ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404

Quick Search




SCIE: 29 (3)

Volume: 29  Issue: 3 - 2018

RESEARCH ARTICLE
1.Surgical Treatment of Pulmonary Metastasectomy: Analysis of 92 Cases
Ekin Ezgi Cesur, Kadir Burak Özer, Attila Özdemir, Fatma Tuğba Özlü, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2018.55706  Pages 147 - 150
GİRİŞ ve AMAÇ: Akciğer, tüm vücut kanserleri için ikinci en sık metastaz organı olup seçilmiş hastalarda pulmoner metastazektomi küratif seçenektir. Operatif yaklaşımda temel amaç en az parankim kaybı ile komplet rezeksiyon yapmak ve doğru hasta seçimi ile sağ kalım süresini uzatmaktır. İyi seçilmiş hastalarda minimal invaziv girişimler hastanın ameliyat sonrası yaşam kalitesini, eşit onkolojik sonuçlarla artırabilmektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2012–Aralık 2017 tarihleri arasında pulmoner metastaz tanısı ile kliniğimizde metastazektomi yapılan hastalar incelendi. Klinik değerlendirme sonrasında pulmoner rezeksiyona uygun olan 92 hasta (55 erkek ve 37 kadın) operasyona hazırlandı. Torakotomi ve torakoskopi prosedürleri ile cerrahi uygulanan hastalarda komplet rezeksiyon amaçlandı.
BULGULAR: Çalışmamıza alınan hastalar başvuru anında semptomlar açısından değerlendirildiğinde, 8 olgu semptomlu olarak saptandı ve bunlardan 3’ünde öksürük, 3’ünde göğüs ağrısı (pnömotoraks nedeni ile) mevcuttu. Histopatolojik tip ile hastalıksız yaşam süresi değerlendirmesinde ise en yüksek yaşam süresi epiteltal tümörlerde (40.1 ay) ve sarkomlarda (28.2 ay) saptanırken, germ hücreli tümörlerde (8.3 ay) ve melanomlarda (8.1) ise en düşük olarak izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Multidisipliner bir tedavi yaklaşımı gerektiren pulmoner metastazlı hastaların; primer hastalığı kontrol altında, uzak metastazı olmayıp ve komplet cerrahi rezeksiyon uygulanabiliyor ise özellikle epitelyal tip ve sarkom tipi tümörlerde metastazektominin hastalıksız yaşam süresine ve ortalama sağkalıma ciddi katkısı olduğu kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: The lungs are the second most common site of metastasis, and for selected patients, pulmonary metastasectomy can be a curative option. The surgical goal is complete resection with minimal parenchymal loss in order to prolong life. In well-selected cases, minimally invasive approaches can increase quality of life and offer equivalent oncological outcomes.
METHODS: Patients diagnosed with pulmonary metastasis who underwent a metastasectomy in a single hospital between January 2012 and December 2017 were evaluated retrospectively. A total of 92 patients (55 male and 37 female) underwent thoracotomy or thoracoscopy procedures with the goal of complete resection.
RESULTS: Among the patients included in the study, 8 were symptomatic: cough was reported in 3, chest pain (pneumothorax) was experienced in 3, and hemoptysis occurred in 2 cases. The longest disease-free survival (DFS) period was seen in cases of epithelial tumor (40.1 months) and sarcoma (28.2 months); the shortest survival was seen in those with germ cell tumor (8.3 months) and melanoma (8.1 months).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients with pulmonary metastasis require a multidisciplinary approach for treatment. When the primary disease is under control and there is no other distant metastasis, metastasectomy with complete surgical resection can provide an extended period of DFS, particularly for patients with epithelial or sarcomatous tumors.

2.The Relationship Between Health Literacy, Diabetic Control, and Disease-Specific Complications in Patients with Type 1 Diabetes Mellitus
Irfan Esen, Hakan Demirci, Metin Guclu, Selin Akturk Esen, Engin Ersin Simsek
doi: 10.14744/scie.2018.77200  Pages 151 - 156
GİRİŞ ve AMAÇ: Tip 1 diyabetes mellitus hastalarında sağlık okuryazarlığının diyabet kontrolü ve hastalığa özgü komplikasyonlarla ilişkisini araştırmak amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma tanımlayıcı bir çalışmadır. On sekiz–altmış beş yaş aralığında olan Türkçe konuşan ve herhangi bir bilişsel rahatsızlığı olmayan 106 tip 1diyabetes mellitus hastası araştırmaya dahil edildi. Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Araştırması Anket soruları kişilerin sağlık okuryazarlığı düzeylerini ölçmede kullanıldı. Katılımcıların retinopati muayeneleri, HbA1c sonuçları, açlık kan şekeri sonuçları ve albuminüri seviyeleri hasta dosyalarından elde edildi.
BULGULAR: Toplamda sağlık okuryazarlığı %10.4 katılımcıda yetersiz, %54.7 katılımcıda problemli, %20.8 katılımcıda yeterli ve %14.2 katılımcıda mükemmeldi. Retinopati sıklığı, sağlık okuryazarlığı problemli ve yetersiz olan grupta yeterli ve mükemmel olan gruba oranla daha sıktı (%24.6 ve %5.4). Sağlık okuryazarlığı gruplarında nöropati ve nefropati ve kardiyovasküler hastalıklar arasında fark yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma sonucunda tip 1 diyabetes mellitus hastalarında sağlık okuryazarlığının artmış retinopati riski ile ilişkili olduğu görüldü. Hekimler hastalık kontrolü ve korunmasında eğitimin önemini akılda tutmalıdırlar.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the relationship between health literacy, diabetic control, and diabetic complications in patients with type1 diabetes mellitus (DM).
METHODS: This was a descriptive study. A total of 106 patients with type 1 DM who were between 18 and 65 years of age and who could speak and understand Turkish and had no cognitive disease were included in the study. The Turkish version of the European Health Literacy Survey Questionnaire (HLS-EU-Q47) was used to assess health literacy. The retinopathy status and levels of hemoglobin A1c, fasting blood sugar, and urine albumin of the patients were obtained from the hospital files.
RESULTS: Overall health literacy was inadequate in 10.4%, problematic in 54.7%, adequate in 20.8%, and excellent in 14.2% of the participants. Retinopathy was found to be statistically significantly higher in the problematic+inadequate group than in the adequate+excellent group in the overall health literacy evaluation (24.6% and 5.4%, respectively). There was no significant difference in the frequency of neuropathy, nephropathy, or cardiovascular disease in the health literacy groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The present study demonstrated that low health literacy in patients with type 1 DM was associated with increased retinopathy. Physicians should keep the positive effects of education in mind in order to better control the disease and prevent complications.

3.The Alvarado Score and Computed Tomography for Predicting Acute Appendicitis in Elderly Patients
Selçuk Kaya, Önder Altın, Yunus Emre Altuntaş, Ahmet Şeker, Levent Kaptanoğlu, Nejdet Bildik, Hasan Fehmi Küçük
doi: 10.14744/scie.2018.70894  Pages 157 - 160
GİRİŞ ve AMAÇ: Yaşlı hastalarda akut apandisitin tahmininde Alvarado skorlama sistemini modifiye ederek, skorlamanın sensivite ve spesifitesini arttırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015–Aralık 2017 tarihleri arasında kliniğimizde akut karın ağrısı ile başvuran yetmiş yaş üstü 81 hastanın dahil edildiği geriye dönük bir çalışma yürüttük. Tıbbi takiple taburcu edilen ve ameliyat sonrası patolojik tanısı apandisit ile uyumlu olmayan hastalar Grup 1, ameliyat sonrası histopatolojik olarak apandisit olduğu gösterilmiş hastalar Grup 2 olarak tanımlandı. Bilgisayarlı tomografi (BT) ve Alvarado skorunun yetmiş yaş üstü hastalarda sensivitesi ve spesifitesi değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda, modifiye Alvarado skorunun akut apandisit tanısını koymada spesifitesi %81, sensitivitesi %86 iken BT’nin spesifitesi %93, sensitivitesi %92.1 olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaşlılarda akut apandisite yönelik stratejisi hala belirsizdir ve bu konuda az sayıda çalışma vardır. Alvarado skorlama sisteminin yaşlı hastalarda tanıda duyarlılığının düşük olduğundan dolayı, Alvarado skorlama sistemini modifiye ederek 7 ve üzerinde skor alan yaşlı hastalarda akut apandisit tanısının daha yüksek doğrululuk oranıyla, zamanında teşhis edilebileceğini düşünmekteyiz. Akut apandisit tanısında Alvarado skorlama sistemi ile BT kombine edildiğinde tanıdaki başarının artıp teşhisteki gecikmenin azalacağı kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: The aim of this study was to modify the Alvarado scoring system to increase its sensitivity and specificity in predicting acute appendicitis in elderly patients.
METHODS: The data of 81 patients older than 70 years of age who were admitted for acute abdominal pain between January 2015 and December 2017 were randomized into 2 groups and evaluated retrospectively. In Group 1 patients, acute appendicitis was not histopathologically established postoperatively, while Group 2 patients had pathological results consistent with acute appendicitis. The sensitivity and specificity of computed tomography (CT) scans and Alvarado scores were evaluated in the 2 groups.
RESULTS: The specificity and sensitivity of the modified Alvarado score was 86% and 81%, respectively, whereas the specificity and sensitivity of a CT scan was 93% and 92.1%, respectively, in diagnosing acute appendicitis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There are a limited number of studies related to acute appendicitis in elderly patients and the current strategy for treatment is not clear. Due to the decreased sensitivity of the Alvarado score in the diagnosis of acute appendicitis in elderly patients, the goal of this research was to adjust the scoring system. Scores >7 are more reliable in predicting appendicitis. We believe that patients can be more accurately diagnosed in a short period of time using this modified Alvarado scoring system. In combination with a CT scan evaluation, the success rate of diagnosis may be improved and delayed diagnosis prevented.

4.Comparison of Early Postoperative Recovery after Desflurane or Sevoflurane Anesthesia
Özlem Sezen, Elif Bombacı
doi: 10.14744/scie.2018.44265  Pages 161 - 167
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, genel anestezi altında alt karın cerrahisi geçirecek olan hastalarda sevofluran ve desfluran kullanımının ameliyat sonrası erken dönem etkilerinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Elektif alt batın cerrahisi geçirecek 18-75 yaş arası ASA fizik durumu I ya da II olan 80 hasta seçilerek iki gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyonundan önce kalp hızı, kan basıncı, periferik oksijen satürasyonu ölçüldü ve nöromusküler monitörizasyon uygulandı.Tiyopental 5-7 mgr/kg ve fentanil 1 µgr/kg iv uygulanmasının ardından rokuronyum 0.6 mg/kg iv uygulanarak endotrakeal entübasyon gerçekleştirildi. Anestezi idamesi Grup I’de %4 desfluran Grup II’de %3 sevofluran %50 oksijen-hava karışımı ile sağlandı. Cerrahi sırasında hemodinamik değişikliklere göre fentanil 1 µgr ve volatil anesteziklerin konsantrasyonları değiştirilerek uygulandı. Cerrahinin sonunda volatil anestezikler kesilerek bütün hastalara %100 oksijen solutuldu. TOF %85 değerine ulaşınca hastalar ekstübe edildi ve yüz maskesi ile oksijen verildi. Peroperatif aksiller ısı, SpO2,hemoglobin (Hb), arteriyel basınç, kalp hızı ve total opioid tüketimi kaydedildi. Postoperatif dönemde 1., 5., 10., 15., 20., 30., 45., 60. dakikalarda SpO2 değerleri, havayolu kontrol ve modifiye Aldrete derlenme skorları kaydedildi. Ağrı değerlendirilmesi vizüel analog skala (VAS) ile 1-10 arası olacak şekilde aynı zaman aralıklarında değerlendirildi.
BULGULAR: Gruplar arasında tanımlayıcı değerler, anestezi süreleri, cerrahi süreleri, ekstübasyon süreleri, aksiller ısı, ameliyat öncesi SpO2, ameliyat öncesi ve sonrası hemodinamik değerler havayolu kontrol skoru ve VAS değerleri arasında anlamlı fark tespit edilmedi. Grup I’de toplam opioid dozunun anlamlı olarak daha yüksek, ameliyat öncesi Hb ve ameliyat sonrası Hb değerlerinin ise anlamlı olarak daha düşük olduğu gözlendi (p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genel anestezi uygulamalarında desfluranın özellikle ameliyat sonrası komplikasyon riski yüksek olan hastalarda sevoflurana tercih edilebilir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to compare the early postoperative recovery effects between patients who were given sevoflurane or desflurane before having lower abdominal surgery under general anesthesia.
METHODS: Eighty patients aged between 18 and 75 years with an American Society of Anesthesiologists physical status classification of I or II who were scheduled for elective lower abdominal surgery were divided into 2 groups. Before the induction of anesthesia, heart rate (HR), blood pressure, and peripheral oxygen saturation (SpO2) were measured, and neuromuscular monitoring was performed. Following the intravenous (IV) administration of 5 to 7 mg/kg thiopental and 1 mcg/kg fentanyl, 0.6 mg/kg rocuronium was used to facilitate endotracheal intubation. Maintenance of anesthesia was provided using 4% desflurane in Group I and 1.3% sevoflurane in Group II in a 50% oxygen-air mixture. During surgery, additional doses of 1 mcg/kg fentanyl were administered and the concentration of volatile anesthetics was adapted according to hemodynamic conditions. At the end of the operation, volatile agents were discontinued and 100% oxygen was administered to all patients. When the train-of-four stimulation value exceeded 85%, the patients were extubated and oxygen was provided via facemask. Perioperative axillary temperature, SpO2, hemoglobin (Hb), arterial pressure, HR, and total opioid consumption were recorded. SpO2 level, airway control value and modified Aldrete score were recorded at the 1st, 5th, 10th, 15th, 20th, 30th, 45th, and 60th minutes during the postoperative period. Pain evaluation was performed using a visual analog scale (VAS) of 1 to 10 at the same intervals.
RESULTS: There were no significant differences between the 2 groups in terms of the duration of anesthesia and surgery, extubation time, change in axillary temperature, perioperative hemodynamic changes, airway control, or VAS scores. In Group I, the total opioid dose was significantly higher and the preoperative and postoperative Hb values were significantly lower (p<0.01). The modified Aldrete scores of Group I were significantly higher than those of Group II at 10 minutes and at later intervals (p<0.002). In Group I, the postoperative SpO2 values were significantly higher than those seen in Group II (p<0.05 and above) at the 5th, 10th, 20th, 30th, and 45th minutes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that desflurane may be a better choice of anesthesia during lower abdominal surgery than sevoflurane for patients with the potential for respiratory complications.

5.Which Biomarkers Help to Distinguish Between Candida and Aspergillus in Patients with Pulmonary Infections?
Armağan Fatma Hazar, Hatice Türker
doi: 10.14744/scie.2018.92486  Pages 168 - 175
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmada pulmoner kandidiaziz ve aspergilloziz enfeksiyonunda enflamatuvar belirteçlerden C-reaktif protein (CRP), nötrofil lenfosit oranı (NLO), platelet ve ortalama platelet hacmi (PLT/MPV), platelet lenfosit oranı (PLO) farklı olup olmadığı araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma 2016–2017 yıllarında geriye dönük kesitsel olarak yapıldı. Hastalar hastane bilgi yönetim sisteminden (HBYS) pulmoner kandidiaziz (ICD tanı kodu B 37), pulmoner aspergilloziz (ICD tanı kodu B44) kodu ile tarandı. Yatış, çıkış hemogramları, ek hastalıkları, yatış günü, hastane mortaliteleri kaydedildi. CRP, NLO, PLT/MPV, PLO hesaplandı. Grupların kayıt edilen değerleri, enflamatuvar biyobelirteçleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 44 (kandida n=19, aspergillus n=25) hasta alındı. Ortanca yaşları 65 ve 29 erkekdi (%66). Pulmoner kandidiazis ve aspergilloziz hastalarında KOAH, hastaların yatış CRP, NLO, PLO, MPV, PLT/MPV değerleri benzer idi; taburculuk sırasında CRP, PLO, NLO, PLT benzer iken taburculukta MPV pulmoner aspergillozizde, pulmoner kandidiaziz hastalarından anlamlı düşük (7.3 ve 8.4, p=0.029) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pulmoner aspergilloziz ve kandidiaziz enfeksiyonlarında çoğu biyobelirteç benzerdi. Aspergillus tanısında PLT yüksekliği ve MPV düşüklüğü anlamlıdır. Fungal akciğer enfeksiyonu düşünülen hastalarda yapılacak olan ileriye yönelik, çok merkezli çalışmalarda benzer bulgular olması amprik tedavi başlanmasında platelet ve MPV biyobelirteçlerinin önemini artıracaktır.
INTRODUCTION: This study was an evaluation of differences in the inflammatory markers of C-reactive protein (CRP) level, the neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR), the platelet count-to-mean platelet volume ratio (PLT/MPV), and the platelet-to-lymphocyte ratio (PLR) in patients with pulmonary candidiasis and pulmonary aspergillosis.
METHODS: A retrospective, cross-sectional study was performed with the data of patients who were diagnosed with pulmonary candidiasis and pulmonary aspergillosis between 2016 and 2017 according to the records of the hospital information system. The results and date of hemograms, the biochemistry values, and C-reactive protein (CRP) levels were recorded. The NLR, PLT/MPV, and PLR were calculated. The documented parameters of the study groups were compared and analyzed.
RESULTS: There were 44 patients (29 men) (candidiasis, n=19; aspergillosis, n=25), with a median age of 65 years. In both groups, the incidence of chronic obstructive pulmonary disease, level of CRP, and the NLR, PLR, MPV, and PLT/MPV were statistically similar. At discharge, the CRP, PLR, NLR, and PLT values were still similar in the 2 groups; however, the MPV was significantly lower in the pulmonary aspergillosis group when compared with the pulmonary candidiasis group (7.3 vs 8.4; p=0029).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Most biomarkers were similar in the pulmonary aspergillosis and the candidiasis groups; however, a PLT elevation and an MPV decrease were significant in the diagnosis of aspergillus. Similar findings in prospective, multicenter studies performed with patients who are suspected of having a fungal lung infection will add to the ultimate determination of the value to be given to PLT and MPV biomarkers in the initiation of empirical treatment.

6.Predictors of Vesicoureteral Reflux in the Pretransplant Evaluation of Patients with End-Stage Renal Disease
Ergün Parmaksız, Meral Meşe, Zuhal Doğu, Zerrin Bicik Bahçebaşı
doi: 10.14744/scie.2018.63935  Pages 176 - 179
GİRİŞ ve AMAÇ: Voiding sistoüretrografi (VSUG) ürolojik hastalık öyküsü olan olguların transplantasyon öncesi vezikoüretral reflü (VUR) açısından değerlendirilmesinde sıklıkla kullanılır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Son dönem böbrek hastalığının (SDBH) etiyolojisi ile VUR prevalansı ilişkisini ve VSUG gerekliliğini değerlendirmeyi amaçladık. Transplantasyon öncesi VSUG uygulanan 319 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Voiding sistoüretrografi ile 53 (%16.6) olguda VUR saptandı; 21 (%41.2) sol taraflı, 18 (%35.3) sağ taraflı, 12 (%3.8)iki taraflı; 10 (%19.6) grade 1, 19 (%37.3) grade 2, 20 (%39.2) grade 3 ve 2 (%3.9) grade 4 idi. SDBH sebebi 125 (%39.2) olguda hipertansiyon, 46 (%14.4) olguda, polya DM, 21 (%6.6) kistik böbrek hastalığı, 16 (%5) olguda amiloidoz, 11 (%3.4) olguda VUR ve 11 (%3.4) olguda glomerulonefrit idi. VUR sıklığı kadınlarda anlamlı olarak daha fazla bulundu. Hipertansiyon, DM, polikistik böbrek hastalığı, amiloidoz ve glomerulonefrit VUR belirteci olarak bulunmadı. Anormal VSUG bulgusu sıklığı sekonder ve idyopatik SDBH olgularında benzer bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, cinsiyetin VUR için anlamlı bir belirteç olduğu sonucunu ortaya koymuştur. VUR varlığı ile SDBH etiyolojisi arasında ilişki bulunmadı. Bu nedenle transplantasyon öncesi değerlendirmede VSUG yapılmasının gerekli olmadığı kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: Voiding cystourethrography (VCUG) is widely performed in the pretransplant evaluation of patients with a history of urological disorders to detect vesicoureteral reflux (VUR). The aim of this study was to evaluate the relationship between the primary etiology of end-stage renal disease (ESRD) and the prevalence of VUR, thereby determining the necessity for VCUG in pretransplant patients.
METHODS: A total of 319 pretransplant cases that underwent VCUG were retrospectively reviewed.
RESULTS: VCUG revealed VUR in 53 (16.6%) cases. VUR was left-sided in 21 (41.2%), right-sided in 18 (35.3%), and bilateral in 12 (3.8%), and grade 1 in 10 (19.6%), grade 2 in 19 (37.3%), grade 3 in 20 (39.2%), and grade 4 in 2 (3.9%). The etiology of ESRD was hypertension in 125 (39.2%), diabetes mellitus (DM) in 46 (14.4%), polycystic kidney disease (PKD) in 21 (6.6%), amyloidosis in 16 (5%), VUR in 11 (3.4%), and glomerulonephritis (GN) in 11 (3.4%). The incidence of VUR was significantly higher in female patients. Hypertension, DM, PKD, amyloidosis, and GN were not found to predict VUR. The rate of abnormal VCUG findings was similar in cases with secondary and idiopathic ESRD.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings demonstrate that only sex was a predictor of VUR in pretransplant cases. The presence of VUR was not related to any cause of ESRD; therefore, VCUG is not needed in all cases as a part of pretransplant evaluation.

7.How Urgent are Blood Transfusions Provided in Emergency Service?
Yasemin Özgür, Seydahmet Akın, Gizem Gecmez, Nazire Aladag, Ozcan Keskin
doi: 10.14744/scie.2018.08370  Pages 180 - 186
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan transfüzyonu eksik olanın yerine konulmasıdır; etki profili, komplikasyon gelişimi, anaflaksi riski, ölüme kadar gidebilen rejeksiyon epizotları ile beraber düşünüldüğünde aslında bir doku transplantasyonudur. Klinik pratiğimizi dahiliye gözüyle semptom ve endikasyon açısından gözden geçirmek amacıyla acil dahiliye servisinde yapılan kan transfüzyonlarını derlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz acil dahiliye servisinde yapılan kan transfüzyonları geriye dönük olarak hastane bilgi sistemi üzerinden tarandı. Hastalar başvuru şikayetlerine göre aciliyet gerektirenler ve aciliyet gerektirmeyenler diye iki gruba kategorize edildi.
BULGULAR: Üç ayda dahiliye acil servisinde %61.4’ü erkek toplamda 528 hastaya 1156 adet transfüzyon gerçekleştirildi (kişibaşı ortalama 2.18 adet). Başvuru şikayetlerinde ilk üç sırada halsizlik (%19), melena (%14), yakınmasız (sadece laboratuvar patolojisi) (%12.9) yer alıyordu.Aktif kanamayla gelen gastrointestinal sistem kanamaları hariç tutulduğunda ne onkoloji ne hematolojik onkoloji ne de diğer hasta gruplarının temel başvuru şikayetlerine bakıldığında aciliyet gerektiren şikayet oranları %50 dahi değildi. Tüm hastaların %47’sini ancak acil hastalar oluşturmaktaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İstanbul Anadolu yakasının en kalabalık hastanelerinden biri olan hastanemiz yoğun bir transfüzyon deneyimine sahiptir. Sonuç olarak aciliyet gereksinimi ile hastaların geliş hemoglobin düzeyleri arasında bir korelasyon olmadığı gibi; aktif kanama haricinde acilde yapılan kan ürünleri transfüzyonlarının çoğunun acil endikasyonla yapılmadığı görüldü. Acil servislerin yükünü bir nebze azaltılması ve gerçek acil hastaların önceliğinin korunması adına hastanelerde ayaktan parenteral tedavi ünitelerinin kurulması düşünülebilir.
INTRODUCTION: A blood transfusion, defined as a procedure to replace lost blood, is actually a tissue transplantation, performed with consideration given to the impact profile, the potential development of complications, and the risk of anaphylaxis and rejection, which may lead to death. This study is an analysis of emergency blood transfusions in terms of symptoms and indications.

METHODS: Hospital records of blood transfusions administered in the emergency service were retrospectively reviewed. The patients were categorized into 2 groups: emergency patients and non-emergency patients, based on the presentation.
RESULTS: Over the course of 3 months, 1156 transfusions (2.18 per person) were performed in 528 patients (61.4% male). It was determined that the most commonly seen patient complaints were weakness (19%) and melena (14%), followed by cases in which the patient was asymptomatic, but there was laboratory pathology (12.9%). In all, 47% of all cases of blood transfusion were considered urgent.
DISCUSSION AND CONCLUSION: No correlation was determined between urgency requirement and hemoglobin level. Aside from those administered for active bleeding, most blood transfusions were not performed due to an urgent indication. The establishment of separate, ambulatory parenteral treatment units in could reduce the burden on emergency services to some extent and protect the priority status real emergency patients need.

8.Evaluation of the Factors Affecting Percutaneous Success and Complications of Nephrolithotomy
Osman Murat İpek, Kaya Horasanlı
doi: 10.14744/scie.2018.18480  Pages 187 - 193
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde üriner sistem taş hastalığının minimal invaziv yöntemlerle tedavi edilmeye başlamasıyla cerrahi prosedürler güvenilir hale gelmeye başlamıştır. Perkütan nefrolitotomi (PNL) operasyonu, 2 cm’den büyük böbrek taşlarında ilk tedavi seçeneği haline gelmiştir. Teknolojideki gelişmeler ve tecrübenin artmasıyla operasyon sonrası taşsızlık oranlarında artış; operasyon ve hastanede yatış sürelerinde azalma olmuştur. Zaman içinde PNL komplikasyonları azalmış ve geliştirilen Clavien derecelendirme sistem benzeri sınıflandırılmalarla daha standart hale getirilmiştir. Bu çalışmada, PNL operasyonunda başarıyı ve komplikasyonları etkilediği düşünülen faktörlerin karşılaştırmalı olarak araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Kasım 2004 ile Ocak 2013 arasında kliniğimizde PNL operasyonu uygulanmış 928 hasta (1011 renal ünite) dahil edildi. Bu hastaların ameliyat öncesi [cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), operasyon tarafı, daha önce taş nedeniyle yapılan işlemler, hidronefroz ve derecesi, taş lokalizasyonu, taş alanı ve hacmi], operatif (operasyon süresi, skopi süresi, giriş yeri sayısı, giriş yapılan kaliks) ve ameliyat sonrası (hemoglobin, hemotokrit, komplikasyon, transfüzyon yapılması, taşsızlık, nefrostomi çekilme süresi, hastanede kalış süresi, ek girişim ihtiyacı) verileri geriye dönük olarak dosya kayıtlarından incelendi. Operasyon esnasında ve operasyon sonrasında meydana gelen komplikasyonlar modifiye Clavien sistemine göre sınıflandırıldı. Daha sonra olgular, komplikasyon gelişen hastalar (Grup 1) ve gelişmeyenler (Grup 2) olarak ikiye ayrıldı. Gruplar karşılaştırmalı olarak analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların 628 erkek, 383 kadın (E/K: 8/5), yaş ortalaması ise 41.9 idi. Değerlendirilen operasyonların 185’inde minör veya majör bir adet komplikasyon gelişirken, 826’sında komplikasyon gelişmediği görüldü. PNL operasyonunda görülen komplikasyonlar modifiye Clavien derecelendirilmesine göre sınıflandırıldığında derece 1’de 23 (%2.27) komplikasyon, derece 2’de 143 (%14.14) komplikasyon, derece 3A’da 11 (%1.08) komplikasyon, derece 3B’de 6 (%0.59) komplikasyon, derece 4A’da 4 (%0.39) komplikasyon, derece 4B’de 15 (%1.48) komplikasyon görülürken, derece 5’e uygun komplikasyon görülmedi. Her iki grup arasında yapılan karşılaştırmada taşın büyüklüğü, preoperatif hidronefroz derecesi, operasyon ve floroskopi süreleri, hastanede kalış süreleri ve taşsızlık oranlarının komplikasyon gelişimi üzerine etkili parametreler olduğu istatistiksel olarak gösterildi (p<0.05). Hastanın yaşı, cinsiyeti, VKİ, böbreğe giriş sayısı, operasyon sonrası ek girişimlerin ise komplikasyon gelişimi açısından etkili parametreler olmadığı saptandı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Perkütan nefrolitotomi, üriner sistem taş hastalığı tedavisinde etkin ve güvenilir bir yöntemdir. Meydana gelen komplikasyonların çoğu minör komplikasyonlardır. Taş büyüklüğü, ameliyat öncesi hidronefroz varlığı, uzun operasyon süreleri, böbrek toplayıcı sistemine fazla giriş yapılması komplikasyon oranlarını artırmaktadır. Bu çalışmada elde ettiğimiz başka önemli bir sonuç ise taşsızlık oranlarının yüksek olduğu hastalarda komplikasyon oranlarının da diğer hastalara göre yüksek olmasıdır.
INTRODUCTION: Nowadays, surgical procedures become more reliable as urinary system stone disease begins to be treated with minimally invasive methods. Percutaneous nephrolithotomy (PNL) is the first treatment option for kidney stones >2 cm. An increase in postoperative stone-free (SF) rates due to improvements in technology and experience, operation, and hospital stay is reduced. Over time, complications of PNL have been reduced and more standardized with classifications similar to the developed Clavien grading system. The aim of the present study was to comparatively investigate the factors that are considered to affect success and complications in PNL operation.
METHODS: The present study included 928 patients (1011 renal units) who underwent PNL operation between November 2004 and January 2013 in our clinic. These patients had preoperative (sex, age, body mass index (BMI), operation side, previous stone operations, hydronephrosis and grade, stone localization, stone area, and volume), operative (operation time, fluoroscopy time, number of access, and calyces of access), and postoperative (hemoglobin, hematocrit, complication, transfusion, stone removal, nephrostomy withdrawal time, length of hospital stay, and need for additional intervention). The complications that occurred during and after the operation were classified according to the modified Clavien system. Subsequently, patients were divided into two groups: patients with complications (Group 1) and those with no complications (Group 2). The groups were analyzed comparatively.
RESULTS: Overall, 628 male and 383 female (M/F: 8/5) patients were included in the study. The mean age of the patients was 41.9 years. Of the evaluated operations, 185 had minor or major complications, and 826 had no complications. Complications in PNL operation are classified according to the modified Clavien grading: 23 (2.27%) complications in grade 1, 143 (14.14%) complications in grade 2, 11 (1.08%) complications in grade 3A, 6 (0.59%) complications in grade 3B, 4 (0.39%) complications in grade 4A, and 15 (4.48%) complications in grade 4B. No complication according to grade 5 was observed. Statistically, stone size, preoperative hydronephrosis grade, time of operation and fluoroscopy, length of stay in the hospital, and SF rates were found to be effective parameters on complication development in both groups (p<0.05). Age, gender, BMI, number of access to the kidney, and postoperative complications were not found to be effective parameters in terms of complication development (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: PNL is an effective and reliable method for the treatment of urinary stone disease. Most of the complications are minor. Stone size, presence of preoperative hydronephrosis, long operation times, and excessive access to the kidney collecting system increase the complication rates. Another important result obtained in the present study is that the complication rates are higher in patients with high SF rates than in other patients.

9.Parathyroidectomy After Kidney Transplantation: A Single-Center Experience
Ergün Parmaksız, Meral Meşe, Serkan Feyyaz Yalın, Ali Burak Haras, Okan Akyüz, Zerrin Bicik Bahçebaşı
doi: 10.14744/scie.2018.02996  Pages 194 - 197
GİRİŞ ve AMAÇ: Başarılı böbrek transplantasyonundan sonra bile, alıcıların %10–50’sinde kalıcı hiperparatiroidi görülebilir. Paratiroidektominin (PTX) böbrek fonksiyonlarında ve graft sağkalımında bozulma ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızda, merkemizde takip edilen ve PTX uygulanan böbrek nakli hastalarında PTX’in kalsiyum, fosfor, parathormon (PTH), tahmini glomerüler filtrasyon hızına (eGFR) uzun dönem etkilerini geriye dönük olarak değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2014–Aralık 2017 tarihleri arasında takip edilen 154 olgudan dokuzuna PTX uygulanmıştı. PTX öncesi ve sonrası medyan PTH, kalsiyum, fosfor ve eGFR değerleri kaydedildi.
BULGULAR: Paratiroidektomi öncesi medyan PTH, kalsiyum, fosfor ve eGFR değerleri sırasıyla 311.57 pg/mL, 11.02 mg/dL, 2.35 mg/dL ve 90.88 mL/dk idi. Bazal değerler ile bir aylık kontrol değerleri karşılaştırıldığında PTH (311.5 pg/mL vs. 147.5 pg/mL, p=0.015), kalsiyum (11.02 mg/dL vs. 9.01 mg/dL, p=0.017) ve eGFR (90.88 mL/dk vs.75.44 mL/dk, p=0.008) değerlerinde azalma, fosfor seviyerinde artma (2.35 vs 3.4 mg/dL, p=0.06) görüldü. Bir yıllık konrolde eGFR bazal seviyelerine döndü (90.88 mL/dk vs. 79.39 mL/dk, p=0.11).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Böbrek nakli sonrası PTX uygulanması güvenilir bir metoddur. Her ne kadar PTX sonrası böbrek fonksiyonlarında erken dönemde bozulma görülse de, uzun dönemde stabilizasyon sağlanır.
INTRODUCTION: Even after successful kidney transplantation, 10% to 50% of kidney transplant recipients have persistent hyperparathyroidism. Parathyroidectomy (PTX) has been reported to be associated with deterioration of renal function and reduced graft survival. The aim of this single-center, retrospective study was to analyze the long-term effect of PTX on calcium, phosphorus, and parathyroid hormone (PTH) levels, as well as the estimated glomerular filtration rate (eGFR), in renal transplantation patients who underwent PTX.
METHODS: The study population consisted of 154 patients followed between January 2014 and December 2017, 9 of whom underwent PTX. The median PTH, calcium, phosphorus, and eGFR values were recorded before and after PTX.
RESULTS: The median preparathyroidectomy PTH, calcium, phosphorus, and eGFR values were 311.57 pg/mL, 11.02 mg/dL, 2.35 mg/dL, and 90.88 mL/minute, respectively. When compared with the baseline figures, there was a decrease in PTH (311.5 vs. 147.5 pg/mL; p=0.015), calcium (11.02 vs. 9.01 mg/dL; p=0.017), and eGFR (90.88 vs. 75.44 mL/minute; p=0.008), and an increase in the phosphorus level (2.35 vs. 3.4 mg/dL; p=0.06) 1 month after surgery. The eGFR returned to the baseline rate 1 year after surgery (90.88 vs. 79.39 mL/minute; p=0.11).
DISCUSSION AND CONCLUSION: PTX in renal transplant recipients appears to be a safe procedure. Although renal function deteriorates in the acute period following PTX, long-term stabilization occurs.

CASE SERIES
10.Efficient Treatment of Resistant Orbital Pseudotumor with CyberKnife: Case Series and Short Review of Literature
Gökhan Yaprak, Ahmet Kasım Kılıç, Naciye Işık, Dilber Çelik Yaprak, Özgür Ozan Şeşeogulları
doi: 10.14744/scie.2018.92400  Pages 198 - 202
Orbital enflamatuvar sendrom veya orbital psödotümör orbital kitlelerin en sık nedenidir. Olguların çoğu steroid yanıtlıdır ancak tedaviye dirençli hastalar radyoterapi seçeneğine sahip olabilirler. Burada başarılı bir CyberKnife tedavisi yaklaşımı ile kısmi steroid cevabı veya nüks gösteren üç orbital psödotümör olgusu sunduk.
Orbital inflammatory syndrome (OIS) or orbital pseudotumor is the most frequent cause of an orbital mass. Most cases are steroid responsive, but treatment of patients with refractory OIS may also include radiotherapy. Presently described are 3 cases of orbital pseudotumor that had a partial steroid response or recurrence and were treated successfully with CyberKnife (Accuray Inc., Sunnyvale, CA, USA).

CASE REPORT
11.A Rare Cause of Lung Metastasis - Glioblastoma Multiforme
Gizem Türkeş, Elif Torun Parmaksız, Nesrin Kıral, Coşkun Doğan, Seda Beyhan Sağmen, Ali Fidan, Sevda Cömert
doi: 10.14744/scie.2018.36035  Pages 203 - 205
Glioblastoma multiforme (GBM) astrositlerden köken alan ve merkezi sinir sisteminin en sık görülen beyin tümörüdür. GBM’nin ekstrakraniyal metastazları oldukça nadir görülmekle birlikte (<%2) metastaz yaptığı yerlerin başında akciğer gelir. Bu olgularda akciğerde primer akciğer karsinomu düşündürür. Bu yazıda kitle saptanan ve GBM’nin akciğer metastazı olarak tanı alan 55 ve 69 yaşında iki erkek hasta sunuldu. Akciğer görüntülemesinde primer maligniteyi düşündüren lezyonlar metastaz tanısı alabilmekte ve primer malignitenin tedavisi ile regrese olabilmektedir. Bu nedenle ayrıntılı anamnez, eşlik eden hastalıkların değerlendirilmesi ve patolojik tanı hayati önem arz etmektedir.
Glioblastoma multiforme (GBM), comprised of astrocytes, is the most common brain tumor of the central nervous system. Although extracranial metastasis of GBM is very rare (<2%), when it occurs, the lungs are the most common site. Presently described are the cases of 2 male patients, aged 55 and 69 years, who were ultimately diagnosed with pulmonary metastasis of GBM. A lesion that appears to be a primary malignancy on lung imaging may, in fact, be a metastasis. Treatment of the primary malignancy can lead to regression. A detailed anamnesis, evaluation of accompanying diseases, and a pathological diagnosis are of vital importance.

12.From Basic Chronic Wounds To Mortal Endings: Squamous Cell Carcinoma Arising from Hidradenitis Suppurativa and Pilonidal Sinus
Sedat Öz, Gaye Filinte, Kaan Gideroğlu, Celal Alioğlu, Arda Akgün, Sultan Yalçın, Kübra Kalafatlar, Tunç Tunçbilek, Cem Sınacı, Zeynep Arpacık, Bükem Cüce, Barış Kanık
doi: 10.14744/scie.2018.93063  Pages 206 - 208
Marjolin ülseri (MU) yanık ve kronik yara zemininde gelişen, agresif seyreden ve skuamöz hücreli karsinom (SHK) dönüşümü gösteren malign cilt tümörüdür. Daha sıklıkla uzun dönem yanık zemininde görülmekle birlikte travma sonrası ya da kronik diğer yaralarda da karşımıza çıkmaktadır. Genellikle ön tanılarda düşünülmeyip tanısı geç konmakta ve bu yüzden prognozu kötü seyretmektedir. Bu çalışmada, iki olguda uzun dönem takip edilen hidradenitis suppurativa ve pilonidal sinüs lezyonlarının MU zemininde SHK’ya dönüşümü sunuldu.
Marjolin’s ulcer is an aggressive ulcerating malignancy that arises in a chronic wound and most often takes the form of squamous cell carcinoma (SCC). It often occurs in old burn scars, but it may also develop in post-traumatic lesions or chronic wounds. The prognosis is often poor as a result of delayed diagnosis. Presently described are cases in which chronic hidradenitis suppurativa and pilonidal sinus developed into SCC.

13.Methemoglobinemia After Prilocaine Application During Neonatal Circumcision and Treatment with Ascorbic Acid
Nahide Haykır, Fatma Narter, Merve Güllü, Mehmet Berk Aslan
doi: 10.14744/scie.2018.40412  Pages 209 - 212
Methemoglobinemi hemoglobin molekülünün normal ferroz durumdan ferik duruma okside olması ile oluşur. Nadiren doğumsal (methemoglobin redüktaz eksikliği) veya daha sıklıkla oksidanlarla karşılaşma sonucu edinsel olarak görülebilmektedir. Edinsel methemoglobinemi yapan çok sayıda ajan bildirilmekte olup, nedenlerinden biri de sünnet pratiğinde lokal anestezi için sık kullanılan prilocain uygulamasıdır. Tedavide kullanılan metilen mavisine ihtiyaç olduğu bilinmekle birlikte genel olarak kabül edilmiş alternatif tedavi yoktur. Bu tedaviler içinde son yıllarda bildirilen C vitaminin; etkinliği, dozu ve yüksek dozda renal yan etkileri konusunda net bilgi bulunmamaktadır. Sünnet sırasında lokal prilocain uygulaması sonrası siyanoz gelişen yenidoğan olgusu metilen mavisi bulunamadığı için intravenöz vitamin C ile başarı tedavi edilmesi nedeniyle sunulmuştur.
Methemoglobinemia occurs when the hemoglobin molecule is oxidized from the normal ferrous state to the ferric state. Rarely, it may be a congenital condition (methemoglobin-reductase deficiency), but more frequently it is a result of oxidant exposure. Among the large number of agents that can cause acquired methemoglobinemia is prilocaine, commonly used for local anesthesia during circumcision. Methylene blue is known to be the best treatment option; however it is not always available, and there is no universally accepted alternative. Vitamin C has been reported as an alternative treatment in recent years, but there is no definitive information about efficacy, dose, and renal side effects at high doses. Presently described is the case of an infant who developed cyanosis after a local application of prilocaine during circumcision who was successfully treated with the intravenous administration of vitamin C.

14.Plasmablastic Lymphoma of the Maxillary Sinus Causing Orbital Complication
Sedat Aydın, Nazmiye Ünlü, Emine Gültürk, Hakan Avcı, Nagehan Özdemir Barışık, Begüm Başlı
doi: 10.14744/scie.2018.57966  Pages 213 - 216
Nadir görülen plazmablastik lenfoma (PBL) AIDS ile ilişkili, oral mukoza yerleşimli, kötü prognozlu, diffüz büyük B hücreli lenfoma varyantı olarak kabul edilmektedir. Plazmablastik lenfomanın henüz tedavisinde standart bir protokol olmaması, olgu bildirimi ve çalışmalar halinde yapılan az sayıda HIV negatif olguların tedavisi olgu bazlı olarak yapılmakta ve paylaşılmaktadır. Bu yazıda maksiller sinüs kaynaklı ve orbitaya yayılmış olan PBL’li 60 yaşında erkek, HIV negatif ve immün kompetan hastamıza uyguladığımız tedavi ve takip süreci literatür bilgileri eşliğinde sunulmuştur.
Plasmablastic lymphoma (PBL) is a rarely seen diffuse large B cell lymphoma variant associated with acquired immunodeficiency syndrome, oral mucosa localization, and a poor prognosis. There is not yet a standard protocol for the treatment of PBL; the treatment of a small number of human immunodeficiency virus (HIV)-negative cases has been reported in case reports and series and shared on a case-by-case basis. Presently described is the case of a 60-year-old man with PBL that originated in the sinus and spread to the orbit. The patient was HIV-negative and immunocompetent. The treatment and follow-up are presented in the context of the available literature.

15.Treatment of Subdeltoid Calcific Bursitis with Ultrasound-Guided Percutaneous Lavage
Esra Dilşat Bayrak, İlknur Aktaş, Feyza Ünlü Özkan
doi: 10.14744/scie.2018.04127  Pages 217 - 219
Kalsifik bursit, sıklıkla subakromial ve trokanterik bursada izlenmektedir. Omuzda gözlendiğinde hastalar genellikle istirahat, hareketlerle ve gece artan ağrı nedeniyle başvurmakta, fizik muayenede omuz hareketleri kısıtlanmaktadır. Ağrı genellikle depozitin rezolüsyon fazında izlenmektedir. Kronik ağrı aynı zamanda kalsifikasyon nedeniyle oluşan enflamasyon sonucu oluşmaktadır. Bursa, tendon gibi yapılarda kalsifik lezyonlar her zaman MRG ve direkt grafilerde bulgu vermez, fizik muayene bulguları da ayırt edici olmamaktadır. Büyük çamursu kalsifikasyonlar ve bursal kalsifikasyonlar ultrasonografi ile çok daha iyi saptanır, küçük ve dağınık depozitlerin ise direkt grafide görülme oranı daha yüksektir. Birçok olguda ağrı birçok durumda steroid enjeksiyonlarına dirençli olmaktadır. Semptomlu hastalarda lezyonun iğne ile parçalanması, lavajı ve steroid enjeksiyonu ile çok kısa sürede komplet iyileşme sağlanabilmektedir. Bu yazıda, subdeltoid bursa içinde kalsifik lezyonu ve bursiti olan hastanın ultrason eşliğinde yapılan girişimle kalsifik lezyonun parçalanarak bursa içine lavaj yapılması ve sonrasında steroid enjeksiyonu yapılarak başarılı bir şekilde tedavisi sunuldu.
Calcific bursitis most commonly affects the subacromial and trochanteric bursae. Patients most often present at the hospital because of increased pain at night and when performing overhead activities. A physical examination of the shoulder typically reveals restriction in abduction and internal rotation. Pain is usually observed during the resorption phase of the deposit. Chronic pain is also related to the inflammatory process caused by calcification. Calcified lesions in a bursa or tendon are not always visible on an X-ray, and may not be apparent among physical examination findings. Small and scattered deposits can often be detected on an X-ray; however, a calcific slurry mass in the subacromial-subdeltoid bursa can be found more reliably with ultrasonography (US) than with plain film. Pain is often resistant to steroid injections. In symptomatic patients, US-guided fragmentation of the lesion with a needle, using a local anesthetic, saline lavage, and a steroid injection, can often achieve complete healing in a very short period of time. Presently described is successful treatment of a calcified lesion located in the subdeltoid bursa achieved by performing lavage, splitting the calcified lesion, and administering a steroid injection.

LookUs & Online Makale