E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

Hızlı Arama




SCIE: 29 (2)

Cilt: 29  Sayı: 2 - 2018

ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
Ameliyat Öncesi ve Sonrası Radyoterapi Uygulanmış Yumuşak Doku Sarkomlarında Tedavi Sonuçları ve Prognostik Faktörler
Prognostic Factors in Soft Tissue Sarcoma Patients Treated with Pre- or Postoperative Radiotherapy
Gökhan Yaprak, Özgür Ozan Şeşeogulları, Hüseyin Bilgehan Çevik, Seyit Ali Gümüştaş, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2018.97268  Sayfalar 69 - 74
GİRİŞ ve AMAÇ: Yetişkin malignitelerinin yaklaşık %1’ini ve pediatrik malignitelerin %15’ini oluşturan yumuşak doku sarkomları (YDS) oldukça nadir görülen, mezenkimal kaynaklı heterojen solid tümörlerdir. Bu çalışmada, 2000–2017 yılları arasında cerrahi, ameliyat öncesi ve sonrası radyoterapi ve kemoterapiyle tedavi edilen hastaların tedavi sonuçları ve bunu etkileyen etmenler değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bir eğitim ve araştırma hastanesinde 2000–2017 yılları arasında YDS tanısı ile tedavi edilen 22 hasta araştırmaya dahil edildi. Analizlerde kullanılan değişkenler: Yaş, cinsiyet, histolojik tip, tümör büyüklüğü, evresi, radyoterapinin uygulanma zamanı, radyasyon dozu, kemoterapi tedavi şeması, izlem sayıları, sağkalım ve nüks zamanlarıydı.
BULGULAR: Yaş ortalaması 60.5±16.2 (34–86) olan 22 hastanın %54.5’inin ileri evre sarkoması vardı. Ortalama izlem süresi 34.1±22.4 ay (5–98) idi. Üç yıllık genel sağkalım hızı %78.4 ve ortalama sağkalım 82.3±8.3 ay (66.0–98.6) idi. Ortalama nükssüz sağkalım 72.5±8.8 (55.0–89.5 ay) ve üç yıllık nükssüz sağkalım hızı %69.3 bulundu. Kemoterapiye gerek duyulmayan ve tümör çağı küçük olan hastalarda sağkalım daha uzundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genel sağkalım, kemoterapiye gerek duyan ve tümör çapı büyük olan hastalarda daha düşüktür. Radyoterapinin ameliyat öncesi ya da sonrası verilmesinin genel ve nükssüz sağkalım üzerinde istatistiksel olarak anlamlı etkisi saptanmamıştır. Radyoterapi ve kemoterapi uygulamalarının genel ve nükssüz sağkalımı üzerindeki etkilerini değerlendirmek için daha büyük örneklemli araştırmalar gerekmektedir.
INTRODUCTION: Soft tissue sarcoma (STS) is a very rare, heterogeneous, solid tumor of mesenchymal origin that accounts for about 1% of adult malignancies and 15% of pediatric malignancies. The aim of this study was to analyze the data of STS patients who were treated with surgery and preoperative radiotherapy, postoperative radiotherapy, or chemotherapy between 2010 and 2017 for prognostic factors.
METHODS: The study included 22 patients with a diagnosis of any type of STS who were treated at a training and research hospital between 2010 and 2017. Data regarding patient age and sex, histological type of the tumor, tumor size, tumor localization, tumor grade, time of radiotherapy (preoperative or postoperative), prescribed radiation dose, chemotherapy treatment regime, length of follow-up, survival, and recurrence of the tumor were analyzed.
RESULTS: A total of 22 patients with a mean age of 60.5±16.2 years (range: 34–86 years) were included in the study. In all, 54.5% of the group had a high-grade sarcoma. The mean follow-up for all 22 patients was 34.1±22.4 months (range: 5–98 months), with a median of 28.0 months. The mean overall survival (OS) was 82.3±8.3 months (range: 66.0–98.6). The 3-year OS rate was 78.4%. The mean recurrence-free survival (RFS) was 72.5±8.8 months (range: 55.0–89.5 months) and the 3-year RFS rate was 69.3%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The OS was lower in the group that received chemotherapy and in cases of larger tumors. Preoperative or postoperative administration of radiotherapy did not have any significant effect on OS or RFS. Studies with larger samples are needed to further define the effects of radiotherapy and chemotherapy on OS and complications.

2.
Sigmoid Kolon Kanserinde Laparoskopik ve Açık Rezeksiyon Yapılan Hastaların Histopatolojik ve Onkolojik Sonuçlarının Karşılaştırılması
Comparison of Histopathological and Oncological Results of Patients Who Underwen Laparoscopic or Open Resection for Sigmoid Cancer
Selçuk Kaya, Önder Altın, Yunus Emre Altuntaş, Ahmet Şeker, Nejdet Bildik, Hasan Fehmi Küçük
doi: 10.14744/scie.2018.00710  Sayfalar 75 - 79
GİRİŞ ve AMAÇ: Sigmoid ve rektosigmoid kolon kanseri nedeniyle laparoskopik ve açık cerrahi yapılan hastaların histopatolojik sonuçlarını ve sağkalım oranlarını karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Temmuz 2014–Aralık 2016 tarihleri arasında sigmoid ve rektosigmoid kolon kanseri tanılı 43 hastaya açık ve laparoskopik kolon rezeksiyonu uygulandı. Her iki grup hastaların demografik özellikleri, T/N evreleri, benign/malign lenf nodu sayıları, histopatolojik
bulguları, takip süreleri, genel sağkalım (OS) ve hastalıksız sağkalımları (DFS) karşılaştırıldı.
BULGULAR: Kırk üç hastanın 17’sine (%39.5) açık kolektomi, 26’sına (%60.5) laparoskopik kolektomi uygulandı. Kadın erkek oranı 14/29 idi. Ortalama yaş 64.11±11.75. Çıkarılan ortalama lenf nodu sayısı açık grupta 20.9 (10–31) iken laparaskopik grupta 19.46 (7–36) idi (p=0.539). Açık grupta üç yıllık genel sağkalım (OS) %87 iken laparoskopik grupta %85 idi (p=0.62). Üç yıllık hastalıksız sağkalım (DFS) ise açık grupta %79 laparoskopik grupta ise %75 idi (p=0.70).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sigmoid kolon kanseri için laparoskopik ve açık cerrahi eşdeğer onkolojik sonuçlar sunar. Bu hastalarda güvenli bir şekilde laparoskopik
cerrahi yapılabilir. Laparoskopik cerrahinin standardizasyonu ve eğitim sisteminin iyileştirilmesi için çaba harcanır ise laparoskopik cerrahi
kolon kanserinde standart bir tedavi halini alacaktır.
INTRODUCTION: To compare of the histopathological and oncological outcomes of patients undergoing laparoscopic or open resection surgery for sigmoid colon cancer.
METHODS: All of the patients who underwent surgical resection for sigmoid colon cancer between July 2014 and December 2016 were included in this study. The demographic characteristics, T/N staging, number of benign/malignant lymph nodes, histopathological findings, follow-up period, overall survival, and disease-free survival (DFS) of both groups were evaluated.
RESULTS: A total of 43 patients were evaluated in this study. The female to male ratio was 14/29. The mean age of the patients was 64.11±11.75 years. The median number of dissected lymph nodes was 20.9 (10–31) in the open resection group and 19.46 (7–36) in the laparoscopic group (p=0.539). The overall 3-year survival was 87% in the open resection group and 85% in the laparoscopic group (p=0.62). The 3-year DFS rate was 79% in the open surgery group and 75% in the laparoscopic group (p=0.70).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laparoscopic and open surgery for sigmoid colon cancer provide equivalent oncological results; laparoscopic surgery can be performed safely in these patients. When the laparoscopic surgery technique is standardized and efforts are made to improve training, laparoscopic surgery will likely become standard treatment for colon cancer.

3.
Preeklamptik Gebelerde Spiral Arter Doppleri ve Plasental Mikrodamar Yoğunluğunun İmmünhistokimyasal İncelenmesi
Immunohistochemical Analysis of Placental Microvessel Density and Spiral Artery Doppler Results in Preeclamptic Pregnancies
Bahar Ergen, Kadir Güzelmeriç, Gülden Yılmazer, Cenk Ergen, Önder Sakin, Engin Ersin Şimşek, Oluş Api, Mehmet Cem Turan
doi: 10.14744/scie.2018.58076  Sayfalar 80 - 85
GİRİŞ ve AMAÇ: Preeklamptik ve normal gebelerde Doppler parametreleri ve plasental mikrodamar yoğunluğunun immünohistokimyasal olarak araştırılması amaçlandı
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde 2008 ile 2010 yılları arasında takip edilen ve doğumu gerçekleştirilen 23 preeklamptik ve 12 normal gebenin umblikal, uterin ve spiral arter renkli Doppler ölçümleri yapıldı ve kaydedildi. Plasental örnekleri doğum esnasında alındı. Plasental örnekler, immünhistokimyasal teknikle değerlendirildi. Spiral arterlerin mikrodamar yoğunluğu immünohistokimyasal olarak plasental dokuda CD34 antikor kullanılarak sayıldı. Mikrodamar yoğunluğu CD34’ün en yoğun olduğu üç damarsal alanda değerlendirildi.
BULGULAR: Preeklamptik ve normal gebelerin umblikal arter PI, RI ve SD oranlarına göre farklılık bulunmadı. Buna rağmen; preeklamptik grupta spiral ve uterin arter RI, PI ve SD oranları anlamlı olarak yüksekti. Her iki grup arasında ortalama mikrodamar yoğunluğu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, plasentanın preeklampsi gelişimindeki rolü tartışılmazdır. Vasküler patolojiler ve kanlanma özellikleri normal gebelere oranla anlamlı derecede farklılıklar ve bozulmalar göstermektedir. Nihai patolojiye sebep olan bu değişikliklerin tam olarak belirlenebilmesi için ve düzeltilebilmesi için daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: To investigate placental immunohistochemical findings and Doppler parameters in normal pregnancies and women with preeclampsia (PE).
METHODS: Doppler measurements of umbilical, uterine, and spiral arteries of 23 PE and 12 normal pregnancies followed and delivered between 2008 and 2010 were performed and recorded. Placental specimens were obtained at birth and the microvessel density of spiral arteries was measured immunohistochemically using placental tissue CD 34 antibody expression. Three vessels with the most intense CD34 density were evaluated.
RESULTS: There were no significant differences in the umbilical artery pulsatility index (PI), resistance index (RI), or systolic/diastolic ratio (S/D) between the PE and normal pregnancies. The spiral and uterine artery RI, PI, and SD ratios, however, were significantly higher in the PE group. There was no statistically significant difference in the mean microvessel density between the 2 groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The role of the placenta in the development of PE is unquestionable. Vascular pathologies and blood flow characteristics demonstrate significant differences and deteriorations compared with normal pregnancies. Further research is needed to further define the precise pathology.

4.
Nötrofil Lenfosit Oranı: Bronşektazide KOAH’dan Daha mı Yüksektir?
Neutrophil-to-Lymphocyte Ratio: Is it Higher in Bronchiectasis than in COPD?
Pakize Sucu, Zuhal Karakurt, Sinem Gungor, Emine Aksoy, Eylem Tuncay, Ilim Irmak, Nezihe Ciftaslan Goksenoglu, Meltem Coban Agca, Ipek Ozmen, Gokay Gungor
doi: 10.14744/scie.2018.54254  Sayfalar 86 - 93
GİRİŞ ve AMAÇ: Bronşektazi ile kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) semptom ve ataklarda benzerlik gösterir. Kronik obstrüktif akciğer hastalığında kronik sistemik enflamasyon ve broşiektazide yıkıcı pulmoner enflamasyon, enflamatuvar belirteçlerin artmasına neden olur. Periferik kan eozinofili (PKE) (>%2) ve nötrofil lenfosit oranı (NLO) atak tipi ve tedavi yaklaşımını belirlemede etkilidir. Bu çalışmada, enflamatuvar belirteçlerin farklılıkları ve KOAH ve bronşektazide PKE varlığının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Geriye dönük kesitsel bu çalışmada 2014 yılında Göğüs Hastalıkları Hastanesinde poliklinikte ve yatırılarak tedavi edilen bronşektazi (ICD J47.0) ve KOAH (ICD J.44.0-44.9) hastaları değerlendirildi. Kanser, hematolojik ve renal bozukluklar, bronşektazi ile beraber KOAH olan olgular dışlandı. Hemogram değerleri olanlar çalışmaya dahil edildi, demografik özellikleri, C-reaktif protein (CRP) kaydedildi, NLO hesaplandı. Çalışma grupları PKE’ye göre gruplandırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 2664 hasta alındı (bronşektazi n=1204, bronşektazi yatan hasta=180; KOAH=685). Bronşektazi grubunda NLR anlamlı olarak daha düşüktü. C-reaktif protein, yatan hasta grubunda KOAH’dan daha düşüktü. Bronşektazi ve KOAH hastalarında yatan ve ayaktan hasta gruplarında eozinofil oranı sırasıyla %24, %40 ve %18, %40 idi. Periferik kan eozinofili hastalarında NLO değerleri eozinofilik olmayan hastalardan daha düşüktü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bronşektazide, enflamatuvar belirteçler KOAH hastalarından daha düşük saptandı. Bu durum, KOAH için sürekli anti-enflamatuvar tedavi kullanımı açısıdan önemlidir. Nötrofil lenfosit oranı ve PKE ile ilgili ileride yapılacak çalışmalar tedavinin doğasını gösterebilir.
INTRODUCTION: There are similarities in the symptoms and attacks of bronchiectasis and chronic obstructive pulmonary disease (COPD). Chronic systemic inflammation in COPD and destructive pulmonary inflammation in bronchiectasis lead to increases in inflammatory markers. The presence of peripheral blood eosinophil (PBE)(>2%) and the neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) affect the type of attack and the treatment approach. The aim of this study was to investigate differences in inflammatory markers and the presence of PBE in COPD and bronchiectasis.
METHODS: A retrospective, cross-sectional study of patients diagnosed in 2014 with bronchiectasis (J47.0-ICD) or COPD (J44.0-J44.9-ICD) at the inpatient or outpatient clinics of a chest disease hospital was performed. Patients with cancer, hematological disease, renal disease, or COPD with bronchiectasis were excluded. Demographic details and the C-reactive protein (CRP) levels were recorded, and the NLR was calculated. The study groups were then sub-classified according to PBE.
RESULTS: In all, 2664 patients (outpatient bronchiectasis: n=1024, outpatient COPD: 775; inpatient bronchiectasis: n=180, inpatient COPD n=685) were included. The NLR was significantly lower in the bronchiectasis group. The median CRP level was lower in those with
bronchiectasis than in the COPD inpatien group. The PBE values in the bronchiectasis and COPD inpatient groups was 24% and 40%, respectively and 18% and 40% in outpatient groups, respectively. The NLR in patients with PBE was lower than that observed in noneosinophilic patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Inflammatory markers were lower in patients with bronchiectasis than in those with COPD. Continuous anti-inflammatory treatment may be recommended for patients with COPD. NLR and PBE may be able to indicate the nature of advisable treatment in further studies.

5.
Enflamatuvar Hastalıklarda Sekonder Amiloidoz ile Karotis İntima Media Kalınlığı İlişkisii
Relationship Between Secondary Amyloidosis and Carotid Intima Media Thickness in Inflammatory Disease
Uğur Arslantaş, Ersin Engin Şimsek, Mustafa Bulut, Nimet Bilge Kalkan, Selçuk Pala
doi: 10.14744/scie.2018.64936  Sayfalar 94 - 98
GİRİŞ ve AMAÇ: Ateroskleroz ve sekonder amiloidoz patogenezlerinde enflamasyonun çok önemli rolü olmasına rağmen, her iki hastalık arasındaki ilişki tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı, karotis intima media kalınlığı (IMK) değerlendirerek, sekonder amiloidoz olan hastalarla, olmayan uygun kontrol gruplarında bu ilişkiyi incelemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma popülasyonu 14 amiloidoz gelişmiş enflamatuvar hastalıklı hasta ile 34 amiloidoz gelişmemiş enflamatuvar hastalıklı hasta ve 34 sağlıklı gönüllüden oluşmaktadır. Tüm hastalar sigara içmeyenlerden seçildi. Aterosklerotik damar hastalığı ve diyabetes mellitus tanısı olan hastalar çalışmaya alınmadı. Subklinik ateroskleroz B-mod ultrasonografi kullanılarak karotis arterden IMK ölçülerek değerlendirildi ve tüm hastaların CRP düzeyleri ölçüldü.
BULGULAR: Korotis IMK istatiksel olarak anlamlı olarak, amiloidoz bulunan hastalarda (0.71±0.8 mm), bulunmayan hastalara (0.56±0.1 mm, p<0.001) ve sağlıklı kontrol grubuna (0.43±0.4 mm, p<0.001) göre daha kalın ölçüldü. Aynı zamanda C-reaktif protein düzeyleri de amiloidoz hastalarında (5.7±2.5) kontrol gruplarına göre anlamlı olarak yüksek ölçüldü (3.7±3.1, 1.5±1.2) (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Amiloidoz hastalığının varlığında bulunan artmış IMK, enflamasyona bağlı gelişen aterosklerotik değişikliklere bağlı olabilir.
INTRODUCTION: This study aimed to determine local control and overall survival of patients with
medically inoperable early-stage non-small cell lung cancer treated with stereotactic ablative
radiotherapy.
METHODS: A total of 35 patients [6 (17%) females and 29 (83%) males] with medically inoperable early-stage non-small cell lung cancer and who were treated with stereotactic ablative body radiotherapy by a CyberKnife robotic radiotherapy machine between 2009 and 2015 were evaluated retrospectively.
RESULTS: Amyloidal inflammatory disease patients demonstrated a significantly greater carotid IMT (0.71±0.8 mm) compared with the non-amyloidal inflammatory disease patients (0.56±0.1 mm; p<0.001) and the healthy controls (0.43±0.4 mm; p<0.001). The patients with
amyloidal inflammatory disease had a significantly greater CRP level (5.7±2.5 mg/L) than the other groups (3.7±3.1 mg/L, 1.5±1.2 mg/L; p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Increased carotid arterial wall thickness was associated with the presence of amyloidosis, perhaps due to an increase in atherosclerotic changes related to chronic lowlevel inflammation.

6.
Plevral Ampiyemlerde Dekortikasyon Operasyonunun Hastanın Solunum Fonksiyonları Üzerine Etkisi
The Effects of Pleural Decortication on Respiratory Functions of the Patients with Pleural Empyema
Kadir Burak Özer, Mehmet Tükel, Attila Özdemir, Ekin Ezgi Cesur, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2018.85866  Sayfalar 99 - 104
GİRİŞ ve AMAÇ: Visseral ve paryetal plevra arasındaki anatomik boşluktaki inflamatuar süreç sonrası meydana gelen pürülan sıvıya plevral ampiyem adı
verilir. Tedavi edilmediği takdirde yüksek mortalite ve morbiditeye sahiptir. Çalışmamızın amacı kronik plevral ampiyem olarak adlandırılan son fazda etkin tedavi yöntemi olan dekortikasyon operasyonu öncesi ve sonrası solunum fonksiyonlarını spirometrik olarak değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya alınma ve dışlama kriterlerine göre değerlendirilen hastaların özellikleri retrospektif olarak değerlendirildi. Ameliyat öncesi 1 hafta içinde ve ameliyat sonrası 6. ayda yapılan spirometrik testle FEV1, FVC, %FEV1/FVC değerleri ölçülerek karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastalarımızda dekortikasyon ameliyatı sonrası spirometrik değerlerinde belirgin bir düzelme tespit edildi. Ameliyat öncesi FVC değeri 2.33±0.71 (L), FEV1 değeri 1.91±0.56 (L), % FEV1/FVC değeri %82.77±8.50 iken bu değerler sırası ile 2.64±0.65 (L) (p=0.000), 2.28±0.57 (L) (p=0.000), % %86.52±7.47’ye (p=0.014) yükseldi. Ameliyat öncesi ve sonrası FVC, FEV1, %FEV1/FVC değişim ise yüzde olarak değerlendirildiğinde sırasıyla %13.3, %19.3, %4.53 olarak değerlendirildi. Bu sonuçlar istatiksel olarak FVC, FEV1 için oldukça anlamlıyken FEV1/FVC için anlamlı olarak bulundu. Spirometrik olarak değerlendirildiğinde (FVC, FEV1, %FEV1/FVC) ameliyat sonrası belirgin olarak artmaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Plevral ampiyem nedeniyle dekortikasyon operasyonu uygulanan hastaların postoperatif solunum fonksiyon testlerinde anlamlı derecede artış olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızın sonuçları, mevcut literatürle uyumludur. Bu nedenle uygun olgularda evre III plevral ampiyemlerin etkin tedavi seçeneğinin dekortikasyon olduğu kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: Pleural empyema is a collection of purulent liquid in the cavity between the isceral and parietal pleura developing during the postinflammatory period. It can have a high morbidity and mortality rate if not treated. The aim of this study was to spirometrically evaluate respiratory function in patients before and after decortication surgery, which is a treatment used in late phase, chronic pleural empyema.

METHODS: Patient files were evaluated retrospectively according to the criteria of the study. Forced expiratory volume-1 second (FEV1), forced vital capacity (FVC), and FEV1/FVC% values measured in the week before surgery and 6 months after the procedure were then compared with preoperative values.
RESULTS: A significant improvement was seen in spirometric values. The mean preoperative values of FVC 2.33±0.71 L, FEV1 1.91±0.56 L, and FEV1/FVC% 82.77±8.50% increased postoperatively to 2.64±0.65 L (p=0.000), 2.28±0.57 L (p=0.000), and 86.52±7.47% (p=0.014),
respectively. The increase in postoperative values for FVC, FEV1, and FEV1/FVC% were 13.3%, 19.3%, and 4.53%, respectively. These results were statistically quite significant for FVC, FEV1, and significant for FEV1/FVC.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results indicate that decortication is an effective operation to treat eligible stage III empyema patients.

7.
Kolorektal Anastomoz Darlıklarına Yaklaşımda Doğrular ve Yanlışlar: Ne Zaman? Hangi Teknik?
Right and Wrong Approaches To Colorectal Anastomotic Strictures: When? Which Technique?
Selçuk Kaya, Yunus Emre Altuntaş, Önder Altın, Ahmet Şeker, Hasan Ediz Sıkar, Kenan Çetin, Nejdet Bildik, Hasan Fehmi Küçük
doi: 10.14744/scie.2018.41636  Sayfalar 105 - 109
GİRİŞ ve AMAÇ: Low anterior rezeksiyon (LAR) ve saptırıcı ileostomi yaptığımız hastalarda gelişen anastomoz darlıklarına uyguladığımız erken ve geç dönem endoskopik balon ve buji dilatasyon tekniklerinin başarısını irdelemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Temmuz 2014–Aralık 2017 tarihleri arasında kliniğimizde rektum tümörü nedeniyle 167 hastaya LAR ve saptırıcı ileostomi yapıldı. Anastomoz darlığı gelişen 19 (%11.4) hastanın kayıtları geriye dönük olarak irdelendi. Ameliyat sonrası üçüncü aya kadar ilk dilatasyon uygulanan hastalar (Grup 1) ve üçüncü aydan daha geç dilatasyon uygulananlar (Grup 2) şeklinde iki gruba ayrılarak, hastaların demografik bulguları, dilatasyon teknikleri, dilatasyon uygulama sayıları, darlık seviyeleri, başarı oranları ve stoma kapatılma süreleri değerlendirildi.
BULGULAR: Grup 1’de ortalama 1.8 (1–3) kez dilatasyon gereksinimi olurken, Grup 2’de 3.8 (2–5) kez dilatasyon gereksinimi oldu. Grup 1’de dilatasyon uygulananlarda başarı oranı %100 iken, Grup 2’de %66.6 idi. Her iki grup arasında sırasıyla dilatasyon gereksinimi ve başarısı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0.022, 0.028).


TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda anastomoz darlıklarında ameliyat sonrası ilk üç ay içinde yapılan dilatasyon işlemlerinin striktür riskini düşüreceği buna bağlı olarak da dilatasyon tekrar sayısını azaltacağı ve dilatasyon başarı oranlarını artıracağı kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: The aim of this study was to examine and describe the efficiency of endoscopic balloon and bougie dilatation techniques applied to anastomotic strictures developed in patients who underwent a low anterior resection (LAR) and ileostomy.
METHODS: A total of 167 patients underwent an LAR with an ileostomy due to rectal cancer between July 2014 and December 2017. Nineteen (%11.4) cases with anastomosis stricture were retrospectively evaluated and included in the study. Patients were classified according to the dilation time. Group 1 patients received dilatation within the first 3 months postoperatively, and Group 2 patients received dilatation after 3 months. Demographic data, the dilatation technique, the number of dilatation applications, the level of the stricture, the success rate, and the stoma closure time were evaluated.
RESULTS: In Group 1, the mean number of dilatation procedures was 1.8 (range: 1–3), whereas in Group 2, the mean was 3.8 (range: 2–5). The success rate was 100% in Group 1 and 66.6% in Group 2. There was a statistically significant difference between the groups in the requirement for dilatation and the success rate (p=0.022, p=0.028, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that dilatation techniques are most successful when applied within 3 months after surgery in cases with stenotic anastomoses. The risk of strictures and the number of repeated dilatations was lower and the success rate was significantly higher in these cases.

8.
Post-menopozal Kadınlarda Hiperlipidemi ve Mamografik Meme Yoğunluğu Arasındaki İlişki
Association Between Hyperlipidemia and Mammographic Breast Density in Post-menopausal Women
Mehmet Akif Ozturk, Mustafa Keçeci, Sabiha Komoglu, Müzeyyen Eryılmaz, Yaşar Sertbaş, Meltem Sertbaş, Ali Özdemir
doi: 10.14744/scie.2018.41736  Sayfalar 110 - 114
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Yüksek mamografik meme yoğunluğu, kadınlarda meme kanserine yakalanma riski ile ilişkilidir. Bu çalışmada mamografik meme yoğunluğu ve hiperlipidemi arasındaki olası ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük çalışma Ocak–Aralık 2016 arasında dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalarda yapıldı. Çalışmaya diabetes mellitus tanısı konmayan, eş zamanlı dijital mamografi ve uygun laboratuvar verileri olan, 50–65 yaş arası post-menopozal kadınlar dahil edildi. Çalışma kriterlerini karşılayan toplam 164 kadın çalışmaya alındı.

BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 55.88±4.49 yıldı. BIRADS (Breast Imaging Reporting and Data System) sistemine göre 164 hastanın 116’sı (%70.7) düşük yoğunlukta, 28’i (%20.3) yüksek yoğunluklu gruptaydı. Yüksek yoğunluklu grup düşük yoğunluklu gruba göre yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) kolesterol düzeyini anlamlı derecede daha yüksek (sırasıyla, 55.35±12.98 ve 51.14±12.38 mg/dL, p=0.035) idi. Yüksek yoğunluklu grubun düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) kolesterol düzeyi, düşük yoğunluklu gruptan daha yüksekti, ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (sırasıyla, 146.5±37.22 ve 133.73±33.97 mg/dL, p=0.052).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda daha yüksek HDL kolesterol ve ileri yaşın artmış meme yoğunluğu ile ilişkili olduğunu tespit ettik. Bu alanda ileriye dönük ve büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Breast cancer is the most common cancer type in women. High mammographic breast density is associated with an increased risk of breast cancer in women. The goal of this study was to investigate a possible association between mammographic breast density and hyperlipidemia.
METHODS: This retrospective study was conducted using the records of patients from between January and December of 2016 who met the inclusion criteria: postmenopausal women between the ages of 50 and 65 years who did not have diabetes mellitus and who had a contemporaneous digital mammography performed and had the appropriate laboratory data. A total of 164 women were included.
RESULTS: The mean age of the patients was 55.88±4.49 years. According to the Breast Imaging Reporting and Data System, 116 of the 164 patients (70.7%) were in the low-density group, and 28 patients (20.3%) were categorized as having a high-density result. The group with a high mammographic breast density had a significantly greater high-density lipoprotein (HDL) cholesterol level than the group with a low breast density (55.35±12.98 vs 51.14±12.38 mg/dL, respectively; p=0.035). The low-density lipoprotein cholesterol level of the high-density tissue group was greater than that of the low-density group, but was not statistically significant (146.5±37.22 vs 133.73±33.97 mg/dL, respectively; p=0.052).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that a high HDL cholesterol level and older age were associated with breast density. There is a need for prospective, large-scale studies in this area.

9.
Yaşlı Hastalarda İntertrokanterik Femur Kırklarının Parsiyel Kalça Protezi ve Proksimal Femoral Çivi İle Tedavi Sonuçları
Treatment of Intertrochanteric Femur Fractures in the Elderly via Bipolar Hip Arthroplasty or Proximal Femoral Nail
Özgür Korkmaz, Yıldıray Genç
doi: 10.14744/scie.2018.76476  Sayfalar 115 - 119
GİRİŞ ve AMAÇ: Geriatrik yaş grubunda intertrokanterik femur kırıklarının tedavisinde kullanılacak implant ile ilgili tartışmalar devam etmektedir. Proksimal femoral çivi, kayan kalça çivileri ve bipolar kalça protezleri kullanılan tedavi yöntemleridir. Çalışmanın amacı sementsiz bipolar kalça protezi ve proksimal femoral çivi yapılan ileri yaş hastaların kan transfüsyon oranlarının, cerrahi sürelerin ve Harris Kalça Skorlama sistemi ile klinik sonuçlarının karşılaştırılması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2012–2016 tarihleri arasında sementsiz bipolar kalça protezi ve proksimal femoral çivi ile tedavi edilen 38 intertrokanterik
femur kırığı olan hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Yirmi hastaya sementiz bipolar kalça protezi yapıldı 18 hastaya proksimal
femoral çivi yapıldı. Bütün hastalar son kontrollerinde Harris Kalça Skorlama sistemi ile değerlendirildi. Kan transfüzyon miktarları ve cerrahi
süre belirlendi. Her iki grubun değerleri istatistiksel olarak değerlendirildi.

BULGULAR: Ortalama Harris Kalça Skoru bipolar kalça protezi ile tedavi edilen grupta 81.4±10.5 proksimal femoral çivi ile tedavi edilen grupta
83.7±13 olarak bulundu. Bipolar kalça protezi yapılan grupta ortalama kan transfüzyonu 1.45±0.6 ünite, proksimal femoral çivi yapılan grupta
0.33±0.48 ünite olarak bulundu. Bipolar kalça protezi yapılan grupta ortalama cerrahi süre 95±23.1 dakika proksimal femoral çivi yapılan
grupta ise 61.8±7.3 dakika olarak belirlendi. Cerrahi süre ve kan transfüzyonları arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Proksimal femoral çivi ile tedavi süresi ve kan transfüzyonu ihtiyacı bipolar kalça protezine göre düşüktür. Bu sebeplerden dolayı
yaşlı hastalarda intertrokanterik femur kırıklarının tedavisinde proksimal femoral çivi bipolar kalça protezinden daha iyi bir tedavi yöntemi
olduğu düşünülmüşür.
INTRODUCTION: There is a debate about the treatment of intertrochanteric femur fractures in the geriatric population. A proximal femoral nail (PFN), a sliding hip screw, and bipolar hip arthroplasty (BHA) are the most commonly used treatment modalities. The aim of this study was to compare the blood transfusion rate, duration of surgery, and clinical scores of elderly patients treated with cementless BHA and a PFN.
METHODS: A total of 38 patients with intertrochanteric femur fractures treated with cementless BHA or a PFN between 2012–2016 were evaluated. In all, 20 patients had surgical treatment with cementless BHA and 18 had surgical treatment with a PFN. All of the patients were evaluated with the Harris Hip Score (HHS) at the last control visit. Blood transfusion rates and the duration of surgery were recorded and the values of both groups were compared statistically.
RESULTS: The mean HHS was 81.4±10.5 for the BHA group and 83.7±13 for the PFN group. The mean blood transfusion volume was 1.45±0.6 units for the BHA group and 0.33±0.48 units for the group treated with a PFN. The mean duration of surgery for the BHA group was 95±23.1 minutes. In the PFN group, the mean duration of the surgery was 61.8±7.3 minutes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was a significant difference in the duration of surgery and the blood transfusion volume. The PFN procedure takes less time than BHA, and the blood transfusion volume is smaller. For these reasons, PFN seems to be a better option than BHA.

10.
Total Kalça Replasmanı Sonrası Hasta Kaynaklı En Sık Kalça Çıkığı Nedenleri
Causes of the Most Frequent Hips Out of Patients Following Total Hip Replacement
Tansel Mutlu, Ali Ramazan Benli
doi: 10.14744/scie.2018.96977  Sayfalar 120 - 124
GİRİŞ ve AMAÇ: Kalça çıkığı total kalça replasmanından sonra kaçınılamayan ve sürekliğini koruyan bir komplikasyondur. Çalışmanın amacı çıkığın meydana geldiği pozisyonlara yönelik tespitlerde bulunularak önlem alma konusunda yol gösterici olmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma 2009–2018 yılları arasında total kalça replasmanı yapılmış ve kalça çıkığı gelişmiş 26 hasta incelenerek yapıldı. Hastalardan yedisi kendi kliniğimizde ameliyat edilmişti, 16’sı kadın 10’u erkekti. Luksasyon düzeltilmesinden sonraki Harris kalça skoru (HKS) incelendi. Röntgenografi ile protez komponentlerinin yerleşimleri, gevşeme bulguları, asetabuler cup boyutları ve protez cinsi incelendi.

BULGULAR: Ortalama HKS 81.28±4.31 idi. Sekiz (%30.7) kalçada 36 mm, 18 (%69.3) kalçada ise 28 mm çaplı femoral baş kullanılmıştı, istatistiksel olarak iki grup arasında anlamlı fark vardı (p<0.0216). Tüm hastalar vidalı sementsiz protez uygulamaları vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Total kalça replasmanı sonrası, çıkık riski belirgin olmayan hastalarda da çıkık gelişebilmektedir. Bu hastaların eklem çıkıkları günlük rutin yaşamaları sırasında meydana geldiği, çıkık sırasında önlem almadıkları ve bir kısım hastanın çıkık için alınması gereken önlemleri hatırlamadıkları belirlenmiştir. Total kalça replasmanı sonrası tespit edilen kalçanın çıkma pozisyonları için eğitimin verilmesi ve periyodik olarak devam ettirilmesi sonucu kalça çıkık riskinin etkin bir şekilde azalabileceği anlaşılmaktadır.
INTRODUCTION: Hip dislocation is a complication seen after total hip replacement. The aim of this study was to determine the positions and movements in which dislocation occurred in order to provide additional guidance in terms of precautions to be taken.
METHODS: A total of 26 patients who experienced hip dislocation following total hip arthroplasty between 2009 and 2018 were included in this retrospective study. Seven of the 26 patients had been operated in our clinic. The patient group comprised 16 (62%) females and 10 (38%) males. After correction of luxation, the patients were evaluated with the Harris Hip Score (HHS) assessment. Placement of the prosthesis components, findings of loosening, acetabular cup size, and prosthesis type were examined radiographically.
RESULTS: The mean HHS was 83.1±4.6 points. In 8 (30.7%) patients, the hip implant component used had a femoral head diameter of 36 mm and in 18 (69.3%) cases, the diameter was 28 mm; the difference was statistically significant (p<0.0216). The replacement prosthesis was uncemented and implanted with screws in all of the study patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Following total hip replacement, dislocation can occur in patients with no evident risk of dislocation. Patient education with periodic reminders about positions of the hip that may lead to dislocation after total hip replacement could be considered one effective way to reduce the risk of hip dislocation.

11.
Kuzey ve Orta Nijerya’daki İki Hastanede CT-Expo Yazılımı Kullanılarak Hastaya Verilecek Dozun Hesaplanması
Patient Dose Estimation Using CT-Expo Software at Two Hospitals in North-Central Nigeria
Mary-ann Etim Ekpo, Rachel Ibhade Obed, Akintayo Daniel Omojola
doi: 10.14744/scie.2018.78942  Sayfalar 125 - 131
GİRİŞ ve AMAÇ: Simülasyon yazılımı bilgisayarlı tomografi (BT) incelemelerine dayanarak organa verilecek dozun hesaplanmasına yardımcı olmuştur. Bu çalışmanın amacı volüm BT doz indeksi (CTDIvol), doz süresi (DLP), organa verilen dozla etkili dozu saptamak için CT-Expo (Microsoft Corp., Redmond, WA, USA) yazılımını kullanmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bir A ünitesinin BT’sinden (Toshiba Aquillion 16-kesitli BT tarayıcı [(Toshiba Corp., Tokyo, Japonya]) ve B ünitesinin BT’sinden (Philips Brilliance 16-kesitli BT tarayıcı (Koninklijke Philips N.V., Amsterdam, Hollanda) toplam 171 hastanın verileri elde edildi ve verilmiş dozu hesaplamak için CT-Expo hesap tablosu kullanıldı.
BULGULAR: Çalışılan iki kuruluşta en sık kraniyal BT (%64 oranında) taramaları kullanıldı. İki cihaz arasında BT parametrelerinden maksimum kilovoltaj (kVp) ve miliamper/saniye (mAs) cinsinden elektrik akım şiddeti istatistiksel açıdan anlamlı farklılık gösterdi (p<0.05). A ve B olarak adlandırdığımız BT cihazları arasında volüm BT CTDIvol açısından anlamlı bir farklılık yoktu (p=0.199). Başka çalışmalara göre A ve B cihazlarının CTDIvol ile doz ile süresi çarpımı arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık yoktu (p<0.05). Diğer çalışmalara göre batın için ortalama etkili doz (E) daha yüksek olmasına rağmen farklılık istatistiksel açıdan anlamlı değildi (p<0.05). Ayrıca, BT cihazları A ile B arasında organa verilen dozda anlamlı bir farklılık görülmedi (p=0.677). Diğer çalışmalarla karşılaştırıldığında organa verilen doz açısından anlamlı bir farklılık belirlenemedi (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: CT-Expo yazılımının sonuçlarıyla imPACT yazılımının (ImPACT scanner değerlendirme grubu, Londra, BK) sonuçları iyi bir uyum göstermiştir. B kodlu BT ünitesine göre A kodlu BT ünitesiyle hesaplanan CTDIvol ve DLP arasında büyük farklılıklar vardı. Bu farklılık her iki tarayıcının kVp’si ve çözünürlük derecesinde saptanan anlamlı farklılık ile ilişkili olabilirdi.
INTRODUCTION: Simulation software has aided the estimation of organ dose from computed tomography (CT) examinations. The aim of this study was to use the CT-Expo (SASCRAD, Fritz-Reuter-Weg, Buchholz, Germany) software to determine volume CT dose index (CTDIvol), dose length product (DLP), organ dose and effective dose.
METHODS: A total of 171 patient data were retrieved from a Toshiba Aquillion 16-slice CT scanner (Toshiba Corp., Tokyo, Japan) representing CT unit A and a Philips Brilliance 16-slice CT scanner (Koninklijke Philips N.V., Amsterdam, Netherlands) representing CT unit B and a CT-Expo spreadsheet was used to estimate the dose delivered.
RESULTS: Head CT scans were the most frequently seen (64%) at the 2 facilities studied. The CT parameters of peak kilovoltage (kVp) and pitch between the 2 units were statistically different (p<0.05). There was no significant difference in CTDIvol between CT unit A and B (p=0.199). A comparison of CTDIvol and DLP of CT units A and B with other studies revealed no statistically significant difference (p<0.05). The mean effective dose (E) for the abdomen was greater compared with other studies, but without a statistically significant difference (p<0.05). Furthermore, no significant difference in organ dose was seen between CT units A and B (p=0.677). A comparison of organ dose with other studies indicated no relevant difference (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The CT-Expo software showed good results with the imPACT software (ImPACT scanner evaluation group, London, UK). CT unit A had greater differences in CTDIvol and DLP compared with unit B. This difference could be associated with the significant difference seen in the kVp and pitch of both scanners.

OLGU SUNUMU
12.
Akciğer Kanseri ile Komplike Olan Kombine Pulmoner Fibrozis ve Amfizem Sendromu
Combined Pulmonary Fibrosis and Emphysema Syndrome Complicated by Lung Cancer
Nesrin Kıral Gürbüz, Saadet Akkuş, Banu Salepçi, Sevda Şener Cömert, Elif Torun Parmaksız, Coşkun Doğan
doi: 10.14744/scie.2018.99815  Sayfalar 132 - 135
Kombine pulmoner fibrozis ve amfizem sendromu (KPFA) akciğerin üst loblarında amfizem ve alt loblarında fibrozis ile karakterize nadir görülen bir hastalıktır. KPFA, akciğer kanseri için önemli bir risk faktörüdür. KPFA, akciğer kanseri riskini artırabilmesine rağmen, akciğer kanserli hastalarda KPFA prevalansı ve KPFA’lı hastalarda akciğer kanseri insidansı bilinmemektedir. KPFA’lı hastalarda akciğer kanserinin daha kötü prognoza sahip olduğu belirtilmektedir. Biz, KPFA’ya akciğer kanserinin eşlik edebileceğine dikkat çekmek için olgumuzu sunmayı amaçladık.
Combined pulmonary fibrosis and emphysema syndrome (CPFE) is a rare disease characterized by emphysema in the upper lobes of the lung and fibrosis in the lower lobes. CPFE is an important risk factor for lung cancer (LC). Although CPFE might increase the risk of LC, the prevalence of CPFE in patients with LC and the incidence of LC in patients with CPFE are unknown. LC in patients with CPFE (LC-CPFE) is associated with poor survival outcomes. The aim of this study was to present a case with CPFE to draw attention to the possibility that it may be accompanied by LC.

13.
Melkersson–Rosenthal Sendromu: Olgu Sunumu
Melkersson–Rosenthal Syndrome: A Case Report
Sedat Aydın, Seva Öztürk, Abdussamet Faraşoğlu, Tolga Çakıl, Sedef Çoruk
doi: 10.14744/scie.2018.06025  Sayfalar 136 - 138
Melkersson-Rosenthal sendromu tekrarlayan fasiyal paralizi, fissürlü dil ve tekrarlayan dudak ve/veya yüzde şişlik triyadı ile kendini gösteren, etiyolojisi tam olarak bilinmeyen ve nadir görülen bir hastalıktır. Kalıtsal veya akkiz etkenlerin yol açabileceği düşünülmektedir. Klasik triadın görülmesi nadir olup çoğunlukla tek ya da iki semptom birlikte görülmektedir. Bulgular hayatın farklı dönemlerinde ayrı ayrı da ortaya çıkabilmektedir. Bu yazıda, öykü ve klinik özellikleriyle 51 yaşında kadın hastada Melkersson-Rosenthal sendromu tanısı alan olgu sunuldu.
Melkersson-Rosenthal Syndrome (MRS) is a rare disease characterized by the triad of recurring facial paralysis, a fissured tongue, and recurring swelling of the lips and/or face. The etiology is unknown; it may be caused by hereditary factors or conditions occurring later in life. Observation of all 3 of the classic manifestations is rare; most often the symptoms are seen alone or in a pair, and they may appear at any stage of life. This report is the description of the case of a 51-year-old woman who was diagnosed with MRS based on her history and clinical features.

14.
Erlotinib Kullanımına Bağlı Gelişen Papülopüstüler Erupsiyon ve Mukozit Olgusu
Erlotinib-Induced Papulopustular Eruption and Mucositis
Zehra Aşiran Serdar, Ezgi Aktaş Karabay
doi: 10.14744/scie.2018.83803  Sayfalar 139 - 141
Erlotinib ileri dönem kanser tedavisinde kullanılan bir epidermal büyüme faktörü inhibitörüdür. Erlotinibe bağlı kutanöz reaksiyonlar izlenebilir. Yetmiş yaşında erkek hasta burun bölgesinde döküntü ve ağız içinde yara şikayetiyle başvurdu. Hastanın öyküsünde akciğer kanseri tanısı ile oral erlotinib 150 mg/gün tedavisi başlandığı ve tedavinin üçüncü gününde bu şikayetlerinin geliştiğini öğrendik. Dermatolojik muayenede burun üzerinde eritemli zeminde çok sayıda papulopüstüler lezyonlar ve dil üzerinde eritemli zeminde sarı renkli plak, yer yer erozyonlar izlendi. Literatürde erlotinib kullanımına bağlı anafilaksi, akneiform döküntü, kseroz, tırnak ve saç değişiklikleri, mukozal değişiklikler bildirilmiştir. Burada erlotinib kullanımı sırasında oluşabilecek kutanöz yan etkilere dikkat çekmek amacıyla tedavinin üçüncü gününde papülopüstüler döküntüleri ve mukozit gelişen bir hasta sunulmuştur.
Erlotinib is an epidermal growth factor inhibitor that is used in the treatment of advanced stage cancers. Cutaneous reactions to erlotinib use have been observed. A 70-year-old male patient presented with the complaint of a rash on his nose and a lesion in the mouth. The patient history included a diagnosis of lung cancer and treatment with oral erlotinib 150 mg/ day. The complaints developed on the third day of erlotinib treatment. A dermatological examination revealed numerous papulopustular lesions with an erythematous background on the nose. Yellow plaques and erosions were also observed on an erythematous area on the tongue. In the literature, anaphylaxis, acneiform rashes, xerosis, nail and hair changes, and mucosal changes have all been reported with erlotinib treatment. Presently described is a case of papulopustular lesions and mucositis appearing on the third day of erlotinib treatment. Practitioners should be aware of cutaneous side effects that may occur during erlotinib use.

15.
Fungus Topunun İlginç Bir Lokalizasyonu: Trekeal Divertikül İçinde Aspergilloma
Interesting Localization of a Fungus Ball: Aspergilloma Located in a Tracheal Diverticulum
Coşkun Doğan, Tamer Baysal, Sevda Şener Cömert, Aysegul Atalay, Elif Torun Parmaksız, Dilek Ece İlgici
doi: 10.14744/scie.2018.35744  Sayfalar 142 - 145
Genellikle akciğerin kaviter yapıları içerisine yerleşerek, kaviter alan içersinde aspergillus hifler, fibrin, mukus, kan, enflamatuvar ve epitelyum hücreleri ile fungus ball’ı oluşturan aspergillus fumigatus/aspergillus niger akciğer dışı organ ve sistemlerde çok nadir görülür. Etiyolojisi ve patofizyolojisi hala kesin olmayan trakeal divertiküller genellikle paratrakeal yerleşimli, nadir görülen, çoğunlukla semptomsuz oluşumlardır. Bu makalede trakeal divertikül içerisine yerleşmiş aspergilloma ilginç ve çok nadir bir durum olduğu için sunuldu.
Aspergillus fumigatus and Aspergillus niger are Aspergillus species that generally invade cavitary structures of the lungs and form fungus balls of Aspergillus hyphae, fibrin, mucus, blood, and inflammatory and epithelial cells; they are very rarely seen in extra-respiratory organs and systems. Tracheal diverticulum is a rare and mostly asymptomatic entity usually found in the paratracheal region, but its etiology and pathophysiology is not fully known. An interesting and very rare case of aspergilloma located in a tracheal diverticulum is presented in this article.

LookUs & Online Makale