E-ISSN : 2587-1404
ISSN    : 2587-0998

Hızlı Arama




SCIE: 28 (3)

Cilt: 28  Sayı: 3 - 2017

ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
2015-2016 Influenza Sezonunda Ağır İnfluenza/Akut Solunum Yolu Enfeksiyonu Nedeniyle Yatış Gerektiren Hastaların Klinik Seyri ve Etkenleri
Etiology and Clinical Course of Patients with Severe Influenza/Acute Respiratory Infection Requiring Hospitalization During the 2015-2016 Influenza Season
Ayşe Batırel, Semih Korkut, Recep Demirhan, Ayşe Karaaslan, Banu Eler Çevik, Sevda Şener Cömert, Engin Ersin Şimşek
doi: 10.14744/scie.2017.07108  Sayfalar 161 - 167
GİRİŞ ve AMAÇ: Ağır influenza kliniğiyle 2015-2016 yılında yatırılan hastaların etiyolojik profilini, klinik seyrini ve sonuçlarını belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemize 1 Aralık 2015–15 Mart 2016 tarihleri arasında ağır influenza kliniğiyle yatırılan hastalar çalışmaya dahil edildi. Dispne, takipne, taşikardi, hipotansiyon, hipoksi, mental durum değişikliği, ağır dehidratasyon, akciğer grafisinde bronkopnömoni/pnömoni varlığı “ağır influenza” olarak değerlendirildi. Hastaların nazofarengeal aspirat örnekleri ters transkriptaz-polimeraz zincir reaksiyonu tekniği ile solunum virüsleri açısından tarandı.
BULGULAR: Toplam 95 nazofarengeal aspirat örnekleri incelenen hastanın 65’i (%68.4, 38’i erişkin, 27’si çocuk) virüs-pozitifdi. Etken virüslerin dağılımı şöyleydi: 42’si (%64.6) influenza A (H1N1), 9’u (%13.8) influenza A (H3N2), 5’i (%7.7) coronavirus. Altı (%9.2) hasta gebeydi. Gebelerden sadece biri yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) izlem gerektirdi ve H1N1 influenza nedeniyle kaybedildi. On beş (%23, 14 yetişkin, bir çocuk) hasta YBܒde izlendi. Bunlardan dokuzu kaybedildi [7’si influenza A (6 H1N1, 1 H3N2), 1’i HMPV, 1’i coronavirus], tüm çocuklar şifayla taburcu edildi. Hastanemize yatırılarak izlenen H1N1 enfeksiyonunda olgu fatalite hızı %14.3’dü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaneye yatırılan hastaların üçte ikisinde influenza A-H1N1 enfeksiyonu vardı. Yedisi (%16.7) YBܒde izlendi. Bunlarda H1N1 olgu-fatalite hızı %14.3. Ağır influenza için risk faktörü olan hastalar yatırılarak izlenmelidir.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to determine the etiological profile, clinical course, and outcome of patients hospitalized with severe influenza during the 2015-2016 influenza season.
METHODS: Patients with severe influenza who were admitted to the emergency department of the hospital between December 1, 2015 and March 15, 2016 and who required admission were included. The presence of dyspnea, tachypnea, tachycardia, hypotension, hypoxia, mental status changes, severe dehydration, or chest X-ray compatible with bronchopneumonia/pneumonia were considered “severe influenza.” Nasopharyngeal aspirate specimens from all patients were tested for respiratory viruses using the reverse transcriptase-polymerase chain reaction technique.
RESULTS: Of a total of 95 hospitalized patients, 65 patients (68.4%; 38 adults and 27 children) were virus-positive. The etiological virus was 42 (64.6%) cases of influenza A (H1N1), 9 (13.8%) of influenza A (H3N2), and 5 (7.7%) of coronavirus. Six patients (9.2%) were pregnant. Only 1 pregnant patient died, due to H1N1 influenza. Fifteen (23%; 14 adults and 1 child) required follow-up in the intensive care unit (ICU). Nine adult patients died [7 due to influenza A (6 H1N1, 1 H3N2), 1 due to human metapneumovirus, 1 due to coronavirus], but all of the children survived. The case-fatality rate of H1N1 infection was 14.3%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Two-thirds of the admitted patients had an influenza A H1N1 infection. Seven (16.7%) of them required ICU follow-up. The H1N1 case-fatality rate was 14.3%. Patients with risk factors who have severe influenza should be hospitalized.

2.
Elli Beş Yaş Altı ve Üstü Yaş Gruplarında Akciğer Kanserlerinin Özellikleri Farklı Mıdır?
Do Characteristics of Lung Cancer Differ Between the Age Groups of Under and Over 55 Years of Age?
Coşkun Doğan, Nesrin Kıral, Ali Fidan, Elif Torun Parmaksız, Seda Beyhan Sağmen, Sevda Şener Cömert, Banu Salepçi
doi: 10.14744/scie.2017.99608  Sayfalar 168 - 174
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı 55 yaş ve altında akciğer kanseri tanısı alan olguların sosyodemografik, klinik, radyolojik, histopatolojik ve sağ kalım özeliklerini araştırmak.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2014–Aralık 2016 tarihleri arasında kliniğimizde akciğer kanseri tanısı alan olguların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Bu olgular 55 yaş ve altı ile 55 yaş üstü olmak üzere iki gruba ayrıldı. Olguların klinik, radyolojik, demografik bulguları, kanserlerin histopatolojik tipleri, kanser evreleri, tedavi öyküleri, sağ kalım verileri birbirleri ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 85’i (%26.3) 55 yaş ve altında, 238’i (%73.7) 55 yaşın üstünde toplam 323 olgu alınmıştır. Her iki gruptaki akciğer kanserlerinin evreleri, kanserlerin histopatolojik tipleri, sigara öyküleri, cinsiyet özellikleri, onkolojik ve cerrahi tedavi özellikleri ve sağ kalım özellikleri benzerdi (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Akciğer kanserinde 55 yaş sınır seçildiğinde pek çok açıdan gruplar benzer bulunduğundan, 55 yaş altında ise beş yıllık alt gruplarda kanser olgu sayısında katlanarak artışlar olduğu için kanser için tarama yaş sınırı özellikle risk faktörü taşıyan olgularda 55 yaş altı gruplara da önerilebilir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the sociodemographic, clinical, radiological, histopathological, and survival characteristics of lung cancer patients ≤55 years of age.
METHODS: The files of patients diagnosed in the clinic as lung cancer between January 2014 and December 2016 were retrospectively evaluated. These cases were divided into 2 groups: patients who were ≤55 years of age and patients >55 years of age. The clinical, radiological, and demographic findings; histopathological type and stage of cancer; treatment modalities used; and survival data were analyzed and compared.
RESULTS: A total of 323 cases, 85 (26.3%) of them aged ≤55 years and 238 (73.7%) aged >55 years, were included in the study. The stage and histopathological type of lung cancer, smoking history, gender, oncological and surgical treatment modalities used, and survival characteristics were similar in both groups (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Since the 2 groups of lung cancer patients formed on the basis of the age limit of 55 years were similar in many respects, and because the number of cancer cases increases in 5-year subgroups under the age of 55 years, screening for lung cancer may be recommended for those under 55 years, especially in cases with risk factors.

3.
Real-Time PCR Yöntemiyle HPV Çalışılan Hasta Grubunda Yüksek Risk HPV Prevalansı, Tipleri ve Eş Zamanlı Yapılan Servikal Sıvı Bazlı Sitoloji ile HPV Uyumu
Prevalence of High-Risk Human Papilloma Virus and Identification of Type Using Real-Time Polymerase Chain Reaction Analysis and Liquid-Based Cytology
Nagehan Özdemir Barışık, Sevinç Hallaç Keser, Aylin Ege Gül, Engin Ersin Şimşek, Hanife Gülnihal Özdemir
doi: 10.14744/scie.2017.55264  Sayfalar 175 - 180
GİRİŞ ve AMAÇ: Hastanemizdeki sıvı bazlı sitoloji yöntemiyle incelenen servikal sitoloji örnekleri ile eş zamanlı olarak real-time polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) yöntemiyle incelenen human papilloma virus (HPV) enfeksiyonunun prevalansını, en sık görülen tiplerini, normal ve anormal sitolojili kadınlardaki HPV tiplerini saptamak, HPV’nin sitoloji ile uyumunu incelemek ve ülkemiz istatistiklerine katkıda bulunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2016–Mart 2017 tarihleri arasındaki 837 hasta geriye dönük olarak çalışmaya alındı. HPV tiplerini saptamada RT-PCR yöntemi, eş zamanlı alınan servikal sitoloji örneklerinde ise Thin Prep yöntemi kullanılarak hastalara ait servikal sitoloji materyalleri değerlendirildi.
BULGULAR: Sekiz yüz otuz yedi servikal sitolojinin 208’inde (%24.9) skuamoz hücre atipisi (SHA) mevcut iken 629’unda (%75.1) SHA görülmedi. SHA gösteren olguların 142’sinde (%17.0) önemi belirsiz atipik skuamoz hücre (ASCUS], 53’ünde (%6.3) düşük dereceli skuamoz intraepitelyal lezyon (LSIL), 13’ünde (%1.6) yüksek dereceli skuamoz intraepitelyal lezyon (HSIL) mevcuttu. Sekiz yüz otuz yedi hastanın 344’ünde HPV pozitifti (%41.1). En sık görülen HPV tipleri HPV tip 16, 18, 31, 51 idi. HPV prevalansı 30 yaş altı ve 50 yaş üstü kadınlarda daha yüksekti. HPV 16’nın ve multipl suşlarının en sık görüldüğü yaş grubu 30 yaş altı gruptu. Tek suş olarak görülen en sık HPV tipi HPV 16 idi. HPV 16’yı HPV 51, 31 ve 18 takip etmekteydi. Multipl en sık görülen HPV tipleri arasında HPV 16 ilk sırada iken bunu Tip 31, Tip 51 ve Tip 18 izlemekteydi. SHA gösteren olguların 132’sinde (%63.5) HPV pozitifliği mevcuttu. SHA içermeyen 417 (%66.3) hastada HPV negatif iken 212’sinde (%33.7) HPV pozitifti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda en sık görülen HPV tipi HPV 16 idi. HPV prevalansında bimodal yaş dağılımı görülmekteydi. HPV prevalansı SHA derecesi ile korelasyon göstermekle birlikte SHA göstermeyen olgularda da RT-PCR ile yüksek oranda HPV pozitifliği saptandı. Bu durum HPV tipleri ve prevalansının belirlenmesinde, HPV pozitif hastaların gerektiği şekilde takip ve tedavi edilmesinde RT-PCR yöntemi ve sitolojik incelemenin birlikteliğinin önemini göstermektedir.
INTRODUCTION: Cervical cytology samples were analyzed to determine the prevalence of human papilloma virus infection (HPV) and the most frequently observed types. Methods used to assess the presence of HPV were also evaluated.
METHODS: A total of 837 female patients who presented at the hospital between June 2016 and March 2017 were retrospectively included in the study. Real-time polymerase chain reaction (RT-PCR) analysis was used to detect the presence and identify the type of HPV, and a liquid-based cytology technique was also used to evaluate cervical cytology in concurrently obtained samples taken during a gynecological examination.
RESULTS: Of 837 cervical cytology samples, squamous cell atypia (SCA) was seen in 208 (24.9%) samples, and was not present in the remaining 629 (75.1%). Analysis of the samples with SCA revealed the presence of SCA of undetermined significance in 142 (17.0%), low-grade squamous intraepithelial lesion in 53 (6.3%), and high-grade squamous intraepithelial lesion in 13 (1.6%) samples. HPV-positivity was detected in 344 of the 837 patients (41.1%). The most frequently seen types were HPV 16, 18, 31, and 51. HPV prevalence was greatest in women younger than 30 years of age and those over 50. HPV 16 and multiple strains were most often seen in women under 30. HPV 16 was the most frequently seen single HPV strain, followed by HPV types 51, 31, and 18, respectively. HPV 16 was also most common among samples with multiple strains, followed by types 31, 51, and 18, respectively. HPV-positivity was detected in 132 (63.5%) patients with SCA. Of the 629 who had an SCA-negative result, HPV positivity was determined in 212 (33.7%) cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The most frequently detected strain of HPV in this study was type 16. HPV prevalence demonstrated a bimodal age distribution. HPV was correlated with SCA; however, HPV-positivity was also observed using RT-PCR in cases without SCA. This indicates the importance of the combination of RT-PCR and cytological examination in the determination of HPV types and prevalence, and in the treatment and follow-up of HPV-positive patients.

4.
Subakromiyal Sıkışma Sendromu ile Karıştırılabilen Pektoralis Minör Sendromu
Pectoralis Minor Syndrome Miscible with Subacromial Impingement Syndrome
Deniz Palamar, İlknur Aktaş, Kenan Akgün
doi: 10.14744/scie.2017.44154  Sayfalar 181 - 183
GİRİŞ ve AMAÇ: Pektoralis minör sendromu (PMS), üst ekstremiteyi etkileyebilen nörovasküler bir hastalıktır. Bu çalışmada, PMS tanısı alan hastalar demografik ve klinik özellikleri ve eşlik eden subakromiyal sıkışma sendromu açısından değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Pektoralis minör kas bloğu ile PMS tanısı konulan 12 ve 70 yaş arasındaki 12 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Pektoralis minör kas bloğu ultrasonografi rehberliğinde uygulandı.
BULGULAR: Toplam 12 hasta değerlendirildi. Hastaların %83’ünde ağrı, %58.3’ünde parestezi ve %16.6’sında şişlik yakınması mevcuttu. Fizik muayenede, hastaların %58.3’ünde biseps tendonunda hassasiyeti, %16.6’sında subakromiyal hassasiyet ve %16.6’sında akromioklaviküler eklem hassasiyeti saptandı. Hastaların %66.6’sında subakromiyal sıkışma testleri pozitif saptandı, %33.3’ünde ise subakromiyal enjeksiyon testi pozitif olarak değerlendirildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pektoralis minör sendromu, gözden kaçabilen bir tanıdır ve subakromiyal sıkışma sendromu gibi başka diğer hastalıklarla karışabilir. Bunun yanında, subakromiyal sıkışma sendromu PMS’ye eşlik edebilir. Bu nedenle, bu tür ağrılı patolojilerde tanı için, referans test olarak subakromiyal enjeksiyon testi ve pektoralis minör kas bloğu gibi enjeksiyon testleri kullanılmalı ve bununla birlikte bu iki klinik tablonun birlikte görülebileceği de akılda tutulmalıdır.
INTRODUCTION: Pectoralis minor syndrome (PMS) is a neurovascular disorder affecting the upper extremity. In the present study, the demographic and clinical features of patients diagnosed as PMS were examined, as well as cases of concomitant subacromial impingement syndrome (SIS).
METHODS: A retrospective trial was conducted with 12 patients with the diagnosis of PMS according to a pectoralis minor muscle (PMM) block test. The PMM block was performed under the guidance of ultrasonography.
RESULTS: Of the 12 PMS patients evaluated, 83% had a complaint of pain, 58.3% had paresthesia, and 16.6% had swelling of the hand. A physical examination revealed that 58.3% of the patients had tenderness at the biceps tendon, 16.6% had subacromial tenderness, and 16.6% had tenderness at the acromioclavicular joint. In 66.6% patients, subacromial impingement tests were positive, and 33.3% of them had a positive subacromial injection test (SIT).
DISCUSSION AND CONCLUSION: PMS can be overlooked and may also be confused with other disorders, such as SIS. Furthermore, SIS may also accompany PMS. Therefore, in such painful pathologies, injection tests such as SIT and PMM block should be used as the reference test for the diagnosis and it should be kept in mind that these 2 clinical disorders can be observed together.

5.
Retina Ven Dal ve Santral Ven Tıkanıklığına Bağlı Maküla Ödemi Gelişen Gözlerde Tek Doz İntravitreal Bevacizumab Tedavisinin Kısa Dönem Sonuçları
Short-Term Results After Single-Dose Intravitreal Bevacizumab Treatment for Macular Edema Secondary to Central and Branch Retinal Vein Occlusions
Taha Ayyıldız, Ayşe Yeşim Aydın Oral, Ümit Çallı, Osman Şalkacı, Baran Kandemir, Yusuf Özertürk
doi: 10.14744/scie.2017.20688  Sayfalar 184 - 189
GİRİŞ ve AMAÇ: Retina ven dal tıkanıklığı ve santral ven tıkanıklığına bağlı maküla ödemi tedavisinde tek doz intravitreal bevacizumab enjeksiyonu sonrası kısa dönem görme keskinliği ve fovea kalınlığı değişikliklerini incelemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalar iki ayrı gruba ayrılıp ven dal tıkanıklığına grubuna 18 hastanın 18 gözü, santral ven tıkanıklığı grubuna 10 hastanın 10 gözü dahil edildi. Çalışmada araştırılan göstergeler Early Treatment Diabetic Retinopathy Study (ETDRS) görme keskinliği ve OCT ile ölçülen fovea kalınlığı değişiklikleri ve komplikasyonlar idi.
BULGULAR: Retinal ven dal tıkanıklığı grubunda tüm aylarda başlangıca göre fovea kalınlığında görülen azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05) ve ortalama ETDRS harf değerinde (Snellen eşdeğeri) enjeksiyon sonrası tüm aylarda görme keskinliğinde görülen artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Santral ven tıkanıklığı grubunda enjeksiyon öncesi birinci ayda başlangıca göre fovea kalınlığında görülen azalma istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) iken ikinci ve üçüncü aylardaki azalma miktarı istatistiki olarak anlamlı düzeyde değildi (p>0.05) ve ortalama ETDRS harf değerinde Enjeksiyon öncesi ETDRS harf değerine göre enjeksiyon sonrası tüm aylarda görme keskinliğinde görülen artış istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Retina ven dal tıkanıklığına bağlı maküla ödemi tedavisinde intravitreal bevacizumab enjeksiyonunun erken dönemde etkili ve güvenilir olduğu düşünüldü.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to investigate changes in short-term visual acuity and foveal thickness after single-dose intravitreal bevacizumab treatments for macular edema secondary to central retinal vein occlusion (CRVO) and branch retinal vein occlusion (BRVO).
METHODS: The patients were separated into 2 groups: 18 eyes of 18 patients with BRVO, and 10 eyes of 10 patients with CRVO. Early Treatment Diabetic Retinopathy Study (ETDRS) visual acuity scores, changes in foveal thickness measured with optical coherence tomography, and complications of treatment were evaluated.
RESULTS: In each monthly measurement, in the BRVO group, foveal thickness decreased from baseline statistically significantly from baseline (p<0.05) and ETDRS score of visual acuity increase also was statistically significant (p<0.05) at each interval. In the CVRO group, although 1 month after injection, foveal thickness decreased significantly (p<0.05), and second and third months, the reduction in foveal thickness was not statistically significant (p>0.05) and compared with preinjection values, increase ETDRS score at all months was not statistically significant (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Treatment of macular edema secondary to BRVO with intravitreal injection of bevacizumab in the early stages was effective and reliable.

6.
Hastanede Doğum Yapan Kadınların Gebelik, Doğum ve Doğum Sonu Döneme İlişkin Geleneksel Uygulamaları
Traditional Health Practices Concerning Pregnancy, Bırth, and the Postpartum Period of Women Giving Birth in the Hospital
Nazan Karahan, Reyhan Aydın, Dürdane Yılmaz Güven, Ali Ramazan Benli, Nimet Billge Kalkan
doi: 10.14744/scie.2017.33042  Sayfalar 190 - 198
GİRİŞ ve AMAÇ: İnsanoğlunun yaşama koruma içgüdüsü, ilkel kavimlerden bu yana sağlıkla ilgili konularda çeşitli inanç ve uygulamaların doğmasına yol açmıştır. Bu çalışma kadınların gebelik, doğum ve doğum sonrası dönemde anne-bebek bakımına yönelik geleneksel inanç ve uygulamalarını belirlemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma, İstanbul ilinde, bir kamu hastanesinde tanımlayıcı kesitsel tipte yapılmıştır. Veri toplama formu sosyo-demografik, obstetrik özellikler ile kadınların gebelik, doğum ve doğum sonu döneme ilişkin geleneksel uygulamalarına ilişkin sorulardan oluşmuştur. Veriler toplanmaya başlanmadan önce, etik kurul onayı ve kurum izni alınmıştır.
BULGULAR: Araştırmamızda kadınların, bebek akıllı ve güzel olsun diye meyve yenmesi gerektiğine inanması, sağlıklı ve huzurlu bir gebelik geçirmek için çirkin şeylere bakmaması, canının çektiği her şeyin yedirilmesi, kolay doğum yapsın diye yürüyüş yaptırılması ve dua ederek odaklanması, sırtının sıvazlanması zararlı olmayan kültürel uygulamalar olarak değerlendirilmiştir. Buna karşılık, bebeğin ağzına emzirmeden önce hurma sürmek, kırk basmasından korumak için bebek yatağının altına bıçak koymak, kıyafetine çengelli iğne takmak ve 40 gün lohusa ve bebeğin evden çıkarılmaması, bebeğin tuzlanması zararlı uygulamalar olarak belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gebelik, doğum ve doğum sonu kabul görmüş, anne ve bebek sağlığı üzerine zararı bulunmayan hatta faydası olabilecek uygulamaların, kültürel zenginliğimizin bir parçası olarak kabul edilip desteklenmesi, zararlı etkileri bulunan uygulamaların ise gerek gebelik okulları gerekse taburculuk sırasında yapılan eğitimlerle önlenmesi önerilmektedir.
INTRODUCTION: This study was conducted to investigate traditional beliefs and practices of women regarding care of the mother and the infant during pregnancy, in childbirth, and in the postpartum period.
METHODS: This was a descriptive, cross-sectional study conducted at a public hospital in Istanbul. The data collected consisted of socio-demographic and obstetric characteristics, and responses to questions about some traditional customs regarding pregnancy, delivery, and the postpartum period.
RESULTS: In our research, some non-harmful cultural practices were found, such as the belief that to have a clever and beautiful baby the mother should eat fruit; that to have a healthy and peaceful pregnancy, the mother should not look upon ugly things; the mother should indulge her food cravings; and to have an easy birth, the mother should walk and focus on prayers. On the other hand, we also found beliefs that could be harmful, such as wiping the mouth of a baby with a date before breastfeeding, and practices believed to be protective that could cause harm, such as putting a knife under the baby’s bed, fastening a safety pin to the baby’s clothes, and for the mother and child to remain at home for 40 days.
DISCUSSION AND CONCLUSION: While non-harmful and beneficial practices related to maternal and infant health should be accepted and supported as a part of our cultural richness, practices that could be harmful should be prevented in pregnancy classes or with training upon hospital discharge.

7.
Prekanseröz ve Kanseröz Deri Lezyonlarının Sıklığı: Geriye Dönük Çok Merkezli Çalışma
The Incidence of Precancerous and Cancerous Skin Lesions: A Retrospective Multicenter Study
Berna Aksoy, Aslı Tatlıparmak, Funda Tamer, Can Ergin, Erol Koç
doi: 10.14744/scie.2017.14633  Sayfalar 199 - 203
GİRİŞ ve AMAÇ: Deri kanserlerinin sıklığı gün geçtikçe artmaktadır. Bu çalışmada amacımız Türkiye’de üç farklı ilde bulunan ikinci basamak özel sağlık kuruluşu dermatoloji polikliniklerine 2016 yılında başvuran ve tanı alarak tedavi edilen kutanöz prekanseröz ve kanseröz lezyon sıklığının tespit edilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 2016 yılı boyunca dermatoloji polikliniklerine başvurmuş tüm hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. İlgili ICD kodu taraması ile premalign ve malign kutanöz leyzonları olan hastalara ulaşılarak tıbbi kayıtlarından sosyodemografik ve klinik özellikleri tespit edildi.
BULGULAR: Üç farklı dermatoloji polikliniğine başvuran toplam hastaların (n=21085) arasında toplam 81 olguda prekanseröz ve kanseröz lezyon tespit edildi ve bir yıllık insidansı %0.38 olarak saptandı. Tüm başvurular arasında prekanseröz lezyonların (n=58) bir yıl içindeki insidansı %0.27 ve kanseröz lezyonların (n=23) bir yıl içindeki insidansı %0.11 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tüm dünyada deri prekanseröz ve kanseröz lezyonlarının sıklığı artmaktadır. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlarımız ülkemizde ve dünya çapında daha önce bildirilen bulgular ile uyumluydu. Çalışmamız ülkemizin iki farklı bölgesini (Marmara ve İç Anadolu Bölgesi) içermektedir ve ikinci basamak dermatoloji polikliniği başvuruları göz önüne alındığında referans bir çalışma olabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: As the frequency of skin cancers continues to increase, the aim of this study was to determine the incidence of precancerous and cancerous skin lesions diagnosed and treated during 2016 at the dermatology outpatient clinics of 3 private hospitals in 3 cities in Turkey.
METHODS: All of the patients who presented at 3 outpatient clinics located in the Marmara and Anatolian regions of Turkey in 2016 were retrospectively evaluated. Patients with precancerous and cancerous skin lesions were identified via the relevant International Classification of Diseases code, and sociodemographic and clinical features were obtained from their medical records.
RESULTS: Among the 21,085 patients who presented at the 3 study centers, there were 81 cases of precancerous or cancerous skin lesions. The annual combined incidence of precancerous and cancerous skin lesions was 0.38%. The incidence of precancerous lesions (n=58) was 0.27%, while it was 0.11% (n=23) for cancerous lesions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The prevalence of precancerous and cancerous skin lesions is increasing worldwide. The results of this study were consistent with the findings previously detected in this country and worldwide. This study included patients from only 2 regions of Turkey, but the findings could be used as a reference for dermatology outpatient clinics located in second level healthcare facilities.

8.
Merkezi Hekim Randevu Sistemi Kullanım Durumuna Etki Eden Faktörlerin Değerlendirilmesi
Evaluation of Factors Affecting the Use of the Central Physician Appointment System
Selma Pekgör, Mehmet Ali Eryılmaz, İbrahim Solak, Ahmet Pekgör, Hümeyra Yaka, İbrahim Fuat Kayıhan Kaya, Dilek Korkusuz, Seher Mercan, Koray Bolatkale, Mehmet Koç
doi: 10.14744/scie.2017.36855  Sayfalar 204 - 211
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmadaki amacımız hastanemizde Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS) kullanım sıklığını ve etki eden faktörleri araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 20 Ocak–28 Şubat 2017 tarihleri arasında hastanemiz polikliniklerine ayaktan başvurmuş ve muayenesi tamamlanmış 7187 kişi dahil edildi. Hastalarla tek tek yüz yüze görüşüldü ve anket uygulandı.
BULGULAR: Tüm hastaların %49.9’u MHRS’den, %47.4’ü kiosklardan sıra aldığını söylemiştir. Mesleklerden MHRS kullanım oranı memurlarda; esnaf, işçi, ev hanımı ve emeklilere göre daha yüksek bulundu (p<0.001). Eğitim seviyesi ve aylık gelir düzeyi arttıkça MHRS kullanım oranı da artmaktadır (p<0.001). Konya merkezde oturanlarda kırsalda oturanlara göre MHRS kullanma oranı daha yüksekti (p<0.001). Hastaların memnuniyet oranları %89.4 olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Merkezi Hekim Randevu Sistemi kullanımını artırmak için kırsaldan gelen, sosyokültürel seviyesi düşük olan hastalar için yeni stratejiler geliştirilmelidir. Mevcut olan kamu spotları ve tanıtıcı broşürler yaygınlaştırılmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the frequency of use of the Central Physician Appointment System (CPAS) in a Konya hospital and the factors affecting use.
METHODS: A total of 7187 people who were admitted to the outpatient clinics of the hospital and had completed an examination between January 20 and February 28, 2017 were included in the study. Face-to-face interviews were performed with the patients.
RESULTS: Of all the patients, 49.9% made their appointment via CPAS, and 47.4% made an appointment from a kiosk. CPAS usage was higher among white-collar workers than tradesmen, laborers, housewives, or retirees (p<0.001). As education level and monthly income level increased, the use of CPAS also increased (p<0.001). CPAS was also used more by those who lived in the center of Konya than by those who lived in surrounding rural areas (p<0.001). The patient satisfaction rate was 89.4%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In order to increase the use of CPAS, new strategies should be developed targeting residents of rural areas and those of lower socioeconomic status. Existing public service announcements and promotional leaflets should also be disseminated.

9.
İnfertilitenin Kadının Psikososyal Yapısı Üzerine Etkilerinin Belirlenmesi
An Evaluation of the Psychosocial Status of Infertile Women
Ferhat Ekinci, Bige Tuncel, Arzu Uzuner, Ali Doğukan Anğın, Demet Merder Çoşkun, Önder Sakin, Muzaffer Seyhan Çıkman, Engin Ersin Şimşek
doi: 10.14744/scie.2017.83007  Sayfalar 212 - 216
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, toplumumuzdaki infertil kadınlarda depresyon, anksiyete, yalnızlık ve sosyal desteğin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2012–Aralık 2012 tarihleri arasında hastanemiz infertilite kliniğine başvuran 140 hasta çalışmaya dâhil edildi. Tüm katılımcılar, Hamilton anksiyete, Beck depresyon, Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles Yalnızlık (UCLA) ve Algılanan Sosyal Destek Destekli Çok Boyutlu Ölçek (MSPSS) formlarını doldurdu.
BULGULAR: Depresyon skorlarının genel popülasyondan düşük olduğu tespit edildi. Anksiyete skorları popülasyona benzer oranlarda bulunmuştur. Yalnızlık ölçeği, evlilik yılının ve aylık gelirin artmasıyla azaldı (p<0.05, p<0.05). Sosyal destek, evli olanların sayısının artmasıyla artmıştır (p<0.05). Depresyon skalasına göre iki katılımcı ve kaygı ölçeğine göre dört katılımcı psikiyatri kliniğine sevk edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Finansal durumların, evlilik süresinin ve sosyal desteğin infertil hastalarda depresyon, anksiyete ve yalnızlık puanları üzerinde etkili olduğunu düşünüyoruz. Bu hasta grubunda depresyon ve anksiyete arasında toplum geneline oranla bir fark olmadığı için, psikolojik destek ve tedavide yalnızca gerektiğinde yardım almanın uygun olduğuna inanıyoruz.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate depression, anxiety, loneliness, and the effects of social support in infertile women in Turkey.
METHODS: A total of 140 patients who presented at the infertility clinic between June 2012 and December 2012 were included in the study. All of the participants completed the Hamilton Anxiety Rating Scale, the Beck Depression Inventory, the University of California Los Angeles Loneliness Scale, and the Multidimensional Scale of Perceived Social Support.
RESULTS: The depression score of the infertile women was lower than that of the general population, and the anxiety score was found to be similar to that of the general population. The loneliness scale score decreased with additional years of marriage and greater monthly income (p<0.05; p<0.05). The social support score also increased with the length of marriage (p<0.05). Two patients were referred to the psychiatry clinic based on the results of the depression scale, and 4 participants were referred based on their anxiety scale scores.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Financial circumstances, duration of marriage, and social support influence depression, anxiety, and loneliness in infertile patients. Since there was no significant difference in the level of depression or anxiety in this group of patients, it was concluded that professional support and treatment are only necessary when appropriate.

10.
Bir Rehabilitasyon Hastanesinde İnmeli Hastalara Bakım Veren Bireylerde Anksiyete, Depresyon ve Tükenmişlik Düzeyleri
Anxiety, Depression, and Burnout Levels in Stroke Patient Caregivers at a Rehabilitation Hospital
Aylin Sarı
doi: 10.14744/scie.2017.75046  Sayfalar 217 - 223
GİRİŞ ve AMAÇ: İnmeli hastaların rehabilitasyonu başta hasta, hekim, hemşire, psikolog ve bakım veren olmak üzere çok yönlü bir ekip işidir. Bu çalışmada ekibin bir parçası olarak kabul edilen bakım veren bireyler ele alındı. İnme rehabilitasyonu amaçlı yatarak tedavi gören hastalara bakım veren bireylerde anksiyete, depresyon ve tükenmişlik durumlarının belirlenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 72 inmeli hastaya bakım veren 72 gönüllü katılımcı dahil edildi. Çalışmada anksiyete düzeyinin belirlenmesinde Beck Anksiyete Ölçeği, depresyon düzeyinin belirlenmesinde Beck Depresyon Ölçeği ve tükenmişlik düzeyinin belirlenmesinde Maslach Tükenmişlik Ölçeği kullanıldı.
BULGULAR: İnme hastalarına bakım veren bireylerde hafif düzeyde depresyon ve hafif düzeyde anksiyete görüldü. Tükenmişlik düzeyi yönünden değerlendirmede gerek duygusal tükenme puanı, gerek duyarsızlaştırma boyutu ve gerekse kişisel başarı boyutu normal düzeyde bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnme tedavisi ve rehabilitasyonunun psikiyatrik komponenti yalnız hasta odaklı olmamalıdır. Hastaya bakım veren bireyler başta olmak üzere hasta yakınlarının öncelikli eğitimi ve gerektiğinde psikiyatrik desteğe ihtiyaç duyacağı görülmüştür. Uygulanacak rehabilitasyon programının eğitsel gruplar ve etkileşim grup terapileri şeklinde düzenlenmesinde yarar olduğu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: The rehabilitation of stroke patients is work that requires a multi-faceted team, which includes the patients, physicians, nurses, psychologists, and caregivers. In this study, the purpose was to determine the level of anxiety, depression, and burnout in caregivers of stroke inpatients.
METHODS: In all, 72 caregivers who each care for 1 stroke patient were included in the study. The Beck Anxiety Inventory, the Beck Depression Inventory, and the Maslach Burnout Inventory were used to assess the level of anxiety, depression, and burnout in the study group.
RESULTS: The caregivers of stroke patients were found to have scores reflecting mild depression and mild anxiety. The burnout level evaluated in subdimensions of emotional exhaustion, desensitization, and personal accomplishment was at a normal level.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The psychiatric component of stroke therapy and rehabilitation should not only be patient-oriented. Patient relatives, and particularly their caregivers, may need training and psychiatric support. A rehabilitation program that includes education and interactive group therapies could be very useful.

11.
Nadir Tanı Alan Retrorektal Tümörler: Tek Merkezli Kliniğin Tecrübesi
The Rarely Diagnosed Retrorectal Tumor: Experience of a Single Center
Önder Altın, Selçuk Kaya, Yunus Emre Altuntaş, Nejdet Bildik, Hasan Fehmi Küçük
doi: 10.14744/scie.2017.24633  Sayfalar 224 - 227
GİRİŞ ve AMAÇ: Retrorektal tümörler (presakral, prekoksigeal) nadir karşılaşılmasından dolayı tanı ve tedavisi zordur. Bu çalışmanın amacı hastanemizdeki retrorektal tümörlere cerrahi deneyimimizi irdelemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Ocak 2012 ve Aralık 2016 tarihleri arasında S.B. Üniversitesi Kartal Dr. Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi/İstanbul Genel Cerrahi Kliniği’ne başvuran 12 hasta değerlendirildi. Radyolojik bulgular, patoloji raporları ve cerrahi teknik geriye dönük olarak tıbbi kayıtlardan analiz edildi.
BULGULAR: Toplam olarak 12 hasta değerlendirildi; 10 hasta kadın, iki hasta erkekti, ortalama yaş 45.2 (dağılım, 31-65 yaş) idi. Sekiz hastanın kitlesi doğuştan orijinli iken üç hastanın kitlesi nörojenik orijinli ve bir hastanınki anjiyomiksomatöz kaynaklı tümördü. Anteriyor ve posteriyor olmak üzere iki cerrahi teknik uygulandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tümörün total cerrahi rezeksiyonu ve nörolojik fonksiyonların korunması başarılı tedavinin asıl amacıdır. En iyi sonuca ulaşmak için multidisipliner yaklaşım ve doğru planlama önemlidir.
INTRODUCTION: Retrorectal tumors (presacral, precoccyxgeal) are rare, and remain a significant diagnostic and therapeutic challenge. The aim of this study was to describe the surgical experience of 1 hospital with retrorectal tumors.
METHODS: Twelve patients admitted to the Dr. Lutfi Kirdar Training and Research Hospital/Istanbul Department of General Surgery between January 2012 and December 2016 were included in our study. Medical records, radiology results, pathology reports, and surgical techniques were analyzed retrospectively.
RESULTS: Of the 12 patients evaluated, 10 were female and 2 were male. The mean age was 45 years (range: 31-65 years). Eight patients had masses of a congenital origin, 3 patients had masses of neurogenic origin, and 1 had an angiomyxomatous tumor. Both an anterior and posterior surgical approach were used.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Complete removal of the tumor and preservation of neurological function remain major aspects of successful treatment. To achieve the best results, a multidisciplinary approach and correct planning are important.

OLGU SERISI
12.
Fasiyal Arter Perforatör Flep ile Orta Yüz Bölgesi Defektlerinin Onarımı: Literatürün Gözden Geçirilmesi
Reconstruction of Midface Defects with the Facial Artery Perforator Flap: A Review of the Literature
Murat Sarıcı, Ahmet Adnan Cırık, Gaye Taylan Filinte, Tunç Tunçbilek
doi: 10.14744/scie.2017.19480  Sayfalar 228 - 231
Amaç: Nazal, perinazal ve infraorbital defektleri genellikle travma ve tümör eksizyonu sonrası ortaya çıkar. Bu bölgelerin rekonstrüksiyonunda iyi renk ve doku uyumunun yanında fonksiyonel kaybın olmaması veya en aza indirgenmesi ve çevre yapılarda bozulma yaratmaması da önemli noktalardır. Bu yazıda fasiyal arter perforatör flep ile rekonstrüksiyonu yapılmış orta yüz bölge defektleri sunulmaktadır.
Gereç ve Yöntem: 2008 ile 2017 yılları arasında 19 hasta orta yüz bölgesindeki tümöral kitleler nedeniyle ameliyat edildi. Lezyonlar uygun cerrahi sınırlar ile eksize edildikten sonra ortaya çıkan defektler fasiyal arter perforatör flepler ile onarıldı. Her bölgenin rekonstrüksiyonunda o bölgenin anatomik yapılarının ve fonksiyonlarının bozulmaması veya yeniden sağlanmasına özen gösterildi. Alt göz kapağında ektropiyonu engellemek için flep periosta sabitlendi. Tüm flep donör alanları primer onarıldı.
Bulgular: Bir hastada venöz yetmezlik, bir hastada hematom ve ekimoz gelişti ancak bunlara rağmen bir flep kaybı yaşanmadı. Ayrıca iki hastada fleplerde trap door deformitesi gelişti. Bu hastalar dışında hastaların tamamı estetik ve fonksiyonel açıdan sonuçlardan memnun kaldı.
Sonuç: Orta yüz bölge defektlerinin rekonstrüksiyonunda fasiyal arter perforatör flebi, tek seanslı olması cerraha flep dizaynı ve taşınmasında serbestlik ve rahatlık sağlaması ve donör alanın primer kapatılarak kabul edilebilir görünüme kavuşması ile çok kullanışlı bir seçenektir.
Objective: Defects of the nasal, perinasal, and infraorbital areas usually develop after trauma or tumoral excision. The key points of reconstruction of these areas are achieving a good color match and tissue compatibility, avoiding or minimizing functional deficits, and preventing disfigurement in the surrounding tissue. This study is a review of midfacial defects reconstructed with a facial artery perforator flap.
Methods: Nineteen patients were operated on for midfacial tumoral masses between 2008-2017. After excision of the lesion with the appropriate surgical margins, the resulting defects were reconstructed with facial artery perforator flaps. Recovering the anatomical and functional structure of the area or avoiding deterioration was the goal. In order to avoid ectropion, flaps were anchored to the periosteum when the lower eyelid was involved. All flap donor sites were primarily repaired.
Results: In 1 patient, venous insufficiency was observed, and in another, hematoma and ecchymosis developed, but flap failure did not occur. A trap door deformity was observed in 2 flaps. The patients were satisfied with the aesthetic and functional outcomes.
Conclusion: The facial artery perforator flap is a good option for reconstruction of midface defects because it is elevated in a single stage, it provides freedom to design and transfer, and the donor site can be primarily closed.

OLGU SUNUMU
13.
Senkron Multipl Primer Akciğer Kanserinde Cerrahi Tedavi: İki Olgu Sunumu
Surgical Treatment of Synchronous Multiple Primary Lung Cancer: Report of Two Cases
Recep Demirhan, Kadir Burak Özer, Ekin Ezgi Cesur, Attila Özdemir, Dilek Ece, Fatma Tuğba Özlü
doi: 10.14744/scie.2017.42714  Sayfalar 232 - 236
Farklı birden fazla akciğer kanserin aynı hastada bulunması nadir görülen bir durumdur. İlk kez 1924 yılında yapılan bir otopsi sırasında karşılaşılan bu durum ‘multipl akciğer kanseri’ (MAK) adını almıştır. Multipl akciğer kanseri senkron ve metakron tümör olarak adlandırılır. Aynı anda farklı akciğer kanserinin saptanması senkron, ilk lezyonun saptanmasından belli bir zaman sonrasında ikinci tümör saptanıyorsa metakron tümör olarak adlandırılır. Senkron tümörler, metakron tümörlere göre daha nadir görülüp, tedavi ve prognozu diğer metastatik akciğer kanserlerine göre farklılık gösterir. Son yıllarda çok kesitli bilgisayarlı tomografi (BT), PET-BT gibi radyolojik yöntemler ile EBUS, TTİAB, TBİAB gibi invaziv tanı yöntemlerinin gelişmesi ile birlikte senkron tümörlerin saptanma oranları artmışdır. Bu yazıda, kliniğimizde tanı konulup, ameliyat edilen iki MAK olgusunun özellikleri, tanı ve tedavi süreçleri literatür bilgileri eşliğinde tartışılarak sunuldu.
The presence of more than 1 distinct lung cancer in the same patient, or multiple primary lung cancer (MPLC) is a rarely seen condition. Multiple lung cancers are classified as synchronous when more than 1 type of lung cancer is detected at the same time, and as metachronous tumors if the second tumor is detected some months after the first lesion. Synchronous tumors are more rare and the treatment and prognosis differs from that observed in metastatic lung cancers. In recent years, thanks to the development of radiological modalities, such as multislice computed tomography and positron emission tomography-computed tomography, as well as invasive diagnostic methods, such as endobronchial ultrasound, transthoracic needle aspiration biopsy, and transbronchial needle aspiration biopsy, the detection rate of synchronous tumors has increased.

14.
Plazmodium Vivax’ın Tetiklediği Nörolojik Bulgular: Santral Sinir Sistemi İdyopatik Enflamatuvar Demiyelinizan Hastalığı/Multipl Skleroz
Plasmodium Vivax-Precipitated Neurological Symptoms: Central Nervous System Idiopathic Inflammatory Demyelinating Disease/Multiple Sclerosis
Ahmet Kasım Kılıç, Öznur Ak, Muhammed Yakın, Yasemin Nadir, Serdar Özer
doi: 10.14744/scie.2017.37233  Sayfalar 237 - 240
Multipl skleroz veya klinik izole sendrom santral sinir sisteminin otoimmün bir hastalık spekturumunda olup enflamasyon, demiyelinizasyon ve aksonal hasarla seyretmektedir. Nörolojik bulgular bazen bir enfeksiyon sırasında veya ateş ile agreve olabilmektedir. Ayrıca malarya da nörolojik bulgularla birlikte serebral malarya sendromunu oluşturabilmekte ve nörolojik özüre neden olabilmektedir. Sunulan olguda da Plazmodium vivax enfeksiyonu sırasında ateşle ortaya çıkan nörolojik bulguların değerlendirilmesi sonucu serebral malaryoz ve diğer etkenler dışlanarak hastaya santral sinir sistemi enflamatuvar demiyelinizan hastalığı tanısı konmuş ve tedavisi düzenlenmiş olup nadir görülen bir birliktelik nedeni ile sunulmuştur.
Clinically isolated syndrome (CIS) and multiple sclerosis are autoimmune diseases of the central nervous system that are characterized by inflammation, demyelination, and axonal damage. Clinical symptoms can be aggravated by fever or concomitant infection. Malaria can also demonstrate neurological symptoms and develop into cerebral malaria, which can lead to severe neurological disability. The present patient had a diagnosis of Plasmodium vivax infection and displayed neurological symptoms and fever. After exclusion of cerebral malaria and other infectious diseases, the patient had a final diagnosis of CIS and the appropriate treatment was initiated. This report is a description of this rare presentation.

15.
Diyafragma Hernisi ve Obstrüktif Uyku Apsesi Olan Hastada Anestezi: Olgu Sunumu
Anesthesia in a Patient with Diaphragmatic Hernia and Obstructive Sleep Apnea: Case Report
Feriha Temizel, Tamer Kuzucuoğlu, Gülten Arslan, Serkan Uçkun, Banu Eler Çevik, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2017.52714  Sayfalar 241 - 244
Travmatik diyafragma hernisi (TDH) torakoabdominal travmalardan sonra görülen ve kolaylıkla atlanılabilen komplike bir durumdur. TDH’nin tedavisi cerrahidir ve operasyonda torakotomi yaklaşımı ile diyafragma onarımı yapılır. Torakotomide tek akciğer ventilasyonu ile ameliyat edilen taraftaki akciğer kollabe edilir. Bu durum cerrahın işini kolaylaştırırken anestezi uygulamasını zorlaştırmaktadır. Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS); uyku sırasında üst hava yolunda kısmi ya da tam obstrüksiyon sonucu apne ve hipoapne ataklarının görüldüğü bir hastalıktır. Obstrüktif uyku apne sendromlu olgularda anestezi uygulaması; ventilasyon ve entübasyonun güç olması ayrıca ameliyat sonrası dönemde solunum problemleri görülebilmesi gibi özellikleri içermektedir. Biz bu olgu sunumunda geçirdiği travmadan bir yıl sonra TDH tanısı konulan OUAS’li 46 yaşında erkek hastanın anestezi uygulamasında karşılaştığımız önemli konuları literatür eşliğinde tartışmayı amaçladık.
Traumatic diaphragmatic hernia (TDH) is a serious, frequently overlooked complication observed secondary to a thoracoabdominal trauma. The treatment of TDH is surgical and diaphragmatic repair, usually performed with a thoracotomy approach. During a thoracotomy, the lung on the operation side is collapsed and single-lung ventilation is employed. This procedure facilitates the work of the surgeon; however, it makes the administration of anesthesia more difficult. Obstructive sleep apnea (OSA) is a disorder characterized by attacks of apnea and hypopnea due to partial or complete obstruction of the upper respiratory tract during sleep. Administration of anesthesia to patients with OSA involves several difficulties with respect to ventilation and intubation, as well as potential respiratory complications during the postoperative period. In this case report, critical issues faced during the administration of anesthesia to a 46-year-old male patient with OSA who was diagnosed with TDH 1 year after a trauma were discussed in the context of the literature.

16.
Grisel Sendromunda Cerrahi Tedavi: Pediyatrik Olgu Sunumu ve Literatür Taraması
Surgical Treatment of Grisel Syndrome: A Pediatric Case Report and Review of the Literature
Ali Börekci, Erhan Çelikoğlu
doi: 10.14744/scie.2017.68442  Sayfalar 245 - 248
Baş ve boyun enflamatuvar süreçlerine sekonder olarak gelişen atlanto-aksiyal eklemin spontan subluksasyonu Grisel sendromu olarak bilinir ve çoğunlukla çocuklarda görülür. Primer tedavisi konservatiftir. Gecikmiş tanı ve tedavi, ağrılı ve kalıcı servikal deformiteye neden olabilir hatta cerrahi tedavi gerektirebilir. Bu yazıda, 14 yaşında adenotonsillektomi operasyonu sonrası spontan atlanto-aksiyal rotatuvar subluksasyon saptanan ve konservatif tedaviler ile redüksiyon sağlanamayıp cerrahi uygulanan hasta literatür eşliğinde tartışıldı.
Spontaneous subluxation of the atlantoaxial joint secondary to inflammatory head and neck conditions is defined as Grisel syndrome, and is usually seen in children. The primary treatment is conservative. Delayed diagnosis and treatment can result in a painful and persistent cervical deformity, and may require surgical treatment. In this report, the case of a 14-year-old patient who presented with spontaneous atlantoaxial rotatory subluxation after adenotonsillectomy is described. When no reduction was obtained with conservative treatment, surgical intervention was performed.

LookUs & Online Makale