ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404

Quick Search




SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - SCIE: 30 (4)
Volume: 30  Issue: 4 - 2019
KLINIK VE DENEYSEL ARAŞTIRMALAR
1.An Investigation into the Biochemical Effects of Barbaloin on Renal Tissue in Cecal Ligation and Puncture-Induced Polymicrobial Sepsis Model in Rats
Ayhan Tanyeli, Derya Güzel
doi: 10.14744/scie.2019.92005  Pages 285 - 289
Amaç: Bu araştırmanın amacı barbaloinin çekal ligasyon ve ponksiyon (CLP) modeliyle böbrek üzerindeki yaralanmaya karşı koruyucu etkisini incelemektir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda hayvanlar dört gruba ayrıldı. Çalışma grupları şöyle tasarlandı; sham, CLP, DMSO+CLP ve 20 mg/kg barbaloin + CLP. Oksidatif stres ve sitokinler, deney sonunda elde edilen renal dokularda değerlendirildi.
Bulgular: CLP grubunda TOS, OSI, MPO, MDA, TNF-α ve IL-1β’nin arttığı, TAS ve SOD’un azaldığı, ancak tedavi grubundaki değerlerin anlamlı olarak değiştiği bulundu.
Sonuç: Sonuçlarımız, barbaloinin CLP’nin neden olduğu polimikrobiyal sepsis modelinin neden olduğu böbrek hasarına karşı etkili olduğunu göstermiştir.
Objective: The present study aims to examine the protective effects of barbaloin on renal injured by cecal ligation and puncture (CLP) model.
Methods: In our study, animals were divided into four groups. Study groups were designed as follows: sham, CLP, DMSO+CLP and 20 mg/kg barbaloin+CLP. Oxidative stress and cytokines were evaluated in renal tissues obtained at the end of the experiment.
Results: The findings showed that the TOS, OSI, MPO, MDA, TNF-α and IL-1β increased and TAS and SOD decreased in the CLP group, but in the treatment group, molecule concentrations changed significantly.
Conclusion: Our results have demonstrated that of barbaloin is effective against kidney injury caused by CLP-induced polymicrobial sepsis model.

RESEARCH ARTICLE
2.Roles of Adiponectin Signaling Related Proteins in Mammary Tumor Development
Bilge Güvenç Tuna, Margot Cleary, Soner Doğan
doi: 10.14744/less.2019.85688  Pages 290 - 295
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı fare karaciğer, meme dokusu ve meme tümörü dokularındaki adiponektin sinyal yolağı ile ilişkili proteinlerin ekspresyon seviyelerinin belirlenmesidir. Adiponektin reseptörünün, AdipoR1 ve AdipoR2 olmak üzere memeli dokusunda belirlenmiş iki alt tipi vardır. Serum adiponektin seviyelerinin meme kanseri ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Fakat, adiponektin reseptörlerinin meme tümörü oluşumundaki rolü tam olarak ortaya konmamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: MMTV-TGF-α transgenik fareler 10 haftalıktan 74 haftalığa kadar beslendi. Meme tümörü geliştiren ve geliştirmeyen 74 haftalık transgenik farelerin karaciğer, meme (MFP) ve meme tümörü (MT) dokularında adiponektin, AdipoR1 ve AdipoR2 proteinlerinin ekspresyon seviyeleri western blot yöntemi kullanılarak belirlendi. Adiponektin seviyesi ELISA yöntemi ile ölçüldü.
BULGULAR: Adiponektin ve AdipoR1 protein ekspresyon seviyeleri MT geliştiren farelerde, MT geliştirmeyen farelere göre anlamlı olarak daha azdı. Fakat, MT-pozitif ve MT-negatif farelerin MT ve MFP dokularındaki AdipoR2 proteininin ekspresyon seviyeleri benzerdi. MT-pozitif ve MT-negatif farelerin karaciğer dokusundaki adiponectin, AdipoR1 ve AdipoR2 protein ekspresyon seviyeleri de benzerdi. Ek olarak, MT-pozitif ve MT-negatif farelerin serum adiponectin seviyeleri benzerdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu sonuçlar adiponektin ve reseptörlerinin analiz edilen dokuya spesifik bağımlı olarak düzenlendiğini işaret etmektedir. Ayrıca, AdipoR1 ve adiponectin MT gelişiminde önemli rol oynuyor olabilir.
INTRODUCTION: This study aims to investigate the expression levels of adiponectin signaling related proteins in mammary tissue, liver and breast cancer tissue in mice. Adiponectin, an adipocytokine, is secreted from adipose tissue and has been documented to have roles in diabetes, inflammation, and cancer development. In particular, levels of serum adiponectin are inversely associated with obesity and a decrease in serum adiponectin levels have been reported to be associated with breast cancer. There are two adiponectin receptor subtypes, AdipoR1 and AdipoR2, which have been identified in mammalian tissues, including human cancer cell lines and also in human mammary tumors. However, the role of adiponectin receptors in breast cancer development remains to be established.
METHODS: In this study, MMTV-TGF-a transgenic mice were fed from week 10 up to week 74 of age. Expression levels of adiponectin, AdipoR1 and AdipoR2 proteins were measured in the mammary fat pad (MFP), mammary tumor (MT) and liver tissues from 74 weeks old MMTV-TGF-a transgenic mice with and without MT using Western Blot. Adiponectin levels were measured using ELISA assay.
RESULTS: Protein expression levels of Adiponectin and AdipoR1 were significantly lower in MTs compared to control tissues. However, AdipoR2 protein expression levels were similar in MT and MFP tissues from MT-positive and MT-negative mice. The expression levels of adiponectin, AdipoR1 and AdipoR2 proteins in liver tissues were also similar in MT-positive and MT-negative mice. Serum adiponectin levels of the MT-positive and MT-negative mice were similar.
DISCUSSION AND CONCLUSION: These results indicate that adiponectin and its receptors are differentially regulated depending upon the specific tissue analyzed. AdipoR1 and adiponectin may play important roles in MT development.

3.The Relation Among Neck Pain, Modic Changes and Uncal Degeneration: An MRI Study
Muhittin Emre Altunrende, Elif Evrim Ekin
doi: 10.14744/scie.2019.09609  Pages 296 - 300
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, boyun ağrısının Modic değişiklikler ve uncal dejenerasyon ile ilişkisini araştırmaktır. İkincil hedefimiz, servikal omurgadaki Modic değişiklikleri, disk herniasyonu, unkovertebral eklem dejenerasyonu arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Boyun ağrısı olan hastalar değerlendirildi. Spinal ve servikal kitle lezyonları, spinal kırık ve servikal vertebral operasyon öyküsü olan hastaları dışlandı. İstirahatte Görsel Analog Skala (VAS) ile ağrı değerlendirmesi yapıldı. Radyolojik değerlendirme için servikal vertebral MRG ve direkt grafi kullanıldı. Bu taramalarda servikal lordoz kaybı, uncal dejenerasyon, Modic değişiklikleri ve intervertebral disk dejenerasyonu kaydedildi.
BULGULAR: Disk hernisi olan hastalarda, disk hernisi olmayanlara göre Modic değişiklikleri daha sık görüldü (p<0.001). Uncal dejenerasyon, Modic değişiklikleri gösteren hastalarda, Modic değişiklikleri göstermeyen hastalardan anlamlı olarak daha sıktı (p<0.001). VAS skorları Modic değişiklikleri ile ilişkili değildi (p=0.919).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Disk herniasyonları ve uncal dejenerasyon servikal omurgada Modic değişiklikler ile ilişkilidir. Boyun ağrısı Modic değişiklikler ile ilişkili değildi, bu durum çoğunlukla kronik boyun ağrısı olan çalışma popülasyonundan kaynaklanıyor olabilir. Araştırmamız sonucunda akut ağrısı olan hastalar da yeni büyük bir Kohort çalışmasını öneririz.
INTRODUCTION: The present study aims to investigate the correlation of neck pain with Modic changes and uncal degeneration. Our secondary goal is to investigate the relationship among Modic changes, disc herniation and uncovertebral joint degeneration in the cervical spine.
METHODS: In this study, patients with a presenting symptom of neck pain were evaluated. We have excluded patients with spinal and cervical mass lesions, spinal fracture and history of cervical vertebral operation. Pain evaluation was made using the Visual Analog Scale (VAS) at rest. The cervical vertebral MRI and X-ray were used for radiological evaluation. In these scannings, loss of cervical lordosis, uncal degeneration, Modic changes and intervertebral disc degeneration were recorded.
RESULTS: The findings showed that Modic changes were more frequent in patients with disc hernia compared with patients without disc hernia (p<0.001). The uncal degeneration was significantly more frequent in patients with Modic changes than in patients without Modic changes (p<0.001). The VAS scores were not associated with Modic changes (p=0.919).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The disc herniations and uncal degeneration are related to Modic changes in the cervical spine. The neck pain was not associated with Modic changes, which may arises from the study population with mostly chronic neck pain. Recommendations are provided to investigate a new large cohort study in the patient with acute pain.

4.Small Bore Thoracic Catheter Versus Chest Tube in Treatment of Primary Spontaneous Pneumothorax
Murat Ersin Çardak, Kadir Burak Özer, Ekin Ezgi Cesur, Attila Özdemir, Rıza Serdar Evman, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2019.84429  Pages 301 - 305
GİRİŞ ve AMAÇ: Primer spontan pnömotoraks primer tedavisi halen tartışmalıdır. Standart tedavi yaklaşımında geniş çaplı taraks drenleri kullanılmakla birlikte günümüzde global küçük çaplı toraks kateteri uygulaması yaygınlaşmaktadır. Çalışmamızda, primer spontan pnömotoraks ilk basamak tedavisinde küçük çaplı toraks kateteri (KÇTK) ile toraks dreni (TD) uygulamasının karşılaştırılması amaçlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Primer spontan pnömotoraks tanılı 90 olgu ileriye yönelik ve randomize olarak değerlendirmeye alındı. Olgular randomize olarak iki gruba ayrıldı. Bir gruba 8 french toraks kateteri, diğer gruba ise 28 french toraks dreni uygulandı. Her iki grup değerlendirilerek sonuçları kaydedildi. Değerlendirme kriterleri, pnömotoraks tarafı, pnömotoraks miktarı, ağrı, ek analjezi ihtiyacı, kateter ve dren malpozisyonu, hava kaçağı süresi, hastanede yatış süresi, komplikasyonları ve nüks idi.
BULGULAR: Ağrı için işlemi takiben 1., 4., 12. ve 24. saatlerde sayısal değerlendirme ölçeği (SDÖ) kullanılarak kaydedildi. Olguların 1., 12. ve 24. saatlerde kaydedilen ortalama SDÖ değerleri küçük çaplı toraks kateteri uygulananlarda daha düşük olarak izlendi fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.274, 0.094 ve 0.082). Fakat dördüncü saatte yapılan ölçümde istatistiksel olarak anlamlı değerler kaydedildi (0.022). Hava kaçağı süresi KÇTK uygulanan olgularda 1.7±1.4 gün iken, TD uygulanan olgularda 2.2±1.9 gün olarak kaydedildi. Dren sonlandırma süresi KÇTK grubunda 3.3±1.2 gün ve TD grubunda 4.0±1.7 gün saptandı. Hastanede yatış süreleri ise KÇTK grubunda 3.5±1.3 gün iken, TD grubunda 4.5±1.9 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her iki prosedürün karşılaştırılmasında, hava kaçağı süresi, hastanede yatış süresi, işlem başarısızlık oranları ve komplikasyonlar açısından istatistiksel anlamlı farklılık izlenmedi. İşlem sonrası ağrı, işlemin uygulama kolaylığı, hasta konforu, insizyon skarı gibi özellikleri açısından KÇTK subjektif olarak daha avantajlı ve primer spontan pnömotoraks tedavisinde güvenle kullanılabilen bir yöntem olarak değerlendirildi.
INTRODUCTION: The primary treatment of primary spontaneous pneumothorax (PSP) is still controversial. The large-bore thoracic catheter has traditionally been used, but there is now a global trend toward the increased use of the small-bore thoracic catheters (SBTC). The present study aims to compare the use of SBTC and chest tube (CT) in first-line treatment of PSP.
METHODS: This prospective randomized study included 90 patients diagnosed with PSP. The patients were randomly distributed into two groups. In the first group, catheter thoracostomy was applied with an 8 French thorax catheter and in the other group, a tube thoracostomy with a 28 French chest tube. The parameters used for comparison in this study were defined as pneumothorax side, pneumothorax size, pain, need of additional analgesia, malpositioning drain, duration of air leakage, duration of hospitalization, complications and recurrence.
RESULTS: In the evaluation of pain using the Numerical Rating Scale (NRS) at 1, 4, 12 and 24 hours after the application, the mean NRS values of the SBTC patients were seen to be lower than those of the CT patients but at 1, 12 and 24 hours, the difference was not statistically significant. At the 4th hour, the difference was determined to be statistically significant (p=0.022). The duration of air leakage was 1.7±1.4 days for the SBTC group and 2.2±1.9 days for the CT group. The period of termination of the drain was 3.3±1.2 days for the SBTC group and 4.0±1.7 days for the CT group. The duration of hospitalization was 3.5±1.3 days for the SBTC group and 4.5±1.9 days for the CT group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: No significant difference was determined in respect of air leakage, hospital stay, failure rates or complications between the two procedures. When compared concerning postoperative pain, ease of application, patient comfort and incision scar, SBTC can be considered to be subjectively superior to CT, and can be used safely in the treatment of PSP.

5.Pressure on the Incidence of Postoperative Sore Throat: Comparison Between Three Facilities
Yasser Hammad, Nabil Shallik, Monzer Sadek, Alatif Feki, Walid Elmoghazy, Walid El Ansari
doi: 10.14744/less.2019.66588  Pages 306 - 309
INTRODUCTION: It is assumed that lower endotracheal tube (ETT) cuff pressure is associated with a lower incidence of postoperative sore throat. However, this is not confirmed in many studies. The relation between ETT size and cuff pressure and the incidence of postoperative sore throat were studied in three different facilities.
METHODS: Three facilities at Hamad Medical Corporation, Qatar, Tertiary care hospital/two secondary care hospitals (2ry (1) and 2ry (2)) were addressed in this study. ETT cuff pressure and size were measured by blinded observer after induction of general anesthesia and patients’ intubation before the surgery. The sore throat was recorded after full recovery of the patients and before discharge from PACU by a blinded observer. Statistical analysis was performed using Chi-square for comparing between two categorical variables, Pearson Correlation for parametric variables were used to correlate tube size to cuff pressure. Spearman’s for non-parametric variables was used to correlate throat pain to changes in cuff pressure and tube size (Sig. is p<0.05).
RESULTS: The sore throat was not significantly correlated to either tube size or cuff pressure in the three facilities. Only at 2ry (1), the tube size was significantly correlated to cuff pressure, probably more standardized work.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A large number of trainees at tertiary care hospitals may explain the increased incidence of postoperative sore throat and not ETT size and/or cuff pressure.

6.The Optimal Analgesic Method in Endometrial Sampling: Comparison of 4 Most Applied Methods Against Placebo
Halim Ömer Kaşıkçı, Önder Sakin, Hüseyin Çetin, Engin Ersin Şimşek, Abdullah Altaş, Merve Melikoğlu, Zehra Meltem Pirimoglu
doi: 10.14744/scie.2019.52533  Pages 310 - 314
GİRİŞ ve AMAÇ: Sadece lokal anestezi ile yapılan ameliyatlar hastalar için çok acı verici ve rahatsız edici olabilir. Bu çalışmanın amacı endometriyal örnekleme ve fraksiyonel küretaj işlemlerinde optimal analjezik yöntemini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu ileriye yönelik, randomize klinik çalışma Mart 2007 ile Aralık 2014 tarihleri arasında kliniğimizde yapıldı. İki yüz elli hasta beş gruba randomize edildi; intrauterin salin grubu (grup 1, n=50), paraservikal lidokain grubu (grup 2, n=50), intrauterin lidokain grubu (grup 3, n=50), oral ve vajinal misoprostol grubu (grup 4, n=50), oral misoprostol ve 550 mg naproksen sodyum grubu (grup 5, n=50). Tüm gruplar işlem öncesi, işlem sırasında ve işlemden 30 dakika sonra görsel analog skala (VAS) ile değerlendirildi.
BULGULAR: Prosedür sırasında ağrı artışının değerlendirilmesi, paraservikal lidokain grubunun ve intrauterin lidokain grubunun hafif ağrı sağlamakta etkili olduğunu gösterdi (VAS: 0–2). Bu iki grup da maksimum ağrıyı önlemede etkiliydi (VAS: 7–10). Paraservikal lidokain grubu tüm gruplarla karşılaştırıldığında en düşük medyan VAS skoruna sahipti.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Endometrial örnekleme ve fraksiyonel küretaj için etkili analjezi, paraservikal lidokain ve intrauterin lidokain uygulaması ile sağlandı. En düşük medyan VAS skoru olan prosedür, paraservikal lidokain uygulaması idi.
INTRODUCTION: Operations performed with only local anesthesia may be extremely painful and discomfortable for patients. The present study aims to investigate the optimal analgesic method in endometrial sampling and fractional curettage procedures.
METHODS: This prospective, randomized clinical study was conducted at our Clinic between March 2007 and December 2014. Two hundred fifty patients were randomized into five groups as follows: intrauterine saline group (group 1, n=50), paracervical lidocaine group (group 2, n=50), intrauterine lidocaine group (group 3, n=50), oral and vaginal misoprostol group (group4, n=50), oral misoprostol and 550 mg naproxen sodium group (group 5, n=50). All groups were evaluated by visual analogue scale (VAS) before the procedure, during the procedure and 30 minutes after the procedure.
RESULTS: Assessment of increase in pain during the procedure showed that the paracervical lidocaine group and intrauterine lidocaine group were effective in providing mild pain (VAS: 0–2). These two groups were also effective to prevent maximal pain (VAS: 7–10). The paracervical lidocaine group had the lowest median VAS score was compared with all groups.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Effective analgesia for endometrial sampling and fractional curettage were provided with the paracervical lidocaine and intrauterine lidocaine administration. The procedure with the lowest median VAS score was paracervical lidocaine administration.

7.The Role of PET-CT in the Differential Diagnosis of Malignant-Paramalignant Pleural Effusion
Bülent Akkurt, Elif Torun Parmaksız, Coşkun Doğan, Seda Beyhan Sagmen, Nesrin Kıral, Ali Fidan, Saadet Akkus, Sevda Şener Cömert
doi: 10.14744/scie.2019.42104  Pages 315 - 319
GİRİŞ ve AMAÇ: Kanser hastalarında plevral efüzyon görülmesi evreyi, prognozu ve tedaviyi etkileyeceği için önemli bir sorundur. Bu nedenle paramalign-malign sıvı ayrımının yapılması gereklidir. Çalışmamızda PET-BT’nin plevral efüzyonu değerlendirmedeki rolünü araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Malignite tanısı ve eşlik eden plevral efüzyonu olup, PET-BT ile değerlendirilen hastalar ileriye yönelik olarak çalışmaya alındı. Hastaların demografik bilgileri ve PET-BT bulgularına göre plevral sıvının SUDmaks değerleri kaydedildi. Tüm hastalarda torasentez yapılarak plevral sıvının glukoz, LDH, albumin ve total protein içeren biyokimyasal parametleri ölçüldü, pH değerleri bakıldı. Tüm plevral sıvılar sitolojik değerlendirme için gönderildi. Sitolojik değerlendirme sonrasında hastalar malign veya paramalign plevral efüzyon olarak tanımlandı ve iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında SUDmax değerlerinin karşılaştırılmasında t-testi kullanıldı. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında ise ki-kare testi kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalaması 63.55 (37–88) yıl olan 30 kadın (%43), 39 erkek (%57) toplam 69 hasta alındı. Sitolojik analiz ile 53 hastada malign plevral efüzyon saptandı; 16 hastanın takiplerinde sıvı sitolojisinde atipik hücre saptanmaması ve malignite lehine klinik bulgu gelişmemesi nedeniyle plevral sıvı paramalign olarak kabul edildi. Paramalign sıvılarda ortalama SUDmaks 1.43, malign sıvılarda 1.5 olarak bulundu, aralarında anlamlı fark saptanmadı. Akciğer kanseri olan 13, mezotelyoma olan 3, meme kanseri olan 2, kolon kanseri olan 2, over kanseri olan 1, mide kanseri olan 1 ve endometrium kanseri olan 1olgu olmak üzere toplam 23 (%33) olguda FDG tutulumu olmadığı halde malign sitolojik bulgular saptandı. PET’nin malign plevral sıvıları saptamak için sensitivitesi %56.6, spesifisitesi %50 bulundu; pozitif prediktif değeri %78.9, negatif prediktif değeri %25.8 olarak hesaplandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Plevral sıvılarda FDG tutulumuna göre malign-paramalign ayrımı yapmak yanıltıcı sonuçlara neden olabilir. Bu nedenle, malign sıvı varlığının klinik yaklaşımı değiştireceği olgularda ileri tanısal işlemlerin kullanılması gerektiğini öne sürüyoruz.
INTRODUCTION: Pleural effusion is an important problem in cancer patients as it will affect the stage, prognosis and treatment. Therefore, it is necessary to distinguish between paramalignant and malignant effusions. In this study, we aimed to investigate the role of PET-CT in the evaluation of pleural effusion.
METHODS: Patients diagnosed with malignancy and associated pleural effusion and evaluated by PET-CT were prospectively included in this study. SUDmax values of pleural fluid were recorded in consideration of the demographic information and PET-CT findings. In all patients, biochemical parameters, including glucose, LDH, albumin and total protein and pH values of the pleural fluid obtained by thoracentesis, were measured. All pleural fluid samples were sent for cytological evaluation. After cytological evaluation, patients were defined as having malignant or paramalignant pleural effusion and accordingly divided into two groups. The t-test was used to compare SUDmax values between the groups. A chi-square test was used to compare categorical data.
RESULTS: A total of 69 patients (30 women [43%] and 39 men [57%]) with a mean age of 63.55 (37–88) years were included in this study. The cytological analysis revealed malignant pleural effusion in 53 patients. In the follow-up of 16 patients, pleural fluid was accepted as of paramalignant nature due to the absence of both atypical cells in the fluid cytology and also clinical findings favoring malignancy. The mean SUDmax value was found to be 1.43 in paramalignant fluids and 1.5 in malignant fluids but without any statistically significant difference. Malignant cytological findings were detected despite the absence of FDG involvement in 23 (33%) cases, including patients with lung cancer (n=13), mesothelioma (n=3), breast cancer (n=2), colon cancer (n=2), ovarian cancer (n=1), gastric cancer (n=1), or endometrial cancer (n=1). PET had a sensitivity of 56.6% and a specificity of 50% in the detection of malignant pleural effusions with a 78.9% positive, and 25.8%negative predictive value.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Distinguishing between malignant and paramalignant effusions according to FDG uptake in pleural fluids may cause misleading results. Therefore, we suggest that advanced diagnostic procedures should be used in cases where the presence of malignant fluid will change the clinical approach.

8.The Clinical Significance and Age Analysis of Patients Admitted to the Emergency Department with Chest Diseases
Fatma Tokgöz Akyıl, Sinan Yıldırım
doi: 10.14744/scie.2019.70883  Pages 320 - 325
GİRİŞ ve AMAÇ: Tüm dünyada yaşlı nüfus giderek artmakta ve beklenen yaşam süresi uzamakta olup yaşlı hastalar acil başvurularının yaklaşık beşte
birini oluşturur. Çalışmanın amacı, acil servise başvuran göğüs hastalarının yaş gruplarına göre analiz etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, bir devlet hastanesinde gerçekleşen, geriye dönük gözlemsel bir çalışmadır. Eylül 2017–Eylül 2018 arasındaki erişkin acil servis başvurularından göğüs hastalıkları ile ilişkili tanı konulanlar incelendi. Hastalar <65 ve ≥65 yaş olmak üzere iki gruba ayrılarak tanı ve tedavi sonuçları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Tüm acil servis başvurularının %6.5’ini göğüs hastaları oluşturmuştu. Başvurular en sık Mart ayında ve en yoğun 12: 00–16: 00 arasındaydı. En genç grubu bronşit, en yaşlı hastaları ise solunum yetersizliği hastaları oluşturdu. Hastaların %35’i hastaneye yatırılmış ve %29’unda göğüs uzmanı konsültasyonu yapılmıştı. Hastaların %45’i 65 yaş ve üstündeydi. Yaşlı hastalarda göğüs konsültasyonu sıklığı daha yüksek, hastane yatışları daha sık (p<0.001), yatış süresi daha uzun (p=0.048) ve hastane mortalitesi daha yüksek (p<0.001) saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Göğüs hastaları acil servislerde önemli bir yer tutar ve yaşlı hasta popülasyonu yoğundur. Yaşlı hastalarda daha sık uzman görüşü ve hastane yatışı, daha uzun hastane tedavisi gerekmekte ve daha yüksek mortalite oranları izlenmektedir. Göğüs hastalıkları alanında eğitim alan ve çalışmakta olan tüm personelin üzerine yaşlı hastaların izlemi açısından önemli bir sorumluluk düşmektedir.
INTRODUCTION: The elderly population is on an increasing trend around the world and constitutes around every one of five admissions in the emergency department (ED). The present study aims to analyse patients according to age who were admitted to ED for chest disease.
METHODS: This study was a retrospective and observational study conducted in a state hospital. All adult ED admissions with a pulmonary disease were investigated. Patients were divided into two groups according to their ages as <65 and ≥65. The diagnoses and treatment results were analyzed.
RESULTS: Pulmonary patients constituted 6.5% of all admissions. Patients with bronchitis were the youngest, while respiratory failure patients were the oldest. The hospitalization rate was 35% and in 29% a pulmonologist consultation was carried out. In this study, 45% of the admissions were aged ≥65. Elderly patients were more frequently consulted to a pulmonologist (p<0.001) and hospitalized (p<0.001) with a longer hospitalization duration (p=0.048). The group of the elderly patients also demonstrated higher hospital mortality rates (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pulmonary patients constitute a significant part of ED admissions and the elderly patient population within this population is dense. Elderly patients require more frequent hospitalization and specialist consultation. They require longer treatment duration and have higher mortality rates. All professionals/staff trained and work in the pulmonary health area bear an important level of responsibility for the care of elderly patients.

9.Inverted Nasal Papilloma: Retrospective Analysis of our Clinical Results
Sedat Aydın, Hacer Baran, Mehmet Gökhan Demir, Serdar Ceylan, Elif Uysal
doi: 10.14744/scie.2019.60352  Pages 326 - 330
GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniğimizde inverted nazal papilloma (İNP) tanısı almış olguların retrospektif olarak değerlendirilmesi, elde edilen sonuçlar ışığında sonraki cerrahi ve klinik yaklaşımlar konusunda literatüre katkıda bulunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2010–2018 arasında İNP tanısı alarak cerrahi tedavi uygulanan 80 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastalar demografik verileri, başvuru şikayeti, kaynaklandığı primer bölge, klinik evresi, bilgisayarlı tomografi (BT) skorları, uygulanan cerrahi yöntemler, malign transformasyon ve rekürrens açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların 65’i (%81.25) erkek, 15’i (%18.75) kadındı. Ortalama yaş 53±12 iken en genç hasta 20 en yaşlı hasta 79 yaşındaydı. En sık görülen şikayet tek taraflı burun tıkanıklığı (%96.2) idi. İkinci sırada başağrısı (%41) izlendi. İNP’nin görüldüğü en sık primer bölge lateral nazal duvar (%52.5) iken sırasıyla orta meatus (%32.5) ve ethmoid sinüs (%6.25) de izlendi. Olgularımızın 11 (%13.7) kadarında BT’de kemik erozyonu izlendi. Endoskopik sinüs cerrahisi (ESC) ile başladığımız 74 (%92.5) olgumuzun 23’üne (%28.8) tümör eksizyonunu tamamlamak için lateral rinotomi ile açık teknik uygulandı. Rekürrens nedeniyle dokuz (%11.3) olgumuza revizyon cerrahi uygulandı. Olguların dördünde (%5) nonkeratinize skuamöz hücreli karsinom izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnverted nazal papillomalar endoskopinin rutin nazal muayeneye girmesiyle hem tanınmalarını hem de tedavilerini daha erken hale getirmiştir. Önceleri uyguladığımız klasik açık cerrahi müdahaleler yerini fonksiyonel ESC’ye bırakmıştır. Özellikle bu tür tümörlerin yüksek oranda rekürrensi ve maligniteye transformasyon göstermesi sebebiyle olguların yakın takibinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz.
INTRODUCTION: To evaluate our cases diagnosed with inverted nasal papilloma (INP) and to contribute to the literature on the future surgical and clinical approaches in the light of the results obtained.
METHODS: In this study, 80 patients who underwent surgical treatment between 2010–2018 in our clinic were evaluated retrospectively. The patients were analysed according to demographic data, complaints, primary region, clinical stage, computed tomography (CT) scores, surgical methods, malign transformation and recurrence.
RESULTS: Of the patients, 65 (81.25%) were male, and 15 (18.75%) were female. The mean age was 53±12 years. The most common complaint was unilateral nasal obstruction (96.2%). The most common primary site of INP was the lateral nasal wall (52.5%). Bone erosion was observed in 11 patients (13.7%). Of the 74 (92.5%) patients who underwent endoscopic sinus surgery (ESS), 23 (28.8%) of them underwent lateral rhinotomy to complete the tumor excision. 9 (11.3%) patients underwent revision surgery due to recurrence. In 4 (5%) of the cases, nonkeratinized squamous cell carcinoma was observed.
DISCUSSION AND CONCLUSION: INPs have been investigated for both their diagnosis and treatment earlier with the introduction of endoscopy into the routine nasal examination. We think that close follow-up of cases is very important, especially because of the high rate of recurrence of these tumors and the transformation to malignancy.

10.The Effects of the Multidisciplinary Team Approach on Blood Transfusion
Ayten Saraçoğlu, Mehmet Ezelsoy, Aylin Ordu, Kemal Tolga Saraçoğlu
doi: 10.14744/scie.2019.31032  Pages 331 - 336
GİRİŞ ve AMAÇ: Birleşik Komisyon ve Amerikan Tabipler Birliği tarafından toplanan Performans İyileştirme Konsorsiyumu, kan transfüzyonlarının modern tıbbın ilk beş aşırı kullanımı arasında olduğunu bildirmiştir. Kan transfüzyonunun optimal yönetimi, hasta güvenliğini artıran en önemli faktörlerden biridir ve bu anlamda tüm dünyada özel eğitimler artmaktadır. Bu geriye dönük kohort çalışmasında amacımız, periyodik konsensus toplantılarının ve perioperatif kan transfüzyonu üzerine yapılan eğitimin, farklı tıp dallarından oluşan bir ekip tarafından araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kan transfüzyonu gereksinimi bulunan, kalp cerrahisi geçiren 18 yaş üstü hastalar çalışmaya dahil edildi. Transfüzyonlar kümülatif olarak hesaplandı, yıllara göre değişim, yan etkiler ve transfüzyon ile ilişkili komplikasyonlar belirlendi. Hastaların kardiyak rezervleri, laboratuvar değerleri, antikoagülan ilaç kullanım sıklığı, transfüzyon miktarı, komplikasyonlar ve mortalite oranları kaydedildi. Ameliyat tipleri, revizyon oranı, yoğun bakım süresi ve hastanede kalış süresi kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların yaş, VKİ, komorbidite oranı, antimikrobiyal ilaç kullanımı yıllara göre farklılık göstermemiştir (p>0.05). Yoğun bakım ve hastanede kalış süresi, kanama miktarı ve mortalite oranı istatistiksel olarak farklı değildi (p>0.05). 2016 yılında CBP ve CX zamanı, 2014 ve 2015’e göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). Kan transfüzyonu miktarı anlamlı olarak farklılık göstermedi (p>0.05). Ayrıca 2014 sonrası trombosit transfüzyonunda artış gözlendi. Ameliyat öncesi dönemde Hb, Htc, trombosit ve INR’deki değişiklik anlamlı olarak farklılık göstermedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda restriktif kan ürünü kullanımı ile ilgili eğitimin kan transfüzyonu üzerinde pozitif bir etkiye sahip olmadığı gösterilmiştir. Bilginin klinik ortama yeterince aktarılması konusunda zorluklar olduğu ortaya konulmuştur.
INTRODUCTION: The Joint Commission and the American Medical Association-Convened Physician Consortium for Performance Improvement reported that the blood transfusions are among the top five overused treatments in modern medicine. Optimal management of blood transfusion is one of the most important factors that increase patient safety, and special education is increasing all over the world in this regard. In this retrospective cohort study, our goal was to investigate the effects of periodic consensus meetings and training on perioperative blood transfusion by a team of different branches of medicine.
METHODS: Patients over the age of 18 undergoing cardiac surgery and required blood transfusion were included in this study. The transfusions were calculated cumulatively; the change concerning years was determined, as well as side effects and complications associated with transfusion. Patients’ cardiac reserves, laboratory values, anticoagulant drug use frequency, transfused blood volume, complications and mortality rates were recorded. The types of surgery, reexploration rate, length of intensive care and hospital stay were recorded.
RESULTS: Patients’ age, BMI, comorbidity ratio and antimicrobial drug use did not differ between years (p>0.05). The length of intensive care and hospital stay, amount of bleeding, mortality rate did not differ (p> 0.05). Cardiopulmonary Bypass time and Cross Clamp time in 2016, were significantly higher (p<0.05) than in 2014 and 2015. The amount of blood transfusion did not differ significantly (p>0.05). Besides, after 2014, an increase was observed in platelet transfusion. The change in Hb, Htc, platelet and INR did not differ significantly in the pre-postoperative period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Training on the restrictive use of blood products did not have a positive influence on blood transfusion in our study. It has been demonstrated that there are challenges in sufficiently transferring the knowledge to the clinical environment.

11.Evaluation of Preoperative Anxiety Level of Urological Surgery Patients and The Effects of Surgical Informing
Mehmet Kutlu Demirkol, Fatih Tarhan, Özgür Yazıcı, Mustafa Bilal Hamarat, Alper Kafkaslı
doi: 10.14744/scie.2019.60783  Pages 337 - 342
GİRİŞ ve AMAÇ: Cerrahi ile ilgili kaygı nedenlerini belirlemek ve cerrahi prosedür hakkında bilgilendirmenin endişe üzerine etkilerini değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Üroloji kliniğinde elektif cerrahi planlanan 18–65 yaş arası 497 hasta çalışmaya alınmıştır. Ameliyat öncesi dönemde cerrahi hakkında bilgilendirme öncesi ve sonrası hastaların Durumluk-Süreklilik Kaygı Envanteri formu (STAI), Görsel Analog Skalası (VAS), Avrupa Yaşam Kalitesi 5-Boyut (EQ-5D) ve ameliyat hakkında endişe nedenlerini içeren formu doldurmaları istenmiştir. Ortalama STAI ve VAS skorları düşük, orta ve yüksek olarak sınıflandırılmıştır.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 56.54±0.58, ortalama STAI değeri 39.16±0.42 idi. Kadın cinsiyet, aktif çalışmama durumu ve ameliyat öyküsü olmaması kaygı düzeyini artıran faktörlerdi (p<0.05). Yaş, eğitim düzeyi, hastalık (benin-malin) ve operasyon gruplarının STAI ve VAS anksiyete skorları arasında istatistiksel anlamlı bir fark bulunmadı. En sık görülen endişe nedenleri ameliyat sonrası ağrı (%38.3), organ kaybı (%21.3) ve yaşam kalitesi bozulma korkusudur (%18.9). Ancak, kaygı puanının yüksek olduğu grupta ilk anksiyete nedeni ölüm korkusuydu. Hastalar bilgilendirildikten sonra STAI ve VAS anksiyete skorları arttı. Özellikle kadınlar, çalışmayanlar, düşük eğitim düzeyine sahip ve grup A (majör) operasyon geçiren hastaların bilgilendirildikten sonra endişe düzeyleri artmıştı (p<0.05). STAI, VAS ile pozitif korelasyon gösterirken EQ-5D ile negatif korelasyon gösterdi (p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ürolojik cerrahi yapılacak hastaların orta derecede endişe düzeyine sahip olduğu ve en sık endişe nedeninin ameliyat sonrası ağrı olduğu görülmektedir. Çalışmamızda hastaların ameliyat öncesi dönemde bilgilendirmek kaygı düzeyini arttırmakta ve bu nedenle yaşam kaliteleri olumsuz yönde etkilenmektedir. Bununla birlikte, hasta bilgilendirilmesinin yapılmadığı kontrol grubu içeren yeni çalışmalar ile bilgilendirmenin endişe üzerindeki etkisi daha iyi anlaşılacaktır.
INTRODUCTION: To determine the causes of anxiety about surgery and to assess the impacts of informing about the surgical procedures on anxiety.
METHODS: Between 18 and 65 years old, 497 patients who were scheduled for elective surgery in the Urology Clinic were included in this study. At the preoperative period, patients were asked to complete the following forms twice, before and after informing about surgery: State-Trait Anxiety Inventory (STAI), Visual Analogue Scale (VAS), European Quality of Life-5 Dimensions (EQ-5D) and the form containing causes of anxiety. Mean scores of STAI and VAS were classified as low, moderate, and high.
RESULTS: The mean age of the patients was 56.54±0.58 and the mean STAI value was 39.16±0.42. Factors increasing the level of anxiety were female gender, unemployment and lack of surgical history (p<0.05). No statistically significant difference was found among STAI and VAS scores of the age, educational level, disease (benign - malign) and operation groups. The most frequent causes of anxiety were post-operative pain (38.3%), fear of organ loss (21.3%) and quality of life impairment (18.9%). However, the first reason for anxiety in the group with a high anxiety score was fear of death. After the patients had been informed, the STAI and VAS scores increased. The anxiety levels increased after informing especially the patients who were unemployed women, low educated and undergoing group A (major) operation (p<0.05). STAI was positively correlated with VAS but negatively correlated with EQ-5D (p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: t is observed that the patients who will undergo urological surgery have a moderate anxiety level and the most common cause is postoperative pain. Informing patients in the preoperative period increases the anxiety level. Hence, their quality of life is adversely affected. To understand the effects of informing on anxiety more clearly, new studies, including an uninformed control group, should be conducted.

12.Investigation of Upper Extremity Functionality in Adolescent Patients with Idiopathic Scoliosis Undergoing Scoliosis Surgery
Nusret Ök, Nihal Büker, Raziye Şavkın, Gökhan Bayrak, Ali Çağdaş Yörükoğlu, Ahmet Esat Kıter, İlker Arık
doi: 10.14744/scie.2019.64326  Pages 343 - 348
GİRİŞ ve AMAÇ: Adolesan idiyopatik skolyozun (AIS) omuz disfonksiyonu ve üst ekstremite fonksiyonelliği üzerine olan etkisi halen tam olarak anlaşılmamıştır. Bu çalışmada AIS’in üst ekstremite fonksiyonelliği ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya adolesan idiyopatik skolyoz nedeniyle ameliyat edilen 37 hasta katıldı. Üst ekstremite fonksiyonelliği, Kol, Omuz ve El Sorunları Anketiyle (DASH-T), kaba kavrama kuvveti Jamar el dinamometresiyle, yaşam kalitesi SF-36 ve Skolyoz Araştırma Cemiyetinin Sağlık İlişkili Yaşam Kalitesi-22 (SRS-22) ile değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 17.08±2.96 yıl, ortalama takip süresi 34.44±25.37 aydı. DASH-T skoru 14.79±17.35 idi. Hastaların yaşam kalitesi skorları iyi düzeydeydi. Sağ el kaba kavrama kuvveti 19.84±8.89 kg, sol el kaba kavrama kuvveti 18.97±8.01 kg idi. Sağ ve sol el kaba kavrama kuvveti arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.67). DASH-T ile SRS-22 ağrı (r=-0.46, p=0.01) ve SF-36 ağrı (r=0.54, p=0.01) arasında orta düzeyde negatif, SF-36 sosyal fonksiyon ile zayıf pozitif bir ilişki vardı. (r=-0.38, p=0.03). Cobb açısı (Δ) ile SRS-22, SF-36, DASH-T ve el kaba kavrama kuvveti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İleri çalışmalar, hem objektif hem de hasta tarafından bildirilen değerlendirme araçlarını kullanarak AIS’li hastalarda cerrahinin üst ekstremite fonksiyonelliği, kaba kavrama kuvveti ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini inceleyebilir.
INTRODUCTION: The effect of adolescent idiopathic scoliosis (AIS) on shoulder dysfunction and upper limb functionality is still not poorly understood. In this study, we aimed to investigate the effects of AIS on upper extremity functionality and quality of life.
METHODS: Thirty-seven patients who had undergone surgery for adolescent idiopathic scoliosis participated in this study. Upper extremity functionality was evaluated using Turkish version of the Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand (DASH-T) questionnaire, hand-grip strength Jamar hand dynamometer, and health-related quality of life was assessed using SF-36, and Scoliosis Research Society-22r Health-Related Quality of Life questionnaire (SRS-22).
RESULTS: The mean age of the patients was 17.08±2.96 years and the mean follow-up period was 34.44±25.37 months. The average DASH-T score was found 14.79±17.35. Patients quality of life scores was good level. The average right hand grip strength was 19.84±8.89 kg while left hand grip strength was 18.97±8.01 kg. There was no statistically significant difference between right and left hand grip strength (p=0.67). There was a moderate negative correlation with DASH-T and SRS-22 pain (r=-0.46, p=0.01) and SF-36 pain (r=0.54, p=0.01), and a weak positive correlation with SF-36 social function (r=-0.38, p=0.03). There was no statistically significant relationship between Cobb angle (Δ) and SRS-22, SF-36, DASH-T and hand grip strength.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Further studies may examine the effects of surgery on upper extremity functionality, hand-grip strength, and quality of life in patients with AIS using both objective and patient-reported assessment tools.

13.Probable Risk Factors in Children and Adolescents with Neurodevelopmental and Non-Neurodevelopmental Psychiatric Disorders in a Large Turkish Clinical Sample
Yasemin Yulaf, Funda Gümüştaş, Haydeh Faraji
doi: 10.14744/scie.2019.96658  Pages 349 - 354
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, nörogelişimsel psikiyatrik bozukluk tanısı alan çocuk ve ergenler ile nörogelişimsel olmayan psikiyatrik bozukluğu olanların sosyodemografik değişkenler, perinatal özellikler, gelişim evreleri ve eşlik eden tıbbi hastalıklar açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çocuk psikiyatri polikliniğine Ocak 2015–Eylül 2016 tarihleri arasında başvuran 2981 çocuk ve ergenin dosyaları geriye dönük olarak incelendi. DSM 5 temelli psikiyatrik tanı verileri, yaş, cinsiyet, ebeveyn çalışma durumu ve eğitim düzeyleri, doğum haftası, doğum ağırlığı, konuşma süresi ve yürüme gelişimi gibi perinatal özellikler, epilepsi, kalp hastalığı ve astım gibi sık görülen eşlik eden tıbbi durumlar incelendi.
BULGULAR: Çocuklarda en sık dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı ve ikinci sıklıkta anksiyete bozuklukları vardı. Nörogelişimsel psikiyatrik bozukluğu (n=1502) olan çocuklarda anne babaların ortalama yaşları, çalışma oranı ve annelerin eğitim düzeyi, nörogelişimsel olmayan psikiyatrik bozukluğu olan (n=690) ve psikiyatrik tanısı olmayan (n=376) çocuklardan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0.05). Daha küçük yaş, erkek cinsiyet, yenidoğan yoğun bakım gereksinimi, konuşma ve yürüme gecikmesi ve komorbid epilepsi varlığı nörogelişimsel psikiyatrik bozukluk ile ilişkiliydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nörogelişimsel ve nörogelişimsel olmayan bozukluklar ile ilişkili sosyodemografik, gelişimsel, tıbbi ve perinatal değişkenleri bilmek, koruyucu müdahaleler geliştirmemize yardımcı olabilir.
INTRODUCTION: This study is aimed to compare socio-demographic variables, perinatal characteristics, developmental stages, comorbid medical illnesses between children and adolescents with neurodevelopmental psychiatric disorders and non-neurodevelopmental psychiatric disorders.
METHODS: In this study, the files of 2981 children and adolescents referred to our, child psychiatry outpatient clinic between January 2015 and September 2016, were examined retrospectively. The data of DSM 5 based psychiatric diagnosis, mean ages, gender, parental work status and education levels, perinatal characteristics, such as a birth week, birth weight, time of speech and walking, frequent comorbid medical conditions such as epilepsy, cardiac disease and asthma, were obtained.
RESULTS: The findings showed that children most often had attention deficit hyperactivity disorder, and anxiety disorders were the second common health problem. The mean ages and working rates of parents, education level of the mothers were significantly lower in children with a neurodevelopmental psychiatric disorder (n=1502) than children with non-neurodevelopmental disorder (n=690) and no psychiatric diagnosis (n=376) (p<0.05). Younger age, male gender, the requirement of neonatal intensive care unit, speech and walking delay and presence of comorbid epilepsy were associated with a neurodevelopmental psychiatric disorder.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Knowing socio-demographic, developmental, medical and perinatal variables associated with neurodevelopmental and non-neurodevelopmental psychiatric disorders may help us to develop preventive interventions.

INVITED PAPER
14.Innovations in Hereditary Angioedema Pathophysiology
Öner Özdemir
doi: 10.14744/scie.2019.02419  Pages 355 - 361
Herediter anjiyoödem (HAÖ), çoğunlukla C1 inhibitoru (C1-INH) kodlayan SERPING1 genindeki mutasyonlar sonucunda plazma düzeyinde düşmeye bağlı tekrarlayan ciddi şişme (anjiyoödem) ataklarıyla seyreden nadir görülen genetik bir bozukluktur. Bu hastalığı 1888’de klinik ve genetik olarak ilk defa herediter anjiyonörotik ödem (HANÖ) olarak adlandıran Osler tanımlamıştır. Osler tarafından HANÖ diye bildirilen hastalığın patofizyolojisinde C1-INH’in esas rolünün Donaldson ve Evans tarafından aydınlatılması 75 yılı almıştır. Bu herediter hastalığın araştırılmasında önemli derecede gelişme, ismindeki nörotik kelimesinin sinirsel faktörlerin ödeme katkısının çok az olduğunun anlaşılarak çıkartılması ve isminin HAÖ olarak değişmesiyle sağlanmıştır. 2018’in ortası itibarıyla, C1-INH (SERPINGI) geninde 490’den fazla değişik mutasyon bildirilmiştir. Günümüzde C1-INH eksikliğinin plazma kontakt (kallikrein-kinin) sisteminin aktivasyonuna ve nihai olarak bradikinin aşırı üretimine yol açtığı bilinmektedir. Bradikinin, bradikinin B2 reseptörüne bağlanarak, vasküler permeabiliteyi artırır (vazodilatasyon), damar dışı düz kasları kasar ve HAÖ patofizyolojisinde ana mediatör gibi rol oynar. 2000 yılı sonrasında, HAÖ hastalığı hakkındaki en yeni gelişme, C1-INH’in düzeyinin “normal” olduğu yeni bir HAÖ tipinin beyaz ırkta bildirilmesidir. Faktör XII, anjiyopoietin-1 ve plazminojen gibi birkaç gende anomali hastalığın bu yeni tipinde tanımlanmıştır. C1-INH’in “normal” olduğu HAÖ tiplerinde tedavi şekillerinin belirlenmesi beklenmektedir.
Hereditary angioedema (HAE) is a rare, inherited disease mostly associated with mutations in the SERPING1 gene (serpin family G member 1), which encodes the C1 inhibitor (C1-INH) protein. Regulation can lead to plasma deficiency and ensuing repeated attacks of severe angioedema. This disease was first described clinically and genetically in 1888 by William Osler, who named it “hereditary angioneurotic edema (HANE).” It took 75 years until Donaldson and Evans identified the fundamental role of C1-INH in the pathophysiology of so-called HANE by Osler. Significant progress has been made in the research of this genetic disease when the role of neural factors was documented as being too small to lead to edema, the name was changed as HAE. Therefore, the name of more than 490 different mutations have been reported in the region of the C1-INH gene (SERPING1) until mid-2018. It is now known that C1-INH deficiency overstimulates the plasma contact (kallikrein-kinin) system, which eventually results in the overproduction of bradykinin. By binding to the bradykinin B2 receptor, bradykinin increases vascular permeability (vasodilation) and causes contraction of nonvascular smooth muscle, and acts as a main/major mediator in the pathophysiology of HAE. Reports since 2000 have described a new type of HAE with “normal” CI-INH levels, primarily in Caucasians. A number of abnormalities in the genes encoding for factor XII, angiopoietin-1, and plasminogen have been identified in this novel disease entity. The establishment of treatment modalities for HAE with normal C1-INH is also expected.

REVIEW
15.A multidimensional Approach to Clinical Quality
Tunçay Palteki
doi: 10.14744/scie.2019.04274  Pages 362 - 369
Hasta güvenliği ile ilişkili bu başarısızlıkların ortadan kaldırılmasına yönelik olarak geçmişten günümüze kalite iyileştirme çalışmaları ön plana çıkmıştır. Sağlık hizmetlerinde kalite kavramına geniş bir perspektiften bakmak gerekmektedir. Sağlık hizmet kalitesinin boyutları birçok kurum ve yazar tarafından farklı bakış açıları ile ifade edilmeye çalışılmıştır. Çok boyutlu klinik kalite yaklaşımı ile tıbbi hataların önlenmesine yönelik daha kapsamlı bir bakış açısı geliştirilmeye çalışılmaktadır. Klinik kalite sürecinde; kanıta dayalı uygulamalar, çalışma ortamı, ekip çalışması, bilişim alt yapısı gibi birçok unsur etkilidir. Kanıta dayalı tıp, hekimlerin kararlarını, mevcut en iyi kanıtın ışığında, kendi deneyimleri ve hastanın özellikleri ve seçimleriyle birleştirerek vermesi için belirlenen sistematik bir yaklaşımdır. Kanıta dayalı tıp uygulamalarının temel amacı, klinik kararların zamanın en iyi bilimsel kanıtları ile alınmasını sağlamaktır. Problemle ilişkili uygun bir soru oluşturulması ile başlayarak kanıta dayalı uygulamanın performansının değerlendirilmesine kadar giden süreç çeşitli basamaklardan oluşmaktadır. Bu makalede klinik kalite tüm süreçleri ile irdelenmeye çalışılmıştır.
Quality improvement studies have come to the forefront to eliminate the failure rates related to patient safety. The concept of quality in healthcare needs to be viewed from a broader perspective. The dimensions of healthcare quality have been tried to be expressed by many institutions and authors from different perspectives. A multidimensional approach to clinical quality aims to develop a more comprehensive perspective regarding the prevention of medical errors. Many factors, such as evidence-based practices, working environment, teamwork and the infrastructure of information technologies, are effective in the clinical quality process. Evidence-based medicine is a systematic approach for physicians to make decisions based on the best available evidence, combined with their own experience and patient characteristics and choices. The main purpose of evidence-based medical practices is to ensure that clinical decisions are made based on the best scientific evidence of the time. Starting with the formation of an appropriate question related to the problem, the process from the evaluation of the performance of the evidence-based practice consists of several steps. In this article, clinical quality is tried to be examined with all of its processes.

CASE REPORT
16.Nosocomial Sepsis Concomitant with Kawasaki Disease: A Case Report
Eren Alkan, Lütfiye Şahin Keskin, Nazan Dalgıç, Berksu Cürebal, Muhammed Karabulut
doi: 10.14744/scie.2019.54376  Pages 370 - 372
Kawasaki hastalığı etiyolojisi bilinmeyen akut ateşli sistemik bir vaskülittir. Tedavi edilmeyen olgularda %15–25 oranında koroner arter ektazisi ve anevrizma gelişerek ani ölümlere ve ileri yaşlarda hastalıklara neden olabilmektedir. Bu nedenle erken teşhis ve intravenöz immünglobülin ile asetil salisilik asit tedavisinin en kısa sürede başlanması çok önemlidir. Tedavi başlangıcından 24 saat sonra nüksetme veya persistan ateş durumlarında, sepsis de dahil olmak üzere diğer ateş nedenleri dışlanarak refrakter Kawasaki hastalığı tanısı düşünülmelidir.
Kawasaki disease is an acute febrile systemic vasculitis presenting with unknown etiology. Coronary artery ectasia or aneurysms may develop in 15% to 25% of untreated children and may lead to sudden death or ischemic heart disease later in life. Thus, early diagnosis and treatment with intravenous immunoglobulin and acetylsalicylic acid as soon as possible are important. Patients who have persistent or recurrent fever more than 24 hours after completion of the initial treatment should also be assessed for other causes of fever including intercurrent infection, and the diagnosis of refractory Kawasaki disease should be reevaluated.

LETTER TO EDITOR
17.Mixed Laryngocele
Sedat Aydın, Eren Boldaz
doi: 10.14744/scie.2019.30932  Pages 373 - 374
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale