ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404

Quick Search




SCIE: 19 (2)

Volume: 19  Issue: 2 - 2008

RESEARCH ARTICLE
1.Approach to parotid gland tumors
Sedat Aydın, Alev Zeynep Oktay, Mustafa Paksoy, Mehmet Eken, Arif Şanlı, Sermin Kibar
Pages 57 - 61 (2727 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmada parotis kaynaklı tümörlerin anatomik ve histopatolojik dağılımının yanı sıra tedavi yaklaşımından elde ettiğimiz sonuçlar sunulmuştur.
YÖNTEMLER: Dr.Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi 2. KBB kliniğinde 2001 ile 2008 tarihleri arasında parotis cerrahisi uygulanan 52 hastanın kayıtları retrospektif olarak gözden geçirildi. Yaş, cins, klinik belirti ve bulgular, histopatolojik tanı, komplikasyonlar, tümör evresi ve prognoz gibi bilgiler analiz edilmiştir.
BULGULAR: Yirmiüçü kadın, 29 u erkek yaş aralığı 15-77 arasında değişen 52 parotis cerrahisi uygulanan hastanın 6 sında kronik inflamatuar hastalık 41 inde benign tümör 5 inde malign tümör mevcuttu. Malign tümörlü hastalarımız ve derin lob yerleşimli benign patolojiye sahip hastalarımıza total, diğer hastalarımıza yüzeyel parotidektomi uygulandı. Malign tümörlü hastalara ayrıca boyun dissseksiyonu ve kemoradyoterapi gibi tedavi modaliteleride eklendi.
SONUÇ: Tükrük bezi tümörlerinin preoperatif değerlendirilmesinde İİAB (ince iğne aspirasyon biyopsisi) önemli yer tutmaktadır. Yüzeyel parotidektomi halen seçkin tedavi olarak yerini korumaktadır. N0, M0 boyunlarda elektif boyun disseksiyonu halen tartışmalıdır.
Anahtar kelimeler: tükrük bezi tümörleri, parotis, pleomorfik adenom.

OBJECTIVE: In this study we presented our results about distribution of anatomic and histopathological properties of parotid gland tumors and treatment modality of these tumors.
METHODS: Fiftytwo parotid tumor patients who underwent parotid gland surgery between november 2001 - september 2008 in Dr.Lutfi Kirdar Kartal training and research hospital 2 nd ENT clinic were included in this study. Age, sex, clinical signs and symptoms, histopatological diagnosis, complications, tumor stage and prognosis of these 52 patients evaluated retrospectively.
RESULTS: Histopathological results of 23 female and 29 male patients aged between 15-77 years underwent parotid gland surgery because of parotid gland mass were 6 chronic inflammatory disease, 41 benign tumor and 5 malign tumor. We performed total parotidectomy for patients who had malign tumor or benign tumor localized in deep lobe and superficial parotidectomy for the others. Also for some of the malign tumors, additional treatment modalities performed like neck dissection and chemoradiotheraphy.
CONCLUSION: Superficial parotidectomy is still a preferable treatment modality in most of the parotid gland tumors and neck dissection is controversial in N0 and M0 patients. Fine needle aspiration biopsy is helpful and important diagnostic technic in preoperative evaluation.

2.Ahmed Glaucoma Valve implantation in refractory glaucoma
Berker Bakbak, Güldal Ersoy, Feyza Önder
Pages 62 - 66 (1480 accesses)
AMAÇ: Medikal ve/veya klasik filtrasyon cerrahisine cevap vermeyen glokom olgularında uyguladığımız Ahmed Glokom Valv implantasyonun göziçi basıncını düşürmedeki etkinliğini değerlendirmek.
YÖNTEMLER: Ahmed Glokom Valvi implante edilmiş 21 olgu retrospektif olarak incelendi. Olguların 12’sinde (%57) neovasküler glokom, 8’inde (%38) sekonder glokom, 1’inde (%5) konjenital glokom mevcut idi. Tüm olguların göziçi basınçları maksimum medikal tedaviye rağmen 22 mmHg’nin üzerinde idi. Cerrahi başarı olarak ilaçlı veya ilaçsız oküler tansiyon değeri 22 mmHg altı olması ve 5 mmHg üstü kabul edildi.
BULGULAR: On kadın, on bir erkek toplam 21 hastanın yaş ortalaması 47.1 (7-88 yaş) ve ortalama izlem süresi 17 (3-35 ay) idi. Preoperatif ortalama göziçi basıncı 36.3±9.62 mmHg iken postoperatif bu değer 15.6±3.97 mmHg olarak bulundu. Postoperatif dönemde 4 (%19) olguda hifema, 3 (%14.2) olguda enkapsülasyon, 2 (%9.5) olguda ön kamara sığlaşması, 2 (%9.5) olguda fasya erimesi, 2 (%9.5) olguda tüp tıkanması, 1 (%4.7) olguda ön kamarada kısa tüp, 1 (%4.7) olguda koroid dekolmanı görüldü. Toplam 19 olguda göziçi basıncı yeterli düzeye düşürülerek %90.5 başarı elde edildi.
SONUÇ: Klasik filtrasyon cerrahisi başarı şansı düşük olan glokomlu gözlerde Ahmed Glokom Valvi, yeterli göziçi basıncı düşüşü sağlayan etkin bir cerrahi yöntem olarak değerlendirildi.
OBJECTIVE: To evaluate the efficacy of Ahmed Glaucoma Valve (AGV) implantation in reducing intraocular pressure in glaucoma, resistant to medical therapy and/or glaucoma filtration surgery.
METHODS: Twenty one eyes of 21 patients who underwent AGV implantation were retrospectively evaluated. AGV were implanted for neovascular glaucoma in 12 (57%) cases, secondary glaucomas in 8 (38%) cases and congenital glaucoma in 1 (5%) case. Success of surgery was defined as an intraocular pressure less than 22 mmHg and greater than 5 mmHg with or without medical treatment.
RESULTS: The mean follow up of 21 patients (11 male, 10 female) was 17 (3-35 months) and the mean age was 47.1 (7-88 years). Intraocular pressure was reduced from a mean of 36.3±9.62 mmHg before surgery to 15.6±3.97 mmHg at the last follow-up after surgery. Postoperative complications were hyphema in 4 (19%) cases, encapsulation in 3 (14.2) cases, shallow anterior chamber in 2 (9.5%) cases, fascia melting in 2 (9.5%) cases, tube occlusion in 2 (9.5%) cases, short tube in anterior chamber in 1 (4.7%) case and choroidal detachment in 1 (4.7%) case. Sufficient intraocular pressure were obtained in 19 patients with 90.5% ratio.
CONCLUSION: Ahmed Glaucoma Valve can be an effective and safe method in cases which conventional filtration surgery seem to be insufficent in the management of refractory glaucoma.

3.Efficiency of transforaminal epidural steroid treatment in chronic low back pain
Hüsnü Süslü, Elif Atar, Gülten Arslan, İzzet Alatlı, Murat Altun, Serhan Çolakoğlu Abraz
Pages 67 - 72 (4016 accesses)
AMAÇ: Radikülopatik semptomlara neden olan lomber disk hernilerinde minimal invaziv girişimler ile hastaların ağrıları önemli ölçüde azaltılabilir. Transforaminal epidural steroid uygulaması bu yöntemlerden biridir. Biz bu çalışmada, radikülopatik semptomları olan lomber disk hernisi olgularında transforaminal steroid etkinliğini geriye dönük olarak değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEMLER: Ocak 2007 ve Mayıs 2008 tarihleri arasında transforaminal epidural steroid enjeksiyon uygulanan 125 hastanın (40 erkek, 85 kadın) dosyaları geriye dönük olarak incelendi.
Vizüel analog skalası (VAS), düz bacak kaldırma testi, el-parmak düz zemin mesafesi ve hasta memnuniyet skorları değerlendirildi.
BULGULAR: VAS, düz bacak kaldırma testi, el-parmak düz zemin mesafesi girişim öncesi değerleri
ile kıyaslandığında anlamlı derecede düzelmeler olduğu görüldü.
SONUÇ: Transforaminal epidural steroid uygulaması kronik bel ağrısında başarı ile uygulanacak bir yöntemdir.
OBJECTIVE: The pain of the patients can be decreased with a big percentage with minimal invasive applications in lomber disc hernias which causes radiculopathic symptoms. Transforaminal epidural steroid application is one of these methods. We aim to evaluate transforaminal steroid efficiency as retrospective in lomber disk hernia cases which has radiculopathic semptoms.
METHODS: The files of the 125 patients (40 males, 85 females) which applied transforaminal epidural steorid injection between the dates of January 2007 and May 2008 were examined retrospectively. Visual Analogue Scale (VAS), straight leg lifting test, hand-finger straight ground distance and patient pleasure scores were appreciated.
RESULTS: It is observed that there is a meaningful improvement when VAS, straight leg lifting test, hand-finger straight ground distance compared with the the value of the enterprise before transforaminal epidural steroid application.

CONCLUSION: Transforaminal epidural steroid application is a good method which can be performed in cronic low back pain triumphantly.


4.Effects of glycemic control on diabetic cardiovascular autonomic neuropathy
Selçuk Turan, İsmet Tamer
Pages 73 - 79 (2024 accesses)
AMAÇ: Diabetes mellitus nedeniyle takip edilen hastalardaki kardiyak otonom nöropati (KON) varlığı ile bu hastalardaki glisemik kontrol düzeyi ve otonom nöropati arasındaki ilişki araştırıldı.
YÖNTEMLER: Tüm olgulardan en az 8 saatlik açlık sonrası açlık ve tokluk 2. saat plazma glukozu, HbA1c düzeyi, açlık insülin ve c-peptid düzeyi ile 20 parametreli hemogram ve lipid profilleri yanı sıra AST, ALT, GGT, ALP, LDH, Na, K, Ca, Cl ile tam idrar analizi ve spot idrarda mikroalbumin / kreatinin oranları çalışıldı. Fundoskopik ve kan basıncı muayeneleri yapıldı.
Tüm hastalara, diyabetik KON tanısında kullanılan kardiyovasküler otonom nöropati testleri uygulandı.
BULGULAR: Olguların 51’inde (%66,2) KON pozitif ve 26’sında (%33,8) KON negatif olarak saptandı. Diyabet yaşı ile KON varlığı arasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı. Nöropati pozitif olguların yaş ortalamaları, nöropati saptanmayan olgulara kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Nöropatisi olan ve olmayan olgular arasında, ortalama HbA1c değerleri açısından ve diyabetik retinopati varlığı açısından anlamlı fark görülmedi. Sadece oral antidiyabetik ilaç kullanan hastalardaki diyabetik KON sıklığı, sadece insülin kullanan hastalara kıyasla daha fazla saptanmasına rağmen, istatistiksel fark bulunmadı.
SONUÇ: Diyabetik KON, artmış mortalite ve sessiz miyokard iskemisi ile beraber inmeye yol açabilen, ciddi bir komplikasyondur. İyi glisemik kontrolün, KON’yi önlediği, geciktirdiği ve hatta mevcut nöropatiyi gerilettiği bir gerçektir.
OBJECTIVE: We aimed to investigate the existence of cardiovascular autonomic neuropathy (CAN) in diabetic patients and to search for a relation between the level of glycemic control and autonomic neuropathy in these patients.
METHODS: All subjects provided samples to determine levels of fasting and postprandial 2nd hour glucose, HbA1c, fasting insulin, and c-peptide. Complete blood count, lipid profile with the other biochemical parameters (AST, ALT, GGT, ALP, LDH, Na, K, Ca, Cl) and urine analysis evaluating also the presence of microalbuminuria were performed. Blood pressure was measured with funduscopic examination. The battery of CAN tests was applied to all patients.
RESULTS: Fifty-one (66.2%) patients were CAN-positive and 26 (33.8%) were CAN-negative. There was no significant relation between CAN existence and diabetes duration. CAN-positive patients were significantly older in age, but there was no significant relation with mean HbA1c levels and the existence of diabetic retinopathy between CAN-positive and -negative patients. A comparison with patients on only insulin therapy showed that those using only oral antidiabetics had a higher rate of CAN positivity, but the difference was not statistically significant.
CONCLUSION: Diabetic CAN is a serious complication that may cause higher mortality, silent ischemia and even stroke. Good glycemic control can prevent, postpone and even improve existing neuropathy.

5.Our endoscopic dacryocystorhinostomy results
Sedat Aydın, Mustafa Paksoy, Gökhan Altın, Mehmet Eken, Arif Şanlı
Pages 80 - 84 (2281 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmada, kronik dakriyosistit nedeniyle endoskopik endonazal dakriyosistorinostomi ve silikon tüp entübasyonu uygulanan 26 hastanın sonuçları değerlendirildi.
YÖNTEMLER: Çalışmaya alınan 26 hastanın 19’u (%73) kadın, 7’si (%17) erkek olup yaşları 23 ile 67 arasında (ortalama 44,2) değişmekteydi. Ameliyat edilen hastalar 6 ay ile 72 ay arasında takip edildi. Ameliyat sonrası 6. ayda operasyonların başarı oranı ve komplikasyonlar değerlendirildi.
BULGULAR: Cerrahi sonrası hastaların 23’ünde tek taraflı, 3’ünde iki taraflı olmak üzere, toplam 29 endoskopik endonazal dakriyosistorinostomi girişiminin 24’ünde (%82,8) endonazal ostium açıklığının yeterli, fonksiyonel olduğu ve hastaların şikayetlerinin olmadığı saptandı; 5’inde (%17,2) ostium açıklığı saptanmadı.
SONUÇ: Bu çalışma sonucunda, endoskopik endonazal dakriyosistorinostominin hastalar tarafından iyi tolere edilebilen, dışarıdan görülebilecek insizyon skarına yol açmadığı için kozmetik açıdan tercih edilen, travma oranının düşük ve başarı oranının yüksek olduğu fonksiyonel bir operasyon olduğunu düşünüyoruz.
OBJECTIVE: In this study, endoscopic endonasal dacryocystorhinostomy and silicone tube intubation were applied to 26 chronic dacryocystitis patients and the clinical results were reviewed.
METHODS: Of 26 patients, 19 (73%) were female, 7 (27%) were male and their ages ranged between 23 and 67 (mean age: 44.2). Operated patients were followed for 6-72 months. At the sixth postoperative month, the clinical results and complications were reviewed.
RESULTS: Of 29 endoscopic endonasal dacryocystorhinostomy operations (23 unilateral, 3 bilateral), the endonasal ostium remained patent and functional in 24 patients (82.8%), and the patients had no complaints. Ostium patency could not be viewed in five (17.2%) patients.
CONCLUSION: Endoscopic endonasal dacryocystorhinostomy is well tolerated by patients and cosmetically preferred due to its advantages, such as no external scar. We think that endoscopic endonasal dacryocystorhinostomy is a functional operation with a low trauma rate and a high success rate.

CASE REPORT
6.An interesting stone formation due to a forgotten double j stent: A case report and review of the literature
Levent Özcan, Yusuf Özlem İlbey, Emin Özbek, Şinasi Yavuz Önal, Abdulmuttalip Şimşek, Osman Köse
Pages 85 - 89 (2722 accesses)
Double J üreteral stentler uzun yıllardır üroloji pratiğinde kullanılmaktadır. Kullanımdaki sıklığın artışına bağlı olarak stente ait komplikasyonlarda da artış gözlenmektedir. Bu yazıda, unutulmuş bir double J stent ve buna bağlı gelişen ilginç bir taşlaşma olgusunu ve uyguladığımız tedavi yöntemlerini literatür eşliğinde tartışmayı amaçladık. Unutulan stente bağlı komplikasyonları önlemede en önemli noktanın hastaya gerekli bilgi ve eğitimin verilmesi olduğunu düşünmekteyiz.
Double J ureteral stents have been used in urological practice for a long time. The indications for stent insertion have increased in recent years, leading to a subsequent increase in stent complications as well. In this study, we discuss a forgotten double J stent and an interesting related stone formation development and the treatment methods used, in light of the related literature. The most important point in preventing complications of a forgotten stent is related to informing the patient and providing the necessary education before granting the procedure.

7.Bilateral congenital absence of abductor pollicis brevis muscle: Case report
Recep Alp, Güven Bulut, Selen İlhan Alp, Ülkü Türk Börü
Pages 90 - 92 (1709 accesses)
Elin işlevini bozan başparmak hipoplazileri ve tenar kas anomalileri kompleks konjenital hastalıklar olup, genellikle başka sendromlar veya konjenital anomalilerle birlikte görülürler. Abduktor pollisis brevis kasının konjenital yokluğu oldukça nadirdir ve genellikle başka kas, sinir ve tendonların yokluğu veya fonksiyon bozuklukları da bu kasın yokluğuna eşlik eder. Yirmi yaşındaki erkek hasta, ellerini tam kullanamama, özellikle başparmağıyla diğer parmaklarını kavuşturamama ve ince beceri gerektiren işleri yapamama yakınmasıyla polikliniğimize başvurdu. Fizik muayene, nörolojik inceleme ve elektromiyografi ile bilateral abduktor pollisis brevis kası yokluğu saptandı. Olguda herhangi bir düzeltici girişim yapılmasına gereksinim duyulmadı. Bu çalışmada, benzeri ulaşabilen yayınlarda bulunamayan sadece bilateral abduktor pollisis brevis kası yokluğu olan bu olgu sunularak, elin işlevini bozan konjenital hastalıklar ve tedavi yöntemleri gözden geçirildi.
Thumb hypoplasia and thenar muscle anomalies that distort hand function are complex congenital anomalies and are often seen in connection with other syndromes or congenital anomalies. Congenital absence of the abductor pollicis brevis muscle is very rare, and generally, absence or dysfunction of the other muscles, nerves or tendons will accompany this muscle’s absence. A 20-year-old male patient was admitted to our outpatient clinic with a complaint of deficiency in some hand functions; he especially could not touch the thumbs to the other fingers or do jobs that require such skills. Physical, neurological and electromyographic assessment revealed the bilateral absence of the abductor pollicis brevis muscle. For this case, no corrective initiative was needed. In this study, presenting a case with bilateral absence of the abductor pollicis brevis muscle, congenital muscle diseases determinant of hand function and their treatment methods are reviewed. To our knowledge, no such case report has been published in the literature previously.

8.Hemangiopercytoma of the nasolacrimal duct: A case report
Başak Bala Öven Ustaalioğlu, Mesut Şeker, Ahmet Bilici, Burçak Erkol, Umut Kefeli, Emre Yıldırım, Berkant Sönmez, Mahmut Gümüş, Taflan Salepçi
Pages 93 - 96 (1798 accesses)
Hemanjiyoperistom damar duvarından kaynaklanan nadir bir vasküler tümördür. Tipik olarak retroperitoneal boşluk, ekstremiteler, baş ve boyunda görülebilir. Nazolakrimal duktus hemanjiyoperistomu ise çok nadirdir. Sunulan olgu, 2003 yılından beri kronik dakrosistit nedeniyle takip edilmekte iken, gözünde sulanma ve sağ göz medial kenarında ele gelen kitle şikayetleriyle göz kliniğine başvurdu. 2006 yılında çekilen orbitanın bilgisayarlı tomografisinde (BT), lakrimal kanal proksimal bölümünde 15x15 mm çapında kitle saptandı ve dakrosistosel olarak değerlendirilip takip edildi. Kitlede büyüme saptanması üzerine hastaya orbita eksizyonel biyopsi yapıldı ve hemanjioperistom tanısı kondu. Kontrol orbital BT’sinde sağda nazolakrimal duktus seviyesinde, 2x1 cm boyutlu kitle saptandı. Metastaz taraması için yapılan görüntüleme tetkiklerinde patoloji saptanmadı. Reeksizyonu kabul etmeyen hasta, 3 ay aralıklarla kontrole çağırılarak takibe alındı. Lakrimal kanalda büyüyen kitle saptandığında hemanjiyoperistom akla gelmelidir. Bu hastalarda total eksizyona rağmen uzak metastaz yıllar sonra görülebilmektedir. Bu yazıda, nadir görülmesi sebebiyle, uzun süre dakrosistosel olarak takip edilen bir nazolakrimal kanal hemanjiyoperistom olgusu sunuldu.
Hemangiopericytoma is rare tumor which derived from vascular endothelium most commonly seen in retroperitoneum, extremities, head and neck. Hemangiopericytoma of the nasolacrimal duct is infrequent. Inhere we reported a patient who was followed-up for 3 years due to chronic dacrocystitis. Because of she presented with swelling in the medial side of right orbita, she referred to ophtalmology clinic. Computerized tomography of right orbita revealed 15 mm mass in proximal area of the nasolacrimal duct. The mass was interpreted as dacrocytocel however the mass was growth progressively during 2 years followed-up period. So excisional biopsy was performed and diagnosis of hemangiopericytoma was confirmed. Although there was about 2 cm residual mass in nasolacrimal duct after excision and no distant metastasis. Consequently reexcision was offered to patient but she did not want. She is followed-up in our clinic for 16 months. In this case we reported infrequent case of hemangiopecytoma derived from nasolacrimal duct.

9.Spinal anesthesia in a patient with progressive systemic sclerosis: Case report
Feriha Temizel, Tamer Kuzucuoğlu, Hakan Erkal, Müjge Yücekaya
Pages 97 - 100 (1852 accesses)
Progresif sistemik sklerozis (PSS) diğer adı ile skleroderma, deri, kan damarları ve visseral organlarda özellikle de gastrointestinal sistem, kalp ve böbreklerde fibrozis oluşumu ile kendini gösteren bir hastalıktır. Hastaların çoğunluğu uzun süre hayatta kalabilmelerine karşın, bazı olgular kısa sürede ölmektedirler. Pulmoner hipertansiyon ve pulmoner sistem tutulumu en sık ölüm nedenidir. PSS’li hastaların anestezi uygulamasında, ameliyat öncesi iyi bir değerlendirme çok önemlidir. Çünkü, eklem ve cilt tutulumuna bağlı olarak zor entübasyon ve aspirasyon gelişebilme riski vardır. Bu yazıda, PSS tanısı olan 67 yaşındaki erkek hastada yapılan diz altı amputasyonunda uygulanan anestezi yönetimi literatür bilgileri eşliğinde sunuldu.
Progressive systemic sclerosis (PSS), also termed ‘scleroderma’, is a disease characterized by fibrosis in skin, blood vessels and visceral organs, especially in the gastrointestinal system, heart and kidneys. Although most patients have long survival, some of them progress rapidly to death. Pulmonary system involvement and pulmonary
hypertension are the most frequent causes of death. Preoperative assessment is very important in the management of anesthesia, as there is an increased risk of difficult intubation in association with involvement of joints and skin and aspiration risk. In this article, we aimed to present the anesthetic management in a case of a 67-year-old male with PSS disease who had an amputation surgery, together with a literature review.

10.Renal angiomyolipoma causing massive retroperitoneal hemorrhage: A case report
Levent Özcan, Abdulmuttalip Şimşek, Emre Can Polat, Cevper Ersöz, Yusuf Özlem İlbey, Emin Özbek
Pages 101 - 105 (2278 accesses)
Bu yazıda, yaygın retroperitoneal hemorajiye neden olan bir renal anjiyomiyolipom olgusu sunuldu ve güncel literatür gözden geçirildi. Anjiyografik embolizasyonu, kanamanın kontrolü ve cerrahi işlemi kolaylaştırması bakımından retroperitoneal hemorajili anjiyomiyolipom olgularında ilk tercih olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
In the present study, a patient with renal angiomyolipoma causing massive retroperitoneal hemorrhage is presented and reviewed in light of the current literature. We suggest that angiographic embolization may be the first choice in hemorrhagic renal angiomyolipoma to control bleeding and facilitate the surgical operation.

REVIEW
11.Endobronchial and transesophageal ultrasonography in the evaluation of pulmonary lesions
Gül Dabak, Atilla Saygı
Pages 106 - 112 (1752 accesses)
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale