E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 27 (3)
Cilt: 27  Sayı: 3 - 2016
1. Henüz tamamlanmamış! (Türkçe)
Front Matter

Sayfalar I - IX

ARAŞTIRMA MAKALESI
2. 
Özel Tasarlanmış Pektus Barı Yerleşimi Öncesi ve Sonrasında İnternal Torasik Arter Akımının Değerlendirilmesi
Internal Thoracic Artery Patency Before and After Insertion of Specially Designed Pectus Bar
Nezih Onur Ermerak, Pınar Kuru Bektaşoğlu, Canan Çimşit, Nuri Çağatay Çimşit, Nural Bekiroğlu, Mustafa Yüksel
doi: 10.14744/scie.2017.04875  Sayfalar 175 - 180
GİRİŞ ve AMAÇ: Kunduracı göğsü (pektus ekskavatum-PE) minimal invaziv yöntemle onarılmış (MIRPEx) hastalarda internal torasik arterler (İTA’lar) içinden geçen kan akımı bloke olabilir. Bu çalışmanın amacı İTA’ları koruma amacıyla özellikle tasarlanmış pektus barları kullanılarak MIRPEx olmuş hastalarda İTA’ların patensini araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya, PE düzeltmesi yapılacak olan 16 yaş üstü 22 hasta dahil edildi. Daha önceden PE nedeniyle ameliyat edilen hastalar çalışmaya alınmadı. Bilgisayarlı tomografi-anjiyografi (BTA) tüm hastalara İTA akımını değerlendirmek için ameliyat öncesi yapıldı. Tüm hastalar özel tasarım pektus barı ile ameliyat edildi. Ameliyat sonrası 10. günde toraksın kontrol BTA’sı çekildi. Ameliyat öncesi ve sonrası BTA’lar İTA akımını değerlendirmek amacıyla karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışma grubunda 19 erkek 3 kadın hastanın yaş ortalamaları 18.81±2.48 (dağılım, 16-23 yıl) idi. On sekiz hastada kan akımı etkilenmemişti (%88.8) ve sadece dört hastada tek taraflı İTA tıkanması mevcuttu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlar, benzersiz bir şekilde tasarlanmış barla MIRPEx sonrasında, 5 hastanın sadece 1’inde tek taraflı İTA tıkanması olduğunu gösterdi.

3. 
Pulmoner Septik Emboli Tanılı Olgularımızın Özellikleri
The Characteristic Features of Our Cases With Diagnosis of Pulmonary Septic Embolism
Coşkun Doğan, Sevda Şener Cömert, Benan Çağlayan, Elif Torun Parmaksız, Ali&775; Fi&775;dan, Nesrin Kıral, Banu Salepçi
doi: 10.14744/scie.2017.76158  Sayfalar 181 - 186
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, nadir görülen, morbidite ve mortalitesi yüksek seyredebilen bir hastalık olan septik pulmoner embolinin (SPE) klinik, radyolojik ve laboratuvar özellikleri araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2011–Aralık 2015 tarihleri arasında SPE ön tanısı ile incelenen ve tedavi edilen ve final tanısı olarak SPE olan olguların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Olguların demografik, radyolojik, klinik ve laboratuvar bulguları kayıt edildi.
BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalamaları 44.4±9.8 yıl olan, üçü kadın yedisi erkek toplam 10 olgu alındı. Olguların en sık tespit edilen birincil enfeksiyon odağı dört (%40) olgu ile apseli diş çekimi idi. En sık başvuru semptomu dokuz (%90) olguda göğüs ağrısı, en sık radyolojik bulgu sekiz (%80) olguda iki taraflı nodüller idi. Hayatını kaybeden hasta olmadı, tüm olgular başlanan antibiyoterapilere tam klinik ve radyolojik yanıt vermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Radyolojik olarak iki taraflı nodülleri olan olgularda, enfeksiyon parametreleri de yüksek ise SPE ayırıcı tanıya alınmalı, primer enfeksiyon odağı sorgulanmalı ve hastalara uygun antibiyoterapi başlanmalıdır.

4. 
Birinci ve İkinci Trimester Biyokimyasal Belirteçlerin ve Ultrason İncelemelerin Bebeğin Doğum Kilosu Üzerine Etkilerinin Araştırılması
Investigation of the Effects of First and Second Trimester Biochemical Markers and Ultrasonographic Measurements on Infant Birth Weight
Yeliz Çeçen Dönmez, Önder Sakin, Zehra Meltem Pirimoğlu, Ömer Talip Turhan, Gülçin Şahin Ersoy, Seda Subaşı
doi: 10.14744/scie.2017.12144  Sayfalar 187 - 194
GİRİŞ ve AMAÇ: Gebelerde baş-popo mesafesi (CRL), ense kalınlığı (NT), gebelik ilişkili plazma protein A (PAPP-A), beta human koryonik gonadotropin (beta hCG), alfa fetoprotein (msAFP) ve uterin arter Doppler ölçümlerinin bebeğin doğum kilosu ile ilişkisinin araştırılması ve intrauterin gelişme geriliğini (İUGG) tahmin edebilme derecesini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2010–Haziran 2011 tarihleri arasında hastanemiz gebe polikliniğine rutin kontrol için gelen ilk trimesterdeki 103 hasta çalışmaya alındı. Doğum ağırlığı 10. persentilin altında olanlar İUGG olan grup, diğerleri ise kontrol grubu olarak ikiye ayrıldı. Seksen üç gebelik normal doğum ağırlıklı bebek, 20 gebelik düşük doğum ağırlıklı (SGA) bebek doğumu ile sonlandı.
BULGULAR: Düşük doğum ağırlıklı doğan bebeklerin annelerinin ortalama vücut kitle indeksleri (VKİ), kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p=0.03). İlk trimesterdeki ortalama CRL ölçümlerinde SGA’lı bebeklerde normal kilolu bebeklere göre anlamlı bir farklılık saptanmadı. Anne serumlarındaki ortalama PAPP-A ve βhCG ortalama değerleri ve hemoglobin değerleri de her iki grupta aynı bulundu. Fetusların biyofizik ölçümleri arasında fark gözlenmedi. Uterin arterde çentik daha yüksek oranda SGA’lı gebeliklerde olmasına rağmen, istatistiksel olarak iki grup arasında fark saptanmadı. İkinci trimesterde baktığımız ortalama AFP MoM (ortalamanın katları) SGA’lı gebeliklerde anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.009). Aynı bulgular Pearson korelasyon testinde de gösterildi (p=0.028, r=-0.327).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İlk trimester serum belirteçlerinin İUGG olan grupta normal gruba göre farklı olmadığı; buna karşılık 20–24. hafta uterin arter Doppler çentik varlığı değerlerinin İUGG’yi tahmin etmede etkili olabileceğini gösterildi. Ayrıca msAFP MoM değeri yüksekliğinin SGA bebeklerle ilişkili olduğunu belirledik.

5. 
Kimyasal Yöntemle Yapılan Üriner Sistem Taş Analizinin Taşı Tanımlamadaki Etkinliğinın Araştırılması
Evaluation of the Efficacy of Chemical Method to Determine Urinary Tract Stone Composition
Önder Kara, Ercan Malkoç, Şenol Tonyalı, Ferhat Ateş, Ali Serdal Uyumaz, Ömer Özcan, Zeki Aktaş, Temuçin Şenkul
doi: 10.14744/scie.2017.04468  Sayfalar 195 - 199
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, üriner sistem taşlarının analizinde kullanılan kimyasal yöntemin güncel taş hastalığı kılavuzlarında yer alan taş tip ve bileşenlerini kategorize etmedeki etkinliği araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart 2014 ile Eylül 2015 tarihleri arasında toplam 198 üriner sistem taşının kimyasal incelemesi yapıldı. Kimyasal yöntemde taş içeriğinde bulunan kalsiyum, oksalat, ürik asit, magnezyum, fosfat, sistin, amonyum ve karbonat tespit edilebilmektedir. Bu yöntemle tespit edilen taş mineral içerikleri tek, iki, üç ve daha fazla komponent olarak gruplandırıldı. Elde edilen taş bileşenleri kılavuzlarda evrensel olarak sınıflandırılmış taş çeşitleri ile uygunluğu açısından kıyaslandı.
BULGULAR: İnceleme sonunda 65 (%32.9) örnekte tek mineral, 133 (%67.1) örnekte ise birden fazla mineral içeriği saptandı. 45 (%22.7) kalsiyum oksalat, 22 (%11.6) kalsiyum fosfat, 11 (%6.1) kalsiyum + ürik asit, 10 (%5) ürik asit, 7 (%3.5) sistin, 7 (%3.5) karbonat apatit, 4 (%2) amonyum ürat, 1 (%0.5) magnezyum amonyum fosfat olmak üzere 107 (%54) örnek EAU (European Association of Urology) kılavuzundaki taş çeşitlerinde adı geçen örneklerle uyum gösteriyordu. Ancak 91 (%46) örnekteki taş analizleri bu kılavuzda yer almayan kombinasyonlardan oluşuyordu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kimyasal taş analizi literatürde belirtilen eksikliklerinin yanında taş kılavuzlarında yer alan taş tip ve bileşenlerini kategorize etmede yetersiz olarak değerlendirildi. Kimyasal yöntem özellikle ilk tanı esnasında taşın değerlendirilmesi amacıyla tercih edilecek bir yöntem gibi görünmemektedir.

6. 
0–5 Yaş Arası 250 Türk Çocukta Penis Uzunluğu ile Pelvik Antropometrik Ölçümler Arasındaki Korelasyonun Araştırılması
Investigation of the Correlation Between Pelvic Anthropometric Measurements and Penile Length of 250 Turkish Boys Aged 0-5 Years
Hakan Akdere, Ali Yılmaz, Özcan Arabacı, Yavuz Özdemir, Ersan Arda
doi: 10.14744/scie.2017.93823  Sayfalar 200 - 204
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda 0–60 ay arası çocukların gerilmiş penis uzunluğu (GPU) ölçüldü ve yaş-boy-kilo-interspinöz mesafe ve pubis yüksekliği gibi antropometrik parametrelerle ilişkisi değerlendirildi. Elde ettiğimiz veriler, benzer diğer literatür çalışmaları ile karşılaştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız, 0–60 ay yaş arası 250 erkek çocukta yapıldı. Bütün çocukların gerilmiş penis uzunluğu, kilosu, boyu, interspinöz mesafesi ve pubis yüksekliği tek bir ürolog tarafından değerlendirildi. Bu değerlendirmeler optimal poliklinik şartlarında gerçekleştirildi.
BULGULAR: Çocukların ortalama boyu 55.82±3.22 cm, ortalama vücut ağırlığı 4729.08±54.23 gr, ortalama interspinöz mesafesi 12.757±1.21 cm, ortalama pubis yüksekliği 2.56±0.46 cm, GPU 2.69±0.57 cm olarak ölçüldü. Gerilmiş penis uzunluğu ile çocukların yaşı, ağırlığı, boyu ve interspinöz mesafesi arasında belirgin bir ilişki bulundu (sırasıyla: r=0.240, p=0.001; r=0.242, p=0.001; r=0.204, p=0.006; r=0.224, p=0.002). GPU ve pubis yüksekliği arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (r=0.97, p=0.191).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Penis uzunluğundaki anomalileri doğru değerlendirebilmek için yaşa ve ırka özgü ortalama GPU değerleri bilinip, bu veriler göz önünde tutularak muayene yapılmalıdır. Çalışmamız 0–60 ay yaş aralığındaki beyaz ırk çocuklar için güncel referans değerler sağlamıştır. Antropometrik ölçümlerle birlikte değerlendirildiğinde bu veriler klinisyenlere tanı ve tedavi süreci aşamalarında yararlı olabilir.

7. 
Geniş Yanıklı Hastalarda Yakın Akraba (Aile) Kaynaklı Deri Allogrefti Kullanımı
Use of Close Relative (Family) Skin Allograft in Major Burns
Kaan Gideroğlu, Murat Yaman, Erhan Tunçay, İrfan Taşdelen, Ömer Halim Kaşıkçı, Gaye Taylan Flinte
doi: 10.14744/scie.2017.31391  Sayfalar 205 - 209
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada yanık merkezimizde yakın akraba (aile) kaynaklı deri allogreft ile onarım uygulanan majör yanıklı hastaların geriye dönük olarak incelenmesi ve sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Ocak 2016–1 Ağustos 2016 tarihleri arasında yanık merkezimizde yakın akraba kaynaklı deri allogreft uygulanan 13 hasta çalışmaya dahil edildi. Hasta dosyaları yaş, cinsiyet dağılımı, total yanık yüzey alanı, “Abbreviated Burn Severity Index” (ABSI) skoru, hastanede kalış süresi mortalite sayısı ile donör sayısı, donör yaşı, cinsiyeti, donör alan komplikasyonları ve yatış süresi açısından geriye dönük olarak tarandı.
BULGULAR: Yanık hastaların yaş ortalaması 24.46 (±12.65 SS) yıl, donör hastaların yaş ortalaması ise 35.64 (±9.34 SS) yıl idi. Hastaların 10’u (%76) erkek, üçü (%24) kadındı. Total yanık yüzeyi alanı ortalaması %57.61 (±13.13 SS) olarak saptandı. ABSI skoru ortalaması 9.07 (±2.25 SS) olarak bulundu. Ortalama hastanede kalış süresi 53.4 (±38.62 SS) gün idi. Allogreft uygulanan dört (%30) hastanın hayatını kaybettiği saptandı. Yalnızca bir hasta için farklı seanslarda iki ayrı donörden allogreft alınırken, diğer hastalar için ise sadece tek donörden allogreft alındı. Donörlerin biri kadın 13’ü (%92) erkek idi. Hiçbir donörde verci alanla ilgili bir komplikasyon saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Özellikle yeterli miktarda otogreft donör sahası bulunmayan majör yanıklı hastalarda deri bankası bulunmadığı ve kerotinosit kültürlerinin yapılamadığı koşullarda yakın akraba (aile) kaynaklı deri allogrefti kullanımının ulaşılması kolay ve ‘cost-effective’ bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz.

8. 
Korneal Neovaskülarizasyonlarda İnce İğne Diatermi: İlk Sonuçlarımız
Fine Needle Diathermy for Corneal Neovascularization: Initial Results
Osman Şalkacı, Ümit Çallı, Baran Kandemir, Taha Ayyıldız
doi: 10.14744/scie.2017.92260  Sayfalar 210 - 214
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada kliniğimizde korneal vaskülarizasyonu bulunan hastalarda tercih ettiğimiz ve uyguladığımız ince iğne diatermi (İİD) yönteminde ilk sonuçlarımızı bildirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Otuz dört hastanın korneal neovaskülarizasyonu olan 34 gözüne İİD uygulandı. İşlem öncesi ve sonrası tüm hastalara ön segment renkli fotoğrafı çekildi. Hastalarda görme keskinliği, vaskülarizasyon yaygınlığı ve derinliği işlem öncesi ve sonrasında karşılaştırıldı ve uygulama sayıları, komplikasyonlar kaydedildi.
BULGULAR: Vaskülarizasyon nedeni hastaların 12’sinde primeri bilinmeyen lipit keratopati, 9’unda herpes keratiti, 6’sında bakteriyel keratit, 3’ünde korneal grefon reddi, 2’sinde fungal keratit, 2’sinde alkali yanık ve 1’inde travma olduğu görüldü. Hastaların 15’inde müdahale edilen tüm damarlar oklüze olurken, 7 hastada bu oran %75 ve 5’inde %50 idi. Hastaların 12’sinde ikinci İİD, 4’ünde üçüncü İİD uygulandı. Bazı hastalarda ikinci ve üçüncü işlemlerde başarı artışı olduğu, bazı hastalarda ise istenen yanıtın üçüncü işlemde dahi elde edilemediği tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnce iğne diatermi ile seçilmiş hastalarda korneal neovaskülarizasyon tedavisinde çok başarılı sonuçlar elde edilmekte, bu yöntem bazı hastalarda ise kısmen yetersiz kalmaktadır.

9. 
Laparoskopik Total Ekstraperitoneal Kasık Fıtığı Onarımında Tespitsiz Mesh Tekniği: Erken Sonuçlar
Laparoscopic Total Extraperitoneal Inguinal Hernia Repair Without Mesh Fixation: Report of Early Outcomes
Julide Sağıroğlu, Tuğrul Özdemir, Tuba Atak, Mehmet Ali Gök, Kıvılcım Orhun Erdoğan, Tunç Eren, Orhan Alimoğlu
doi: 10.14744/scie.2017.64872  Sayfalar 215 - 219
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmada laparoskopik total ekstraperitoneal (TEP) fıtık onarımında tespitsiz mesh yerleştirme sonuçlarının analizi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2012–2015 yılları arasında kliniğimizde kasık fıtığı nedeniyle TEP yöntemiyle ameliyat olan 60 hasta ameliyat süresi, ameliyat sonrası ağrı, parestezi, idrar retansiyonu, seroma, hematom, enfeksiyon, nüksetme ve kronik ağrı açısından geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Altmış olgunun üçü kadın (%5), 57’si erkek (%95), yaş ortalaması 48 (dağılım, 27–66 yıl) idi. Beş (%8) hastada tekrarlayan kasık fıtığı, 50 (%83) hastada tek taraflı, beş (%8) hastada iki taraflı kasık fıtığı mevcuttu. Hastaların dördünde açık fıtık tamir yöntemine geçildi. Ameliyattan sonra 24. saat tüm hastalar kesi bölgesinde 1–2 seviye arasında ağrı bildirdiler. Sadece dört hasta birinci hafta sonu 2. seviyede ağrı tanımladılar. İzleyen süreçte bir, üç ve altıncı aylarda hastalar ağrı bildirmedi. İzlem süresi boyunca 6 hastada parestezi kaydedildi. Dört hastada ilk hafta görülen seroma birinci ay kontrolünde kaybolmuştu. Hiçbir hastada hematom, üriner retansiyon, enfeksiyon, rekürrens ve kronik ağrı görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mesh tespitsiz laparoskopik TEP kasık fıtığı onarımı, tecrübeli cerrahlar tarafından yapıldığında güvenli bir yöntemdir.

10. 
Diyabetik Ayak Tanılı 32 Olgunun Bakteriyolojik ve Klinik Değerlendirilmesi
Bacteriological and Clinical Evaluation of 32 Cases of Diabetic Foot
Gülçin Güngör Olçum, Fidan Canan Çelik Yağan, Burcu Doğan, Sema Basat
doi: 10.14744/scie.2017.99076  Sayfalar 220 - 226
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın temel amacı diyabetik ayak (DA) tanısı alan hastaların klinik ve laboratuvar özelliklerini araştırarak antibiyotik tedavisi ve klinik takip seçimine yardımcı olmaktır. Diyabetik ayak, böbrek komplikasyonları ve hastalıkların etki mekanizması arasındaki potansiyel ilişki incelendi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2014–2015 tarihleri arasında dahiliye polikliniğinde DA nedeni ile izlenen toplam 32 olgu alındı. Hastaların tıbbi kayıtlarından incelenerek geriye dönük olarak lipid düzeyleri, mikroalbüminüri, mikroalbümin/kreatinin oranı, kreatinin klirensi (Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration [CKD-EPI] ile formülize edilerek), HbA1c düzeyi kaydedildi.
BULGULAR: Çalışma 13’ü kadın (%40.6), 19’u erkek (%59.4) toplam 32 olgu ile yapıldı. Olguların yaşları 32 ile 88 yıl arasında değişmekte olup, median değeri 58.5 yıldı. Olguların diyabet yaşları beş ile kırk yıl arasında değişmekte olup, ortalaması 15.5±7.06 yıl, HbA1c düzeyleri 5.4 ile 14.7 arasında değişmekte olup, ortalaması 9.01±2.26 idi. Olguların CKD-EPI düzeyleri 11 ile 130 arasında değişmekte olup, ortalaması 75±27.34’tü. Olguların 22’sinde (%68.8) mikroorganizma üremesi görülürken, 10’unda (%31.3) görülmedi. Olguların ikisinde (%6.3) birden fazla mikroorganizma üremişti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaş ve cinsiyete göre etken mikroorganizma incelendiğinde en çok Gram (+) kok grubu bakterilerin ürediği görüldü. CKD-EPI grupları arasında diyabet yaşı ortalamaları açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.001; p<0.01). CKD-EPI’ye göre üreyen mikroorganizmalara bakıldığında ise; 60–89 mL/dk/m2 arasında olan olgularda en çok üreyen mikroorganizma Staphylococcus aureus olarak görülmektedir.

OLGU SUNUMU
11. 
Klinefelter Sendromu ve Kötü Kontrollü Diyabeti Olan Bir Olguda Androjen Replasman Tedavisinin Kan Şekeri Regülasyonu Üzerine Etkileri
The Effects of Androgen Replacement Therapy on Glycemic Control in a Case with Klinefelter Syndrome and Poorly Controlled Diabetes
Ayşenur Özderya, Şule Temizkan, Kadriye Aydın Tezcan
doi: 10.14744/scie.2017.26043  Sayfalar 227 - 232
Hipergonadotropik hipogonadizm ve önikoid vücut yapısı ile karakterize olan Klinefelter sendromu (KS), erkeklerde en sık rastlanan seks kromozom anomalisi olup, genellikle 47,XXY karyotipine sahiptir. Klinefelter sendromunda, otoimmün hastalık ve diyabet gelişme riskinin yüksek olduğu ve eşlik eden hipoandrojeneminin diyabet regülasyonunu kötüleştirdiği çalışmalarda gösterilmiştir. Otuz dokuz yaşındaki erkek hasta, kan şekeri yüksekliği nedeniyle endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları polikliniğine başvurdu. Yaklaşık beş yıldır diyabet tanısı olan hastanın HbA1c değeri %14.9 olarak belirlendi. Başvuru sırasında günlük yaklaşık 80 ünite insülin kullanan hastanın androjen replasman tedavisi sonrası insülin ihtiyacı yaklaşık 60 üniteye kadar geriledi. Takiplerinde, androjen replasman tedavisi başlandıktan iki ay sonraki kontrol HbA1c değeri %7.7 olarak belirlendi. Hipoandrojenemi diyabet gelişimi ve mevcut diyabetin regülasyonunda bozulmaya sebep olmaktadır. Bu hastalarda testosteron replasmanı, glisemik kontrolü düzeltebilir.

12. 
Diyabetik Bir Olguda Orbital Sellülitin Nadir Bir Komplikasyonu: Kavernöz Sinüs Trombozu
A Rare Complication of Orbital Cellulitis in a Diabetic Case: Cavernous Sinus Thrombosis
Betül Ekiz Bilir, Bülent Bilir, Mücahit Doğru, Evrim Polat, Neslihan Atile Soysal, İbrahim Yılmaz
doi: 10.14744/scie.2017.36097  Sayfalar 233 - 237
Diyabetin çeşitli enfeksiyonlara ve tromboza eğilimi artırdığı iyi bilinmektedir. Diyabette doğal, hücresel ve humoral bağışıklık mekanizmalarının çeşitli basamaklarında bozukluklar beklenir. Trombosit fonksiyonlarındaki, koagülasyon faktörlerindeki ve damar yapısındaki bozukluklar da tromboza eğilimi artırır. Hem enfeksiyonların hem de trombotik olayların diyabetteki seyri diyabetik olmayan olgulara göre daha ciddidir. Bu yazıda orbital sellülit gelişip kavernöz sinüs trombozu ile komplike olan 94 yaşında diyabetik erkek olgu sunuldu. Olgu orbital sellülit, idrar yolu enfeksiyonu, hiperozmolar non ketotik durum, akut böbrek yetersizliği ve üremiye sekonder kompanse metabolik asidoz tanıları ile endokrinoloji servisine yatırıldı. Antibiyoterapisine ve hidrasyonuna vakit kaybetmeksizin başlanıp gerekli tedavisi yapılan olgu, mortalitesi yüksek kavernöz sinüs trombozu sonrası tedaviye cevap vermeyerek kaybedildi. Özellikle diyabetik olgularda orbital enfeksiyonların komşuluk yoluyla kavernöz sinüse yayılıp septik tromboza yol açarak ölümcül seyredebileceği göz önüne alınarak erken tanı ve tedavisi yapılmalıdır.

13. 
Metastatik Akciğer Kanserini Taklit Eden Romatoid Artritin Akciğer Tutulumu Olgusu
A Case of Pulmonary Involvement in Rheumatoid Arthritis Mimicking Metastatic Lung Cancer
Nezihe Çiftaslan Gökşenoğlu, Emine Aksoy, Fatma Tokgoz Akyıl, Yasemin Bodur, Tulin Sevım
doi: 10.14744/scie.2017.93446  Sayfalar 238 - 241
Otoimmün ve sistemik bir hastalık olan romatoid artritte (RA) akciğer tutulumu oldukça sık görülmektedir. Olgumuz elli sekiz yaşında kadın hasta, nefes darlığı, mide ve yaygın eklem ağrısı nedeniyle incelenmişti. Akciğer grafisinde iki taraflı pulmoner nodül ve plevral efüzyon saptanan hasta metastatik akciğer kanseri ön tanısı ile kliniğimize gönderildi. Laboratuvar değerlendirmesinde anemi, C-reaktif protein ve sedimentasyon yüksekliği saptandı. Torasentez yapıldı, plevral sıvı eksuda karakterindeydi. Glukoz düşük, adenozin deaminaz ve laktat dehidrogenaz yüksekti. Eklem ağrıları nedeniyle bakılan kan ve plevra romatoid faktör yüksek saptandı. Kanda bakılan anti-siklik sitrüline peptitin pozitif idi. Hasta romatoloji ile konsulte edildi, bu bulgularla RA ve akciğer tutulumu tanısı kondu. Metilprednizolon tedavisi ile plevral efüzyonu ve nodülleri kayboldu. Bu olgu iki taraflı pulmoner nodül ve plevral efüzyonun ayırıcı tanısında, önceden bilinen RA tanısı olmasa dahi bu hastalığın akılda tutulması gerektiğini vurgulamak amacıyla sunuldu.

14. 
Prenatal Tanı Alan Primer Fronto-Etmoidal Ensefalosel: Olgu Sunumu
Prenatally Diagnosed Primary Frontoethmoidal Encephalocele: A Case Report
Ebru Çelik Kavak, Salih Burçin Kavak, Ahmet Yalınkaya, Hakan Artaş, Numan Çim
doi: 10.14744/scie.2017.68916  Sayfalar 242 - 245
Bu yazıda, 24. gebelik haftasında tanı konulan bir primer fronto-etmoidal ensefalosel olgusu sunmayı amaçladık. Ensefalosel en sık izlenen üç nöral tüp defektinden biridir, diğerleri anensefali ve spina bifidadır. Bu olguda yapılan ultrasonografide yüz orta hatta glabella bölgesinde kitle tesbit edildi, eşlik eden anomaliye rastlanmadı. Doğum sonrası yapılan muayene ve radyolojik değerlendirmede olguya, fronto-etmoidal ensefalosel tanısı konuldu. Bu olgular antenatal dönemde ultrason ile tanı konulabilen nadir lezyonlardır. Aksi isbat edilinceye kadar nazal bölgede izlenen her kitle ensefalosel olarak kabul edilmelidir.

15. 
Fallot Tetralojisine Sekonder Gelişen Streptococcus Intermedius’un Neden Olduğu Beyin Apsesi: Olgu Sunumu
Brain Abscess due to Streptococcus Intermedius Secondary to Tetralogy of Fallot in a Child: A Case Report
Esra Çelik Kuzaytepe, Ayşe Karaaslan, Yasemin Akın, Tufan Hiçdönmez, Ömer Çiftçi, İbrahim Meriç, Esma Esmi, Melis Şirinoğlu, Serap Genç Yüzüak, Şerife Dülger
doi: 10.14744/scie.2017.71245  Sayfalar 246 - 249
Fallot tetralojisi tanılı 10 yaşında Suriyeli erkek hasta acil servise baş ağrısı, kusma, bilinç bulanıklığı ve dengesiz yürüme şikayetleriyle başvurdu. Fizik muayenede, parmaklarda belirgin çomaklaşma ve peroral siyanoz gözlendi. Hastanın yapılan kraniyal bilgiyasayarlı tomografisinde sağ oksipitoparietal bölgede 41.55x25.65 mm büyüklüğünde apse formasyonu saptandı. Apse aspirasyonu gerçekleştirildi. Ampirik olarak hastaya intravenöz (iv) seftriakson ve metronidazol tedavileri başlandı. Apsenin kültüründe Streptococcus intermedius, idrar kültüründe genişlemiş spektrumlu bata-laktaaz üreten Escherichia coli ve 2 ardışık kan kültürlerinde metisiline dirençli koagülaz-negatif stafilokoklar saptandı. Bu nedenle mevcut antibiyoterapi yerine iv vankomisin ve meropenem kombinasyonu kullanıldı. Takip sırasında manyetik rezonans görüntüleme yapıldı ve apse oluşumu gözlendi. Apse tümüyle eksize edildi. Hasta cerrahi drenaj ve 6 hafta sistemik antibiyotik tedavisiyle başarıyla tedavi edildi. Normal ağız florasında S. intermedius bulunmuş olup siyanotik kalp hastalığı gibi altta yatan bir hastalık varlığında S. intermedius patojenik hale gelebilir ve potansiyel olarak ölümcül enfeksiyona neden olabilir.

16. 
Nadir Görülen Tükürük Bezi Tümörü: Folliküler Varyant Asinüs Hücreli Karsinom
Very Rare Salivary Gland Tumor: Follicular Variant of Acinic Cell Carcinoma
Betül Demirciler Yavaş, Orhan Kemal Kahveci, Esra Uygur, Emre Kaçar, Çiğdem Tokyol
doi: 10.14744/scie.2017.92679  Sayfalar 250 - 253
Asinüs hücreli karsinomlar oldukça nadir tümörlerdir. Hastalar parotis ya da fasiyal, soliter kitle şikayeti ile genellikle başvururlar. Genelde çok yavaş büyürler, malignite potansiyelleri oldukça düşüktür. Sağkalımı çok iyi bir tümördür. Cerrahi eksizyon tedavi için yeterlidir. Olgumuz en nadir görülen paterne sahip, folliküler varyant asinüs hücreli karsinomdur. Ayırıcı tanısının hem normal tükürük bezinden, hem de pek çok tümörden yapılması önemlidir.

17. 
Distosiye ve Bel Ağrısına Neden Olan Nadir Bir Klinik Olgu: Retrorektal Dermoid Kist
A Rare Clinical Case Causing Dystocia and Lumbago: Retrorectal Dermoid Cyst
Ayhan Erdemir, Ömer Aydıner
doi: 10.14744/scie.2017.92668  Sayfalar 254 - 257
Retrorektal kitleler nadir görülmekte olup, yanlış ve geç tanı almaya neden olabilmektedir. Bu durum gebe kadınlarda zorluklara neden olabilir. Genellikle benign lezyonlardır ve tesadüfen tanı konulmaktadır. Retrorektal kitlelerin primer tedavisi cerrahi olup ve cerrahi yaklaşımının seçimi de önemlidir. Bu yazıda, bel ve bacak ağrısı ile belirti veren, bir yıl önce baş-pelvis uygunsuzluğu nedeniyle acil sezaryene endikasyonu ile doğum yapan, 25 yaşındaki hasta sunuldu. Hastamıza retrorektal dermoid kist tanısı ile Kraske prosedürü uygulandı. Olgumuz literatüre göre değerlendirdi ve bu nadir klinik duruma dikkat çekmek amaçlandı.

18. 
Mezenterik Kistik Lenfanjioma: Olgu Sunumu
Mesenteric Cystic Lymphangioma: A Case Report
Volkan Kınaş, Kaptan Gülben, Uğur Berberoğlu, Murat Ersen Bekar
doi: 10.14744/scie.2017.68725  Sayfalar 258 - 260
Mezenterik kistler sık karşılaşılmayan karıniçi kitleler olup, atipik karın semptomlarıyla kendini gösterebilir. Mezenterik kistik lenfanjiyom (MKL) mezenterik kistlerin nadir formlarından biridir ve literatürde 200’den daha az olgu bildirilmiştir. Mezenterik kistik lenfanjiyomlar etiyolojisi bilinmeyen benign kistik kitlelerdir, ancak komşu yapıları tutmaya ve nükse eğilim gösterirler. Bu olgu sunumunda, 42 yaşında, tam rezeksiyon uygulanan ve sekiz aydır hastalıksız takip edilen MKL’li bir erkek olgu bildirildi, dahası hastalığın tanısı ve cerrahi tedavisi ile ilgili literatür bilgisi gözden geçirildi.

EDITÖRE MEKTUP
19. 
Uzun Dönem Metimazol Kullanan Hastada Doz Artışı Sonrası Gelişen Agranülositoz Olgusu
Agranulocytosis Developed After Dose Escalation in a Patient Under Chronic Methimazole Treatment
Didem Eroğlu, Cihangir Çakır, Ayhan Bekmez, Berçem Ayçiçek Doğan, Esma Türkmen
doi: 10.14744/scie.2017.90267  Sayfalar 261 - 262

LookUs & Online Makale