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalamaları 38.8±13.6 (14–76) yıl olan, 58 (%55) kadın 47 (%44.8) erkek toplam 105 astım hastası alındı. Olguların AKT ortalama puanı 14.5±5.8, hekim tarafından yapılan testte ise 13.9±4.4 idi. Olguların 33.3’ü üniversite, %23.8’i lise, %38.1’i ilkokul, %4.8’i ise ortaokul mezunu idi. Astım kontrol testinin hekim tarafından doldurulması ile hasta tarafından doldurulması arasında sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görüldü (p=0.02). Hastanın eğitim durumunun bunu etkileyen en önemli faktör olduğu saptandı. Hekim tarafından yapılan AKT’nin sonuçlarının klinik ve fonksiyonel parametreler ile daha uyumlu olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız bize eğitim düzeyi düşük olan toplumlarda AKT’nin hekim tarafından yapılmasının astım kontrolü ile daha uyumlu sonuçlar verebileceğini gösterdi. Bu amaçla astım çalışma gruplarının çok merkezli ve daha geniş hasta sayısı ile çalışmalar yapmasının yol gösterici olacağını düşünüyoruz.

14. 
Hasta Tutum ve Davranışlarının Hasta Güvenliği Açısından Değerlendirilmesi
Evaluation of the Patients’ Attitudes and Behaviors Concerning Patient Safety
Tunçay Palteki, Haydar Sur, Gulay Yazici, Engin Ersin Şimşek, Yusuf Baktır
doi: 10.14744/scie.2020.80299  Sayfalar 69 - 74
GİRİŞ ve AMAÇ: Hasta güvenliği sorunu çok faktörlüdür. Günümüzde konu ile ilişkili çalışmalar kurumlar ve sağlık profesyonelleri tarafından yapılan hatalar üzerine odaklanmıştır. Çalışmamız, genellikle göz ardı edilen hastaların kendileriyle ilişkili tutum ve davranışlarının sebep olduğu güvenlik sorunlarını ortaya koyabilmek amacıyla tasarlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hasta güvenliğinde hasta tutum ve davranışlarının değerlendirilmesine yönelik 300 hasta ve yakınına anket uygulanmış ve sonuçlar analiz edilmiştir.
BULGULAR: Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde, katılımcıların dörtte üçü sağlık sorunu yaşadıklarında hastaneye başvurduklarını beyan etmişlerdir. Buna karşılık katılımcıların yarısından fazlası sağlık profesyonelleri tarafından tedavi ve bakımları konusunda bilgilendirilmediklerini bildirmişlerdir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hasta güvenliği ile ilişkili sorunlarla baş etmenin önemli bir unsuru da hastaların tutum ve davranışlarının dikkate alınmasıdır. Sonuç olarak, sağlık profesyonellerinin tedavi ve bakım süreçlerinde hasta ile ilgili olası güvenlik endişelerine yönelik çözüm önerileri geliştirmeleri önemlidir.

OLGU SUNUMU
15. 
Ağırlık Kaldırma Sonrası Şilotoraks: Nadir Bir Etiyoloji
Chylothorax Due to Weight Lifting: A Rare Etiology
İlker Kolbaş, Yelda Tezel, Tuğba Cosgun, Volkan Baysungur, Çagatay Tezel
doi: 10.14744/scie.2019.73792  Sayfalar 75 - 77
Şilotoraks çeşitli nedenlerle oluşabilir. Non-Hodgkin lenfoma ve intratorasik cerrahi travma en sık nedenlerdir, olguların yaklaşık %15’i idiyopatiktir. İdiyopatik şilotoraksın minimal travma ile ilişkili olduğu düşünülmektedir ve beşinci torasik vertebra seviyesinin üstündeki hasarlarda sol hemitoraksta efüzyona yol açtığı bilinmektedir. Olgumuzda, hastanın geçmiş tıbbi öyküsünün derinlemesine sorgulanmasıyla tanımlanan bir etiyolojiye sahip bir sol tarafta şilotoraks tespit ettik. Hastanın öyküsünde; birkaç gün önce, sol koluyla ağırlık çalışırken, anteriyor skalen kas bölgesinde ciddi bir ağrı yaşadığını öğrendik. Subklavius ve anteriyor skalen kasının aşırı gerilmesinin sol lenfatik kanalın rüptürüne yol açabileceğini düşündük. Ağırlık kaldırma sonrası travmatik şilotoraks nadir görülen bir durumdur. Sıradışı plevral efüzyon olgularında tanı için farkındalık ve şüphe önemlidir.

16. 
MI Sonrası Gelişen Spinal İnfarkt: Bir Olgu Sunumu
Spinal Infarction Following Myocardial Infarction: A Case Report
Avni Uygar Seyhan, Semih Korkut, Erdal Yılmaz, Nurhayat Başkaya, Nihat Müjdat Hökenek, Hatice Kübra Önder, Nefise Çelik
doi: 10.14744/scie.2019.59454  Sayfalar 78 - 79
Miyokart infarktüsü (MI) birçok komplikasyona sebep olabilir. Spinal infarkt MI’nin nadir komplikasyonlarından olmasına rağmen nörolojik semptomlarla gelen hastalarda özellikle akılda tutulması gerekir.

17. 
Okronotik Artropati: İki Olgu Sunumu
Ochronotic Arthropathy: A Report of Two Cases
Selma Şengiz Erhan, Sevinç Hallaç Keser, Kubilay Gülsever, Sibel Sensu
doi: 10.14744/scie.2019.38257  Sayfalar 80 - 83
Okronozis homogentisik asit ve metabolitlerinin eklem kıkırdağı, deri ve sklera gibi konnektif dokularda birikimiyle karakterize bir tablodur. Tanı genellikle dejeneratif artrit, okronotik pigmentasyon ve idrar renginin alkalizasyonu sonucu siyahlaşmasından oluşan klinik triad ile konur. Okronozisde en önemli morbidite nedenlerinden biri okronotik artropati olduğu için, tanı alan iki olguyu sunmayı amaçladık. Olgulardan birinin kalça ve diz, diğerinin diz eklemlerinde ileri derecede dejeneratif değişiklikler mevcuttu. Operasyon materyallerinin makroskopik incelemesinde eklem yüzeylerinde siyah renk değişikliği dikkati çekti. Histopatolojik incelemede; kahverenkli pigment içeren kıkırdak lakünleri, yumuşak dokuda inflamatuar infiltrat ile birlikte kahverenkli pigment birikimi gözlendi. Klinik öyküleri sorgulandığında; küçüklüklerinden beri idrarlarının koyu renkli olduğu ve iç çamaşırlarına idrar teması sonucunda siyah renkte leke oluştuğu ifade edildi. Tüm bulgular birlikte değerlendirildiğinde okronotik artropati tanısı alan iki olgu nadir görülmeleri nedeniyle literatür verileri eşliğinde gözden geçirildi.

18. 
Deri Şarbonu Şüphesi Uyandıran Streptococcus Pyogenes’e Bağlı Gelişen Ektima
Ecthyma due to Streptococcus Pyogenes Mimicking Cutaneous Anthrax
Ayşe Karaaslan, Ceren Çetin, Yasemin Akın, Ayşe Adak, Gülhan Turan, Özge Karataş
doi: 10.14744/scie.2019.22043  Sayfalar 84 - 86
Ektima, impetigonun ülseratif formu olup, lezyon epidermis ve dermisin derin kısmına doğru ilerlemiştir. Lezyonların üzerinde çoğu zaman krutlar bulunur ve krut kaldırıldığında altta pürülan ülsere zemin ortaya çıkar. Bu yazımızda, çocuk polikliniğine bacaklarında ektima lezyonları ile başvuran ve ayırıcı tanı açısından şarbon bildirimi de yapılan bir hastayı sunmaktayız. On yaş altı aylık erkek hasta bacak bölgesinde topikal tedaviye cevap vermeyen ciltten kabarık kimi sulu sarı renkli, kimi siyah renkli kabuklu, etrafları belirgin hiperemik beş adet lezyon ile başvurdu. Hastanın fizik muayenesinde cilt lezyonları dışında patolojik bulgu yoktu. Laboratuvar incelemelerinde Lökosit: 9900/mm3, Hb: 13.6 g/dL, trombosit: 478000/mm3, C-reaktif protein: 8.6 mg/L (0–3.5 mg/L) olarak saptandı. Biyokimyasal değerleri normal sınırlarda bulundu. Aynı gün dermatolojiye de konsülte edilen hastada ön planda ektima düşünüldü. Ayırıcı tanı açısından yarasından alınan yara kültürü, hem piyojen kültüre, hem de şarbon açısından hastanemiz sürveyans birimi aracılığıyla Halk Sağlığı Müdürlüğü’ne hem Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR) hem de kültür çalışılmak üzere gönderildi. Hastanın önceden bilinen penisilin alerjisi olduğu öğrenildiği için tedavisi klindamisin intravenöz ve siprofloksasin oral olarak düzenlendi. Yara kültüründe Streptococcus pyogenes üremesi olduğu öğrenildi. Şarbon bildirim sonucu negatif gelen hastanın siprofloksasin tedavisi kesilerek, tedavisine klindamisin intravenöz olarak devam edildi. Yatışının 10. gününde genel durumu iyi olan, lezyonları tamamen kabuklanıp, çevresinde eritem kalmayan hastanın tedavisinin 10 güne tamamlanarak kesilmesi planlandı. S. pyogenes halen penisilin direnci geliştirmeyen antibiyotiklere duyarlı bir mikroorganizma olmakla birlikte komplikasyonları nedeniyle hızlı bir şekilde tedavisi edilmesi gerekmektedir.

EDITÖR'DEN
19. 
Postoperative Analgesia after Cardiac Surgery: Is there a Safe Alternative to Opioids?
Vedat Eljezi
doi: 10.14744/scie.2019.38278  Sayfalar 87 - 88
Makale Özeti |Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale