E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - South Clin Ist Euras: 14 (2)
Cilt: 14  Sayı: 2 - 2003
ARAŞTIRMA MAKALESI
1. 
Talus Kırıklarının Cerrahi Tedavisi
Surgical Treatment Of Fractures Of The Talus
Güven Bulut, Önder Ofluoğlu, Gökçe Mik, Davut Yasmin, Muzaffer Yıldız
Sayfalar 71 - 73
AMAÇ: Talus kırıklarının tedavisi oldukça sorunludur. Bu çalışmada çok sık görülmeyen deplase talus kırıklarının değişik cerrahi yaklaşımlarla tedavileri tartışılmıştır. Temmuz 1998-Eylül 2002 yılları arasında 11 hastanın 12 talus kırığına açık redüksiyon ve internal fiksasyon uygulanmıştır. Hastaların 10’u erkek, 1’i bayan olup ortalama yaşları 30 (18-50) idi. Sekizi yüksekten düşme, 3’ü trafik kazası neticesinde olmuştu. Beşi talus boyun kırığı, 6’sı talus cisim kırığı olup birinde hem boyun hem de cisim kırığı vardı. Olguların 8’i travmayı izleyen ilk 24 saat içinde opere edildi. Talus boyun kırıklı 2 olguda posteroanterior, 4 olguda anteroposterior fiksasyon yapıldı. Talus cisim kırıklarının tamamında anteromedial yaklaşım tercih edildi. Ameliyat sonrası tüm olgularda 4-8 hafta süre ile alçı immobilizasyonu uygulandı. Tam yük vermeye ortalama 14 (12-20) haftada izin verildi. Hastalar ortalama 24 (6-51) ay izlendi. Olguların 7’sinde ağrı şikayeti yokken, 3‘ünün orta düzeyde, 2’sinin de ciddi düzeyde ağrısı vardı. Olguların biri haricinde kaynama sorunu gözlenmedi. İki hastada Sudeck atrofisi, 3 hastada subtalar, 2 hastada da tibiotalar artrit gelişti. Sadece bir olguda AVN ile görüldü. Tip II ve tip III boyun kırıklarında anterior veya posteriordan vida tespiti, cisim kırıklarında da eklem yüzeyi rekonstrüksiyonu sonrası vida ve Kirschner telleri ile tespitin erken dönemde uygulanması halinde tatmin edici sonuçlar alınmaktadır
YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:

2. 
Düzenli Hemodiyaliz Tedavisi Gören Kronik Renal Yetmezlikli Olgularda Hemostatik Parametrelerdeki Değişmeler
Alterations In Haemostatic Parameters In Patients With Chronic Renal Failure On Regular Hemodialysis Treatment
Işık Türkalp, Aliye Karabulut, Didem Özkazanç
Sayfalar 74 - 80
AMAÇ:
Düzenli hemodiyaliz tedavisi gören kronik renal yetmezlikli (KRY) hastalarda, hemostatik parametrelerdeki değişimleri ve hemodiyaliz tedavisinin bu parametreler üzerindeki etkilerini incelemek amacıyla, 20 sağlıklı olguda ve kuprofan (CP) membranlarıyla düzenli hemodiyaliz tedavisi gören 20 KRY’li olguda çalışılmıştır. Hemodiyaliz tedavisinin etkilerinin gösterilebilmesi amacıyla da, çalışma grubundaki hastalar hemodiyaliz seansı öncesi ve sonrasında kan örnekleri alınarak incelenmiştir. Tüm gruplarda trombosit sayısı, protrombin zamanı (PT), parsiyel tromboplastin zamanı (PTT), fibrinojen, fibrin-fibrinojen yıkım ürünleri (FDP), antitrombin III (AT III), D-dimer düzeyleri ve rutin parametreler tayin edilmiştir. Sağlıklı kontrol grubu ile diyaliz öncesindeki çalışma grubu karşılaştırıldığında, KRY’li grupta trombosit sayısı kontrol grubuna göre anlamlı azalmış, PT anlamlı uzamış, fibrinojen düzeyleri anlamlı artmış, AT III aktivitesi anlamlı azalmış, D-Dimer düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı artmış olarak saptanmıştır. PTT her iki grupta da normal sınırlarda bulunmuştur. Diyaliz öncesi ve sonrasındaki değerler incelendiğinde, hemodiyaliz sonrasında hemostatik parametrelerde anlamlı fark saptanmamıştır. Bu çalışmada saptadığımız AT III aktivitesindeki azalma ve fibrinojen konsantrasyonlarındaki artma bu olgularda hiperkoagülasyon geliştiğini ve FDP-D-Dimer konsantrasyonlarındaki artış ise hiperkoagülasyona sekonder olarak fibrinolitik sistemin aktive olduğunu ortaya koymuştur. AT III ve D-Dimer bir hemodiyaliz seansı ile değişmediğinden, bu parametrelerin uzun süreli hemodiyaliz tedavisi gören KRY’li hastalarda koagülasyon ve fibrinolitik sistemlerin aktivasyonlarının izlenmesinde kullanılabileceği kanısına varılmıştır.

YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:

3. 
Oküler Hipertansiyon Ve Primer Açık Açılı Glokom Hastalarında Timolol Ve Latanoprostun Karşılaştırması
comparison of timolol and latanoprost in patients with ocular hypertension and primary open angle glaucoma
Burak Özdemir, Ekrem Kurnaz, Yusuf Özertürk
Sayfalar 81 - 84
AMAÇ: Glokom irreversibl körlüğün en sık sebeplerindendir. Bu çalışmada oküler hipertansiyon (OHT) ve primer açık açılı glokom (PAAG) hastalarında timolol ve latanoprost monoterapilerinin göz içi basıncı (GİB) üzerine etkilerini karşılaştırma amaçlanmıştır. OHT ve PAAG teşhisli 44 hasta, 3 aylık prospektif çalışmaya alındı. Hastalar günde iki defa (saat 9: 00, 21: 00) %0,5 timolol ve günde tek doz (saat 21: 00) %0,005 latanoprost gruplarına randomize edildi. 3 ay takip sonunda ilaçların bazal GİB’na kıyasla sağladıkları GİB düşüş değerleri karşılaştırıldı. Timolol monoterapisi başlanan 22 hastada başlangıç ortalama diurnal GİB değeri 25,0±1,8 mmHg iken, latanoprost monoterapisi başlanan 22 hastada 24,7±2,1 mmHg idi. Her iki ilaç da 3 aylık tedavi süresince GİB değerlerinde anlamlı derecede düşüş sağladı (p<0,01). Üç ay sonunda timolol kullanan hastalarda diurnal GİB değerlerinde ortalama 5,9±2,5 mmHg düşüş sağlanırken, %0,05 latanoprost kullanımı ile 7,8±3,0 mmHg düşüş elde edildi. 3 ay sonundaki ortalama diurnal GİB düşüş değerleri kıyaslandığında %0,05 latanoprost, %0,5 timololden anlamlı derecede üstün bulundu (p<0,05). Latanoprost timololden daha etkili bir oküler hipotansif ilaçtır.
YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:

4. 
Gentamisin Polimetilmetakrilat (G-Pmma) Zincirlerinin Kronik Osteomyelit Tedavisindeki Yeri
The Role Of Gentamycin-Polymethylmethacrylate (G-Pmma) Chains In The Treatment Of Chronic Osteomyelitis
Erman Yanık, Güven Bulut, Muzaffer Yıldız, Önder Ofluoğlu, Muammer Çolak
Sayfalar 85 - 89
AMAÇ: Kronik osteomyelit günümüzde gelişmiş toplumlarda çok az görülmesine rağmen, ciddi komplikasyonlarıyla önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Hastalığın tedavisi için sistemik antibiyoterapi, oluklaştırma, tabaklaştırma, devamlı irrigasyon-drenaj, lokal kas flebi uygulaması, amputasyon klasik yaklaşımlardır. Bu çalışmanın amacı, klasik yöntemlere alternatif olarak geliştirilen G-PMMA zincirlerinin, kronik osteomyelitli olgulardaki etkilerini izlemek ve sonuçlarını değerlendirmektir. Kliniğimizde 1993-1999 yılları arasında tedavi edilen 26’sı (%84) erkek, 5’i (%16) kadın toplam 31 hastaya kronik osteomyelit tanısıyla G-PMMA zinciri uygulanmıştır. Yaş ortalaması 40 (14-73)’tır. 13 (%42) olguda femura, 10 (%32) olguda tibiaya, 3 (%10) olguda vertebraya, 3 (%10) olguda kalçaya, 1 (%3) olguda humerusa ve 1 (%3) olguda kalkaneusa zincir yerleştirilmiştir. 24 (%77) olguda hastalığın gelişmesinde ana etken iskelet sistemi travması, 7 (%23) olguda hematojen osteomyelittir. Ameliyat sonrası ortalama takip süresi 29 (4-75) aydır. Olguların %77’sinin takip süresi 1 yıldan fazladır. En az 1 aylık erken dönemde %93 ve en az 3 aylık geç dönemde %87 başarılı sonuçlar alınmıştır. İnfeksiyon bölgesinde kan dolaşımının ileri derecede bozuk olmasına rağmen, G-PMMA zincirleriyle yüksek lokal antibiyotik konsantrasyonu sağlanabilmesi önemli bir üstünlüktür. Bunu gerçekleştirirken toksik yan etkilerden uzak kalabilmek, yaranın kapatılabilmesi, hastaların erken mobilizasyonu, tekrarlayan müdahalelerin gerekmemesi, daha az sistemik antibiyotik ihtiyacı, düşük maliyet önemli diğer avantajlardır. G-PMMA zincirlerinin bu özellikleri ile kronik osteomyelit tedavisindeki etkili yerini koruyacağı inancındayız.


YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:

5. 
Kronik Böbrek Yetmezliği Vakalarında Anjiyotensin Converting Enzim İnhibitörlerinin Kullanımı İle Tnf-  Düzeyleri Arasındaki İlişkinin Araştırılması
The Study Of Correlation Between Angiotensin Converting Enzyme Inhibitor Treatment And Tnf-  In Chronic Renal Failure
Banu Palak, Demet Taşan, Mehmet Çobanoğlu, Mustafa Tekçe, Haluk Sargın, Ali Yayla
Sayfalar 90 - 94
AMAÇ: Kronik böbrek yetmezliği (KBY) tüm dünyada önde gelen morbidite ve mortalite sebeplerinden biridir. Çalışmamızda, anjiotensin konverting enzim inhibitörü (ACEI) tedavisi altında olan prediyaliz dönemdeki KBY’i olan hastalarda serum TNF-α seviyelerinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmaya prediyaliz dönem KBY’li olan 48 hasta (kreatinin klirensi: 21,75±8 ml/dk) alındı. Tüm hastalarda üre, kreatinin, albumin, serum TNF-α düzeyleri ölçüldü ve kreatinin klirensi hesaplandı. Çalışma sonucunda hastalar TNF-α sonuçlarına göre değerlendirildiğinde; ACEI kullanan KBY olan grupta (n: 24), ACEI dışında antihipertansif kullanan (n: 15) gruba göre TNF- α seviyeleri (29±14 vs 114±157, p<0.05) anlamlı olarak düşük saptandı. Yine ACEI kullanan grupla antihipertansif kullanmayan grup arasında (29±14 vs 114.4±65 p<0,005) istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. ACEI dışında antihipertansif kullanan ve antihipertansif kullanmayan grup arasında serum TNF-α açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bu karşılaştırmalı çalışmanın verileri ACEI kullanan prediyaliz dönem KBY’li hastaların TNF-α düzeylerinin ACEİ dışında antihipertansif tedavi alan ve antihipertansif tedavi almayan prediyaliz dönem KBY’li hastalara göre daha düşük olduğunu göstermiştir. Ancak, KBY’li hastalarda ACEİ tedavisinin TNF-α inhibisyonuna etkisinin gösterilebilmesi için prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır.
YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:

6. 
hemoglobin a1c (hba1c) düzeylerinin yaş ile korelasyonunun araştırılması
hemoglobin a1c-age relationship in healthy subjects
İnci Küçükercan, Asuman Orçun, Gülcan Baloğlu, Hatice Gözaydın, Buket Tekçe
Sayfalar 95 - 97
AMAÇ: Bu çalışmada normal glukoz toleransı olan bireylerde HbA1c düzeyinin yaş ile değişip değişmediğini araştırmayı amaçladık. Literatürlerde görülen farklı sonuçların, örnekleme grubunun belirlenmesindeki farklılıklardan ileri gelmiş olabileceğini düşünerek, çalışma grubumuz için Oral Glukoz Tolerans Testi (OGTT) uygulanmış 204 kişiyi seçtik. OGTT uyguladığımız 204 kişinin sonuçlarını 1999 Dünya Sağlık Örgütü (WHO) kriterlerine göre değerlendirerek 144 normal, 39 bozulmuş tolerans (IGT), 21 diyabetik (D) olmak üzere 3 grup oluşturduk. HbA1c düzeyini immunoturbidimetrik yöntem ile çalıştık. Normal grupta HbA1c-yaş arasında zayıf bir korelasyon saptadık (r=0.3990, p<0.0001). Diğer 2 grupta HbA1c-yaş arasında bir korelasyon saptayamadık (IGT: r= -0.306, p=0.8531; D: r=0.3424, p=0.1287). Elde ettiğimiz bulgulara göre, HbA1c ile yaş spesifik referans aralığı belirlenmesi için yeterli bir ilişki saptayamadık.
YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:

7. 
Travmatik Periferik Sinir Lezyonlarında Etyoloji
Etiology Of Traumatic Peripheral Nerve Lesions
Güven Bulut, Sırrı Aksu, Ülkü Türk Börü
Sayfalar 98 - 100
AMAÇ: Periferik sinirlerin akut yaralanmalarında, periferdeki lezyonun derecesi hakkında yaralanmaların oluş şekli çok faydalı bilgiler verebilir. Bu çalışmada, travmatik periferik sinir lezyonlarının lokalizasyonları ve etyolojileri araştırılmıştır. Ocak 1997-Temmuz 1999 tarihleri arasında ENMG tetkiki yapılan 105 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastalar tekrar çağırılıp nörolojik muayeneleri yapılarak, klinik düzelmeleri gözlenmiştir. Hastaların 77’si (%73) erkek, 28’i (%27) kadın olup, ortalama yaşı 33'tür (1-90). 105 hastada 118 sinir lezyonu saptanmıştır. 96 (%91.4) hastada tek sinir veya pleksus lezyonu, 9 (%8.6) hastada birden fazla sinir lezyonu görülmüştür. Hastalarda 27 (%23) siyatik, 21 (%17.8) radial, 17 (%14.4) median, 16 (%13.5) ulnar, 10 (%8.5) peroneal, 10 (%8.5) fasiyal, 4 (%3.4) tibial, 2 (%1.7) abduscens, 1 (%0.8) femoral, 1 (%0.8) sural sinir, 8 (%6.8) brakial ve 1 (%0.8) lumbosakral pleksus lezyonu tespit edilmiştir. En sık (%24.8) trafik kazalarına bağlı periferik sinir yaralanmaları dikkat çekmekte, bunu %21.9 ile iyatrojenik lezyonlar takip etmektedir. Hastaların 26’sında (%24.8) trafik kazaları, 23’ünde (%21.9) iyatrojenik nedenler, 16’sında (%15.3) kesici alet ve cisim yaralanmaları, 16’sında (%15.3) kırıklar ve açık yaralar, 10’unda (%9.5) ateşli silah yaralanmaları, 7’sinde (%6.6) künt kapalı travmalar, 3’ünde (%2.9) iş kazaları, 2’sinde (%1.9) idyopatik bası, 1’inde (%0.9) elektrik çarpması ve 1’inde (%0.9) koltuk değneği basısı saptanmıştır. Sadece 5 (%4.8) olguya cerrahi girişim yapılmıştır. Cerrahi girişim uygulanmayan 100 (%95) olgunun tümünde sekel kaldığı gözlenmiştir. Hastaların sinir cerrahisine yönlendirilmediği dikkat çekmiştir.
YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:

8. 
Iı. Üroloji Kliniği’nde 2002-2003 Yılları Arasındaki Obstrüktif Üropatili Hastaların Değerlendirilmesi
Evaluation Of Patients Who Were Diagnosed As Obstructive Uropathy Between 2002 - 2003 In Urology Ii Clinics
Cemal Göktaş, Önder Cangüven, Mustafa Bülbül, Rahim Horuz, Selami Albayrak
Sayfalar 101 - 103
AMAÇ: Üst üriner sistem obstrüksiyonları rutin üroloji pratiğinde hala önemli bir yer tutmaktadır. Eğer yeterli tanı ve tedavi yapılmaz ise vakalarda organ kaybı veya son dönem böbrek yetmezliği gelişebilir. Ocak 2002-Eylül 2003 tarihleri arasında hastanemizin 2. Üroloji polikliniğine müracaat eden ve tanıları üst üriner sistem obstrüksiyonu konulan 87 hasta değerlendirildi. Obstrüksiyonun lokalizasyonuna, etyolojisine ve derecesine göre hastalara yaklaşmanın doğru olduğu, tedavi planının buna göre yapılması sonucuna ulaşılmıştır
YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:

9. 
Tüberküloz İle Malign Plevral Efüzyonların Ayırıcı Tanısında Ca-125’in Değeri
Diagnostic Value Of Ca-125 In Discriminating Tuberculosis And Malignant Pleural Effusions
Murat Sezer, Benan Çağlayan, Sevda Özdoğan
Sayfalar 104 - 108
AMAÇ: Over kanserinin takibinde ve tedaviye cevabın izlenmesinde kullanılan bir tümör markırı olan CA-125, over kanseri dışında birçok malign ve benign durumlarda serumda yükselebilmektedir. Özellikle seröz zarların patolojik olarak tutulduğu durumlarda seröz sıvılarda yüksek seviyelere ulaşabilmektedir. Bu çalışmanın amacı eksuda vasfında plevral efüzyona neden olan patolojilerden malignite ile tüberküloz ayırımında CA-125’in tanı değerini araştırmaktır. Eksuda vasfında plevral efüzyonu olan 61 hasta çalışmaya alındı. Otuz üç hasta malign plevral efüzyon ve 28 hasta tüberküloz plörezi tanısı aldı. Tüm hastaların serum ve plevral mayi CA-125 düzeyleri ölçüldü ve plevral mayi/serum CA-125 oranları hesaplandı. Malign plevral efüzyonu olan hastaların %81,8’inde ve tüberküloz plörezili hastaların %71,4’ünde serum CA-125 düzeyleri normal sınırların üzerinde idi. Malign plevral efüzyonlarda serum ve plevral mayi CA-125 değerleri tüberküloz plörezilere göre yüksek olmakla birlikte aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Serum ve plevral mayi CA-125 değerleri ile plevral mayi/serum CA-125 oranının malign plörezilerle tüberküloz plörezilerin ayırımında değeri olmadığı kanaatine ulaşıldı.
YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:

OLGU SUNUMU
10. 
Testiste Miksoid Nörofibroma: Olgu Sunumu
Myxoid Neurofibroma Of The Testis: Case Report
Müberra Seğmen Yılmaz, Dilek Yavuzer, Taner Daş, Nimet Karadayı, Aylin Ege Gül
Sayfalar 109 - 111
İnmemiş testiste miksoid nörofibroma tanısı alan olgunun literatür eşliğinde sunulması amaçlanmıştır. Sol inguinal kitle nedeniyle üroloji kliniğine başvuran hastada inmemiş testis tesbit edilerek orşiyektomi yapılmış ve histopatolojik incelemede miksoid nörofibroma tanısı almıştır. Testisin mezenkimal tümörleri nadir görülen tümörler olup benign mezenkimal tümörleri arasında fibroma, leiomyoma, hemangioma, lipoma ve nörofibroma sayılabilir. Bunlar içinde en az görüleni miksoid nörofibromadır. Perinöral hücreler ve Schwann hücrelerinden kaynaklanan bu tümör klinikte en sık hidrosel ile karışır. Histopatolojik olarak ise agresif anjiyomiksoma ekarte edilmelidir.

11. 
Bir Karaciğer Hidatik Kistinin Travmatik Rüptürü
Traumatic Rupture Of A Liver Hydatid Cyst
Selahattin Vural, Barış Tüzün, Nimet Süslü, Cengiz Menteş
Sayfalar 112 - 114
Endemik bölgelerde, karaciğer hidatik kistinin karın boşluğuna serbest rüptürlerine diğer bölgelere nazaran daha sık rastlanır. Karaciğer yüzeyini aşan hidatik kistler, travmatik nedenlerle veya kendiliğinden peritoneal kaviteye açılabilirler ve yaygın peritoneal ekinokokkozise neden olabilirler. Rüptüre hidatik kistler anaflaksi veya sarılık gibi belirtilerle karşımıza çıkabilirler ve semptomatik oldukları için opere edilirler. Olgumuzda araç içi trafik kazası nedeni ile rüptür oluşmuştur. Anaflaktik şok gelişmiş ve ön tanı acil ultrasonografi ile yapılmıştır. Bu yazının amacı karaciğer hidatik kistlerinin travmatik rüptüründe anaflaksi oluşabileceğini hatırlatmaktır.

12. 
Hurler Sendromu’nda Anestezi Uygulaması: Olgu Sunumu
Anesthetic Management Of Hurler’s Syndrome: Case Report
Hakan Erkal, Erhan Çıplaklıgil, Yaman Özyurt, Zuhal Arıkan
Sayfalar 115 - 116
Hurler Sendromu’nda temel bozukluk L-iduronidaz enzimindeki yetmezlik sonucu tüm vücut sistemlerinde asit mukopolisakkaritlerin birikmesidir. Hastalığın bu doğal sonucu anestezi uygulamasını değiştirebilir. Bu çalışmada, doğuştan kalça çıkığı nedeniyle Ortopedi Kliniği tarafından ameliyatı planlanan Hurler Sendrom’lu bir olguda genel anestezi uygulamamızı sunmayı amaçladık.

13. 
Bir Komplet Üretral Duplikasyon Vakası Ve Literatür Taraması
A Complete Urethral Duplication Case And Literature Review
Selami Albayrak, Cemal Göktaş, Muhammet Kuvel, Rahim Horuz
Sayfalar 117 - 118
Üretral duplikasyon ürolojide oldukça nadir görülen bir kongenital anomali olup, tek başına görülebileceği gibi ürolojik veya diğer sistemlere ait anomalilerle birlikte de bulunabilir. Biz 22 yaşında bir erkekte komplet üretral duplikasyon vakası bildiriyoruz. Literatürde detaylı bilgi bulunmayan bu anomaliyi gözden geçiriyoruz.

14. 
Paraganglioma: Olgu Sunumu
Paraganglioma: Case Report
Alpaslan Mayadağlı, Dilek Gül, Alper Özkan, Kimia Çepni
Sayfalar 119 - 120
Paragangliomalar, kemoreseptör organlardan kaynaklanan ve nadir görülen tümörlerdendirler. Bu tümörlerin lokal kontrolünün sağlanmasında radyoterapi büyük rol oynar.

15. 
Mesanenin Nefrojenik Adenomu: Olgu Sunumu
Nephrogenic Adenoma Of Bladder: Case Report
Aylin Ege Gül, Birsel Tutuş, Nimet Karadayı, Yunus Gül, Fatih Tarhan, Bilal Eryıldırım
Sayfalar 121 - 123
Nefrojenik adenom ürotelyumun nadir proliferatif lezyonlarındandır. En sık erkeklerde ve mesanede görülür. Hastalar genellikle hematüri, dizüri ve mesane irritabilitesi gibi nonspesifik semptomlarla kliniğe başvururlar. Olgumuz 8 yıl önce trafik kazası sonucu mesane ve üretra rüptürü nedeni ile açık sistostomi ve mesane onarımı yapılan 24 yaşında erkek hastadır. Hematüri, dizüri ve idrar inkontinansı şikayetiyle üroloji kliniğine başvurmuştur. Sistoskopik incelemesinde mesanede şüpheli papiller lezyonlar görülerek TUR biopsi yapılmıştır. Patolojik incelemede nefrojenik adenom tanısı alan olgu, nadir görülmesi ve mesanede şüpheli papiller lezyonların ayırıcı tanısında yer alması gerektiğini vurgulamak amacıyla literatür bilgileri ışığında sunulmuştur.

DERLEME
16. 
Psödoradiküler Sendromlar Ve Diğer Radiküler Olmayan Ağrılı Sendromlar
Psödoradiküler Sendromlar Ve Diğer Radiküler Olmayan Ağrılı Sendromlar
Güven Bulut, Recep Alp, Sırrı Aksu
Sayfalar 124 - 127
Makale Özeti |Tam Metin PDF

17. 
Obez Hastanın Perioperatif Anestezik Değerlendirilmesi
Obez Hastanın Perioperatif Anestezik Değerlendirilmesi
Hakan Erkal, Yaman Özyurt, Zuhal Arıkan
Sayfalar 128 - 130
Makale Özeti |Tam Metin PDF

18. 
Ekstremite Yaralanmalarına Yaklaşım, Değerlendirme Ve Tedavi İlkeleri
Ekstremite Yaralanmalarına Yaklaşım, Değerlendirme Ve Tedavi İlkeleri
Fatih Parmaksızoğlu, Güven Bulut
Sayfalar 131 - 138
Makale Özeti |Tam Metin PDF

19. 
Hasta Hakları Ve Hekim-Hasta İlişkisinde Hukuki Boyut
Hasta Hakları Ve Hekim-Hasta İlişkisinde Hukuki Boyut
Güven Bulut, Nurşen Aydın, Mustafa Işık, Sırrı Aksu
Sayfalar 139 - 142
Makale Özeti |Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale