E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

Hızlı Arama




SCIE: 28 (4)

Cilt: 28  Sayı: 4 - 2017

ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
Kontrollü Overyan Hiperstimülasyonu Uygulanan İnfertil Olgularda Klomifen Sitratlı Stimülasyon İle Gonadotropinli Stimülasyon Sikluslarının Değerlendirilmesi
Evaluation of Controlled Ovarian Hyperstimulation Gonadotropin Stimulation and Clomiphene Citrate Stimulation Cycles in Infertile Women
Yasemin Odabaş, Bülent Kars, Önder Sakin, Engin Ersin Şimşek
doi: 10.14744/scie.2018.40085  Sayfalar 249 - 254 (198 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Amacımız günümüzde intrauterin inseminasyon (IUI) tedavisinin başarısını, başarıyı etkileyen faktörleri ve güncel önerileri incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma hastanemizde 2005-2009 tarihleri arasında 183 hastanın 300 siklus tedavisi retrospektif olarak incelenerek yapılmıştır. Hastalar 19-42 yaş arası, açıklanamayan infertilitesi olan, FSH değeri ortalama 7.15 mIU/L olan, total hareketli sperm sayısı 5 milyon/ml üzerinde olanlarda, tedavi ile follikül boyutu 15 mm üzerinde olan, hcg dozu 10.000 ünite sonrası 32-36 saat sonra tek seans IUI tedavisinin başarısı ve sonuçları retrospektif olarak incelenmiştir.
BULGULAR: Hastalara klomifen sitrat sonrası spontan koit tedavisi ile başarılı gebelik 13/104 (%12,5). klomifen sitrat sonrası IUI tedavisi ile başarı gebelik 16/136 (%11,7). Gonadotropin tedavisi sonrası IUI işlemi ile başarılı gebelik 14/60 (%23,4) olarak belirlenmiştir. Toplamda 43/300 gebelik sağlanmış olup başarı oranı %14,3 olarak saptanmıştır.
Elde edilen 43 gebeliğin sonuçları incelendiğinde 32 term gebelik (%10,7) abortus gerçekleşen 9 (%3,0), ektopik gebelik 1 (%0,7) ve kimyasal gebelik 1 (%0,7) olarak belirlenmiştir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Klomifen sitrat nedeni bilinmeyen infertil çiftlerde halen ilk basamak tedavi için ideal bir ajandır. Cevap alınamayanlarda gonadotropinler ile IUI klinik başarıyı attırmaktadır. IUI işlemleri; düşük maliyeti, kolay uygulanabilirliği, kolay ulaşılabilirliği, düşük morbiditesi ve anlamlı başarısı ile infertil çiftlerde ilk basamak tedavide öncelikli uygulanması gereken yöntem olarak yerini korumaktadır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the success of intrauterine insemination (IUI) treatment, the factors affecting success, and current recommendations.
METHODS: This study was conducted by retrospectively investigating 300 cycles of IUI treatment performed in 183 patients between 2005 and 2009. The results of a single IUI treatment session performed 32 to 36 hours after a dose of 10,000 units of chorionic gonadotropin was administered to patients with unexplained infertility were analyzed. The patients were aged between 19 and 42 years with a median follicle-stimulating hormone test result of 7.15 mIU/L, a total motile sperm count exceeding 5 million/mL, and a follicle size of at least 15 mm with treatment.
RESULTS: The successful pregnancy rate with spontaneous coitus after clomiphene citrate (CC) treatment was 12.5% (13/104) The successful pregnancy rate with IUI after CC treatment was 11.7% (16/136), and the successful pregnancy rate with IUI after gonadotropin treatment was 23.4% (14/60). A total of 43/300 pregnancies were achieved and the overall success rate was 14.3%. When the results of the 43 pregnancies obtained were examined, 32 term pregnancies (10.7%) were achieved, there were 9 (3.0%) cases of abortus, 1 (0.7%) ectopic pregnancy, and 1 (0.7%) chemical pregnancy.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CC is still the best agent for first-line treatment in couples with unexplained infertility. In cases refractory to gonadotropins, IUI promotes clinical success. IUI has the advantages of low cost, easy applicability and accessibility, low morbidity, and a significant success rate.

2.
Kliniğimizde Kawasaki Hastalığı Tanısı İle Yatan Hastaların Değerlendirilmesi
Clinical Evaluation of Children with Kawasaki Disease Hospitalized in Our Clinic: A Retrospective Study
Mehmet Gündüz, Yasemin Akın, Esra Çelik Kuzaytepe, Ayşe Karaaslan, Esra Çetinkaya Polatoğlu, Hüseyin Kıyak
doi: 10.14744/scie.2018.49140  Sayfalar 255 - 260 (129 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Kawasaki hastalığı çocukluk çağının en sık vaskülitik hastalıklarındandır. Bu çalışmada, kliniğimizde 6 yıllık bir süreçde Kawasaki hastalığı tanısı alan olguların değerlendirilmesi amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2008 – Aralık 2013 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Kliniğinde Kawasaki hastalığı tanısı ile tedavi edilen 39 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların demografik özellikleri, klinik, laboratuvar verileri, ekokardiyografi bulguları, aldıkları tedaviler kaydedildi ve istatiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların 29’u erkek, 10 u kız, erkek/ kız oranı 2,9 olarak saptandı. Tanı anındaki ortalama yaş 31,82 ±20,31 aydı. Hastaların 2‘si 2008 yılında, 6’sı 2009 yılında, 5‘i 2010 yılında, 7‘si 2011 yılında,10‘u 2012 yılında, 9‘u 2013 yılında tanı aldı. Hastaların %89,7’sinde dudak ağız mukoza değişiklikleri, %76,9’unda konjonktivit, %74,4’ünde döküntü, %61,5’inde ekstremite değişiklikleri ve, %61,5’inde lenfadenopati saptandı. 39 olgunun 22’sinde ekokardiyografik incelemede koroner arter tutulumu saptandı. Tanı kriterlerine göre hastaların %64,1’i klasik Kawasaki, %35,9’u inkomplet Kawasaki tanısı aldı. Hastalarımızın hiçbirinde miyokard infarktüsü ve ölüm görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gerek komplet gerek inkomplet Kawasaki hastalığı erken tanı konulup tedavi edildiğinde; komplikasyon olarak görülen edinsel kalp hastalıkları engellenebilinir.
INTRODUCTION: Kawasaki disease is one of the most common childhood forms of vasculitis. The aim of this study was to evaluate children with Kawasaki disease hospitalized in our pediatrics department over a 6-year period.
METHODS: A total of 39 children treated for Kawasaki disease in the pediatric department between January 2008 and December 2013 were evaluated retrospectively.
RESULTS: Of 39 patients, 29 (74.3%) were male and 10 (25.6%) were female. The male/female ratio was 2.9. The mean patient age was 31.82±20.31 months. In all, 2 patients were diagnosed with Kawasaki disease in 2008, 6 in 2009, 5 in 2010, 7 in 2011, 10 in 2012 and 9 in 2013. Lesions of the oral cavity were found in 89.7%, extremity changes were observed in 61.5%, conjunctivitis was seen in 76.9%, polymorphous exanthema was detected in 74.4%, and lymphadenopathy was present in 61.5% of the patients. In 22 patients, coronary artery disease was detected on an echocardiogram. According to the Kawasaki disease diagnostic criteria, 64.1% were diagnosed as complete Kawasaki disease and 35.9% as incomplete. Myocardial infarction or death did not occur.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The cardiovascular complications of Kawasaki disease can be prevented with early diagnosis and treatment in both complete and incomplete cases.

3.
Endometriozisli Hastaların Endometrial Dokudaki Sinir Liflerinin Tanısal Değeri
Diagnostic Value of Endometrial Nerves in the Endometrial Tissue of Patients with Endometriosis
Yaren Tuba Bektaş, Önder Sakin, Zehra Meltem Pirimoğlu, Aylin Onan Yilmaz, Kayhan Basak, Esra Esim Büyükbayrak, Sadullah Ozkan, Engin Ersin Simsek
doi: 10.14744/scie.2018.96168  Sayfalar 261 - 265 (136 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, endometriozisli hastalarda endometriyum fonksiyonel tabakasında sinir liflerinin yoğunluğunu belirlemektir. Bu sayede endometrioziste minimal invaziv bir tanı yöntemi olarak kullanılabileceğini anlamaya çalışmaktır. Ayrıca endometriozisten dolayı pelvik ağrı şiddeti ile sinir lifi yoğunluğu arasında bir ilişki olup olmadığını endometrial örnekleme materyalinde bulmayı hedeflemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ağustos 2011 ve Kasım 2012 tarihleri arasında hastanemize başvuran 67 hastada endometriyal örnekleme yapıldı. Endometriozis tanısı cerrahi histopatolojik inceleme ile yapıldı. Endometriozis saptanan 34 hasta çalışma grubu olarak seçildi. Endometriozis dışındaki benign sebepler nedeniyle ameliyat edilen 33 hasta da kontrol grubu olarak seçildi. Endometrial örnekler sinir lifleri için sinir lifi markerı immünohistokimyasal olarak saptanması ile araştırıldı; PGP9.5 (Protein Geni Ürünü 9.5). Sinir lif yoğunluğu ve pelvik ağrı şiddeti arasındaki korelasyonu değerlendirmek için Vizuel Analog Skala (VAS) skorları kullanıldı. İstatistiksel analizler SPSS 17.0 programı ile hesaplandı.
BULGULAR: Endometriozis grubunda sinir liflerinin ortalama yoğunluğu 1.85±1.74 bulundu. Kontrol grubunda ortalama olarak 1.15±1.48 bulundu. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.08). Pelvik ağrı skoru PGP 9.5 şiddetiyle korelasyon göstermemekteydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, ötopik endometriyumda sinir liflerinin PGP 9.5 işaretleyicisi ile saptanması, endometriozisi teşhis etmek için belirleyici noninvaziv bir yöntem olarak bulunmamıştır.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to determine the density of nerve fibers in the functional layer of the endometrium in patients with endometriosis in order to determine if it could be used as a minimally invasive diagnostic method for endometriosis. A secondary goal was to assess the relationship between the severity of pelvic pain due to endometriosis and the density of nerve fibers in endometrial sampling materials.
METHODS: Endometrial sampling was performed in 67 patients who presented at the hospital between August 2011 and November 2012. Endometriosis was diagnosed by surgical histopathological examination. A total of 34 patients diagnosed with endometriosis were selected as the study group. Thirty-three patients who were operated on for benign conditions other than endometriosis were selected as a control group. Immunohistochemical detection of the nerve fiber marker protein gene product 9.5 (PGP 9.5) was used to analyze the endometrial samples for nerve fibers. Visual Analogue Scale scores were used to evaluate the correlation between nerve fiber density and the severity of pelvic pain. Statistical analyses were calculated with SPSS Statistics for Windows, Version 17.0 (SPSS, Inc., Chicago, IL, USA).
RESULTS: The mean density of nerve fibers was 1.85±1.74 fibers/mm2 in the endometriosis group. In the control group, the mean density was 1.15±1.48 fibers/mm2. There was no statistically significant difference between the groups (p=0.08). The pelvic pain score did not correlate with PGP 9.5 intensity.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The detection and measurement of nerve fibers in the eutopic endometrium using the PGP 9.5 marker was not found to be a decisive noninvasive method to diagnose endometriosis.

4.
Bir Anesteziyoloji Kliniğinde Hastaların İnternet Kullanım Karakteristiklerinin Ameliyat Öncesi Değerlendirilmesi: 1000 Hastalık Bir Anket Çalışması
Preoperative Evaluation of Internet Usage Characteristics of Patients in an Anesthesiology Clinic: A Survey of 1000 Patients
Banu Eler Çevik, Yücel Yüce, Kutlu Hakan Erkal
doi: 10.14744/scie.2018.13007  Sayfalar 266 - 271 (138 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma 3. basamak bir eğitim ve araştırma hastanesinde elektif cerrahi işlem uygulanacak hastaların anesteziyoloji ile ilgili bilgi edinmek için internet kullanımları ile ilgili verileri toplamayı amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yerel etik kurul onayından sonra anesteziyoloji ve reanimasyon polikliniğine elektif cerrahi öncesi ameliyat öncesi değerlendirme için başvuran 1000 hastadan onamları alındıktan sonra anket uygulandı. Tamamlanmış tüm anket cevaplarına NCSS (Number Cruncher Statistical System) ile istatistiksel analiz uygulandı. Kategorik verilerin değerlendirilmesinde ki-kare testi, sürekli verilerin analizinde ise t-testi kullanıldı. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Bin hastanın 659’u (%65.9) rutin internet kullandıklarını bildirmişlerdir. Bunların, 559’u (%55.9) İnternetten gerekli sağlık bilgilerini elde edebilmişlerdir. Altı yüz otuz altısı (%63.6) ‘anestezi’, 387’si (%38.7) ‘genel anestezi’, 245’i (%24.5) ‘spinal anestezi’, 130’u (%13) ‘epidural anestezi’, 589’u (%58.9) ‘anestezi ile ilişkili komplikasyonlar’, 498’u (%49.8) ‘anestezi ile ilişkili ölümler’ ve 331’i (%33.1) ‘diğer tıbbi konular’ı araştırdıklarını bildirmişlerdir. Geriye kalan 364 hasta (%36.4) anestezi ilişkili herhangi bir konuda İnternette araştırma yapmadıklarını bildirmişlerdir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hasta ve hasta yakınlarının doğru, anlaşılır ve güvenli bilgiler elde edebilmeleri için sağlık merkezlerinin İnternet sitelerinde güncel ve kanıta dayalı bilgiler yer almalıdır. Hastaların bilinmezlik nedeniyle karşı karşıya geldikleri anksiyete ile baş edebilmeleri için anesteziyolojik işlemler ve olası komplikasyonlar hakkında preoperatif bilgilendirilmeleri yardımcı olacaktır.
INTRODUCTION: This study was conducted to provide data about current preferences about internet use to obtain information about anesthesiology in patients undergoing elective surgical operations at a tertiary hospital.
METHODS: After receiving institutional ethics committee approval, 1000 consecutive patients presenting at the Anesthesiology Clinic were interviewed using a questionnaire as a part of their preoperative clinic visit before an elective surgical procedure. Informed consent was obtained from all of the participants. Statistical analysis of all of the completed questionnaires was performed using NCSS statistical software (NCSS, LLC, Kaysville, UT, USA). A chi-square test was used to evaluate categorical variables and a t-test was applied to assess continuous variables. Statistical significance was accepted at p<0.05.
RESULTS: Of 1000 patients, 659 (65.9%) reported routine use of the internet; 559 (55.9%) of these users were able to get the necessary healthcare information from the internet. In all, 636 patients (63.6%) searched for “anesthesia,” 387 (38.7%) searched for “general anesthesia,” 245 (24.5%) searched for “spinal anesthesia,” 130 (13%) for “epidural anesthesia,” 589 (58.9%) for “anesthesia-related complications,” 498 (49.8%) for “anesthesia-related deaths” and 331 (33.1%) for “other medical subjects.” The remaining 364 patients (36.4%) responded that they did not search for any subject related to anesthesia on the internet.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Actual, evidence-based knowledge should be made available on the internet sites of health institutions to provide correct, understandable, and reliable information for the patients and their relatives. Preoperative information about the anesthesiology procedures and possible complications helps them to cope with anxiety due to uncertainty and lack of information.

5.
Katarakt Cerrahisi Sonrası Profilaktik İntrakamaral Gatifloksasin Uygulamasının Etkinlik ve Güvenliliği: Bir Yıllık Takip Sonuçları
Efficacy and Safety of Prophylactic Intracameral Gatifloxacin Injection in Cataract Surgery: 1 Year Results
Ayşegül Penbe, Işıl Kutlutürk Karagöz, Mehmet Atakan, Yusuf Özertürk
doi: 10.14744/scie.2017.04764  Sayfalar 272 - 277 (142 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Katarakt cerrahisi sonrası endoftalmi profilaksisinde intrakamaral gatifloksasin ve sefuroksim kullanımının etkinlik ve güvenlilik açısından karşılaştırılması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Geriye dönük karşılaştırmalı olgu çalışması olarak 33 hastanın 41 gözü iki gruba ayrıldı. Birinci grupta 18 göze fakoemülsifikasyon sonrası intrakamaral 1 mg/0.1 mL sefuroksim, ikinci gruptaki 23 göze intrakamaral 300 μg/0.1 mL gatifloksasin verildi. Ameliyat öncesi ve sonrası birinci, üçüncü ve altıncı ay ve birinci yıldaki en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EDGK), endotelyal hücresel yoğunluk değeri (CD), endotelyal hücresel varyasyon katsayısı (CV) ve santral maküler kalınlık (SMK) ölçümleri değerlendirildi.
BULGULAR: Bir yıllık takip sonunda hiçbir hastada akut/kronik endoftalmi, kistoid maküler ödem, büllöz keratopati gibi ciddi komplikasyonlar görülmedi. Her iki grupta da ameliyat sonrası birinci ayda istatistiksel olarak anlamlı derecede EDGK’de artış yanında CD’de azalma ve SMK’da istatistiksel olarak anlamlı olmayan artış eğilimi görüldü. Ancak takiplerde elde edilen EDGK, CD, CV, SMK değerleri açısından iki grup istatistiksel olarak benzer bulundu (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bir yıllık takiplerin tamamında iki grup EDGK, CD, CV, SMK ölçümleri açısından istatistiksel olarak benzer bulunduğundan (p>0.05), ameliyat sonrası CD değerindeki azalma cerrahi yöntemin kendisi ile ilişkilendirildi. Her iki grupta ameliyat sonrası birinci ayda görülen SMK’daki artış eğilimi ise istatistiksel ve klinik açıdan anlamsız olduğundan 300 μg/0.1 mL gatifloksasinin intrakamaral uygulanmasının, 1 mg/0.1 mL sefuroksim ile benzer olarak endoftalmi profilaksisi amacıyla kullanımının etkin ve güvenli olabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to compare the effectiveness and safety of an intracameral injection of gatifloxacin with cefuroxime as prophylaxis for endophthalmitis in cataract surgery.
METHODS: In this retrospective comparative case series, 41 eyes of 33 patients were separated into 2 groups. In the first group, an intracameral injection of cefuroxime (1 mg/0.1mL) was administered to 18 eyes, and an intracameral injection of gatifloxacin (0.3 mg/0.1 mL) was administered to 23 eyes in the second group. The best corrected visual acuity (BCVA), endothelial cell density (CD), endothelial cell coefficient of variation (CV), and central macular thickness (CMT) were evaluated at baseline and 1, 3, 6, and 12 months after surgery.
RESULTS: No instance of acute/chronic endophthalmitis, cystoid macular edema, or bullous keratopathy was seen in any patient at the end of 1 year of follow-up. At postoperative month 1, a statistically significant increase in BCVA was seen in both groups, as well as a decrease in CD, and a statistically insignificant increase in CMT. However, the 2 groups were found statistically similar in terms of BCVA, CD, CV, and CMT values obtained in subsequent follow-ups (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: VA, CMT, and endothelial cell changes were similar in both the cefuroxime group and the gatifloxacin group. Intracameral administration of 0.3 mg/0.1 mL gatifloxacin or 1 mg/0.1mL cefuroxime is effective and safe as endophthalmitis prophylaxis, given the statistically and clinically insignificant increase in CMT seen in both groups at the postoperative first month.

6.
Primer Total Diz Protezi Öncesinde Bilgisayarlı Tomografi Yardımıyla Ölçülen Transepikondiler Aks İle Cerrahi Transepikondiler Aksın Karşılaştırılması
Comparison of the Transepicondylar Axis Measured Using Computed Tomography Before Primary Total Knee Arthroplasty and the Surgical Measurement
Zeki Taşdemir, Güven Bulut, Özgür Baysal, Hüseyin Bilğehan Çevik, Nurzat Elmalı
doi: 10.14744/scie.2018.02411  Sayfalar 278 - 282 (120 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı primer total diz protezi (TDP) uygulamalarında posterior kondiler çizgi (PCL) ve cerrahi sırasındaki anatomik transepikondiler aks (saTEA) çizgisi arasındaki açı ile ameliyat öncesi bilgisiyarlı tomografi (BT) çekilmiş hastalarda klinik anatomik transepikondiler aks (caTEA) arasındaki açı uyumluluğunun araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013–2015 yılları arasında primer TDP yapılan ve preoperatif diz BT’si mevcut olan hastalar değerlendirildi. Ameliyat sırasında distal femur kesisini takiben kesi yüzeyine kalem ve cetvel ile PCL ve saTEA çizgileri çizildi ve dijital kamera ile kaydedildi. “Picture Archiving Communication Systems” (PACS) üzerinde BT aksiyel femur kesitlerinde, lateral epikondil çıkıntısının en belirgin olduğu bölgeden medial epikondilin en uç noktasına çekilen çizgi (caTEA) ile posterior kondillerden geçen çizgi (PCL) arasındaki açı belirlendi.
BULGULAR: Dokuz hastanın (1 erkek, 8 kadın; ortalama yaş 67 [59–80 yaş]) dokuz dizi çalışma grubunu oluşturdu. Fotoğraflar ve BT’de aksiyel kesit üzerinde yapılan ölçümler değerlendirildiğinde, saTEA çizgisi PCL çizgisiyle kıyaslandığında dokuz dizde (%100) dış rotasyon, ortalama açı 2.67±1.41° (1°–6°) olduğu; ameliyat öncesi BT ile yapılan ölçümlerde de dokuz dizde dış rotasyon, ortalama açı 4.67±1.41° (2°–7°)olduğu tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Total diz protezi ameliyatı sırasında femoral komponentin rotasyonunun tespitinde kullanılan saTEA ile ameliyat öncesi BT’de ölçülen caTEA arasında fark bulunmuştur. Bu iki teknikten birinin diğerinin sonucunu kontrol etmek için kullanılması güvenlidir. Gelecekte yapılabilecek olan kişiye özgü anatomik protezlerde BT ile yapılan ölçümlerin yeri olacaktır.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to evaluate the consistency of the angle between the posterior condylar line (PCL) and the transepicondylar axis (TEA) measured during surgery (sTEA) with that of the clinical transepicondylar axis (cTEA) measured using computerized tomography (CT) before primary total knee arthroplasty (TKA).
METHODS: The records of patients who had undergone primary TKA between 2013 and 2105 and with a preoperative CT measurement of the knee were evaluated. During surgery, following the distal femoral incision, PCL and sTEA lines were drawn on the surface with a ruler and a pencil and recorded with a digital camera. The angle between the cTEA, or the line joining the most prominent points of the medial and lateral epicondyles, and the PCL was measured using a picture archiving communication system (PACS).
RESULTS: The study group consisted of 9 knees of 9 patients (1 male, 8 female; mean age: 67 years, range: 59–80 years). The photographs indicating the angle between the sTEA line and the PCL revealed external rotation in 9 knees (100%), with a mean angle of 2.67±1.41° (range: 1–6°). The preoperative axial CT images also demonstrated external rotation in 9 knees (100%), with a mean angle of 4.67±1.41° (range: 2–7°).
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was a difference between the sTEA, which is used to determine the rotation of femoral component during TKA, and the cTEA measured preoperatively using CT. It is safe to use 1 of these 2 techniques to check the result of the other. In the future, measurements made using CT will be used to design personalized anatomical prostheses.

7.
Yanık Merkezimizde Tedavi Edilmiş Uçucu Madde Yanığı Olan Hastaların Geriye Dönük Analizi
Retrospective Analysis of Patients Treated for Volatile Substance Burn Injuries
Yücel Yüce, Banu Eler Çevik, Kutlu Hakan Erkal
doi: 10.14744/scie.2018.88597  Sayfalar 283 - 287 (138 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Uçucu madde bağımlılığı, kimyasal maddelerin psikolojik fonksiyonlarda değişikliklere ulaşmak için tıbbi olmayan amaçlarla kullanımı şeklinde tanımlanmıştır. Uçucu maddelerle oluşan hasar tek başına bağımsız bir hasar olabileceği gibi; sıklıkla yüksek morbidite ve mortaliteye sahip kütanöz yanıklarla da ilişkili olabilir. Bu çalışmada, yanık merkezimize yönlendirilmiş uçucu madde yanık hasarlarının yönetimini rapor etmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Temmuz 2012–Temmuz 2017 tarihleri arasında bir 3. basamak eğitim ve araştırma hastanesi yanık merkezinde tedavi edilmiş uçucu madde yanığı olan 67 hasta bir geriye dönük çalışmada analiz edildi. Yaş, cinsiyet, hasar tipi ve tedavi yöntemleri geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Hastaların tümü genç erkeklerdi ve çoğunda yüzeysel yanık hasarları vardı. Hastanede kalış süresi 3–22 gündü. Sekiz hasta (%11.9) yanık yoğun bakım ünitesinde takip edildi. Hastaların tümü konservatif yöntemlerle tedavi edildi ve mortalite oranı sıfırdı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Uçucu maddelerin suistimalinin önlenmesi bunlara bağlı yanık hasarlarının oluşmasını da önleyecektir. Kronik kullanıcıların tedavilerine yönelik tedavi stratejilerinin geliştirilmesi ve değerlendirilmesi ile uçucu madde kullanımının önlenmesi gelecek için temel kavramlar olacaktır.
INTRODUCTION: Volatile substance (VS) abuse has been defined as the use of chemical substances for non-medical purposes to achieve alterations in psychological functioning. Injury caused by VS abuse is an independent injury in and of itself; however, it is often combined with cutaneous burns, which are associated with increased morbidity and mortality. The aim of this study was to analyze the management of VS burn injuries referred to a burn center.
METHODS: The records of 67 patients with VS burns who were hospitalized in a tertiary educating and training hospital burn center between July 2012 and July 2017 were analyzed in a retrospective study after receiving institutional ethical approval. The age, gender, injury type, and case management were retrospectively studied.
RESULTS: All of the patients were young men, and most had a superficial burn injury. The length of stay in hospital ranged from 3 days to 22 days. In all, 8 patients (11.9%) were followed-up in the burn intensive care unit. All of the patients were treated with conservative management, and there was no mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Preventing the abuse of inhalants can prevent the occurrence of this type of burn. The development and evaluation of strategies for the treatment of chronic abusers and for the prevention of inhalant use are major challenges for the future.

OLGU SUNUMU
8.
Boerhaave Sendromunun Endoskopik Tedavisi: Olgu Sunumu
Endoscopic Treatment of Boerhaave Syndrome: A Case Report
Mustafa Salih Akın, Mehmet Sait Buğdacı, Esin Korkut
doi: 10.14744/scie.2018.92485  Sayfalar 288 - 291 (110 kere görüntülendi)
Boerhaave sendromu, özofagusun spontan perforasyonudur. Yüksek morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Boerhaave sendromu nadir bir durumdur ve tedavisi için kanıta dayalı kılavuzlar sınırlıdır. Tedavisinde endoskopik ve cerrahi yöntemler kullanılmaktadır. Endoskopik yöntemler zamanla daha etkin hale gelmekte ve birçok durumda cerrahiye ihtiyacı, morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır. Endoskopik klipler hem kanama hem de perforasyon gibi acil durumlar için, polipektomi, endoskopik submukozal diseksiyon (ESD) veya NOTES (Natural Orifice Transluminal Endoscopic Surgery) gibi prosedürlerde giderek daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu yazıda, endoskopik olarak tedavi edilen Boerhaave sendromlu bir olgu sunuldu.
Boerhaave syndrome is a spontaneous perforation of the esophagus. It is associated with high morbidity and mortality. Boerhaave syndrome is a rare condition and there are limited evidence-based guidelines for management. Endoscopic methods have become more effective over time and in many cases reduced the need for surgery, as well as reducing morbidity and mortality. Endoscopic clips are increasingly used for procedures such as polypectomy, endoscopic submucosal dissection, or natural orifice transluminal endoscopic surgery for emergencies such as bleeding or perforation. Presently described is a case of Boerhaave Syndrome treated endoscopically.

9.
Retroperitoneal Dev Mikst Adenöroendokrin Karsinom: Olgu Sunumu
Retroperitoneal Giant Mixed Adenoneuroendocrine Carcinoma: Case Report
Selçuk Kaya, Yunus Emre Altuntaş, Önder Altın, Ahmet Feran Ağaçhan, Hasan Fehmi Küçük, Metin Kement, Levent Kaptanoğlu, Nejdet Bildik
doi: 10.14744/scie.2018.47955  Sayfalar 292 - 294 (144 kere görüntülendi)
Apendiks mukoselinin en yaygın ikinci görülme şekli musinöz kistadenokarsinomdur. Sağ retroperitoneal boşluğun tamamına yakını dolduran nadir görülen miks adenöroendokrin karsinom (MANEC) olgusu sunulmaktadır. Altmış dört yaşında erkek hasta; sağ alt kadranda palpabl kitlesi mevcuttu. Bilgisarlı batın tomografisinde (BBT) 31x25x25 cm boyutlarına ulaşan multisepatalı kistik kitle görülmüştür. Literatürde 50 olgu rapor edilmiş olup; büyük ve dev mukosellerin ortalama çapları 13 ile 40 cm arasında değişmesine rağmen bu olguların sadece bir kaçında müsinöz kistadenokarsinom rapor edilmiştir. Operasyonda; kistadenom ya da hiperplazide apendektomi yeterli tedavi olarak görülse de kistadenokarsinomda sağ hemikolektomi yapılmalıdır. Bu olgumuz patolojik tanısı mikst adenonöroendokrin karsinom (nöroendokrin karsinom/adenokarsinom oranı 30/70) olması dolayısyla literatürde tek olgudur.
Mucinous cystadenocarcinoma remains the second most frequent cause of appendiceal mucocele. Presently described is a case of mixed adenoneuroendocrine carcinoma (MANEC) located in the right retroperitoneal space. A 64-year-old male was admitted with a palpable mass in the right lower quadrant. An abdominal computed tomography scan revealed a cystic mass in the pelvic area 31x25x25 cm in size. A search of the literature yielded more than 50 similar cases, with mean diameter of 13 to 40 cm; however, only a few of these cases were mucinous cystadenocarcinoma. Usually, an appendectomy is sufficient therapy for cystadenoma and hyperplasia, while a right hemicolectomy is required for cystadenocarcinoma. To our knowledge, the present case is the first with a pathological diagnosis of MANEC (30/70 neuroendocrine carcinoma and adenocarcinoma) to be reported.

10.
Nadir Görülen Bir Yerleşim Olan Maksiller Sinüste Nüks Pleomorfik Adenom
A Rare Localization of Recurrent Pleomorphic Adenoma: The Maxillary Sinus
Cem Berkay Sınacı, Sultan Yalçın, Gaye Taylan Filinte, Kaan Gideroğlu, Celal Alioğlu
doi: 10.14744/scie.2017.43153  Sayfalar 295 - 296 (103 kere görüntülendi)
Parotis dokusunun en sık görülen benign tümörü olan pleomorfik adenomun nadir bir yerleşim yeri olarak maksiler sinüs kaynaklı bir olgu sunuldu. On üç yaşında kız hasta damakta kitle şikayeti ile başvurdu, yapılan biyopsi sonrası pleomorfik adenom tanısı alan hastaya operasyon ile kitle eksizyonu ve allogreft kemik ile rekonstrüksiyon uygulandı. Ameliyat sonrası ek bir tedavi almayan hastada 6 yıl boyunca nüks gözlenmedi. Altıncı yıl sonunda tekrar damakta büyüme fark eden hastaya planlanan operasyonla nüks kitle küretajı ve tekrar allogreft kemik ile rekonstrüksiyon yapıldı. Biyopsi sonucu nüks pleomorfik adenom olarak gelen hastanın ikinci ameliyatından sonraki birinci yıl takibinde herhangi bir nüks saptanmadı. Pleomorfik adenom sıklıkla tükrük bezlerinde görülmekte olup maksiller sinüste nadiren görülmektedir. Damakta ağrısız büyüme şikayeti ile başvuran hastalarda pleomorfik adenom ayırcı tanılar arasında düşünülmelidir.
The case presented is a rare localization of pleomorphic adenoma, the most frequent benign tumor of the parotid gland, found in the maxillary sinus. A 13-year-old girl presented with a palatal mass. An incisional biopsy revealed pleomorphic adenoma of the maxillary sinus, and excision of the mass and reconstruction of the defect with a bone allograft was performed. The patient was followed up for 6 years with no recurrence and no additional therapy was required. At the end of the sixth year, however, the patient became aware of regrowth in the palate, and underwent recurrent mass curettage and another reconstruction with a bone allograft. The pathology of the specimen was once again pleomorphic adenoma. No recurrence was recorded during postoperative year 1 after the second operation. Pleomorphic adenoma is frequently seen in the parotid gland, but maxillary sinus presentation is very rare. Pleomorphic adenoma should also be considered when there is painless growth of the palatal tissue.

11.
Primer Duedonal Mukoza Kökenli Lenfoid Doku Lenfoması (MALToma): Olgu Sunumu
Primary Duodenal Mucosa-Associated Lymphoid Tissue Lymphoma (MALToma): A Case Report
Arzu Cennet Işık, Seydahmet Akın, Mesut Ayer, Tuğba Sevinç Gamsız, Begüm Damla Şencan, Özcan Keskin
doi: 10.14744/scie.2018.35220  Sayfalar 297 - 299 (104 kere görüntülendi)
Primer duodenal MALT (Mucosa Associated Lymphoid Tissue) lenfoma non-Hodgkin lenfomanın (NHL) nadir görülen bir türüdür ve en sık midede saptanmaktadır. Yirmi yaşında erkek hastamız; progresif şekilde kusma, kilo kaybı ve karın ağrısı nedeniyle tarafımıza başvurdu. İki kez yapılan gastroduodenoskopide belirgin özellik olmaması ve şikayetlerinin devamı üzerine istenen çift kontrast baryum incelemesinde duodenumda dolum defekti saptandı. Helicobacter pylori pozitifliği de bulunan hastadan alınan biyopsi örneğinde kötü diferansiye B hücreli MALT lenfoma teşhisi konuldu.
Primary duodenal mucosa-associated lymphoid tissue (MALT) lymphoma is the most rarely seen type of non-Hodgkin lymphoma and is diagnosed most commonly in the stomach. A 20-year-old male patient presented with progressive vomiting, weight loss, and abdominal pain. There was nothing remarkable on 2 consecutive gastroduodenoscopies, but his complaints persisted. A double-contrast barium examination was performed, which revealed a filling defect in the duodenum. A biopsy specimen from the patient determined the presence of Helicobacter pylori and the patient was diagnosed with poorly-differentiated B-cell MALT lymphoma Successful chemotherapy and H. pylori eradication therapy were performed and follow-up revealed no recurrence.

12.
Sağ Ventriküle İnvaze Mediastinal Kitle
Mediastinal Mass Invading the Right Ventricle
Coşkun Doğan, Tolga Sinan Güvenç, Nagehan Özdemir Barışık, Sevda Şener Cömert, Güven Yılmaz
doi: 10.14744/scie.2017.03522  Sayfalar 300 - 304 (108 kere görüntülendi)
Lenfomaların kalp tutulumu nadirdir ve çoğunlukla otopsi çalışmaları ile ortaya konulur. Buna karşın kalp tutulumunun son derece ciddi sonuçları vardır. Lenfomaların kalp tutulumu retrograd lenfatik, hematojen ve doğrudan komşuluk yoluyla direkt invazyon şeklinde olur. Direkt invazyon en sık görüleni ve en destrüktif bulgulara yol açanıdır. Klinik bulgu ve belirtileri nonspesifiktir. Bu yüzden erken tanı ve tedavi hayat kurtarır. Olgumuz efor dispnesi ve akciğer grafisinde görülen kardiomegali nedeni ile uzun süre kardiyoloji polikliniğinde tetkik edilmiş, ekokardiografik incelemede mediastinal kitleden şüphelenilmesi üzerine kliniğimize refere edilmiştir. Çekilen toraksın bilgisayarlı tomografik incelemesinde mediasteni dolduran, sağ ventrikül duvarına radyolojik olarak invazyon düşündüren kitle saptanan hastaya aynı gün göğüs hastalıkları uzmanı tarafından toraks ultrasonografisi rehberliğinde trucut biyopsi yapılmış, biyopsiden üç gün sonra lenfoma patolojik tanısı ile beraber hasta tedavi için hematoloji polikliniğine yönlendirilmiştir. Tedavinin üçüncü haftasında ise hastanın tüm yakınmaları gerilemiştir. Bu makale kalp tutulumu şüphesi olan olgularda multidisipliner yaklaşımla hızlı tanı ve tedavinin önemine ve toraks ultrasonografi ile mediastinal kitle lezyona hızlı ve güvenli yapılabilen biyopsi işlemine dikkat çekmek için sunulmuştur.
Lymphoma with cardiac involvement is rare; however, there can be very serious consequences. It is usually revealed in autopsy studies. Cardiac invasion by lymphoma may occur through retrograde lymphatic flow, hematogenous spread, or direct invasion from neighboring structures. Direct invasion is the most common, and has the most destructive results. The clinical signs and symptoms are nonspecific. Presently described is the case of a patient who was initially examined in a cardiology polyclinic due to exertional dyspnea and cardiomegaly seen in a chest X-ray. Echocardiographic examination revealed a suspected mass and the patient was referred to our clinic. A mass lesion filling the mediastinum and invading the right ventricle was detected in a computed tomography image of the chest. On the same day, a tru-cut biopsy with thoracic ultrasound guidance was performed by the pulmonologist. Three days after the biopsy, the patient was referred to the hematology clinic for treatment of pathological lymphoma. This case was presented to draw attention to the importance of prompt diagnosis and treatment of thoracic and mediastinal mass lesions with a multidisciplinary approach and to emphasize that a biopsy can be performed quickly and safely in patients with a mediastinal mass with the guidance of ultrasound, even when there is cardiac involvement.

LookUs & Online Makale